Çarşamba, Ocak 30, 2008

AVUÇ İÇİNDE ŞATO - İlyas Halil

Bertrand parkında kitabına dalmıştın. Geç bir yaz akşamı… Gökyüzünde karga lekeleri… Anadolu yüzünde batan güneşin kızıllığı… Yanında oturan ben. Sana anlatıyor dediğimi duymuyordun. Civar evlerin pencereleri teker teker aydınlanıyor, karanlık şemsiye açılıyordu. Günün ışıkları uzakta, ağaçların kızıl ardında kalmıştı. Kitabını kapattın. “Yıllar önce seni gördüğümden eminim” dedim sana. “Gülümsemen anımda bariz kalmış. Paskalya sabahı topladığım gülleri andırıyor”.

“Ne okuyorsun?” dedim. Bir şey söylemeden kitabını gösterdin. Victor Hugo'nun şiirleriydi. “Bana yıllar önce yaşadığım bir günü anımsattın” dedim. “Kitap elinden düşmezdi. Parkta yan yana yürür, parklarda yan yana gülerdik.

Yirmi iki yaşına yakin bir gündü. Çarşıya fıstık almağa gidiyorduk. Her dakika duruyor yüzüne bakıyordum. Yanımda olduğundan emin olmak ister gibi… Tepemizde iri bir ay… Durdum. Sana minik bir şato yapmak istiyorum” dedim, "Aya bitişik." Bahçesinde çiçekler ağaçlarında papağanlar hep adını söyliyecek”.

Bana döndün. “Daha çekiç tutmasını beceremiyorsun” demiştin. “Şato mu yapacaksın?” “Öğrenirim” dedim.
*
Sonra harman rüzgarına kapıldık. Köy köy kent kent savrulduk. Aynı yerlerde konu komşu olduk. Her sabah benden erken kalktın. Güneşle penceremi aydınlattın. Her öğle patlıcanları domatesleri tencereye doğradın kaynattın. Her akşam lambamı yaktın. Yıllar geçmiş hala kuyunun nerede olduğunu bilmem… Susayınca elinden su beklerim.
*
Parkın kuşları etrafımızı sarmış, bizi dinliyordu. Ben konuştukça zaman değişiyordu. Kah Anadolulu bir kız. Kah Montrealli bir kadındın. “İsteğimi hoş gör.” dedim sana “Avucuna bakabilir miyim?” Gülümsedin “Çingene misin?” dedin “Falıma mı bakacaksın?” “Hayır” dedim, “Güzel bir günümde sana benzer bir kadına söz verdiğim şatoyu yapacağım”. “Teşekkür ederim” dedi “Şatonu başka bir yerde yapmanı rica ederim.” “Şatonun yapı malzemesini getirdim.” dedim “Çekiç tutmasını öğrendim. Yıllardır bu anı bekledim.” “Boşuna beklemişsin” dedi “Aradığın insan çoktan yaşlandı. Bana benzer yanı kalmadı herhalde.” “Sen değilsen. Sen olur musun, bu anlık?” dedim “Parka girince, yirmiiki yaşında olduğumuz o günü buldum. Yüzün bir demet çiçek yine. Tepemizde aynı iri ay. Elinde satın aldığımız fıstık kesesi… Saçların patlıcan moru, yürüdüğümüz aksamın karanlığı oldu.
*
“O gün yanımdaydın. Anımsamanı isterim.” “Neredeydik ki?” dedin. “İsteklerin gerçeğe döndüğü yerdi” dedim. “Elli yıllık yolda palmiyeli bir kentti. Gelir misin benimle bir daha? Çarşısına gidelim. Oturacak bir bahçe, konuşacak bir konu bulurum. Acıkırsak yağmurlu bir sokak bulur. Bir kafeye girer, sandviç ister seninle burun buruna kahve içeriz.” “Ellerin titriyor” dedin. “Kahvenin sana zararlı olduğunu bilmiyor musun?” “Elli yıl sonra olacak şeylerden söz ediyorsun.” dedim. “Biz şimdi kendi taze zaman dilimini yaşıyoruz. İnanç gücünü bul. Turunç kokularını, güneş sarılarını, mart böcek seslerini o kentin hemşehirlisi yaparım. Hepsi karşında kulun kölen. Bal topluyan arılar göğünü doldurur istersen. Sen sürahiyi dolduran su olursun, sürahinin kendisi sen. İnanman kafi.
*
“Hatırlıyor musun? ” dedim. “Yaşam boyu palmiyeli kentte koku süpürgecisiydim. Sen iki önü çiçekli genç kadın. Bütün kokularını senden devşirdim. Kokuları sokağımıza getiren bendim. Baharda yeşil bayırdın... Çiçekli giysin üstündeydi bir gün. Tepelerin kekik kokularını ellerimle topladım. Karıncalar gibi kış yiyeceği yaptım rayihanı…”
*
Zaman bekçisiydim. Kışı güzü karanlığa iterdim. Uyanık saatlerinde sen penceremizde güneş. Aydınlığına yeni renkler taze kokular eklerdim.

Yaşlı bir dede bana bir gün “Oğul sevdiğin güzelin yüzünün aydınlığını geceye serp” demişti. “Her sabah baştan güneş dolu. Karanlıktan sonra ak yastığında yüzü gün güneşlik her sabah “
*
“Yarım kalmaz insan seninle” dedim. “Her acıktığımda seni acıkmıştım. İlk ışıkta burnumda kızarmış ekmek oldun. Karanlıklar basınca günden büyük. Gök boşluğu dolduruyorduk.”
*
Parkta bir sessizlik. Karanlık koyulaştı. Karşımda yüzünü zor seçiyordum. Kalktın. “Nereye gidiyorsun?” dedim. “Tılsımlı günlerde kendimi bulmağa” dedin. “Arama” dedim. “Beni görünce kendini bulursun.” “Saçlarımı çöz. Karşındayım. Yıkanmak istersen, yanında akan dere ben. Sesimi duyunca, nerede olduğunu bilirsin.”

“Bu an şatonun yasasını yazdım” dedim. “Bundan böyle huzurunda gülümsemek yasa… Şatonun halkı gülen renklerden sevinen kokulardan seslerden olacak. Sen geçerken herkes şapkasını çıkaracak, kokular reverans yapacak, başlarını eğip selam verecek. Sevinçten gülecek. Kokunu alan… Karlı yolları kuş sesleri temizliyecek. Renkler seslerle sevişecek… Doğan çiçeklerin kimi Japon gülü, gözleri çekik, kimi Çin zambağı olacak, ayakları takunyeli…”

“Güzel değil mi sevgilim?” dedim. “İnanınca çiçekler başını eğdi, “Hoşça kal” dedi sana Bertrand parkından çıkınca…”

İlyas Halil
Ekim 23 2006
.