Cumartesi, Ağustos 04, 2007

Dikkat İnek Çıkabilir!


Tam da bir ay önce bir gece köyü aradığımda annemin rahatsızlandığı haberini aldım. Ertesi gün hemen köye koştum. Her zaman olduğu gibi “ben iyiyim, bir şeyim yok” diyordu. Gerçekten de o gün bir şeyi yokmuş gibi geldi bana. Ertesi sabah yataktan kalkamadı. Tansiyonunu ölçtük, çok düşük. Biraz sonra ölçtük, hızla yükseldi. Her on dakikada bir tansiyon hızla düşüyor, biraz sonra aynı hızla yükseliyordu. Elim ayağıma dolaştı. Ayakları üzerinde duramıyor, gözü kararıyor, midesi bulanıyor, doktora gitmemekte direniyor, “Benim bir şeyim yok” demeye devam ediyordu.

Nerede ise kucağımızda apar topar Şile Devlet Hastanesi aciline götürdük, burada yapılacak bir şey yok tam teşekküllü bir hastanede nörolojik tetkik yapılması gerekir dediler. Bir serumla kendine geldi, eve döndük.

Öğleye doğru tutturdu inek aramaya gidelim diye. “Yahu anneciğim biraz önce ölüyordun, şimdi inek mi derdimiz” dedim, dedim de eski günlere gidiverdim.

Onbeş yıl önceydi, Pakistan’da geçirdiğim trafik kazası. Ülkemizde okudukları için Türklere karşı gönül içindeki Pakistanlı dost doktorlar, geçirdiğimiz kaza sonrası biz dokuz gezgini beş gün hastanelerinde konuk edip bir kuruş harcamadan tüm ihtiyaçlarımızı karşılamalardı. Başım, ayaklarım zedelenmiş, iki kolum kırılmıştı. Ameliyat olmam gerekiyordu. Kollarımı kullanamadığım için hiçbir ihtiyacımı gideremiyordum. Doktorlar ısrarla beni ameliyat etmek istiyor, karşı çıkıyordum. Nedeninin farkındaydılar. Size en iyi hemşireyi tutacağız, her ihtiyacınızı karşılayacak diyorlardı. Onlara daha fazla yük olamazdım. Arkadaşların yardımıyla Türkiye’ye döndüm. Karaçi havaalanından annemi arayıp durumu anlattım. Verdiğim haber karşısında çıldırmıştı. Sanki onunla konuşan ben değilmişim gibi telefonun diğer ucunda “öldü mü yoksa” diye feryat ediyordu. Arkadaşlarımla İstanbul havaalanında beni karşıladı, hastaneye gittik. Ertesi gün ameliyat oldum. Florans Naytingel hastanesinin lüks odasında henüz narkozun etkisinden çıkmaya çalışırken, yaşama döndüğümü fark eden annem “Ben artık gideyim, inekleri merak ediyorum” dedi. Kendimi bildim bileli tek yaşadım. İlk kez birine muhtaç olmanın acısıyla “Bana kim bakacak” dedim. Eminim ki annem paket halindeki vücudumu fark etmeyip, konuşup derdimi anlatabiliyor olmamın rahatlığıyla “peki onlara kim bakacak?” dedi. Dediği doğruydu, onların dili yoktu ki ihtiyaçlarını söylesin. Narkozun etkisiyle de uzun uzun ağladığımı hatırlıyorum. Bu kaza ve sonrasında yaşadıklarım benim hayatımın dönüm noktası oldu. Yaşam akışıma pek çok kötü etkileri olduğu gibi iyi etkileri de oldu. Ama o günler kesinlikle sonraki günlerimi değiştirdi, dönüştürdü.

Beni eskiye götüren günleri anlatmamın nedeni, annemin hayvanlarla ilişkisini açıklayabilmek elbette. Eğer ineklerinin ona ihtiyacı varsa ne kendi durumu, ne de bizim durumumuzun önceliği olamaz. Neyse, bu olay bana göre bir romanın konusu olacak kadar çetrefil bir konu, biz şimdi annemle ineklere dönelim.

