Çarşamba, Ağustos 29, 2007

TRAMVAY MEKTUPLARI / Bayram Balcı


1-
giderken

daha uzun bakmak isterdim gözlerine
mucize işte bu
gözün göze değmesi
bir uzağın önünde
tabelada veda
yazısı

2-
burada yolcular var
yüzlerinde mana kırıkları
gül bir çığlık
güneş bir kendini biriktirme hissi
vatman hangi durakta değiştirecek bu ritmi

3-
eve götürülen bir ağrı
beni hangi tül örtebilir şimdi
yüzüm sana açıkken
böyle hazırken
böyle Rüya…

4-
raylar bize doğru uzuyor
yaşanan her şeyin içinden geçiyoruz Rüya
cesetlerin intiharların içinden
sabahları
bir gerilla vuruluyor ansızın
hayat kısalıyor biz yaşadıkça
geçiyoruz kendimizin içinden
ölüm kol gibi uzuyor ömrümüze

5-
saksıda bir arı var
gelen her günde arınmak hissi
bir kabulleniştir insan
ben böyle özlerken
yenilgi
selametimiz olur mu şimdi

6-
her hangi bir duygu
his ve ötesi
konuşmadan anlaşılabilir mi

biz hiç
susuyoruz işte
susup yürüyoruz
ölüm kol gibi sızıyor içimize

7-
bir nasır var ömrümde
senin beni erteleyişinde
bıçak değince
yara
niçin gül açıyor

uzak bir nur gibisin sen
ben şimdi zaten
az önce ölürüm
yığılırım hayatın
üstüne

8-
ama senin beni öldürmen gerekecek
aşkın zehrini içirdikten sonra
beni öldürmem gerekecek
ama biz ikimiz
ne çok konuşmuyoruz seninle

9-
bir gamzen konuşuyor benimle
bir de çıkarıp atamadığın kelimeler

10-
bir yudum suda saklanıyorken hayat
oysa
herkes gözlerini çoktan yummuş
kimin kalbi onarabilir ki kendi yarasını
HİÇ.


Bayram Balcı
.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Dokuz Ağustos


Pazar, Ağustos 12, 2007

Mektup / Fujer


Sevgili T...,
Bilirsin ne çok severdim mektup yazmayı. Yıllar var ki yazdığım yok. Bugün nedense bu mektubu yazmazsam yitecekmişim gibi geldi. Hem de sana! Mektup yazmayı sevmeyen sana. Senin gibi okumadan yaşayamayan biri için yazmayı sevmemek ne garip bir çelişkidir. Neyse ki, mektup yazmayı sevmesen de hemen herkes gibi almayı sevdiğini biliyorum. Açtım bilgisayarı. “Hani eskiden daktiloyla yazanlara bozulur, mektup elle yazılır derdin” dediğini duyar gibiyim. İnsan yazmaya yazmaya kalemi de kağıdı da tutmayı unutuyor diyeceğim, inanmayacaksın. İnan öyle. Artık sadece kısa notları tutmak için kalem kullanıyorum desem yeridir. O notlar da darmadağın. İşte bilgisayar, evde bilgisayar. Birinden telefon numarasını alsan, onu da telefona kaydediyorsun. Gerçi sonuç pek iyi olmuyor, geçen gün olduğu gibi. Telefonum bozuldu, numaraları karta kaydetmediğim için telefonla birlikte çöpe gitti. Artık bekle ki kaybolan numaraların sahipleri arasın. Sen diyeceksin ki telefon defterine yazsaydın çantan çalınabilir, içinde o da giderdi. Öyle ya, onda yine de bir geri dönüş umudu olabilirdi. Hırsız ne yapsın telefon defterini? Parayı alır çantayı bir yere atardı. Onu da biri bulur, içindeki telefonlardan bana ulaşabilirdi. Az bir olasılık ya, niye olmasın?
Artık bilgisayarda yazmak kolay oluyor diyoruz ya; hataları düzeltmek kolay; silgi gerekmez, kağıt israfı olmuyor, kalemin ucu bitti, mürekkep tükendi derdi yok. Onun da bir kötü yanı var. Eğer aklın başka yerdeyse ve yazdıklarını hafızaya almamışsan bir elektrik kesintisi ya da yanlış bir tuşa basışla tüm yazılanlar yok olabiliyor. Ve sen aklımla başım arasındaki mesafeyi de iyi bilirsin, böylece ne kadar sıklıkla bu durumla karşılaştığımı da tahmin edebilirsin. İnsanın yeniden yazdıklarıysa asla aynı olmuyor. Belki önceki satırlardan izler taşıyor, sadece o kadarcık.

