Pazartesi, Şubat 25, 2008

Tutku


Perşembe, Şubat 14, 2008

ÖYKÜ ve SEVGİLİLER Günü


Çarşamba, Şubat 13, 2008

Yeni Kitap: GAVUR AŞEVİ


Öykünün yetmişlik delikanlısı İlyas Halil 2007’nin sonunda Gavur Aşevi adlı öykü kitabını okurlarıyla buluşturdu. Aslında ikiz kardeşler öykü ile şiiri yüreğinde taşıyan ve ikisinden birbirini besleyen İlyas Halil’in söyledikleri söylenmemiş sözler değil gibi, lakin onun söyleyişi farklı. Üç beş sözcükten oluşan, hatta bir iki sözcüklü cümleleriyle öyle çok şey anlatıyor ki yanına bir sözcük ekleseniz ya da çıkartsanız cümlenin dengesi bozulur, adeta kalp atışları durur.

Türkçe’nin önemli emekçilerinden Talat S. Halman onun yazım dilini “Türkçemizde ve nice başka dillerde, bu kadar az söz kullanarak bu kadar çok öze ulaşan öykücüye pek rastlanmaz. İlyas Halil’de bin dereden su getirmek, lafı uzatmak, tasannu gibi gereksiz bir gösterişçiliğe sapmak söz konusu olmaz. Özeni öyle baş tacı etmiştir ki özentiden uzak durur." diye değerlendiriyor.

İlyas Halil’in öyküleriyle Anadolu’dan yola çıkar, kıtaları dolaşır tekrar Akdeniz’e akarsınız. Geçtiği yolların, yerlerin, zamanların dikkatli ve bir o kadar özenli gözlemi; metafor ve imgelerle sağanak olup sizi ıslatır.

Ben sözü uzatmayıp kendisine yazım ve yaşamında daha nice başarılı ürünlerle bizlerle olmasını dileyerek sevgili Hrant Dink’in anısına kaleme aldığı ve bu kitaba da adını veren “Gavur Aşevi” öyküsüyle sizi baş başa bırakayım.

Saygı ile…

Fatma Özdirek

***

..................................GAVUR AŞEVİ


................................................... Kardeşim Hrant Dink’in anısına

Madam Mari ile Dikran Efendi bizim mahalleye taşındıkları ay, Çukurova’da bahardı. Taştan topraktan renkler fışkırıyordu. Ve kokular… O yaz mahallemiz bayram yeri gibiydi.. Mari ile Dikran’ın evini, yağmurda gökyüzünden inen sevinç ıslatıyordu.

Noel’e kalmadan Mari mahallede konu komşunun doktoru, akıl rehberi, kara günde yanan mumu oldu. Karnı ağrıyana hatmi kaynattı. “Sıcak içersen sabaha bir şeyin kalmaz” derdi. Dişi düşen çocuğun yastığının altına “Diş Perisi” ile yirmi beş kuruş gönderirdi. Arabacılar Sokağı’nda bakkal Sağır Zeki’ye de bir işitme aleti uydurmuştu.

Orta yaşlı, ak saçlı, elma yüzlü Ermeni Mari, birkaç ay içinde uzun boylu ince belli bir peri oldu. Bir damdan bir dama uçuyor, dertlilere çare buluyordu. Eşi Dikran Efendi konuşkan bir adam değildi. Pazar günleri Papaz Anotyos’a kilisenin temizliğine yardım ederdi. Bir kezinde Tahtalı Cami’de bir tamir işi olduğunu duyunca Reşit Hoca’nın yardımına koşmuştu. Gençliğinde Doğu Anadolu’da jandarma çavuşu olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırmıştık. Bir gün dayanamadım Mari Teyze’ye sordum. “Dikran Amca jandarmadaki görevinden neden ayrılmıştı?” Mari Teyze gülümseyerek yanıtladı “Bu soruyu soracağınızı biliyordum” dedi. “Dikran, bebek yaşta annesi ile babasını salgın bir hastalıkta kaybetmiş. Ama yine de neşeli ve umutlu bir insan olarak büyümüş. Babasının yakın arkadaşı olan köy muhtarı, Dikran’ı evlat edinerek, ona Osman adını vermiş. On sekiz yaşına gelinceye kadar Dikran’ı, bütün dinlerin kutsal olduğunu anlatarak büyütmüş. On sekiz yaşına bastığı gün “Bak oğul” demiş muhtar, “Seni annenin babasın adına emaneten büyüttüm. Bundan böyle Tanrı ile konuşacağın dili, Tanrı’ya varacağın yolu senin seçmen gerekiyor. İşte Kuranı Kerim, işte Kutsal İncil. Her iki dine de saygılı ol.. Bir gün bunlar arasında seçim yapman gerektiğinde bu konuda yeterince bilgin olsun. İki inanç arasında çelişkiye düşmeyesin. İster Osman ol, ister Dikran. Tek ölçün doğruluk olsun. Tanrı’nın seni babanın dininden caydırdığımı düşünmesini hiç istemem. Bundan böyle kendinden sorumlusun. Seni Tanrı’ya emanet ediyorum.”