Geçenlerde bizim asi Gülbahar’ın asi kızı ahırdan kaçmış, bir daha da dönmemişti. Köylerimizde sığırtmaç (çobanı) geleneği yoktur. Sığırlar sabah ahırdan bırakılır. Onlar yollarını bilir; ormana gider, doyunur ve akşama yuvalarına dönerdi. Siz ister inanın ister innanmayın benim şüphem yok, onların trafik canavarlarının aksine ışıklarından haberi olduklarına. Kırmızı da durulup, yeşilde geçerler. Trafik katilleri bir yana, şimdi hırsızlar ev ve bağ bahleri soymakla yetinmeyip hayvanları da alıp götürdüğü için annem öz çocuklarını doğaya özgür olarak bırakamıyor.

Çaresiz öğleden sonra düştük yollara, inek aramaya. Annemin yorgun bedeni, kavurucu sıcak; endişe ile deniz kenarı, dağ, bayır dolanıyoruz. On kilometreden fazla dolaştık, olabilecekleri her ine baktık. Bir başka köyün ormanında bulduk bizim asi kızı. Gel gör ki ne yaptıysak boşa çıktı, yalvar yakarlarımıza aldırmayıp arkadaşlarıyla özgür doğada dolaşmayı bize tercih etti. Annem de onu görüp hasret gidermenin mutluluğuyla biraz rahatladı.

Eve dönerken kuzenime rastladık. “Nereden böyle” dedi. “İnek aramadan” dedim. Nereleri dolaştığımızı tahmin edip, bir fesuphanallah çekti. Be kadın biraz önce seni doktora zor götürdük, şimdi nasıl böyle dolaşıyorsun diye ona, senin aklın yok mu diye de bana kızdı.

Doğal olarak bu kadar dolaşmadan sonra hali kalmayan annem eve girer girmez yatağa girdi. Ben de bir doktor arkadaşımı arayıp durumu anlattım. Bu durumda tam teşekküllü bir hastanenin öncelikle dahiliye servisine göstermemde ısrar etti. Kafam iyice karıştı. Biri nöroloji biri dahiliye diyor.

Annem yirmibeş yıllık devlet emekçiliğinden sonra Emekli Sandığına bağlı sağlık güvencesine sahip. Lakin hastanelerimizin durumu ve bizim devlet hastanelerine karşı korkularımız malum. Özel hastaneler ateş pahası. Son günlerdeki haberler Emekli Sandığı hastalarının özel hastanelerden de yararlanabileceği yönündeydi. Bunu dikkate alarak Pazartesi sabahı İstanbul’da özel bir hastanenin dahiliye servisine götürdüm. Duyumların aksine anlaşmalı hastanelerin Emekli Sandığı ve SSK hastalarına sadece % 25'lik indirimi varmış. Gerekli tetkikler yapıldı. Hastalığı tespit edildi meniermiş, orta kulak problemi. Birkaç gün bende kalıp dinlenmesini, hem de hastalığın seyrini kontrol etmek istiyordum. İneklerinden ayrı kalmaya sadece dört gün dayanabildi. Onu evine götürüp kente döndüm.

Evime dönüyorum, Taksim bilboardlarında bir afiş “Dikkat inek çıkabilir!”. Hay Allah bu uyarının bizim köyün giriş ve çıkışında olması gerekmiyor muydu? Niye olsun ki, koca köyde sadece bizim ineğimiz var. İki inek için afişe ne gerek. Hoş diyelim ki bu afişi gerekli yerlere koyduk. Kulağı arabasından desibel üstü yayılan müzik gibi şeyde olan sürücü bu afişe mi dikkat edecek? Sesin yüksekliğiyle sürüş hızı aynı oranda yol alıp gidecek ya da duramayıp genellikle olduğu gibi inek leşlerine neden olmayı sürdürecek. Eğer jandarma olayı tespit etmişse suçlu inek sahibi olacak, muhtemelen arabaya verdiği hasar yüzünden cezalandırılacak. Herhangi bir çocuğun, yaşlının, insanın ölmediğine şükredilecek.

