Perşembe, Aralık 27, 2007

Ak Leylek


Adı Beyaz olan ak leylek “Sevgilim altı ay bitti, artık Vaal nehri civarı iyice ısındı, kışlığımıza gitme vaktimiz geldi” dedi. Pamuk isimli dişi ak leyleğin gözleri parladı. Başını onun göğsünden kaldırdı, heyecanla gagaları birleşti.

Ertesi gün köyün yaşlı ak leylekleri bir toplantı düzenleyip göç vaktini kararlaştırdılar. Beş gün sonra yola çıkacaklardı.

Akşam yavru ak leylekler yuvaya dönünce anne babaları durumu onlara açıkladı: “Yavrularımız biz kış aylarını güney yarımkürede, yaz aylarını kuzey yarımkürede geçiririz. Artık kuzeye göç zamanımız geldi. Biliyorsunuz hepimiz kuzeyde doğduk. Şimdi doğduğumuz yerlere gitme vakti.” Genç ak leylekler heyecanla “Demek doğduğumuz yerleri görebileceğiz” deyip kanatlarını çırptılar.

Ak leyleklerin uçma tüyleri siyah, diğer tüyleri beyaz, gagaları uzun, bacakları kırmızı, açık kanatlarının uzunluğu bir metreyi geçer. İçgüdüleri insanların pusulaları gibidir, şaşmaz.

Beş gün sonra köyün tüm ak leylekleri toplanıp birlikte havalandılar. Uzun boyunları önde, gökyüzünde hava akımlarıyla daireler çizerek oldukça yavaş yükselip alçalarak olabildiğince karadan uçarak yol aldılar.

Ülkeler aştılar, kıtalar geçtiler. Geçtikleri yerlerde her geçen gün çalılıkların, sulak yerlerin ve ormanların azaldığına içleri burkularak tanık oldular. Elbette ki bunların nedeninin gözü doymaz ve bilinçsiz insanlar olduğunu bilmediler.

Bazı yerlerde ise silah sesleri duydular, uçaklardan bombalar atıldığına tanık oldular, hatta birkaçı bunlardan nasibini alıp, vuruldu. Çok üzüldüler ama ellerinden bir şey gelmedi. İnsanlar değil miydi birbirini kuş beyinli diye küçümseyen? Onların beyinleri küçücüktü, bu işlere akıl ermediler.

Günler günleri kovaladı, bir de baktılar bir boğazı aşıyorlar. “Aaaa!” dediler “Çanakkale boğazına gelmişiz”. Tabi yavru ak leylekler buraları tanıyamadı. Onlar anne babalarıyla güneye giderken daha çok küçüktüler, her yeri hatırlamaları mümkün değildi. Ama artık büyümeye başlayıp aşkla tanışmıştılar. Yolda hemen hepsi kendine bir eş bile bulmuştu.

Yol uzadıkça dişi ak leylekler arkalarda kaldı. Baba ak leylekler, yeni aşık delikanlılar kışlıklara vardı.

Leyleklerin buraya gelişini köyün tüm insanları, özellikle çocuklar merakla beklerdi. Hatta çocuklar içten içe, leylekler bu sene bizim evin üstüne yuva yapsa da bize uğur getirse diye düşünürdü. Bazı çocuklar babalarını ikna edip onlar için evlerine yakın yuvalar yapmalarını sağlardı. Ali de bu çocuklardan biriydi. Babasına yalvarmış yakarmış, babası da o derslerinde başarılı olduğu için samanlıklarının önündeki direğin ucuna traktörlerinin eski lastiğini ödül olarak kondurmuştu. Ali durmaksızın bu lastiği bir leyleğin görüp yuva yapması için dua etti.

Leylekleri yalnız köylüler değil kentliler de severdi. Özellikle gezginler, aklı yollarda olanlar. Onlar da leylekleri her yıl ilk kez uçarken görebilmeyi isterdi. Böylelikle o yılın kendileri için yollarda geçeceğini umardı.

