Pazar, Ocak 18, 2009

Hrant Dink'i anarken

İkinci ölüm yıldönümünde sevgili Hrant Dink’in anısı önünde bir kez daha saygıyla eğilerek, farklılıkların bizi zenginleştirmesinin katliamlarla engellenmediği bir dünya diliyor
ve
bloğuma katkılarından onur duyduğum aziz dost İlyas Halil’in uzak diyarlardan O’na seslenişi ile sizleri baş başa bırakıyorum.

Saygılarımla,

Fatma Özdirek

*********


Sayın Baron Hrant’a açık mektup


Bir yazında ruh halinin güvercin tedirginliği içinde olduğunu yazmıştın. O yazını okumakta biraz geç kaldım. Affını rica ederim.
Söz ettiğin duruma beraber bakalım. İlk hata başlangıçta oldu. “Ben Türk değilim” deyince yapıldı.
Bu lafı her ülkede çekinmeden söyleyebilirsin. “Ben Alman, İtalyan değilim” diyebilirsin. Ama iş Türk olmağa gelince değişir.
Bu gerçeği söylemeğe yalnız bir Türk’ün hakkı var. Senin Türk olmadığını sana ancak bir Türk söyleyebilir.
*
Baron Hrant sen güvercin de olsan Türk olmağa mecbursun. Bizim camilerin birinin damında yumurtadan çıkmış bir kuş kendini Türk saymağa mecburdur.
Bu gerçeği sen söyleyince anlamı değişir. Benim bu memlekette Türk olmadan yasamağa hakkim var demek olur.
Düşün Baron Dikran bu dediğini bütün İstanbul güvercinleri deseydi ne olurdu? Biz Türk değil biz güverciniz.
Dünyanın bütün güvercinleri güzel İstanbul’a akın etseler İstanbul’un hali nice olurdu?
Sayın Hrant halkımızın tam yedi yüz yılda meydana getirdiği medeniyet ellerinden giderdi. Her taraf güvercin dolardı. Olacak iş mi bu?
*
Kardeşim halkımız bütün haklarını tanıdı. Doğmak istedin kimse mani olmadı. Bebek olacağım dedin. Hoş geldin dediler. Sana bakanlar bakkaldan mama aldı seni besledi kimse karışmadı. Rahat bir hayat yasadın. Kilisene gittin. Kimseye faydası olmayan bir dili öğrendin. Hoş gördüler.
Başka bir zamanda olsaydı. Adını değiştirmen gerecekti. Mimar olmak isteydin mesela adını Sinan koyman gerekirdi.
Ben Türk değilim deyince akan sular durdu.
Dur hele dediler sen bu işi çok uzattın. Burada yollarımız ayrılır. Sen başka bir yere buyur dediler biz burada kalıyoruz.
Olduğun yerde hoşnut ol Baron Hrant.