Duydum ki gün gelmiş çatmış, inekler kente inmiş. Haberlerde şurada denmiyor, sadece bulundukları güzergah belirtiliyor. Ben de kaptım fotograf makinemi çıktım inek aramaya.

Taksim’den Elmadağ’a doğru yürüdüm. Radyoevi karşısında buldum birini. Açmış kulaklarını dinliyor haber bültenini. Muhtemelen müzikten anlamaz, ne de olsa hayvan. Peki haberden anlar mı? Bilmem, boş ver. Hayvan işte!

Vali Konağı caddesine girdim, Askeri müze yanında bir tane daha. Parktaki Atatürk heykeliyle kareye aldım. Abdi İpekçi Caddesi başında yoğunlaşmaya başladı rengarenk, süslü püslü, cicili bicili inekler…

Halkımız ineklerle oldukça ilgili. Genellikle inceliyorlar, yetmiyor fotografını çekiyorlar, o da yetmiyor birlikte fotograf çektiriyorlar. Anneler sanırsınız İspanyol, çocuklarını ineklerin üstüne bindirmeye çalışıyorlar. Gerçi İspanyollar boğalara binerler ya, İspanyol olmadıkları için olacak o kadar. Şükür ki okumaları var. Dokunmayın uyarısını dikkate alıyorlar, genellikle dokunmayıp sadece çocuklarını bindiriyorlar. Çocuklarsa ineklerin üstüne çıkmaya direnip memeleriyle ilgileniyor. Ne diyebilirim, saf akıl...

Teşvikiye caddesine girdim, bir tane daha. Sıkışık bir yerde kalmış, ilgi sadece bakıp geçmekten ibaret. Maçka caddesinin başlangıcında çoğaldılar. Adamın biri geldi ineğin kulağına “möö!” dedi. Az kalsın “höst” diyordum. Köylüyüm ya dilim alışmış. Hay dilimi eşekarısı soksun.

Bilmem ne binasının devasa külçesi altında bir diğeri. Bu günümüz ineği. Takmış takıştırmış, süslenmiş püslenmiş Orhan Veli’nin dediği gibi uzanıp yatıvermemiş, ama sere serpe entarisi sıyrılmış hafiften, kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor; oturmuş bilgisayar başına, çetleşiyor. Erkekler oldukça ilgili. Kadınların da onlardan kalırı yok ya nedense takmışlar çantasına. Fotografını çektiğimi gören bana soruyor “bu çanta sizin mi?”. “Kardeşim bir bana bir de çantaya baksanıza. Üstümde yürüyüş giysileri. Ben ne anlarım böyle afili çantadan, sizde hiç mi yorum yeteneği yok?” diyesim geliyor ya, neyse.

Maçka Caddesi boyunca yürüdüm, solumda güzelim Maçka Meslek Lisesi. İnekler bitti mi ne? Bilmem ne palasın önünde iki bey sohbet ediyor. Biri muhtemelen bu palasın kapıcısı. Hesapsız kitapsız “buralarda inek var mı?” diye sordum, annemle köylülere sorduğumuz gibi. Köylülerin şaşkınlığı benzeri, onlar da soru işareti gibi baktılar yüzüme. Yaşlıca olan belli ki köyünden geldiğinden beri görmemiş ineği. Bizim köylüler bile unuttu, o mu unutmasın? Genç olanı “yok abla, hepsi aşağıdaki parkın içinde” dedi. Uyanık ya. “Ben onları değil gerçek olanı arıyorum, yani heykelleri.”

İşim inek aramak, yoksa durup dururken ne arayacağım buralarda. Baktım inekler bitti, aynı yoldan geri döndüm. Gün akşama dönmekte, ışık iyice azaldı. Zaten zavallı inekler de hep yalnız, bir tane bile öküz yok, pardon boğa. Bu sanatçılar da pek garip yahu, kendi yalnızlıklarını bu hayvancıklara da yapıştırmışlar. Hayvancağızların gözleri bile yalnız yalnız bakıyor. Vallahi ben yalnızı gözünden tanırım, afedersiniz ineği diyecektim.

