Pazartesi, Aralık 31, 2007

Yeni Yılınız Kutlu Olsun

.

Pazar, Aralık 30, 2007

Belirteç

Dünya Kültür Başkenti Adayı İstanbul'un belirteçleri

Hiç mi yüreğiniz sızlamadı?
Böylesine değerli bir yapının böğrüne mıhlarken o belirteci.
Kütüphane ve tuvalet
elbette ki en gerekli ihtiyaç!

Perşembe, Aralık 27, 2007

Ak Leylek


Adı Beyaz olan ak leylek “Sevgilim altı ay bitti, artık Vaal nehri civarı iyice ısındı, kışlığımıza gitme vaktimiz geldi” dedi. Pamuk isimli dişi ak leyleğin gözleri parladı. Başını onun göğsünden kaldırdı, heyecanla gagaları birleşti.

Ertesi gün köyün yaşlı ak leylekleri bir toplantı düzenleyip göç vaktini kararlaştırdılar. Beş gün sonra yola çıkacaklardı.

Akşam yavru ak leylekler yuvaya dönünce anne babaları durumu onlara açıkladı: “Yavrularımız biz kış aylarını güney yarımkürede, yaz aylarını kuzey yarımkürede geçiririz. Artık kuzeye göç zamanımız geldi. Biliyorsunuz hepimiz kuzeyde doğduk. Şimdi doğduğumuz yerlere gitme vakti.” Genç ak leylekler heyecanla “Demek doğduğumuz yerleri görebileceğiz” deyip kanatlarını çırptılar.

Ak leyleklerin uçma tüyleri siyah, diğer tüyleri beyaz, gagaları uzun, bacakları kırmızı, açık kanatlarının uzunluğu bir metreyi geçer. İçgüdüleri insanların pusulaları gibidir, şaşmaz.

Beş gün sonra köyün tüm ak leylekleri toplanıp birlikte havalandılar. Uzun boyunları önde, gökyüzünde hava akımlarıyla daireler çizerek oldukça yavaş yükselip alçalarak olabildiğince karadan uçarak yol aldılar.

Ülkeler aştılar, kıtalar geçtiler. Geçtikleri yerlerde her geçen gün çalılıkların, sulak yerlerin ve ormanların azaldığına içleri burkularak tanık oldular. Elbette ki bunların nedeninin gözü doymaz ve bilinçsiz insanlar olduğunu bilmediler.

Bazı yerlerde ise silah sesleri duydular, uçaklardan bombalar atıldığına tanık oldular, hatta birkaçı bunlardan nasibini alıp, vuruldu. Çok üzüldüler ama ellerinden bir şey gelmedi. İnsanlar değil miydi birbirini kuş beyinli diye küçümseyen? Onların beyinleri küçücüktü, bu işlere akıl ermediler.

Günler günleri kovaladı, bir de baktılar bir boğazı aşıyorlar. “Aaaa!” dediler “Çanakkale boğazına gelmişiz”. Tabi yavru ak leylekler buraları tanıyamadı. Onlar anne babalarıyla güneye giderken daha çok küçüktüler, her yeri hatırlamaları mümkün değildi. Ama artık büyümeye başlayıp aşkla tanışmıştılar. Yolda hemen hepsi kendine bir eş bile bulmuştu.

Yol uzadıkça dişi ak leylekler arkalarda kaldı. Baba ak leylekler, yeni aşık delikanlılar kışlıklara vardı.

Leyleklerin buraya gelişini köyün tüm insanları, özellikle çocuklar merakla beklerdi. Hatta çocuklar içten içe, leylekler bu sene bizim evin üstüne yuva yapsa da bize uğur getirse diye düşünürdü. Bazı çocuklar babalarını ikna edip onlar için evlerine yakın yuvalar yapmalarını sağlardı. Ali de bu çocuklardan biriydi. Babasına yalvarmış yakarmış, babası da o derslerinde başarılı olduğu için samanlıklarının önündeki direğin ucuna traktörlerinin eski lastiğini ödül olarak kondurmuştu. Ali durmaksızın bu lastiği bir leyleğin görüp yuva yapması için dua etti.

Leylekleri yalnız köylüler değil kentliler de severdi. Özellikle gezginler, aklı yollarda olanlar. Onlar da leylekleri her yıl ilk kez uçarken görebilmeyi isterdi. Böylelikle o yılın kendileri için yollarda geçeceğini umardı.