İlyas Halil

Cuma, Ocak 16, 2009

AHIRA YAKIN OLMAK - İlyas Halil

Asinusten önce doğu illeri ocakta asude kardı. Yaz ortası ağaçların altında cilveli yar. Eylül dedi mi köyler kırlar nar, güz kızıl nardı.
Asinus Ağa köylüyü evinden barkından atıncaya kadar.
Sürgün olayı, karı bol, yağmuru belirsiz inen, nar kızaran üzüm bağları içinde Eşvan köyünde başladı.
Kısa bir süre içinde Asinus Anwa Ağa köyde kızdığı ineği keçiyi yerinden ağılından etti. Kurdun çakalın kucağına itti.
Olayın yankıları bir süre kulaktan kulağa yayıldı. Sonra sağırlar dehlizinde eridi gitti.
*
Bir güzel sonbahar günü Rumeli eşrafından Asinus Anwa Ağa, komşusu Egor’un evini barkını yıkarken semada bir iki damla su belirmiş. Yağmur çiselemeğe başlamıştı.
Çamaşır yıkayan Cece kadınlar Anwa Ağa’ya
“Ağam” demişler “Gökyüzü huzursuz. Burada uzun süre oyalanma. Köye dön.”
Ağa isini ancak yatsı namazında bitirmiş, köye ıslak dönmüştü. Dereyi yüzerek geçmiş sıpaya benziyordu. Uzun kulakları, boynu su içindeydi.
Ağanın ıslak olması köy halkına gülünç gelmiş, Cece kadınlardan biri Asinus’e “Ağam” dedi “Tutulduğuna yağmur derler. Bu meredin yağdığını bilmek için sırılsıklam ıslanmana gerek yoktu.”
Ağa, Cece kadının yersiz ikazına kızdı. O gece Cece kadını ve onu ıslak sanan köy halkını cezalandırmağa karar verdi.
*
Ertesi sabah Asinus Ağa’nın köylülere kızdığı bilinince, Köylüler Ağa’nın yağmurda ıslanmaması için Yağmur tanrısına dua etmeğe karar vermişler.

Köyün tavuk, tavsan ve inekleri Asinusun uzun kulaklarının her zaman kuru kalmasını Yağmur ve Güneş tanrısından istemeğe gittiler.
Kahin baykuş “Yağmur baba” dedi “Ağamızın ıslanmaması için, suyun neden oluştuğunu bilmesine gerek olmadığını, ama ıslatıcı bir sıvı olduğunu lütfen söyler misin?”
Cece Tavuk “Ulu Yağmur” dedi “Biz tavuklar korkak canız. Ulu Ağa ıslanmayı istemiyorsa tavuk gibi dikkatli olmasını tavsiye ederiz.”
Koyunlar “Şanlı Yağmur” dedi “Dedelerimiz bize balık olmadığımız için ıslanırsak bize hasta olacağımızı söylemişlerdi. Ulu ağamıza balık olmadığını hatırlatır mısın lütfen.”
İnek “Yağmur baba” dedi “Ben pek akıllı bir yaratık değilim. Ama Senden korkmayı dana iken öğrendim. Sen çiseleyince ahıra yakın olmak isterim. Asinus Ağa inek olmak ister mi bilmem?”
Köyde yaşayanlar Asinus Ağa’nın konağına gittiler. Tek ağızdan tavuklar gıdak dedi. Koyunlar meledi. İnekler böğürdü. Yağmur babadan sakınmasını söylediler.
“Ulu Ağamız seni ıslak görmek bizi üzdü” dediler “Bundan böyle çalıştığın tarlaya Yağmur babanın yağmaması için yalvardık.”
Asinus Ağa köylülerin onu kafasız sanmasına kızdı. Onu ıslak sanan, ıslak gören köylüleri Fizan’a sürmeğe karar verdi.
*
Ertesi sabah köy çığırtkanlarını köye saldı. Sürgün fermanını halka bildirdiler.
“Sevgili Asinuslular” diye bağırdılar”. Son günlerde aramızda bazı muzur yaratıkların köy düzenimizi bozmak istediklerini görüyorum. Ağanızın yağmurda salakça ıslandığına dair dedikodu yapıyorlar.
Bu muzur hayvanların huzur sever köyümüzü bırakıp gitmelerini istiyorum.
Yarın sabah yan yan yürüyen tavukların, yalan yanlış düşünen keçilerin, yan gören ineklerin, yan havlayan köpeklerin köyümüzü bırakıp gitmelerine karar verdim.
Bu köyde yıllarca yaşayıp bu ülkeyi sevmeyen Yan olan her can Fizan’a gidecektir. Yan olmanın cezası sürgündür.
Ertesi günü köyün hayvanları bebeleri sırtlarında enikleri peşlerinde yollara döküldü. Tavşanlar yolda ot bulup bulamıyacaklarından korkuyordu.
Tavuklar “Ulu ağamız biz ne uçmasını ne de yürümesini biliyoruz, suçumuzu affet, kulun kölen olalım burada kalalım” dediler.
Bazı köylü, komşularının evinden toprağından sürüldüğüne çok üzüldü. Bazıları gidenlerin kümeslerine ağıllarına sahip olacaklarına biraz sevindi.
*
Köyün güvercinleri köy damlarından olan biteni üzüntü ile seyretti. Biri “Yağmurun köye bu denli zorluk getireceğini hiç tahmin etmezdim” dedi “Oysa yağmur güzel bir doğa olaydır. Kuzulardan sıpalardan daha çocuk. Dağlardan ovalardan daha büyük daha uludur.
*
Bazı tavuklar inekler Fizan yolunda aç kurtlara yiyecek oldu. Cece tavuk, Kurdun ağzında, Yağmur babaya döndü “Ulu baba” dedi “Asinus Ağa beni köyden sürmeseydi. Bu aç kurda bir lokmalık yiyecek olacağıma yaşam boyu Ağama omletlik yumurta verirdim. Asinus oğlu Asinus bu gerçeği göremedi.”

