Pazar, Ağustos 12, 2007

Mektup / Fujer


Sevgili T...,
Bilirsin ne çok severdim mektup yazmayı. Yıllar var ki yazdığım yok. Bugün nedense bu mektubu yazmazsam yitecekmişim gibi geldi. Hem de sana! Mektup yazmayı sevmeyen sana. Senin gibi okumadan yaşayamayan biri için yazmayı sevmemek ne garip bir çelişkidir. Neyse ki, mektup yazmayı sevmesen de hemen herkes gibi almayı sevdiğini biliyorum. Açtım bilgisayarı. “Hani eskiden daktiloyla yazanlara bozulur, mektup elle yazılır derdin” dediğini duyar gibiyim. İnsan yazmaya yazmaya kalemi de kağıdı da tutmayı unutuyor diyeceğim, inanmayacaksın. İnan öyle. Artık sadece kısa notları tutmak için kalem kullanıyorum desem yeridir. O notlar da darmadağın. İşte bilgisayar, evde bilgisayar. Birinden telefon numarasını alsan, onu da telefona kaydediyorsun. Gerçi sonuç pek iyi olmuyor, geçen gün olduğu gibi. Telefonum bozuldu, numaraları karta kaydetmediğim için telefonla birlikte çöpe gitti. Artık bekle ki kaybolan numaraların sahipleri arasın. Sen diyeceksin ki telefon defterine yazsaydın çantan çalınabilir, içinde o da giderdi. Öyle ya, onda yine de bir geri dönüş umudu olabilirdi. Hırsız ne yapsın telefon defterini? Parayı alır çantayı bir yere atardı. Onu da biri bulur, içindeki telefonlardan bana ulaşabilirdi. Az bir olasılık ya, niye olmasın?
Artık bilgisayarda yazmak kolay oluyor diyoruz ya; hataları düzeltmek kolay; silgi gerekmez, kağıt israfı olmuyor, kalemin ucu bitti, mürekkep tükendi derdi yok. Onun da bir kötü yanı var. Eğer aklın başka yerdeyse ve yazdıklarını hafızaya almamışsan bir elektrik kesintisi ya da yanlış bir tuşa basışla tüm yazılanlar yok olabiliyor. Ve sen aklımla başım arasındaki mesafeyi de iyi bilirsin, böylece ne kadar sıklıkla bu durumla karşılaştığımı da tahmin edebilirsin. İnsanın yeniden yazdıklarıysa asla aynı olmuyor. Belki önceki satırlardan izler taşıyor, sadece o kadarcık.

Tüm bunlara rağmen bilgisayarda yazmak kolay oluyor. Şu cümleye gelene kadar yazdıklarımı en az on kez değiştirdim. Bu kağıt üzerinde olsaydı, mektup karalamalarla dolu olacaktı. Sonunda mektupta karalama hoş olmaz deyip atacak, tekrar başlayacak hata olunca tekrar atacaktım. Böylece kaç ağacın dibine kibrit suyu ektiğimi düşünüp, belki de birkaç denemeden sonra yazmaktan vazgeçecektim.
Tam da sana derdimi anlatacaktım ki son cümlemde bilgisayarın bir düzeltme yaptığını fark ettim. Tüm ikazlarına rağmen halen kibrit sözcüğünü öğrenemedim. Alışkanlıklar kolay terk edilmiyor. Hep yaptığım gibi kirbit diyorum. Ben yazdıkça bilgisayar düzeltiyor. Halbuki sen bunu düzeltebilmem için “kir ile bit yan yana gelmeyecek” diye uyarırdın. Bilgisayar uyarmakla kalmıyor bir de düzeltiyor.
Kusura bakma ıvır zıvır derken hatırını sormayı unuttum. Hoş, sorsam ne olacak ki? Yine belki aylar, hatta yıllar sonra telefon edip sen bana soracaksın. Ben de sana sesimin en sevimli haliyle "iyiyim" diyerek koca bir yalan söyleyeceğim. Yanıtın imgesi beyaz bir yalan, dikkatli bakılmazsa görülmez lekeleri. Bunu hep yapmıyor muyuz birbirimize? Sadece sorular gerçek. Bu kez beyaz yalanlar olmayacak bu mektupta.
Son günlerde havalar dayanılmaz oldu, kavruluyor İstanbul. Hani ben sıcağı severdim, hem de çok; büyük kedi burcundanım ya. Şimdi beni boğuyor sıcaklar. Eh yaşlanıyorum artık, dayanamıyorum sıcaklara diyeceğim ya, bir de küresel ısınma var. Yalnız bu olsa iyi. Ben inanamayacağın kadar değiştim. Otuzbeş yıl sonra et, kırk yıl sonra tatlı yemeye başladım. Eskisi kadar alkol tüketmiyor, hesabı tutulamayacak kadar tütün tüketiyorum. Bu durumları bilmediğine şaşıracaksın ama telefonda bunlar konuşulmaz ki, hem de bu kadar aralıklı karşılaşmalarda.