Askerlik çağı gelinceye kadar Osman, Muhtar’ın tarlasında çalışmış. Askere girince jandarma olmuş. Dört kere tezkere bırakıp çavuşluğa kadar yükselmiş.. Köyünde kendine uygun bir gelin bulmakta güçlük çekeceğini anlayınca, babasından izin istemiş. Tanıdıklarının yardımıyla kendine gelin bulmak için Kayseri’ye gitmiş.

***

Dikran Amca’nın Mari Teyze ile ilişkisini Dikran Amca’dan dinlemiştim: “Mari o yıllar Talas’ta bir sağlık kliniğinde çalışıyordu” diye anlatmaya başladı. “O da benim gibi evlenme yaşını geçirmek üzereydi. Doğu Anadolu’dan gelmiş bir jandarma çavuşunun gelin aradığını duyunca sevinmiş. ‘Nihayet kısmet kapımı çaldı’ demiş. ‘Kaderimde jandarma çavuşu ile evlenmek varsa, varsın olsun’ demiş. Tanıdığı yaşlı görücülere ‘Osman Çavuş’u bulun’ demiş, ‘hala gelin arıyorsa onu görmek tanımak istediğimi söyleyin.’ “Mari ile böyle tanıştım. Böyle düşünen, böyle konuşan bir kadına nasıl hayır diyebilirdim? Mari hatunu görmeden onunla evlenmeye karar verdim..”

***

Evlendikten birkaç yıl sonra, Talas Sağlık Kliniği kapanınca, Mari Teyze ile eşi Dikran Amca bizim kasabaya taşındılar. Bulutlu bir ekim günü yağan yağmur kadar, sokağımızın bir parçası, bir görüntüsü oldular.

Mari, sokağın insanlarını öz akrabası saydı. Komşunun derdi Mari’nin derdi oldu. Komşusu nezle olduğunda önce Mari’nin burnu aktı. Komşusunu üzgün görürse kapısını çalar “Nazife Teyze bugün güzel bir vartabet çorbası yaptım” derdi, “Müsaade edersen biraz göndereyim. Eski bir papaz çorbasıdır. İnsanın bütün derdini alır götürür, sıkıntılarını yok eder.”

Mari’nin Kayseri vurgulu dili mahalleliyi güldürür; öbür yandan güçlü mantığı ile onları korurdu. Öğütlerinde seksenlik bir ninenin deneyimini bulurdu komşular.

***

Mari mahalleye taşındıktan bir süre sonra, Yoğurt Pazarı’nda GAVUR AŞEVİ adında bir lokanta açtı. Doğrusu çok kimse gibi biz de lokantanın adını oldukça garip bulsak da sesimizi çıkarmadık.

Bir gün bu lokantada yemek yiyen karakol komiseri “Hanımefendi” demiş Mari’ye, “Şimdiye kadar böyle lezzetli yemek yemedim. Bizim yemeklerin hiçbirine benzemiyor. Yemek pişirmesini hangi Hıristiyan aşçıdan öğrendin?”

Mari “Komiser Bey” demiş, “Yemek pişirmesini ben Anadolulu gavur annemden öğrendim. Hıristiyan dediğin Avrupa’da Amerika’da yaşar. Türkiye’de yaşıyana gavur derler. Bizim memlekette gayrimüslime yalnız bayramdan bayrama Hıristiyan denir. Geri kalan zamanlarda hep gavurdur”. “Dediğimi yanlış anladın madam” demiş komiser, “Bu ülkede hepimiz Türküz. Hepimiz eşitiz. Aramızda gavur yoktur”. “Komser Bey” demiş Mari, “Sen ne diyorsun; bu memlekette gavurun gavurluktan kurtulması, Topal Timur’un Himalaya dağının tepesine çıkmasından daha güçtür. Kötü alışkanlıklardan kurtulamadığımız için kendi toprağımızda dışarıda kaldık.. Böyle devam ederse, doğduğumuz toprakta bin yıl daha yabancı olacağız. Şu kötü alışkanlıktan kurtulsak, belki bir gün aynı yağmurda ıslanan mahalle çocukları oluruz. Gavur olmak güç iş. Toprağa, insanlara daha çok bağlanıyorsun.. Kendine uygun bir iş uydurman için çok çalışman ve bilgili olman gerek.. Babam çocukken bana bağırmadan kızmadan konuşmasını öğretiyordu. Bir gün kızıp bağırdım. Babam karşılık vermedi bana. Ertesi günü sakin bir sesle, ‘Mari’ dedi, ‘Düşüneceksin. Bileceksin. Yapacaksın. Susacaksın. Hep konuşursan düşünemez, bilemez ve beceremezsin..’.”