Gerçi birbirini “kuş akıllı” diye küçümseyen insanlar, onların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren buraların ısınmaya başladıklarını nasıl bildiğini asla bilemediler, ama onlar her Nisan ayında kışlıklarına dönmeyi bildiler.

Beyaz ile Pamuğ’un kışlığı Bartın civarında, orman ve nehre yakın köydeki eski bir evin bacasındaydı. Beyaz oğlunu yanına alarak ailesinden ayrılıp hızlıca köye vardı. Evini buldu. Kışın sert rüzgarı yuvasını biraz dağıtmıştı. Hemen işe koyuldu, eşi gelmeden yuvayı düzeltmeli yaşanır hale getirmeliydi. Ama önce oğlunun bir yuva bulmasına yardım etmeliydi. Bu sırada Ali’nin babasının direğin üstüne koyduğu lastiği gördü, oğluna gösterdi.

Ak leylekler heyecanla işe koyuldular. Beyaz oğlunun yuva yapmasına yardım etti. Çevreden topladıkları çalı çırpıyla yuvalarını tamamlayıp, üstünü otlarla döşeyerek yumuşacık bir mekan oluşturdular.

Ali okuldan döndüğünde Aktüy ile Beyaz’ı evlerinin yanında görünce sevinçten deliye döndü. Fırsat buldukça da onların koşturmacasını sevinçle izledi.

Nihayet bu hummalı çalışma bir akşam gün biterken tamamlandı. Delikanlı Aktüy ile baba Beyaz yuvalarına yerleşip uzun yolculuk ve yuva yapım çalışmalarının yorgunluğundan kurtulmak için gagalarını tüylerine gömüp huzurlu bir uykuya daldılar.

Beyaz ve Aktüy sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp tüylerini kabartıp, gerindiler. Gözleri havada biri yaşlı eşini, diğeri genç sevgilisini özlemle beklemeye koyuldu. Muhtemelen bir iki güne kadar burada olurlardı. Neyse ki fazla beklemediler, ertesi gün akşama doğru gelin kaynana sevgililer de sağ salim köye geldi. Eşlerini gören ak leylekler kanatlarını hızla çırpmaya, gagalarını takırdatmaya başladılar. Sonra da çevredeki insanlara aldırmadan sevgiyle yuvalarına kuruldular. Yalnız Ali değil, pek çok insan da bu baş döndürücü tutkulu sevgiyi gıpta ile izledi.

Bu arada okullar kapandı. Alilerin de göç zamanı geldi. Bazı köylüler de kuşlar gibi zamanı gelince, daha serin olduğundan, kışlık gıdalarını rahatça hazırlayabilmek için yaylalarına göçüyorlardı. Ali’nin babası tüm aile fertlerini ve hayvanlarını alıp yaylalarına gitti. Ali orada geçirdiği zaman içinde leylekleri ve onların çıkaracağı yavruları hep merak etti. Köye dönüş gününü heyecanla bekledi.

Sevgi meyvesini kısa zamanda verdi. Pamuk beş, Aktüy’ün sevgilisi Bembeyaz dört yumurta yaptı. Erkek ve dişi ak leylekler yumurtalar üzerinde sevgiyle yavrularının doğacağı günü beklemeye başladı. Karınlarını doyurmak için sırayla dişi ve erkek ak leylekler yuvadan ayrıldı. Yumurtaların soğumaması için mutlaka birinin yumurtalar üzerinde yatması gerekiyordu.

Gel gör ki, Aktüy aşkın büyüsüyle deneyimsizliğine yenildi. Bir gün Bembeyaz yiyecek için yuvadan ayrıldığında peşinden gitti. Bunu gören şakacı bir köylü hemen yuvaya çıkıp yumurtalardan birini alıp yerine ördek yumurtası bıraktı. Zaman hızla akıp gitti. Aşağı yukarı aradan dört beş hafta geçti, beyaz tüylü ak leylek yavruları günaşırı çıkmaya başladı. Ebeveynler için sıra geldi yavruları beslemeye.