Gerçi birbirini “kuş akıllı” diye küçümseyen insanlar, onların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren buraların ısınmaya başladıklarını nasıl bildiğini asla bilemediler, ama onlar her Nisan ayında kışlıklarına dönmeyi bildiler.

Beyaz ile Pamuğ’un kışlığı Bartın civarında, orman ve nehre yakın köydeki eski bir evin bacasındaydı. Beyaz oğlunu yanına alarak ailesinden ayrılıp hızlıca köye vardı. Evini buldu. Kışın sert rüzgarı yuvasını biraz dağıtmıştı. Hemen işe koyuldu, eşi gelmeden yuvayı düzeltmeli yaşanır hale getirmeliydi. Ama önce oğlunun bir yuva bulmasına yardım etmeliydi. Bu sırada Ali’nin babasının direğin üstüne koyduğu lastiği gördü, oğluna gösterdi.

Ak leylekler heyecanla işe koyuldular. Beyaz oğlunun yuva yapmasına yardım etti. Çevreden topladıkları çalı çırpıyla yuvalarını tamamlayıp, üstünü otlarla döşeyerek yumuşacık bir mekan oluşturdular.

Ali okuldan döndüğünde Aktüy ile Beyaz’ı evlerinin yanında görünce sevinçten deliye döndü. Fırsat buldukça da onların koşturmacasını sevinçle izledi.

Nihayet bu hummalı çalışma bir akşam gün biterken tamamlandı. Delikanlı Aktüy ile baba Beyaz yuvalarına yerleşip uzun yolculuk ve yuva yapım çalışmalarının yorgunluğundan kurtulmak için gagalarını tüylerine gömüp huzurlu bir uykuya daldılar.

Beyaz ve Aktüy sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp tüylerini kabartıp, gerindiler. Gözleri havada biri yaşlı eşini, diğeri genç sevgilisini özlemle beklemeye koyuldu. Muhtemelen bir iki güne kadar burada olurlardı. Neyse ki fazla beklemediler, ertesi gün akşama doğru gelin kaynana sevgililer de sağ salim köye geldi. Eşlerini gören ak leylekler kanatlarını hızla çırpmaya, gagalarını takırdatmaya başladılar. Sonra da çevredeki insanlara aldırmadan sevgiyle yuvalarına kuruldular. Yalnız Ali değil, pek çok insan da bu baş döndürücü tutkulu sevgiyi gıpta ile izledi.

Bu arada okullar kapandı. Alilerin de göç zamanı geldi. Bazı köylüler de kuşlar gibi zamanı gelince, daha serin olduğundan, kışlık gıdalarını rahatça hazırlayabilmek için yaylalarına göçüyorlardı. Ali’nin babası tüm aile fertlerini ve hayvanlarını alıp yaylalarına gitti. Ali orada geçirdiği zaman içinde leylekleri ve onların çıkaracağı yavruları hep merak etti. Köye dönüş gününü heyecanla bekledi.

Sevgi meyvesini kısa zamanda verdi. Pamuk beş, Aktüy’ün sevgilisi Bembeyaz dört yumurta yaptı. Erkek ve dişi ak leylekler yumurtalar üzerinde sevgiyle yavrularının doğacağı günü beklemeye başladı. Karınlarını doyurmak için sırayla dişi ve erkek ak leylekler yuvadan ayrıldı. Yumurtaların soğumaması için mutlaka birinin yumurtalar üzerinde yatması gerekiyordu.

Gel gör ki, Aktüy aşkın büyüsüyle deneyimsizliğine yenildi. Bir gün Bembeyaz yiyecek için yuvadan ayrıldığında peşinden gitti. Bunu gören şakacı bir köylü hemen yuvaya çıkıp yumurtalardan birini alıp yerine ördek yumurtası bıraktı. Zaman hızla akıp gitti. Aşağı yukarı aradan dört beş hafta geçti, beyaz tüylü ak leylek yavruları günaşırı çıkmaya başladı. Ebeveynler için sıra geldi yavruları beslemeye.