Siz bilir misiniz? İnek alan üreticiler, onu bileğinden seçerler, atı dişinden seçmek gibi. Eğer bilekler ince ise o inek bol süt verir, yoksa etinden, derisinden ve bokundan başka bir işe yaramaz. Eti, gönü, gübreyi önemsemediğimi sanmayın, ikisi de çok önemlidir. Et konusunu kendimden biliyorum, yemezse benim gibi ot kafa olur insan. Derisi olmasa, ayakkabı, giysi işi nasıl çözülecek? Bakın gübresi çok önemlidir, o olmazsa yapay gübre kullanılan ürünlerin durumu ortada.

Neyse efendim ben bunları düşünerek eve dönüyorum. Yirmibeş yaşlarında biri yolumu kesti. Oldukça düzgün biri. Elinde bir kağıt var. Adres soracak sandım. Bir şey sorabilir miyim ile başladı, Türk müsünüz? İngilizce biliyor musunuz? Hepsine yanıtım, he oluyor. Ben Lübnanlı doktorum, kredi kartımdan para çekemedim. Çok zor durumdayım, telefonunuzu kullanabilir miyim? Fesuphanallah! İnek peşinde dolaşa dolaşa, inik gibi mi görünüyorum? Yahu o kadar ciddi anlatıyor ki, bir uyanıklık(!) yapıp, telefonum uluslararası görüşmelere kapalı olduğunu söyleyip, çantamdaki telefon kartımı çıkarıp verdim. Bu kez Kadıköy nerede? Oraya gideceğim param yok, kaç para tutar dedi. Çık çık çık!… İki lirayı avucuna saydım. Muhtemelen ineği kafaladım diyerek gitti.

The Marmara otelinin önünde de bir inek varmış, ona yetişeyim istiyorum, saatten de haberim yok. Radyoevini geçince tezgah açmış bir yabancıya rastladım. Saat de satıyor. Beş liraymış, aldım. Nerelisin dedim? Tayvanlı dedi. Aferin kardeş dedim, benim kardeşim işsizlikten evde yatıyor da aklına gelmiyor evin önünde domates satmak.

Bir yerlerde de inekler kente indi diyordu bu açık hava sergisi için. Serginin adı “Cowparade İstanbul 2007”. Marmara otelinin The Marmara, kebapçının Kebaphci, kiralık dükkanın shop for rent, satılıkın Sale olarak yazıldığı, dükkan isimlerinin onda dokuzunun bilmem nece ismi olduğu, yabancı banka şubelerinin istila ettiği bu kent İstanbul mu? Neyse ki bu güzel ineklerle kadraja giren bir Atatürk heykeli, bir de Arap-Türk bankası yazısı var. Eğer bu kareler bir yancının gözüne değerse anlayacaklar bu kentin Türkiye’de olduğunu. Gerçi Atatürk heykeli Küba’da da var ya, Arap-Türk bankası Arabistan’da olacak değil ya!

Neyse kardeşler size diyeceğim o ki en verimli inek (Kibele) The Marmara otelinin önüne konuşlanmış. Bana “Aptal! Onlar kar hırsı ile nasıl Marmara olan adlarını büyük puntolarla The Marmara olarak yazdırıyorlarsa, sıradan bir ineği de kapılarına bağlamazlar” dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah efendim.

Her neyse, biraz sonra Taksim meydanında Mevlevi gösterisi başlayacak, fotograf çekmek istiyorum. Ben kaçtım. Bana inekli, size bol et ve sütlü günler dilerim efendim...


İstanbul, 04.08.2007 – Fatma Özdirek

.

1 Comments:

Anonymous 3lif said...

Benim favorim maçka parkı girişindeki Kahve Keyfi isimli olan,hani fincanda keyif yapan,he birde cevahirde şişeden çıkan yeşil inek cini=)
Bu arada güsel yazı,bende blogumda bikaç satır bahsetmiştim:)( http://3lf.blogcu.com/4137102 )

12:44 ÖÖ  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home