Komiser “Bu kez uzattın abla” dedi, “Sana yemeğin güzel olduğunu söylemek istedim sadece, sen ise bin yıllık dertleri döktün ortaya…”

“Komiser Bey” diyerek ayağa kalktı Mari “Sen bir ahçının yemeği neden güzel pişirdiğini bilir misin? Bir ahçı, yemek sunacağı insanları önce kendi çocukları sayacak. Sonra yaşadığı yerin dört mevsimini tenceresine sığdırmaya çalışacak. Erciyes’in kışı, Ak lahana tenceresinde sarma… Bursa’nın baharı, Yeşil ıspanak, soğan. Çukurova’nın yazı Kızıl domates tenceresinde… Güz gelince konu komşu, açı toku sofra başında sohbettedir… Dışarıda yağmur. İçerde odun ateşi. İste Anadolu yemeği. Aziz komser bey, Avrupa’lı nasıl pişirsin bunu? 700 yıllık yeşil biber, taze mor patlıcan. 700 yıllık ateşte imil imil Anadolumuzu tadacaksın.”

Qubec (Kanada), 14 Kasım 2006

***

Gavur Aşevi - İlyas Halil, Ürün Yayınları'ndan

.

TEMMUZ ÇAKIL TAŞLARI - İlyas Halil

Martın başıydı. Vakit akşamın altısı. Kaleci Hasan Balık’ın büvetinin önünde orta yaşlı bir adam, durdu. Bir şişe “Yirmilik” aldı. Güneş sinemasına doğru yürüdü. Akkahve’ye girdi. Masamızda durdu kendini tanıttı. “Ben Bekir Uluğ” dedi. “Fuat Akbaş’ın gazetesinde yazarım. Şiirle resimle uğraştığınızı duydum. Sizinle tanışmak istedim. Size Doktor Reşit Galib’in, Antun Zablit’in emanetini getirdim. Şiirinizin bittiğini sandığınız gün bu şişeden iki damla. Gerçekler değişir. Yeniden var olursunuz”. Celal Çumralı kalktı Bekir beyin elini sıktı. “Buyur” dedi “bize katılırsanız memnun oluruz”. Bekir Uluğ özür diledi. “Matbaaya dönmem gerek Besim Akbaş beni bekliyor” dedi.

Akkahve’den geç çıktık. Çiçekler gökyüzüne fışkırmış, geceye yapışmıştı. Bahar kokuları üstümüze yürüyordu. Havada ısırgan otu. Köstebekler uyanmış. Yakın bir mahallede toprak kabarmıştı. Bazı evlerde kızların göğüslerini dışarı tepmişti.
Yarın Güneş sinemasının önünde Jaleler, Perihanlar şaşkın. Reşitler Reşatlar sevinçli birbirilerine bakacak. Bilmedikleri bir mevsim yaşıyacaklardı. Baştan düşünmesini öğrenecek Sevgide acıyı tadacaklardı.
Nuri, Hasmet, Sudi, Osman, Celal çiçek bezeli o gecede yağmura tutulmuş, ertesi günü güneşe sırılsıklam vardık.