Aktüy babası Beyaz ile başladı koşturmaya; solucan, çekirge, sümüklü böcek ne buldularsa yakalayıp yavrulara süt hazırlamaya koyuldular. Bu sırada anne Pamuk ile Bembeyaz yavrularını kanatları altına alarak yağmur, fırtına ve kızgın güneşten koruyorlardı. Aktüy ile Beyaz midelerinde kuş sütüne çevirdikleri yiyecekleri çığırtkan yavrularına yetiştirmek için koşturarak geliyorlardı. Yavrular büyüdükçe yiyecek ihtiyaçları da arttı; börtü böcek yetmez olunca fare, kurbağa, balık ve yılanlar mönüye dahil oldu.

Yazık ki bir süre sonra bizim geç ana babanın yuvasında bir gariplik olduğu anlaşıldı. Yavrulardan biri diğerlerine benzemiyordu. Kısa boyunlu, kısa bacaklı ve değişik renkli, ayrıksı bir yavruydu o. Köylünün şakası meyvesini vermiş, Aktüy’ün içine kurt düşmüş, kıskançlık içini kemirmeye başlamıştı.

Denilir ki tüm canlılar kıskançlık duygusuna sahipmiş. Bu duygu kiminde az kiminde çok bulunurmuş. “Ben kıskançlık nedir bilmem” diyen insanda da varmış bu duygu, hayvanlarda da. Hayvanlar sadece birbirini kıskanırken, insanlar birbirlerini kıskanmakla kalmaz doğayı, hayvanları, hatta nesneleri bile kıskanabilirmiş. Belki fazla ileri gitti bu söz! İnsanların hayvanları, doğayı, nesneleri kıskanmasına öykünmek ya da özenmek mi desek daha doğru olur acaba? Ama özenme, öykünme de içten içe bir kıskançlığı barındırmaz mı özünde?

Duygularına yenilen Aktüy “Bana ihanet ettin!” diye Beyaz’a saldırdı. O ise bu söz karşısında yıkıldı. “Ben seni nasıl aldatırım, bunu bana nasıl söyleyebilirsin?” diye dövündü. Ne çare ki Aktüy’ü inandıramadı. Aktüy çıldırmış gibiydi. Tartışma dövüşe döndü. Aktüy erkekti kaba gücü vardı. Gagasını sevgili karısının başına vura vura öldürdü. Bu sırada şakacı da kendine yandaşlar bulmuş olan biteni keyifle izliyordu. Böyle bir olaydan keyif alabilecek tek canlı belki de sadece insanlar içinden çıkabilirdi. Zira yumurtayı değiştiren bu köylü olacakları önceden biliyordu.

Beyaz’ı öldüren Aktüy de iflah olmadı. Ne kıskançlığı aklından atabildi, ne de sonucuna katlanabildi; ortadan kayboldu. Annesiz ve babasız kalan yavru ak leylekler şaşkındı. Henüz doğayı tanımadıkları ve kendilerine bakabilecek güçleri olmadığı için durmaksızın bağırıyorlardı. Onların çığlığına koşan dede ve nine ak leyleklerin yardımları bile yavruları yaşatmaya yetmedi. Yavrular da teker teker öldüler.

Beyaz ve Pamuk yavruları yolculuğa çıkabilecek hale gelince yanlarına alıp bir daha buralara dönmemek üzere, boynu bükük Güney Afrika’daki yazlıklarına dönmek üzere yola çıktılar. Başka çareleri yoktu, yavru ak leyleklerini korumak ve yaşatmak zorundaydılar.

İstanbul, 01.12.2007 – Fatma Özdirek

Not: Bu öykü, söz yerine geldiğinde Neriman teyzenin çocukluğunda yaşadığı ve bana aktardığı olaydan yola çıktı. Kendisine teşekkür ederim.
.

Cuma, Aralık 14, 2007

Şiir / İlyas Halil


Beni uyutmayan
Nefesin.
Yatağımda
Nasıl uyurum
Söyler misin?

*

Su olmak
Güç
Yüzünü yıkayınca
Yüzün silmen
Acı

*

Gülünce
Gülümseyince
Nedense
Sana
Benzerim.
Sevinçten

*

Mağara
karanlığında
Şavkınla
Kendimi
Aradım.

*

Savaş yılları
Ekmeğimi
Güvercinlerin
Sevincine
Sattım.

*

Her günüm
Altıncı yaşımda
Bitmez bir mevsimdi
Portakal kokan
Bahçede.

Sebzeler mevsim
Domates kokusu mart
Biber güneşte Ağustos
Nanenin kokusunu alınca
Öğle yemeği hazırdı.

