Pazar, Mart 31, 2013

NGBB



Anlaşıldı, bu akşam çok geç saate kadar çalışmam gerek. Oysa benim başka bir ödevim daha var, onu ne zaman yapacağım. Bu görev bir oyun. Bu hafta bir oyun oynamalıyım. Yetmez gibi havanın yüzü de benim ki gibi karanlık. Bu havada oyun oynanır mı? İçimde bir bulantı. Bu ödevi yarına kadar yapmalıyım.


Çarptım kapıyı. Elinden tutup çocuğun bir taksiye atladım. “Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’ne lütfen!”.

Ataşehir’de otobanla koyun koyuna bir botanik bahçesi. Daha önce duymuş, özellikle sakuralar için defalarca gitmek istemiş, ama gidememiştim. İnternette gidişi biraz araştırmış, ama pek anlayamamıştım. Taksici biliyorum dedi, anlaşılan o da bilmiyor otobanda beni dolaştırıp duruyor. Bir kapı gördüm zıpladım taksiden. Kapı görevlisi “Burası giriş değil” dedi, ben “Çıkışa da benzemiyor. Bu otobanın ortasında kapı nerede ola ki?” dedim. Ataşehir’in girişinde küçük, garip bir cami var onu biraz geçince Bilfen’in yanında görürsünüz” dedi. Karanlık yüzüm biraz daha karardı sanırım. Adamcağız düşündü, taşındı yalnız bir kadını otobana salamadı, içeri buyur etti. Kapıdan kovulmayınca çocuğa uydum, sevinçle ellerimi çırpıp, rengarenk çiçeklere koştum. Fazla acele etmişim.

Bekçi çağırdı elime bir kağıt tutuşturdu: “Kurallar”.

Çocuğa kuralları okuyarak başladım anlatmaya:

Bitkilere, eline, koluna, çöpüne hakim olunacak, hayvanlara zarar verilmeyecek, çimenlerin üzerinde rahatça dolaşılabilecek.

Bak bunlar ördek, bunlar kaz, bunlar da tavuskuşu.

Biliyor musun biz insanların dişisine güzel deriz, oysa kuşların erkekleri güzeldir. Aslında onlarda formlar pek değişmez, ama erkeklerin zarfı daha renklidir.


Şu tavuskuşu. Bak bak muhteşem kuyruğunu açıyor. Hımm dişisine kur yapıyor. Ya şu yeşilbaşlı ördek, onun da başı sadece üreme zamanında bu kadar yeşil ve parlak olurmuş, herhalde (t)avlamak için dişisini.

Demek ki şu sıra zamanı. Gel hadi hayvanlar aleminin erotizmine tanıklık etmeyip, bitkiler alemine geçelim, ben de bu arada sana Yunan mitolojisindeki şu güzel kuşun hikayesini anlatayım.

Tavuskuşu Hera’nın simgesiymiş. Hera’ya hizmet eden çok gözlü dev Argos’u Hermes öldürünce, hazreti Hera onun gözlerini tavuskuşunun kuyruğuna serpmiş. Senin anlayacağın aslında bize böyle albenili görünen Argos’un gözleriymiş. Bu Hera hazretleri çok bi marifetliymiş; bahar ondan, evlilik ondan sorulurmuş. Kızınca kendi kendine çocuk doğurup, kendi çocuğunu çirkin bulup Olimpos dağından aşağı da atabilirmiş. Bu da yetmemiş Zeus tarafından kendisini koruması için ineğe çevrilen İo’ya bir sinek musallat etmiş. Bu işbirlikçi sinek de zavallı inekciği İstanbul Boğazı’ndan ta Mısır’a kadar kovalamış. Bu nedenledir ki boğaza İnek geçidi (Bosphorus) dermiş Avrupalılar. Daha neler de neler.

Karışık işler bunlar. Sen bakma bizim böyle aşk yüzünden dökülüp durduğumuza. Şimdiki aşklar da aşk mı diyoruz ya, ta o zamanlar da karışık ve zormuş bu işler. Aslına bakarsan bunlar gönül işleri, vallahi bunlara aşk diyene, aşk olsun. Ya gönül, gönüle de yazık etmedim mi? Canı gönülden, arşa açılan bir kapı değil midir?