O 1954 yılını birkaç kez yaşıyacaktım. Akşam üstleri banka çıkışı iki ressam iki şairdim ben. Nevittim müzik yazan. Osmandı adım felsefeden söz edince, Sudi idim elimde kalem karikatür çizen..
Akkahve’de güneşli masalarının birine oturur Mersin’i baştan kurar, yeniden boyardım toprağı. Kabarmış kızları evirir çevirir yeni çiçek adları takardım. Geniş etek giyenlerin ardından rüzgar olur eserdim.
Sonra kıtlık yokluk günleri geldi çattı. Yaşam güçlüğü yapıştı yakama.. Hırsız olduk. Geceleri sokaklardan el ayak çekilince, Nuri ile mahallelere dalar sevdiğimiz şeyleri çuvallarımıza doldururduk. Nuri renk çalar, boya toplardı, murtların akı Latife’nin yüzü idi. Kahve Leyla’nın gözüne uygun. Gecenin karası ile çingene kızın saçının bir telini boyamıştı.
Haşmet Akal toprağın rengini sıyırır topraktan, tuvaline sürerdi. Ben solcuyum derdi. Kadınlarım topraktan olmalı. Elleri nasırlı.
Parasızlık günlerinde gece karası yalnızlıktı. Açlık işsizlikti. Polisle savaştı. Sınıf kavgasına nedendi.
Güneş batınca akşam değişir bambaşka şey olurdu.. Genç kadın göğüslerinin gölgesiydi.

Adliye sarayının damı Ak kumrular tekkesiydi. Mahkeme koridorları kumruların guguklarıyla köylülerin dertleriyle uğuldardı. Keçisini yitirmiş Fadime Ana, Sudi’nin kapısına dikilmiş “Kadanı alayım avukat bey” diyordu “Hakim beye söyle keçimi bulsunlar”.
Ertesi gün Sudi’nin karikatür defterini gördüm. Sütlü keçi her zaman yolunu şaşıran Fadime Anayı mahkeme koridorlarında arıyordu.

Nevit ses ustasıydı. Sabah erken uyanır rüzgara nasıl eseceğini anlatır falsosuz üflemesini öğretirdi. “Bak rüzgar efendi” derdi “Gençlerin sana ihtiyacı var. Bahar seninle başlıyor. Arılar zamanlarını sana göre ayarlıyor.. Çiçek yaprakları birbirine değince çıkan ses arılara aşk saatinin geldiğini söyler. Kelebekler otların nasıl hışırdadığına kulak verir. Gelinciklerin arasında erkekler dişiler birbirlerini aramağa çıkar. Arıların kurbağaların kelebeklerin seslerini topluyorum”.
Bir erken sabahtı Nevit kıyıların sesini, kumların, çakıl taşlarının hışırtısını kucaklamış denizi saz gibi çalıyordu.. Kuşlar bulutlar dansediyordu mavilerin içinde.

Celal Çumralı aşık ozandı. Yüzüne gömülmüş gözleri. Derin iki kuyu... Bir gün bana “Kilisenin önünde kekremsi Türkçe konuşan bir kız buldum” demişti. “Elma çiçek kokusu gülüyordu gülünce. Gül fidanı ince beli. Yüzü nar çiçeğinin gölgesi. Eteği rüzgarda bacaklarını sarmış gül yaprağı. Uçtu uçacak. Sabırla rüzgarı bekliyorum. Yaprakları savurduğu gün başımı öte yöne çevireceğim.
Akşam üstleri ev dönüşü alaca karanlık hava, kekremsi Türkçe konuşan kızın nar çiçek gölgeli yüzünü andırır. Kapısının önünden geçerken yorgunluğumu unutuyorum. Yargıçlığı bırakıp şair oluyorum.. Bir gün sokakta görürsem, adını soracağım. Sonra hemen unutacağım.”

“Hangi mahallede gördün” dedim. Muzip bir gülüşle “Petunia yaprağının kokusunda buldum” dedi..

Mevsimler arası bir gündü. Osmanla denize karşı bir masada oturmuş notlarımın içinde bulduğum bir şiiri düzeltiyordum. Ay sonuydu. On gündür ayin otuzu olmuş bir turlu ay başı gelmiyordu. Kömürü bitmiş lokomotiftik hepimiz. Garda parasız çakılı kalmıştık. Az sonra Haşmet gelecek Osman’ın ceplerini karıştıracaktı. Gizlediği on lirayı bulacak. Hep beraber yemeğe gidecektik. Osman yüzünde gülümseme Haşmet’in gelmesini bekliyordu.

Hepimiz gençtik. Bekir Uluğ’un şişesini kokluyor Petunua kokusunda kız arıyorduk. Aşık olmaktan başka bildiği bir iş yoktu kimsenin.. O yıllarda Mersin’de yaşamak. Yağmurda ıslanan ağaca benzerdi. Sırılsıklam aşık olmak, kaçmadığımız bir olaydı. Aysel’in Suna’nın Nurten’in güzelliğine kim karşı koyabilirdi?
Biraz daha var olduk her sabah güneş doğunca.
Penceresi açılınca yarin.
Biraz daha var oldu ağaçlar dallarına kuşlar konunca.
**
2004 yazı Mersin’deyim. Şiirin renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç.
1954 yağmurları yağmıyordu artık. Geçtiğimiz sokaklarda. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım. Petunia saksıları boştu.
1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hala o günün mavi lekesi duruyordu.