Ne diyordum sıcaklar. Ah, bu arada uyku düzenim de değişti. Bilirsin gece yirmidörde kadar zor dayanır, yastığı uzaktan görünce uyumaya başlardım da, erkenden yatıyorsun diye kızardın. Gecenin üçündeki o korkunç 17 Ağustos depreminden sonra, bir süre üçlere kadar uyuyamaz oldum. Son yıllarda biraz düzelir gibi olmuştu, sıcaklarla yine depreşti bu sorun. Dün gece de sıcaktan uyuyamayınca gündüz uyudum. Baş ağrısı nedir bilmez başım, tutmuyor şimdi.

Hani sen buralardayken büroda bir fujerim vardı. Büro taşınınca onu eve getirmiştim. Bu sürede sadece bir kez saksısı, iki kez yeri değişti. Şimdi güneye bakan camın önünde duruyor. Baktım sararıp solmuş. İnsan memleketten uzak kaldıkça bazı şeylerin adını bile unutabiliyor. Fujeri hatırladın mı? Eğreltiotugillerden. At yelesi gibi yeşil bir bitki. Köylerde ona baldırıkara, kentlerde aşk merdiveni derler. Niyeyse?! Aslında yaprakları narin, incecik ve darmadağın, bazen doğadaki atalarına özenip arada bir de sert ve düzenli yapraklar çıkıyor. O zaman genetik yapısıyla oynanmış bitkilere benzetiyorum onu. Her ne olursa olsun ben yine de seviyorum incecik ve zarif yapraklarını, fütursuzca uzayan kollarını, yaşama başkaldırır gibi arada bir çıkan dirençli dallarını. Evimde bana yeşil bir yoldaş oluşunu.

Mektuba başlamadan önce internette onunla ilgili bilgilere baktım. Bu internet denen şey bir umman. İnternet yokken açardık evdeki ansiklopediyi kısa bir açıklamayla yetinirdik, yetinemedik koşardık kütüphaneye. Şimdi öyle mi? Sayısız siteden benzer de olsa bir sürü bilgi akıyor. Fujer için de böyle. Açmışken hakkında ne buldumsa okudum. Kolay yetişmekle beraber ihmale gelemez, humuslu toprak istermiş. Toprağı kurutulmamalı, ancak kökleri çürüyecek kadar da fazla su verilmemeli, direkt gün ışığından uzak aydınlık bir mekanda tutmalıymış. Bunları tam olarak bilmiyorsam da birlikte yaşadığımız sürede çözdüm. Daha bir sürü şey diyor da, beni şaşırtan birçok hastalığa derman oluşu bilgisiydi. Bak bunu ne tahmin edebiliyor, ne de biliyordum.

Senin günümüz iletişim teknolojileriyle aran pek yok biliyorum. Eminim ki daha dokunmamışsındır bilgisayar tuşuna. Neyse ki yılda bir kez de olsa telefon tuşlarına dokunup arıyorsun. Oysa ne severdin dokunmayı. Şimdi yetiyor sana sesin tınısına dokunmak. Sesini duyabilmek için bana kalan doğum günlerimi ya da birkaç gün sonrasını beklemek.

Teknolojiyle işin olmadığını biliyorum, ama zamanının en büyük kısmını bu konar göçerlikte kütüphanelerde tükettiğini de tahmin edebiliyorum. Oysa ben artık Beyazıt Kütüphanesi’nin yolunu bile unuttum, bırak kokusunu. O koku ki bizim yaralarımızı sağaltırdı. Oradan çıkıp Çınar Altına gidince yudumladığımız kahvenin dumanına karışırdı yangınların külü. Geçenlerde kafama takıldı Kütüphaneleri foto öyküye dönüştürmek. İhmalkarlığım had safhada. Şu ana kadar yaptığım ciddi bir çalışma yok. Ne kadarına zaman yetecek bilmiyorum ama bu çalışmayı gerçekleştirmeden gitmek istemiyorum.

Gün ağardı artık göz kapaklarım kapanıyor. Senin bulunduğun yerde saat kaçtır bilmiyorum, burada sabah ezanı çoktan okundu. Şimdi yatıyorum. Umarım sonra devam edebilirim yazmaya.

Uyandım ki zaman öğleni devirmiş. Ne diyordum? Hımm… Fujer. Onu bürodan eve getirdiğimde kuzey batıdaki küçük camın altıdaki buzdolabının üstüne koymuştum. Sen kendini aşka sürgün edip buralardan giderken örmekte olduğum dantel perdeyi hatırlarsın. Hani kediyle arkadaşı kaplumbağayı dokuyordum. Zaten başka bir şey de örmedim ondan sonra. “Aşk sana dantel dokutuyor, bana yolları” deyip gitmiştin. O küçük dantel perde hala orada. Bir baktım, benim fujer geçirmiş yapraklarını onun boşluklarına. Sarıp sarmalanmışlar. Ayrılık acısıyla evdeki değişimlerin pek farkında değildim. Perdeyi yıkamak için mecburen birbirlerinden ayırdım onları. Koptu yaprakları, kırıldı kolları, dalları.

