Çarşamba, Şubat 13, 2008

Yeni Kitap: GAVUR AŞEVİ


Öykünün yetmişlik delikanlısı İlyas Halil 2007’nin sonunda Gavur Aşevi adlı öykü kitabını okurlarıyla buluşturdu. Aslında ikiz kardeşler öykü ile şiiri yüreğinde taşıyan ve ikisinden birbirini besleyen İlyas Halil’in söyledikleri söylenmemiş sözler değil gibi, lakin onun söyleyişi farklı. Üç beş sözcükten oluşan, hatta bir iki sözcüklü cümleleriyle öyle çok şey anlatıyor ki yanına bir sözcük ekleseniz ya da çıkartsanız cümlenin dengesi bozulur, adeta kalp atışları durur.

Türkçe’nin önemli emekçilerinden Talat S. Halman onun yazım dilini “Türkçemizde ve nice başka dillerde, bu kadar az söz kullanarak bu kadar çok öze ulaşan öykücüye pek rastlanmaz. İlyas Halil’de bin dereden su getirmek, lafı uzatmak, tasannu gibi gereksiz bir gösterişçiliğe sapmak söz konusu olmaz. Özeni öyle baş tacı etmiştir ki özentiden uzak durur." diye değerlendiriyor.

İlyas Halil’in öyküleriyle Anadolu’dan yola çıkar, kıtaları dolaşır tekrar Akdeniz’e akarsınız. Geçtiği yolların, yerlerin, zamanların dikkatli ve bir o kadar özenli gözlemi; metafor ve imgelerle sağanak olup sizi ıslatır.

Ben sözü uzatmayıp kendisine yazım ve yaşamında daha nice başarılı ürünlerle bizlerle olmasını dileyerek sevgili Hrant Dink’in anısına kaleme aldığı ve bu kitaba da adını veren “Gavur Aşevi” öyküsüyle sizi baş başa bırakayım.

Saygı ile…

Fatma Özdirek

***

..................................GAVUR AŞEVİ


................................................... Kardeşim Hrant Dink’in anısına

Madam Mari ile Dikran Efendi bizim mahalleye taşındıkları ay, Çukurova’da bahardı. Taştan topraktan renkler fışkırıyordu. Ve kokular… O yaz mahallemiz bayram yeri gibiydi.. Mari ile Dikran’ın evini, yağmurda gökyüzünden inen sevinç ıslatıyordu.

Noel’e kalmadan Mari mahallede konu komşunun doktoru, akıl rehberi, kara günde yanan mumu oldu. Karnı ağrıyana hatmi kaynattı. “Sıcak içersen sabaha bir şeyin kalmaz” derdi. Dişi düşen çocuğun yastığının altına “Diş Perisi” ile yirmi beş kuruş gönderirdi. Arabacılar Sokağı’nda bakkal Sağır Zeki’ye de bir işitme aleti uydurmuştu.

Orta yaşlı, ak saçlı, elma yüzlü Ermeni Mari, birkaç ay içinde uzun boylu ince belli bir peri oldu. Bir damdan bir dama uçuyor, dertlilere çare buluyordu. Eşi Dikran Efendi konuşkan bir adam değildi. Pazar günleri Papaz Anotyos’a kilisenin temizliğine yardım ederdi. Bir kezinde Tahtalı Cami’de bir tamir işi olduğunu duyunca Reşit Hoca’nın yardımına koşmuştu. Gençliğinde Doğu Anadolu’da jandarma çavuşu olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırmıştık. Bir gün dayanamadım Mari Teyze’ye sordum. “Dikran Amca jandarmadaki görevinden neden ayrılmıştı?” Mari Teyze gülümseyerek yanıtladı “Bu soruyu soracağınızı biliyordum” dedi. “Dikran, bebek yaşta annesi ile babasını salgın bir hastalıkta kaybetmiş. Ama yine de neşeli ve umutlu bir insan olarak büyümüş. Babasının yakın arkadaşı olan köy muhtarı, Dikran’ı evlat edinerek, ona Osman adını vermiş. On sekiz yaşına gelinceye kadar Dikran’ı, bütün dinlerin kutsal olduğunu anlatarak büyütmüş. On sekiz yaşına bastığı gün “Bak oğul” demiş muhtar, “Seni annenin babasın adına emaneten büyüttüm. Bundan böyle Tanrı ile konuşacağın dili, Tanrı’ya varacağın yolu senin seçmen gerekiyor. İşte Kuranı Kerim, işte Kutsal İncil. Her iki dine de saygılı ol.. Bir gün bunlar arasında seçim yapman gerektiğinde bu konuda yeterince bilgin olsun. İki inanç arasında çelişkiye düşmeyesin. İster Osman ol, ister Dikran. Tek ölçün doğruluk olsun. Tanrı’nın seni babanın dininden caydırdığımı düşünmesini hiç istemem. Bundan böyle kendinden sorumlusun. Seni Tanrı’ya emanet ediyorum.”

Askerlik çağı gelinceye kadar Osman, Muhtar’ın tarlasında çalışmış. Askere girince jandarma olmuş. Dört kere tezkere bırakıp çavuşluğa kadar yükselmiş.. Köyünde kendine uygun bir gelin bulmakta güçlük çekeceğini anlayınca, babasından izin istemiş. Tanıdıklarının yardımıyla kendine gelin bulmak için Kayseri’ye gitmiş.