Nuri Abaç Ankara’dan haber salmıştı.. “Boşuna arama” diyordu. “Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’in saçını dağıtacak rüzgarı bulamıyacaksın. Renkler kokular göçtü” dedi.
Ne aradığımı bilsem bulurdum herhalde. Gökyüzü açılmış mavi şemsiye ben kuş. Mersin’i güneş ışınlarında deniz kıyısında bulmak için uçuyorum. Önümde yokluktan büyük bir yokluk.
Elimi sürünce. Nane yaprağını bulacakmışım gibi ellerime bakıyorum.
Yok bir şeyi bulmak aradığımı bulmaktan daha kolaydı.
Kumları teker kaldırıyor altlarına bakıyorum. Kayaların üstünde iki çakıl taşı gördüm.. Gözüm ısırıyordu. Daha önce bir yerde görmüştüm. Taslara dokundum.
Biri Mari’nin yüzü. Ak. Yumuşak.
Bakınca şaşırmıyacaktım yolumu. Bir yere varacaktım. Mari’nin yüzüne dokununca.

Dimitra’nın göğüsleri idi iki çakıl taşi. Sıcaktı. Ufaktı.
Ellerim içinde eski iki dostumu tutuyordum sanki.

Çocukluğumda paskalyada boyadığım martı yumurtasıydı. Daha sonra martı yumurtalarından daha güzel şeye döneceklerini nereden bilecektim.

Yıllar önce sevdiğim bir kızın elleriydi şeftali çiçekleri.. Soyulmuş şeftali koktu dilim.
1960 yılı denize yakındı.. Eren’in apartmanı denizden pek uzak değildi.

Çakılları salladım içleri yarı yarıya deniz.
Kollarından bacaklarından damlıyordu denizden getirdiği..
Yarın ıslandığını görmek bugüne kalmış demek.
“Kurunmak ister misin?” dedim.
Havlu verdim elli yıl sonra..

Bekir Uluğ’un iskir’ini, Celal Çumralı’nın petunia kokan kızını bulmam gerek.

Parklarda petunia çiçeklerinin önünde duruyor biri bana Çumralı’yı sorar mi diye bakıyorum.
Beyaz elbise giymiş. Düğüne gelmişti. Elinde bir tutam çiçek. Beş yaşındaydı.
**
Kulübün terasındaydı tüm Mersin. Yaşlısı genci. Nuri’nin çaldığı renkleri, Hasmet’in parklardan topladığı boyaları buldum terasta. Celal Çumralı’nın şiirden yarattığı kız aralarındaydı. Kodallı’nın eline alıp çaldığı saz deniz yakındı.

Gündüz Artan Mersin şairlerini toplamıştı etrafına.. Tarsuslu gazeteci Ahmet Caner’i, Mersinli Aysel Payaslı’yı bulup getirmişti.
Gündüz elinde kürek 1956 yılının çiçeklerini ağaçlarını 2004 yılına taşıyordu.

Nuri’nin çaldığı renkler Ahmet Yeşil’in, Doğan Akca’nın gözlerine trahom gibi bulaşmış. Renkten başka bir şey görmüyordu iki sanatçı.
Gencay elinde fırça bütün kenti boyamıştı.
Petunia kokusuna gizlenmiş genç kadın Celal Soycanın şiirlerinden başını kaldırdı. Bizimle gülüyor bizimle içiyordu.
Hafize Okan Şiiri şairi Ağacı çiçeği Mersin’e dağıtmış gülümsüyordu. Çumralı’nın Petunia kokularını, Abaç’ın renklerini teker teker mayıs sesiyle ağaçlara yapraklara ekliyordu.

Yan masada Ferruh Yardım, Semihi Vural, Mehmetali Sulutaş, Mersin’i taze marul gibi yolmuş tuz biber eklemiş yeni bir tat veriyorlardı.
Celal Çumralı Haşmet Akal sessiz oturuyordu köşede. Çumralı’ya “meraklanma” dedim. “Bekir Uluğ’un şişesini gençlere” bıraktım. Dün sokakta senin petunia kokan kızla yürüyordum. Caddenin kıyısında ekili petunialar bizi görünce koku vermeyi durdurdular. Hala senin yarattığın gün kadar güzel. Haberin olsun.

İlyas Halil
31 Ağustos 2004
.