Vavvvv! Şu muhteşem güzelliğe bak! Bembeyaz bir ağaç! Sanatkar bir nakkaşın hokkasından divitine aldığı beyaz mürekkeple yeşilin üzerine özenle çizdiği bir vav. Yer, gök, kadın, anne, çocuk, doğum, ölüm… Boynu da bükük. Rüzgar başladı, sallanıyor suya değen dallar, dallardaki bembeyaz çiçekler. Yağmur…

Çocuk “bu çiçek üzerine kar yağmış salkım söğüt mü?” dedi. Araştırdık, minicik bir etikette “Pendula” yazıyor.

Bak bak! orada bir sürü Pendula daha var. Fotograf makinem. Off Tanrım hava karanlık. Çocuk, sen bekle. Off! Işık, ışık, ışık... Fotograf… Çocuk… Bi dakika kaybolma çocuk.

Mini minnacık bir tünel, fotoğraflar, açıklamalar. Bu bir tünel galeri. Bilgilendirme galerisi, hem de otoyolun altından diğer bahçeye geçiren bir tünel. Girişin üzerinde güneş paneli. Adım attıkça aydınlanan tablolar, biz gittikten sonra sönen ışıklar.

Harika, harika… İşte sakuralar. Bir yıl gecikmeyle de olsa işte karşımdalar. Ötelediğim, ertelediğim kavuşmalar. Hava karanlık, yağmur yağıyor, fotograf çekemiyorum, yine de bu Japon kiraz ağaçlarının çiçeklerini görünce aydınlandı yüzüm, tamamen kaybolmasa da flulaştı karamsarlık. Çocuğu(mu) kaybetmemeliyim, sıkıca tutmalıyız birbirimizin ellerini.

Ooo şu karşıdaki son günlerin dillerden düşmeyen zatı şahaneleri RTE’ın himayesinde yapılan Mimar Sinan Camii değil mi? Bu güzelim botanik bahçesine ulaşmak için yolda bir tabela göremedik, ama henüz bir yıllık olmayan bu yapıya ait kahverengi tabelalar yol boyunca gereğinden de sıklıkla görülüyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın namı diğer Muhteşem Süleyman’ın mimar başı Sinan, bağışla torunlarını.
Modern mimarinin ucube örnekleri yanına kocaman bir araziye muhteşem eserlerinin devasa bir kopyanı yapabildik ancak, o da o kadar sevimsiz ve uyumsuz ki, arkadaki devasa binaların ayakları altında eziliyor. Belediye de lütfetmiş otoyola bakan yüzünü estetikten uzak bir şekilde çiçeklendirmiş, çuha çiçeklerinden papatyalar oluşturmuş.

Şu bekçi ne diyordu “Ataşehir’in girişinde küçük, garip bir cami”. Hay Allah çok yaşa sen emi! Karşındaki bu devasa garipliği görmüyorsun da o minicik camiyi mi garip buluyorsun? Ne yapsın zavallı bekçi. Gazeteler, televizyonlar, RTE, yol tabelaları ondan bahsediyor; tabii ki ötekini beğenmeyecek “küçük, garip bir şey” diyecek. Aslında o da pek matah bir şey değil ya, en azından kopya değil, modern öğeler barındırıyor, günümüz mimarisine uymaya çalışıyor. Adını ararken öğrendim o da epey arızalıymış. Kilisli Mustafa Kanat camisiymiş adı. Captagon’un günahlarıyla yapılmış derler. Yalan ise günahı diyenlerin boynuna.

Burada doğanın bu güzellikleri varken, onlara takılmayayım.

Tac Mahal’i bilir misiniz, Tac Mahal’i. Onun için aşk adına yapılmış en güzel yapıdır derler. Ben gördüm. Billahi öyledir, benim gördüklerim arasında, şahitlik ederim.

Mihrimah Sultan camileri de yavru ceylan gibi bakar Tac Mahal’e.

Peki ya bu NGBB de nesi?

Nihat Gökyiğit deyu bir adam. Tem otoyolunun üzerinde parayla değer biçilemeyen bir araziyi satıp savmak, üzerine gökdelenler dikmek yerine karısı Nezahat Gökyiğit adına bir botanik bahçesi yapıvermiş. Aman tanrım adam aklını kaçırmış, inşallah bir daha tutamaz.