İlyas Halil - 25 Ekim 2007

Perşembe, Ocak 01, 2009

REHANA - İlyas Halil


Sabah uyandım. Dışarda sis. Gürültü durmuş. Dallar bir ak giz. Bir ömür geçmiş. Sessiz. Sanki biz.
Yorgun gelin yatağı sabah. Sere serpe iki ak göğüs nefes aldıkça. Uykuda yar. Karlı dallar iner kalkar.
Kapım önü. Martı ak. Kar. Lapa lapa dolmuş, güneşin başladığı yerden kapıma kadar.
Bir ses duydum “Gel çocuk karda yuvarlanalım” dedi “Annen ayıp deyinceye kadar.”.
Tanrının yalın ayak dolaştığı bahçeden ak çiçek iniyordu. Mahalleme kar yağıyordu.
*
Kapı çalındı.
Kapımın önünde bir kadın.
“Buyrun “ dedim.
“Ben Rehana” dedi “Farouk sevgilimi görmeğe geldim.”
“Farouk, Rehana” adları kulağımda. Otuz yıl uzak, bir ülkeye vardım.
Yağan kar tanelerinin arası bir anda renk doldu. Yaz ülkesinin renkleri iniyordu. Çiçek yağıyordu. Yasemin doluyordu.
Arap Körfezi. Otuz yıl uzak bir ülke burnumda tütüyordu.
*
Rehana’yı hatırladım. Kasımpatı ak sabah. Yüzü. Sinesi. Yaz yağmur üstü toprak kokulu kadındı. Körfezde Farouk dostumun arkadaşı idi.
*
“ Farouk’u bekleyebilir miyim?” dedi.
“ Memnuniyetle. Buyur otur.” dedim “Farouk senin burada olduğunu biliyor mu?”
“Ben burada isem Farouk bilir” dedi “Sevmeyi unutmadı ise. Dışarda yağan çiçekleri. Kar arası inen renkleri görüyorsun. Farouk sevgilime saldığım. Haber bu.
*
Arap Körfezi. Güneşte gün boyu ölüme mahkum olduğumuz yıllara gitti aklım. Rehana’nın arkadaşlığı, denizden bir esimlik rüzgardı. Akşamları. Sesini duyunca yaşamağa nefes almağa başladığımız, nedendi.
*
“Gelir Bengalli Rehana” dedim “Buyur bir kahve içer misin?”
“İyi olur” dedi “Körfez yıllarım güzeldi. O şiir havasında. Her mevsim yeni bir insandım. Farouk şiir yazıyordu. Ben yaşıyordum. Sevilen olmak, kadın olmak. Yaşamaktı.”
“Bu karda dışarı çıkmayı nasıl göze aldın?” dedim “Birkaç yıl önce Farouk’u Ottawa’da görmüştüm. O da seni arıyordu.”
*
Karşımda duran, otuz yıl önce çölde kuru yapraklarımıza serpilmiş su olan kadına baktım. Zekası hariç, değişmişti.
*
Ne düşündüğümü sezince “Ne yaparsın?” dedi “Kar değildim. Her kış ak yağamam. Zaman değiştirdi beni.
O yıllar gençtim. Her mevsim başka tazeydim.
Yağmur yağardım. Gökten su. Ağaçlara can. Dallarda kadın. Sevdiğimi görünce çiçektim. Kadın olmaktan sevinçli. Ayın Nisan mı, mayıs mı olduğunu yürüyüşümden anlardın.