İki ak martın
Gülümseyince
Önünde
Kanatsız
Uçacağımı sandım.

Sabah karanlığını
İttim
Göğüslerinin altına
Memelerine
Yer yaptım.


İLYAS HALİL
.

Cuma, Aralık 07, 2007

Venezüella Notları - Esin Kunt

Can dostum Esin Kunt’un Venezüella gezi notlarının taslağını okuyunca, sayfamın ziyaretçileriyle de paylaşma gereği duydum. Sevgili dostuma izni için sonsuz teşekkürler.
Sevgilerimle,
Fatma Özdirek


****

Venezüella’ya turist olarak ama turistik amaçla gitmedim. Oradaki gelişmeleri görmek, kısa bir süreyle de olsa, yaşamak için gittim. Karanlık, acılar içinde olan dünyamızda, gelecek için hiç olmazsa biraz umut veren bölgede gördüklerimi sizinle de paylaşmak istedim.

Karakas Hava Limanı’na iniş, pasaport kontrolünden geçiş kolay oldu. Gece geç olduğu halde etraf kalabalık. Alan bütün öteki hava limanları gibi, bir özelliği yok ama yazılar hep İspanyolca. Biraz etrafta dolandım, beni karşılamaya gelecek rehberi aradım. Meğerse o da, elinde üzerinde silik bir “Global Exchange” yazılı kağıtla beni arıyormuş. Buluşuyoruz ve Karakas’a doğru yola çıkıyoruz. Karanlıkta etraf pek görünmüyordu ama yinede duvar resimleri ve yazıları, asılı afişleri okumak mümkün oldu. “Si con Chavez”. Halk referanduma hazır ve Chavez’le beraber. Hoşuma gitti. Venezüellalılar referandumun coşkusunu yaşıyor. Ama daha sonra, Greg Wilfert (7 yıldır Venezüella’da yaşayan ABD’li yazar, araştırmacı, websitesi: venezuelanalysis.com ) ve Eva Bolinger (Venezüella asıllı ABD’li avukat, yazar, araştırmacı, 18 yıldır Venezüella’da blogu: chavezcode.com) ile konuştuktan sonra sevincim biraz azaldı. Greg Wilfert durumun çok karışık olduğunu, referandum sonucun ne olacağını kimsenin bilmediğini ama kendi tahminin 60-40 referandumun onaylanacağı olduğunu söyledi. Hem o hem de Bolinger muhalefetin kudurmuşçasına azılı olduğu, Chavez’i yenmek için her türlü hileye, kandırmacaya, yalana, aldatmacaya, akıl karıştırmaya başvurduklarını söyledi. Örneğin, anayasada reform onaylanırsa, aileler çocuklarını kaybedebilecekler, evlerine el konabilecekmiş. Chavista’ların bu yalanlara kanması olanaksız ama Wilfrert ortada olan %10 kadar seçmenin (orta sınıf) etkilenebileceğinden korkuyor. Muhalefetin kullandığı bir başka taktik de Chavistaları görsel olarak taklit etmek. Chavistaların rengi kırmızı, sağcılar da kırmızı T-shirt giymeye, yumruklarını sol usulü havaya kaldırmaya başlamışlar. Herkes kendilerini Chavista zannetsin ve dedikleri zırvalara inansın diye. Buna ilaveten ABD de bunlara NED, USAID aracılığıyla milyonlarca Dolar aktarıyor.

Ertesi sabah 9 saatlik uçak yolculuğundan, 4 saatlik zaman farkından ve 4,5 saat uykudan sonra bile dinç ama uykulu uyandım (Her halde heyecandan olacak!). Kahvaltıya vakit vardı, otelin yakınında küçücük büfe gibi bir yere gittim. “Cafe negro” istedim, adam bana irice bir yüksük büyüklüğünde plastik bir kap içinde kahve uzattı. Pek anlamadım, adamda beni pek anlamadı, emin olmak için bana tadımlık kahve veriyor zannettim. Meğerse bu benim ısmarladığım kahveymiş. Bir yudum yerine iki yudumluk kahve istiyorsan cafe negro grande istemen gerekiyormuş. Ama kahveleri çok sert ve kuvvetli, bir yudumu bile uykuyu açmaya yetiyor.