Sonra onu şimdiki yerine aldım. Salonda, güneye bakan camın önüne. Şimdi her daima aydınlık. Belki de yirmibeş yıldır benimle birlikte bu bitki. Nerede ise özleştim onunla. Nasıl uzun süreler kendimi unutuyorsam, onun varlığını da unutuyorum.

Dün baktım sararıp solmuş. Arap saçına benzer yapraklarının arasından kurumuşları keserken, yeni filizleri de gitti. Onu incittiğim için üzüldüm, ama elden ne gelir. Yapraklarının salkım saçaklığı yetmezmiş gibi bir de aralarda uzun uzun kollar çıkarıyor. Bir bilen kökünden çok bunların onu beslediğini söyledi, senin anlayacağın vücudumuzdaki damarlardan farkı yokmuş. Güya onu seviyorum ya saçını başını düzeltiyordum kendimce. Bu yüzden şekilsiz bulduğum bu kolları keser atardım. Onların da bizden farkı yok, bunda olduğu gibi kimbilir kaç sevdiğimizin kolunu kanadını bilmeden kırdık, bizi sevenlerin bize yaptığı gibi. Bildiğimiz sadece bize yapılanlar. Artık onlara dokunmuyorum, varsın şekilsiz olsun, yaşasın kendi bildiğince.

Dün gece uyumadım demiştim hani, bir kitaba kaptırdım kendimi. Geçen hafta kuzenim kız arkadaşını tanıştırmıştı. Onunla konuşurken konu gezilerden açıldı, bu gitmeler yaşatıyor ya beni. Bana bir gezi kitabından söz etti. Duymuştum ama okumamıştım. Kitabı bana kargo ile yollamış. O anda yoğundum bakamadım. Dün gece uyku tutmayınca elime aldım. Bir baktım salya sümük sonuna gelmişim, saat üç. Bir kitabı birkaç saatte bitirmem vaki değildir, o birkaç saatte birkaç kitabı karıştırırdım hatırlarsan. Kızardın bana ona buna dalıp önerdiğim kitabı aylarca başucunda süründürüyorsun diye.

Değişimlerime şaşırıyorsun değil mi? Artık gezi kitapları bile ağlatıyor beni. Hatırlıyor musun? Yeni tanışmıştık. Otuz yıl geçmiş aradan. Senin evinde televizyonda bir film izliyorduk. Hangi filmdi şimdi unuttum. Pek çok şeyi unuttuğum gibi. Kendimi filme kaptırıp başlamıştım ağlamaya. Utanmıştım, bu halimi ayıplarsın diye. Gözlerimden akan yaşları fark etmeyesin diye de silemiyordum. Yaşlar kar taneleri gibi birbirine eklenerek büyüyor ve yanağımdan yuvarlanarak kucağıma tıp diye düşüyordu, sesini duymandan korkuyordum. Sana doğru bakamıyordum bile. Film bittiğinde ikimizin gözlerinin kan çanağı olduğunu görmüştük, şaşkınlıkla. Meğer sen de aynı çekinceyi yaşıyormuşsun. Sonra bu halimize saatlerce gülmüştük. İnsanoğlu nasıl da başarıyor gülmekle ağlamayı bir arada.

Bir yandan sana yazarken Defterden de hüzünlü bir müzik yayılıyor odama. Boğazıma bir yumruk oturuyor, henüz göz pınarlarında yaşlar. Tuzlu su yola koyulmuştu ki müzik bitti. Defteri de bilmiyorsun sen. Kısaca şöyle diyeyim, internetten ulaşılabilen içi güzel yolcularla dolu bir durak.

Zaman gibi aşklar da iz bırakarak geçiyor ve mutlaka geçip gidiyor. Kaplumbağa imgesi de hızı gibi geçip gitti. Sonra gece. İzleri, tozları kaldı sadece. Şimdilerde bir şey yok gibi ama yine de onlarca imgeyle boğuşuyorum.

Şu fujer var ya su fujer, bazı yönleriyle aslında bana çok benziyor, bazı yönleriyle bambaşka, öteki ben.

Neden yazıyorum, neden sana yazıyorum? Niye pat diye söylenemiyor bazı gerçekler, hissedişler, olaylar? Sözler insanın boğazına takılıp kalır da bir türlü yutkunamaz ya insan; sözden, duygudan da farklı bir olayla yutkunamama durumu yaşıyorum şimdi.

Gidiş günü gelip çattığında “bilmelisin ki ben her zaman seninleyim” dedin. Evet, benimlesin... Birlikte olmak dip dibe olmak, gör(üş)mek, konuşmak değil. Belki de sadece içinde taşımak!...

Yakında gideceğim. Aynı yerde olana kadar, birlikte olduğumuzu bilerek...

İstanbul, 01.07.2007 – Fatma Özdirek
.

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home