*
Celaddini Rumi’nin mesnevisinden su içtiğim, sesini dinlediğim gün. Bu Rehana oldum. Şimdi Farouk’u arıyorum.
*
Öteki Rehana kadar güzel değilim. Öteki bir kaç dakikalık kadındı. Yeni yağmış kar taze. Genç kızdı. Şimdi derin büyük denizim. Karın ak rengiyim.
Farouk’a bunu söylemeğe geldim.
“Sevgili Farouk diyeceğim yıllar gitti. Sev dedin ne demek istediğini ancak şimdi idrak ettim. Bunu şimdi yetmişlik ellerimle anlatmak isterim.
Farouk diyeceğim.
O yıllar seninle sevildim diyeceğim. Sevilmesini bildim.
Bir gün kar gibi sevgi yağacaksam toprağa hep ak yağacağım.
Ülkemden iki tür uzaktım.
Ülkemde sevmedim. Ülkemde sevilmedim.
Ülkemin toprağı gençlerine sevişmeyi bir Bengal baharında bir Bengal bahçesinde öğretir.
Aşk dilimizi yalnız Bengalli bilir. Beni ancak Bengalli bir ağızın öpmesi gerekir.
Sevgi sözünü yalnız köyümün gencinden duyar kulağım.
Yabanda bana bakanın gözü beni görmez.
Güzelliğimi bilmez. Bengal’de göğüslerim başka göğüs.
Ben bir sözüm yabancının dili beni söylemeğe dönmez. Söyleyemez.
Ben Bengal dışında gelinlik kızdım. Rüzgarda kibrit ışığı idim.
Bengal dışında bana aşk. Bana yatakta rüyadan daha uzaktı.
*
Farouk gelince. “Güzel Farouk” diyeceğim “Beni sevdiğini sandın. Sevginde yittin mi, yok oldun mu? Saçın benim gibi ak oldu mu? Yüzün yüzüme benzedi mi?”
Sevgili Farouk diyeceğim elimi tut Bengal’e gidelim.
Yağmur mevsimi ikimiz ayrı ayrı sokakta aynı anda ıslanalım.
Sevgide yitmeden var olmak istemem. Ülkemin selleri ineğimi evimi alıp götürmedikçe. Farouk adını duyunca. Seni yanımda bulmayınca.
Gölgeyim derim. Farouk’un gölgesi, gölgeyi yapan güneş ben, gölgenin düştüğü toprak yine ben.
Sevecekse Farouk beni. Karda beyaz gülün yaprağını bulur gibi bulmalı beni.
Ak karın içinde ak gül belirsiz isem.
Seven Farouk bulur beni.
Kokudan.
Seven bulur beni gözleri kapalı. Ona vereceğim güzel yarından.
Seven sevilen. Alev ve gölgesiyim.
Güneşin gölgesini gören olmadı sevenden başka.
Birazdan kapı çalınacak.
Farouk gelecek.
Bana Rehana diyecek, benimle Bengal’a gel.
Evet diyeceğim.
Yağmur damlası olmanın mevsimi yok.
Yan yana iki damla su biz.
Bir olmayı öğreneceğiz.

2 Mart 2008
İlyas Halil