İlk gün gittiğimiz ilk yer Barrio’da bir yerel radyo istasyonu (CATIA) oldu. Öncelikle istasyonu dolaştık. Ufacık bir odada eski bir verici ve bir bilgisayar var. Yandaki konferans salonuna geçtik, Sahnesi yayın için hazırlanmış, karşılıklı iki koltuk var. Sunucu ve konuşmacının oturması için. Bize bilgi veren kişi istasyonun ilk kurucularından. Yaşlı, güler yüzlü bir adam. İstasyon hakkında bilgi verdi. Geçmişi 1961 yılına gidiyor. O zamanlar taşradan gelen göçmenler buldukları tahta, teneke kutu parçaları ile evler yapmışlar. Bario’da böyle evler hala var ama bu arada 15-20 katlı apartmanlar da yükselmiş. İçlerini bilmem ama dışarıdan görünüşleri çirkin. Göçmenlerin beraberinde getirdikleri hayvanları (inek,tavuk) artık ortalıkta dolaşmıyor, insanlar her sabah horoz sesleriyle uyanmıyor.

Kurucu yaşlı adam mahallede yayın yapacak bir radyo istasyonu kurmak istemiş. Bir arkadaşıyla anlaşmış, Bario’da kapanan, boş duran küçük bir hastane binası bunların kullanımına verilmiş., 1964 yılında orada yayına başlamışlar. Çok basit bir vericiden ve bir mikrofondan başka yegane aletleri “düşünceleri” imiş. İkramiye bileti satarak, mahalle konserleri vererek biraz para kazanmışlar, kadroları biraz genişlemiş. Chavez başkan seçildikten sonra bir gün mahalleye gelmiş. Radyonun raportörü onun dikkatini çekebilmiş, Chavez ilgilenmiş, kredi bulmalarını sağlamış. Şu anda tam bağımsız bir kooperatif kurmuşlar ama yakında bir TV kooperatifi ile iş birliği de yapıyorlar. Kooperatifte görevi ne olursa olsun herkes eşit, kararları oylayarak alıyorlar. Herkesin bir tek oyu var. Halk gücünün zafere ulaşacağına ve halkın yararına iş yapmamın sorumlulukları olduğuna inanıyorlar.

Bu zevkli toplantıdan sonra özel bir üniversitenin ayrıcalıklı sınıftan 3 sağcı öğrencisiyle buluştuk. Sokaklarda kargaşa çıkaran, Chavez’e karşı protesto yürüyüşleri yapan gruptan. Tutumlarını açıkladılar, isteklerini, amaçlarını anlattılar, daha doğrusu anlatmaya çalıştılar. 18-19 yaşında olan bu delikanlıların düşünceleri biraz karışık, anlamadan papağan gibi ezbere konuşuyorlar gibi geldi bana. Anladığım kadarıyla dediklerinin özeti:

- bir gün önce kamu üniversitesine saldırıp binanın kapısını ateşe verdiklerini kabul ettikten sonra bunu kendilerini savunmak için yaptıklarını söylediler
- nedenini açıklamadılar ama komünizme kesin olarak karşılar
- Chavez’e karşılar, çünkü sınıf farklılığını getirdi (yani Chavez öncesi farklı sınıflar yoktu demek istiyorlar galiba)
- Chavez yerli kültürünü öne çıkarıyor
- referandum önerileri yeterince tartışılmadı (yasa gereği her madde üç kere tartışıldı)
- anayasa reform önerisi halk girdisine açıktı ama sadece kendi yandaşları öneri verdi
Liderleri, yani en çok konuşanı sözlerini “Ben Venezüella, demokrasi için canımı feda etmeye hazırım” diye bitirdi.

Bu toplantı oldukça şaşırtıcıydı ama ertesi gün Justicia Primero (Önce Adalet) partisiyle yaptığımız toplantı tam bir felaketti. Bu parti Chavez cumhurbaşkanı seçildikten sonra varsılları desteklemek için kurulmuş. Nasıl bir konuşma olduğunu tahmin edebilirsiniz. Açıklama yok saldırı var. Soru sorduk. Verilen yanıtlardan anladığım kadar, partinin programının ne olduğu pek açıklanmadı ama Chavez’den pek çok şikayetleri var:

- Chavez diktatör ve ömür boyu diktatör kalmak istiyor (Üç dakika sonra da Chavez’in bir hiç olduğunu, bütün iplerin ordunun elinde olduğunu söyledi.)
- Belediye başkanlarına (çoğu iş çevresinden) daha çok yetki verilmeli
- Anayasa reformu reddedilmeli
- İktidar yapısı değiştirilmeli
- Anayasa reformunu Kurucu Meclis yapar diyor Ulusal Meclis değil (Doğru değil. Anayasaya göre Kurucu Meclis Anayasayı hazırlıyor, halk onaylıyor. Değişiklikler, ek maddeler Ulusal Mecliste tartışılıyor, onaylanıyor.) Ne diyeyim, onların anayasasını ben onlardan iyi biliyorum!
- Reform önerisi anayasaya aykırı (nedenini açıklamadı)
- Halkı güçlendiriyor - belediye başkanlarının yetkisini azaltıp, iyi yönetim kapasitesi olmayan yerel konseylere yetki veriyor
- Çalışmayan ev kadınlarını Sosyal Sigortalar kapsamına alıyor. Sigorta primi ayda ücretin %5’i. Bunlar ücret almadığı için bunların yerine devletin bu parayı ödemesi gerek ama ödemiyor. Para “BİZİM” cebimizden çıkıyor. (Bunu söyleyen yüzlerce yıldır Venezüella’nın bütün varlığını -yani sömürgecilerden arta kalanı- gasp eden varsıl sınıfın partisinin sözcüsü)

Diğer görüşmelerimiz çok zevkli geçti.

Eğitim Üzerine görüşmelerimiz:

SUCRE: SUCRE herhangi bir nedenle (çoğunlukla yoksulluk nedeniyle) üniversiteye devam edemeyen lise düzeyinde eğitimi tamamlamış kişilere değişik meslek dallarında eğitim veren bir program (misyon). Shell Petrol Venezüella’yı terk edince Karakas’taki saray irisi binası SUCRE’ye verilmiş. Okula devam bedava. Burada üç eğitici ve bir öğrenci ile konuştuk. Dersler hafta sonları ve akşamları veriliyor Aynı zamanda eğitimin yanı sıra araştırma, sosyal çalışma, yerli halkların kültür ve sosyal ihtiyaçları üzerine çalışmalar yapılıyor. SUCRE’nin ülke çapında 8.000 öğrencisi var. Üniversiteden hocalar ve meslek sahipleri burada GÖNÜLLÜ ders veriyor. Konuşan ikinci eğitmen yağma ve talandan, yoksulluktan, yapılan işkencelerden kapitalistleri, emperyalistleri, ABD’yi ve medyayı suçladı (haklı). Öğrenci ise anayasal reformun yaralarından bahsetti ve SUCRE’de kararların ortak alındığını ve eğitici, öğrenci ve emekçilerin eşit oy hakkı olduğunu söyledi (Önceleri 1 profesör oyu 40 öğrenci oyuna eşitmiş).

BANMUJER (Kadınlar Bankası) Adı banka ama kendisi tam banka değil. Chavez’in sosyal programlarından biri. Eğitim görmemiş, hayatını kazanamayan, ezilmiş, horlanmış kadınları (bazı durumlarda erkekleri de) eğitip, yol gösterip onları topluma kazanmak. Chavez’in deyimiyle bankanın görevi “facilitar” yani çalışmak isteyenlerin işini kolaylaştıran, yol gösteren, eğiten ve kredi veren kuruluş. İş kurmak isteyen bankaya başvuruyor. Kredi alabilmek için beraber çalışacağı iki kişi daha (kooperatif kurmak için en aşağı 5 kişi) bulması gerek. Bunun nedeni mümkün olduğu kadar çok kişiye iş sağlamak. Başvuru kabul edilince bir proje hazırlamaları gerek, bu proje inceleniyor, hatta mahalle meclisine danışıyorlar böyle bir iş yerine gerek var mı diye. Örneğin mahallede bir kaç berber dükkanı varsa, yenisi için proje kabul edilmiyor. Başka bir iş kur diyorlar. Proje kabul edildikten sonra sıra gerekli eğitime geliyor. Mesleki eğitim, iş nasıl kurulur ve yönetilir, muhasebe ve aynı zamanda sosyalist değerler. Bütün bunlardan sonra %3 faizle uzun vadeli kredi veriliyor. Ödenen borçlar yeni iş yerlerinin kurulması için kaynak yaratıyor (Devletin yardımı da var). Borcunu ödeyemeyenler için araştırma açılıyor eğer geçerli bir nedeni varsa borç yenileniyor. Borçların geri ödenme oranı %83’müş.