Yahu şu RTE niye aklını kaybetmiyor? O karısını sevmiyor mu? Tanrı onu hiç şaşırtmaz mı? Onun Şah Cihan’dan bir eksiği mi var? Gitse mimarbaşı Sinan’ın istirahatgahına, alsa icazet. Çamlıca’nın tepesine ucube bir cami konduracağına, fi tarihinde yanıp kül olan dillere destan İskenderiye kütüphanesini aratmayacak bir kütüphane konduruverse. Boğaza bakan. Mediteranne’den nesi eksin Bosphorus’un? Tanrı yürü ya kulum demişken ve oradan başlamışken bir de İnönü Stadyumu yerine yeşillikler içinde bir kültür sarayı inşa ettiriverse de Emine hanıma aşkını ispatlasa. Onu bilmem ama benim gönlümü fethetse olmaz mı? Balkonumdan maç çığlıkları duyacağıma, bilmem hangi sopranonun çığlıklarını duyup Üsküdar’ın müezzinleri eşliğinde ona beş vakit dua etsem.

Yağmur dindi. Güneş görünmüyor. Bulutlar gitse, güneş görünse, renkler canlansa.


Ah bu kiraz çiçekleri… Klik, klik, klik… Yetmiyor ışık yetmiyor… Kahretsin makinenin pili de bitiyorrrr.


Bitti. Pili makineden çıkart. İkizlerin arasına sok, ısıt. İki klik daha. Bak hele şu erguvan, bir karış boyuyla o da çiçeklenmiş. Sen nerdeydin şimdiye kadar, ikizler bile çare olmuyor artık pili canlandırmaya.

Aman Tanrım, bu arada zaman da uçup gitmiş, hemen işe gitmeliyim.

Koşmalıyım, kestirmeden gitmeliyim.

Şurada bir tabela var.

“Teşhis Yolu Oyunu”

Daha önce hiç bilmediğin bir dünyayı keşfe hazır mısın?

Yapman gereken tek şey eline bir yaprak almak ve ipuçlarını takip ederek o yaprağın hangi ağaca ait olduğunu bulmak!

Bu oyunda hem eğleneceksin, hem de bir botanikçi (bitki bilimci) gibi teşhis etmeyi öğreneceksin.

yazıyor.

Benim buraya oyun oynamaya geldiğimi nereden biliyorlar?

Ama zaman tükendi, oyuna şimdilik vakit yok. Peki çocuk, çocuk da yok. Çocuk, çocuk. Çocuk nerede? Of of… İşte yine hem çocuğu, hem yolumu kaybettim.

Buraya geliş amacım oyundu, kendim bir oyun yaratamamışken, hazır önüme çıkıveren oyunu oynayacak zamanım da kalmadı. Oyunu da kaybettim, ama sadece bugünlük. Çünkü burada benim keyif alacağım, öğreneceğim, eğleneceğim bir oyun olduğunu öğrendim; böylece kaybederken kazandım. Değil mi ama?

Şimdi bir an önce buradan ayrılmalıyım. Şu yol olabilir. Yok yok burası da çıkmaz bir yol. Buradan, hayır hayır şuradan. Yok yok buradan da değil. Şurada başka bir tünel var galiba? Hayır, o da değilmiş. Koşamıyorum, tüneli bulamıyorum. Nefes alamıyorum.

Tamam. Sakin ol! Oraya buraya koşmadan önce biraz dur. Nefes al. Geriye bak, geçmiş deneyimlerinden yararlan.

Zaman çok azaldı, kestirmeden gitmem gerek. Yolu bulamıyorum,bulamıyorum.

Yardım iste! Civarda yardım isteyebileceğim kimse yok.

Yeniden derin nefes al. Etrafına daha dikkatlice bak. Gözünden kaçan mutlaka bir şey vardır.

Tamam, buldum… Şu sarıçiçekli bitki, ben onu hemen tünelin çıkışında görmüştüm. Sarı rengi sevmediğim için pembeye koşmuştum.

Ah, evet evet tamam tünel burada. Gördüm galeriyi. Öyle güzel gizlemişler ki. Rengini sevmediğim sarı çiçek, sen hep aç emi.

Ya bu arada çocuk, çocuk!!!. Elimi tut çocuk! Beni kaybetme! Seni kaybetmemem lazım çocuk.

İstanbul 30-31.Mart.2013 - Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home