Aktüy babası Beyaz ile başladı koşturmaya; solucan, çekirge, sümüklü böcek ne buldularsa yakalayıp yavrulara süt hazırlamaya koyuldular. Bu sırada anne Pamuk ile Bembeyaz yavrularını kanatları altına alarak yağmur, fırtına ve kızgın güneşten koruyorlardı. Aktüy ile Beyaz midelerinde kuş sütüne çevirdikleri yiyecekleri çığırtkan yavrularına yetiştirmek için koşturarak geliyorlardı. Yavrular büyüdükçe yiyecek ihtiyaçları da arttı; börtü böcek yetmez olunca fare, kurbağa, balık ve yılanlar mönüye dahil oldu.

Yazık ki bir süre sonra bizim geç ana babanın yuvasında bir gariplik olduğu anlaşıldı. Yavrulardan biri diğerlerine benzemiyordu. Kısa boyunlu, kısa bacaklı ve değişik renkli, ayrıksı bir yavruydu o. Köylünün şakası meyvesini vermiş, Aktüy’ün içine kurt düşmüş, kıskançlık içini kemirmeye başlamıştı.

Denilir ki tüm canlılar kıskançlık duygusuna sahipmiş. Bu duygu kiminde az kiminde çok bulunurmuş. “Ben kıskançlık nedir bilmem” diyen insanda da varmış bu duygu, hayvanlarda da. Hayvanlar sadece birbirini kıskanırken, insanlar birbirlerini kıskanmakla kalmaz doğayı, hayvanları, hatta nesneleri bile kıskanabilirmiş. Belki fazla ileri gitti bu söz! İnsanların hayvanları, doğayı, nesneleri kıskanmasına öykünmek ya da özenmek mi desek daha doğru olur acaba? Ama özenme, öykünme de içten içe bir kıskançlığı barındırmaz mı özünde?

Duygularına yenilen Aktüy “Bana ihanet ettin!” diye Beyaz’a saldırdı. O ise bu söz karşısında yıkıldı. “Ben seni nasıl aldatırım, bunu bana nasıl söyleyebilirsin?” diye dövündü. Ne çare ki Aktüy’ü inandıramadı. Aktüy çıldırmış gibiydi. Tartışma dövüşe döndü. Aktüy erkekti kaba gücü vardı. Gagasını sevgili karısının başına vura vura öldürdü. Bu sırada şakacı da kendine yandaşlar bulmuş olan biteni keyifle izliyordu. Böyle bir olaydan keyif alabilecek tek canlı belki de sadece insanlar içinden çıkabilirdi. Zira yumurtayı değiştiren bu köylü olacakları önceden biliyordu.

Beyaz’ı öldüren Aktüy de iflah olmadı. Ne kıskançlığı aklından atabildi, ne de sonucuna katlanabildi; ortadan kayboldu. Annesiz ve babasız kalan yavru ak leylekler şaşkındı. Henüz doğayı tanımadıkları ve kendilerine bakabilecek güçleri olmadığı için durmaksızın bağırıyorlardı. Onların çığlığına koşan dede ve nine ak leyleklerin yardımları bile yavruları yaşatmaya yetmedi. Yavrular da teker teker öldüler.

Beyaz ve Pamuk yavruları yolculuğa çıkabilecek hale gelince yanlarına alıp bir daha buralara dönmemek üzere, boynu bükük Güney Afrika’daki yazlıklarına dönmek üzere yola çıktılar. Başka çareleri yoktu, yavru ak leyleklerini korumak ve yaşatmak zorundaydılar.

İstanbul, 01.12.2007 – Fatma Özdirek

Not: Bu öykü, söz yerine geldiğinde Neriman teyzenin çocukluğunda yaşadığı ve bana aktardığı olaydan yola çıktı. Kendisine teşekkür ederim.
.

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home