Bankadan çıktıktan sonra hiç unutamayacağım bir olay oldu. Yolda bir sürü yürüyüşe katılan referandum destekçisi vardı. Üzerinde “Si Chavez” yazılı kırmızı gömlekleri, etrafta dolaşıp duruyorlardı. Biz otobüsün gelmesini beklerken, yakınımızda yedi sekizi kişi durmuş konuşuyorlardı. Birkaçının elinde de gömlek vardı. Acaba bize ellerindekileri satarlar mı diye yanlarına gittik. Bunlar RIBAS öğrencileriydi. Yarı işaretle, yarı tek tük kelimeyle gömlek istediğimizi anlattık. Fazla gömlekleri yokmuş. Gömlek çok istiyordum ama neyse zararı yok, teşekkürler gibi bir şeyler söylemek istedim ama İspanolcam yok. Bildiğim tek cümle “yo soy chavista” dedim. Delikanlının çok hoşuna gitti. Elindeki gömleği bana verecek gibi oldu ama önce kokladı, kokusunu beğenmedi (herhalde yürüyüşte giymiş, terlemişti) ben tam “zararı yok ben evde yıkarım” gibi bir şeyleri işaretle anlatmayı düşünürken, o bize bekleyin işareti yaptı ve gitti. 5 dakika kadar sonra elinde üç gömlekle döndü. Biz parasını ödemeye kalkınca da yüzünde Türkçeye ancak “ayıp ettin” diye çevrilebilecek bir ifade belirdi ve para kabul etmedi.

RIBAS: Her hangi bir nedenle lise eğitimi görememiş kişiler RİBAS’ta eğitime devam ediyor. Programın amacı resmi eğitimi yarım kalmış isteyen herkesi bir meslek dalında eğitmek. Okul parasız ve herkese açık. Yaş haddi yok. Bizim Selana’da (Karakas’ın 250 km güney doğusunda yüce dağlar arasında 4000 metre yükseklikte yeşiller arsına kurulu küçük bir şehir) ziyaret ettiğimiz. Ribas okulu beni bu gezide en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Okul resmi bir lisenin binasında hafta sonları ve akşamları ders veriliyor. Girdiğimiz sınıf “sosyal yöneticilik” kursu. Sınıfta 20 kadar öğrenci var. Kendilerini tanıtıyorlar. En genci 21 yaşında üç çocuk annesi bir ev kadını. Kocası onun okula gitmesinden pek hoşlanmıyormuş ama o kendisini eğitmek istiyor. Sınıfın en yaşlısı 54 yaşında, gündüzleri resmi lisede hademelik yapan bir hanım. Daha iyi bir iş bulmak için okula devam ediyor. Bir gün önce gezdiğimiz kahve plantasyonun sahibi/yöneticisi de burada öğrenci. Adil, sosyal bir yönetici olmak istediği için burada. Öğrenciler arasında, bir de sosyal bilimler profesörü var. Kadınlar çoğunlukta. Hepsi öğrenmeye hevesli, serbestçe konuşuyorlar. Ülkedeki egemen sınıfı, ABD’yi eleştiriyorlar, suçluyorlar. Hepsi de geleceğe güvenle bakıyor. Amaçları yönetmeyi öğrenmek kadar, sosyal olmayı, sorunlara pratik çözümler bulmayı, kendi kendine ayakta durabilmeyi, başkalarına yardım etmeyi, dayanışmayı öğrenmek.