***

Dikran Amca’nın Mari Teyze ile ilişkisini Dikran Amca’dan dinlemiştim: “Mari o yıllar Talas’ta bir sağlık kliniğinde çalışıyordu” diye anlatmaya başladı. “O da benim gibi evlenme yaşını geçirmek üzereydi. Doğu Anadolu’dan gelmiş bir jandarma çavuşunun gelin aradığını duyunca sevinmiş. ‘Nihayet kısmet kapımı çaldı’ demiş. ‘Kaderimde jandarma çavuşu ile evlenmek varsa, varsın olsun’ demiş. Tanıdığı yaşlı görücülere ‘Osman Çavuş’u bulun’ demiş, ‘hala gelin arıyorsa onu görmek tanımak istediğimi söyleyin.’ “Mari ile böyle tanıştım. Böyle düşünen, böyle konuşan bir kadına nasıl hayır diyebilirdim? Mari hatunu görmeden onunla evlenmeye karar verdim..”

***

Evlendikten birkaç yıl sonra, Talas Sağlık Kliniği kapanınca, Mari Teyze ile eşi Dikran Amca bizim kasabaya taşındılar. Bulutlu bir ekim günü yağan yağmur kadar, sokağımızın bir parçası, bir görüntüsü oldular.

Mari, sokağın insanlarını öz akrabası saydı. Komşunun derdi Mari’nin derdi oldu. Komşusu nezle olduğunda önce Mari’nin burnu aktı. Komşusunu üzgün görürse kapısını çalar “Nazife Teyze bugün güzel bir vartabet çorbası yaptım” derdi, “Müsaade edersen biraz göndereyim. Eski bir papaz çorbasıdır. İnsanın bütün derdini alır götürür, sıkıntılarını yok eder.”

Mari’nin Kayseri vurgulu dili mahalleliyi güldürür; öbür yandan güçlü mantığı ile onları korurdu. Öğütlerinde seksenlik bir ninenin deneyimini bulurdu komşular.

***

Mari mahalleye taşındıktan bir süre sonra, Yoğurt Pazarı’nda GAVUR AŞEVİ adında bir lokanta açtı. Doğrusu çok kimse gibi biz de lokantanın adını oldukça garip bulsak da sesimizi çıkarmadık.

Bir gün bu lokantada yemek yiyen karakol komiseri “Hanımefendi” demiş Mari’ye, “Şimdiye kadar böyle lezzetli yemek yemedim. Bizim yemeklerin hiçbirine benzemiyor. Yemek pişirmesini hangi Hıristiyan aşçıdan öğrendin?”

Mari “Komiser Bey” demiş, “Yemek pişirmesini ben Anadolulu gavur annemden öğrendim. Hıristiyan dediğin Avrupa’da Amerika’da yaşar. Türkiye’de yaşıyana gavur derler. Bizim memlekette gayrimüslime yalnız bayramdan bayrama Hıristiyan denir. Geri kalan zamanlarda hep gavurdur”. “Dediğimi yanlış anladın madam” demiş komiser, “Bu ülkede hepimiz Türküz. Hepimiz eşitiz. Aramızda gavur yoktur”. “Komser Bey” demiş Mari, “Sen ne diyorsun; bu memlekette gavurun gavurluktan kurtulması, Topal Timur’un Himalaya dağının tepesine çıkmasından daha güçtür. Kötü alışkanlıklardan kurtulamadığımız için kendi toprağımızda dışarıda kaldık.. Böyle devam ederse, doğduğumuz toprakta bin yıl daha yabancı olacağız. Şu kötü alışkanlıktan kurtulsak, belki bir gün aynı yağmurda ıslanan mahalle çocukları oluruz. Gavur olmak güç iş. Toprağa, insanlara daha çok bağlanıyorsun.. Kendine uygun bir iş uydurman için çok çalışman ve bilgili olman gerek.. Babam çocukken bana bağırmadan kızmadan konuşmasını öğretiyordu. Bir gün kızıp bağırdım. Babam karşılık vermedi bana. Ertesi günü sakin bir sesle, ‘Mari’ dedi, ‘Düşüneceksin. Bileceksin. Yapacaksın. Susacaksın. Hep konuşursan düşünemez, bilemez ve beceremezsin..’.”

Komiser “Bu kez uzattın abla” dedi, “Sana yemeğin güzel olduğunu söylemek istedim sadece, sen ise bin yıllık dertleri döktün ortaya…”

“Komiser Bey” diyerek ayağa kalktı Mari “Sen bir ahçının yemeği neden güzel pişirdiğini bilir misin? Bir ahçı, yemek sunacağı insanları önce kendi çocukları sayacak. Sonra yaşadığı yerin dört mevsimini tenceresine sığdırmaya çalışacak. Erciyes’in kışı, Ak lahana tenceresinde sarma… Bursa’nın baharı, Yeşil ıspanak, soğan. Çukurova’nın yazı Kızıl domates tenceresinde… Güz gelince konu komşu, açı toku sofra başında sohbettedir… Dışarıda yağmur. İçerde odun ateşi. İste Anadolu yemeği. Aziz komser bey, Avrupa’lı nasıl pişirsin bunu? 700 yıllık yeşil biber, taze mor patlıcan. 700 yıllık ateşte imil imil Anadolumuzu tadacaksın.”

Qubec (Kanada), 14 Kasım 2006

***

Gavur Aşevi - İlyas Halil, Ürün Yayınları'ndan

.

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home