Bu okulda bir de okul öncesi çocukları eğitmek için verilen bir derse girdik. Ders beden eğitimi dersiymiş. Öğrencilerin hepsi genç, eşofman giymişler. Bize nasıl eğitildiklerini göstermek istediler. Onlar öğretmen, bizde 3-6 yaş arası çocuklar olacaktık. Öğretmenin etrafında bir çember olarak dizildik. Okulun ilk günü ilk dersindeyiz. Arkadaşlarımıza kendimizi takdim edeceğiz. 3-6 yaş arasında olduğumuz için uzun konuşamayız. Sadece adımızı, tek kelimeyle okulda ne yapmak istediğimizi söyleyeceğiz ve bunu hareketlerimizle anlatacağız. Ondan sonra sevinçle bir kere zıplayıp çemberdeki yerimize döneceğiz. Herkes el ele tutuşacak ve ellerini havaya kaldıracak. Bizim gurubun yaş ortalaması ellinin yukarısında.. 3 yaşında çocuk gibi davranmak biraz garip oluyor diye düşünürken sıra bana geldi. Ortaya çıktım Esin - okumak dedim. İki elimi kitap gibi açarak başımı sağa sola salladım, bir kere zıpladım ve yerime döndüm. Sonra sıra çocuk masalarında çocuk sandalyelerine oturup resim yapmağa geldi. Üzerinde basit resimler çizili (benimkisi bir elma resmiydi) kağıtlar dağıttılar. Masaların üstüne küçük bir şişe zamk ve bir kaç renk krepon kağıdı koydular. Dersimiz krepondan küçücük toplar yapmak bu topları resime istediğimiz gibi yapıştırmak. Ders sonunda benim resim için hoca ‘çok güzel’ dedi ve bana bir saplı şeker verdi. Yahu ben bu resimle nasıl ödül kazandım diye şaşarken baktım herkes ödüllü. Bunu okuyanlar bu ne saçmalık diye düşünebilir ama emin olun son derece etkili bir ders şekli. RIBASlılar iyi eğitiliyorlar - hiç olmazsa okul öncesi eğitimde.

Selana’da gezdiğimiz bir başka yer de organik tarım kooperatifiydi. Kuruculardan yaşlı bir adam anlattı: 52 yıl önce iki kişi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri satmaya başlamışlar. Uzun yıllar parasızlık içinde uğraşmışlar. Neden sonra iki hektarlık bir araziyi kullanmaya başlamışlar. Sayıları altı kişi olmuş. Yakınlarda bir devlet tarım kooperatifiyle yardımlaşmağa, iş birliği yapmaya başlamışlar. Genellikle imece usulü yardımlaşma yapmışlar aralarında. Borç bulmuşlar, biraz toprak satın almışlar. Bu arada tıb okulundan stajyer öğrenciler gelmiş. Kan tahlili olmuşlar. Kullandıkları tarım ilaçlarından çoluk çocuk hepsinin kanında zehirli maddeler bulunmuş. Araştırmışlar, okumuşlar, denemeler yapmışlar. Şu anda bütün üretimleri organik. Chavez başkan olduktan sonra devletten yardım görmüşler. Sayıları 30’a yükselmiş. Dağların temiz otlarıyla beslenen sağlıklı, besili on onbeş inekleri de var. Onların sütünden yapılan yoğurdu yedik. Çok lezzetliydi. Kooperatifte herkes eşit, bütün kararlar ortak alınıyor. Kapitalizmi istemiyorlar çünkü kapitalizmin getirdiği para+güç+kişisel çıkar. Onların istediği ise sevgi+yaşam+ yardımlaşma.

Bu bölgede bir de Gıda Üretim Birliğini gezdik. Banmujer’in yardımıyla üç kişi tarafından kurulmuş. Yerel yetişen domates fazlasından salça üreterek işe başlamışlar. Bu şekilde hem kendileri, hem de ellerinde fazla domates kalan üreticiler için yararlı olacaklarını düşünmüşler. Şimdi sebzeli makarna ve yerel meyvelerden reçel de üretiyorlar. Hepsi çoluk çocuk sahibi ev kadını, evden çalışıyorlar. Ev işleri ve Birlik işlerini beraber yürütmek biraz zormuş ama hayatlarından çok memnunlar. Kocaları bazen şikayet ediyormuş ama aldırmıyorlar. Hepsi ateşli Chavista.

Venezüella’da on gün içinde bir sürü olay gördüm, hiç unutulmayacak anlar yaşadım ama beni en çok etkileyen olağan insanların (varsıl elitlerin değil) doğal davranışları, candanlıkları, umutları, kendine olan güvenleri, azim ve coşkuları oldu. Chavez’in yaptığı en yararlı iş şimdiye kadar ezilmiş, dışlanmış halkta öz güven duygusunu arttırmak, devrimi sevdirmek, geleceğe umutla bakmalarını sağlamak olmuş. Bunlar verilen maddi yararlardan çok daha önemli.

Kasım’07 – Esin Kunt
.