Tüm bunlara rağmen bilgisayarda yazmak kolay oluyor. Şu cümleye gelene kadar yazdıklarımı en az on kez değiştirdim. Bu kağıt üzerinde olsaydı, mektup karalamalarla dolu olacaktı. Sonunda mektupta karalama hoş olmaz deyip atacak, tekrar başlayacak hata olunca tekrar atacaktım. Böylece kaç ağacın dibine kibrit suyu ektiğimi düşünüp, belki de birkaç denemeden sonra yazmaktan vazgeçecektim.
Tam da sana derdimi anlatacaktım ki son cümlemde bilgisayarın bir düzeltme yaptığını fark ettim. Tüm ikazlarına rağmen halen kibrit sözcüğünü öğrenemedim. Alışkanlıklar kolay terk edilmiyor. Hep yaptığım gibi kirbit diyorum. Ben yazdıkça bilgisayar düzeltiyor. Halbuki sen bunu düzeltebilmem için “kir ile bit yan yana gelmeyecek” diye uyarırdın. Bilgisayar uyarmakla kalmıyor bir de düzeltiyor.
Kusura bakma ıvır zıvır derken hatırını sormayı unuttum. Hoş, sorsam ne olacak ki? Yine belki aylar, hatta yıllar sonra telefon edip sen bana soracaksın. Ben de sana sesimin en sevimli haliyle "iyiyim" diyerek koca bir yalan söyleyeceğim. Yanıtın imgesi beyaz bir yalan, dikkatli bakılmazsa görülmez lekeleri. Bunu hep yapmıyor muyuz birbirimize? Sadece sorular gerçek. Bu kez beyaz yalanlar olmayacak bu mektupta.
Son günlerde havalar dayanılmaz oldu, kavruluyor İstanbul. Hani ben sıcağı severdim, hem de çok; büyük kedi burcundanım ya. Şimdi beni boğuyor sıcaklar. Eh yaşlanıyorum artık, dayanamıyorum sıcaklara diyeceğim ya, bir de küresel ısınma var. Yalnız bu olsa iyi. Ben inanamayacağın kadar değiştim. Otuzbeş yıl sonra et, kırk yıl sonra tatlı yemeye başladım. Eskisi kadar alkol tüketmiyor, hesabı tutulamayacak kadar tütün tüketiyorum. Bu durumları bilmediğine şaşıracaksın ama telefonda bunlar konuşulmaz ki, hem de bu kadar aralıklı karşılaşmalarda.

Ne diyordum sıcaklar. Ah, bu arada uyku düzenim de değişti. Bilirsin gece yirmidörde kadar zor dayanır, yastığı uzaktan görünce uyumaya başlardım da, erkenden yatıyorsun diye kızardın. Gecenin üçündeki o korkunç 17 Ağustos depreminden sonra, bir süre üçlere kadar uyuyamaz oldum. Son yıllarda biraz düzelir gibi olmuştu, sıcaklarla yine depreşti bu sorun. Dün gece de sıcaktan uyuyamayınca gündüz uyudum. Baş ağrısı nedir bilmez başım, tutmuyor şimdi.

Hani sen buralardayken büroda bir fujerim vardı. Büro taşınınca onu eve getirmiştim. Bu sürede sadece bir kez saksısı, iki kez yeri değişti. Şimdi güneye bakan camın önünde duruyor. Baktım sararıp solmuş. İnsan memleketten uzak kaldıkça bazı şeylerin adını bile unutabiliyor. Fujeri hatırladın mı? Eğreltiotugillerden. At yelesi gibi yeşil bir bitki. Köylerde ona baldırıkara, kentlerde aşk merdiveni derler. Niyeyse?! Aslında yaprakları narin, incecik ve darmadağın, bazen doğadaki atalarına özenip arada bir de sert ve düzenli yapraklar çıkıyor. O zaman genetik yapısıyla oynanmış bitkilere benzetiyorum onu. Her ne olursa olsun ben yine de seviyorum incecik ve zarif yapraklarını, fütursuzca uzayan kollarını, yaşama başkaldırır gibi arada bir çıkan dirençli dallarını. Evimde bana yeşil bir yoldaş oluşunu.

Mektuba başlamadan önce internette onunla ilgili bilgilere baktım. Bu internet denen şey bir umman. İnternet yokken açardık evdeki ansiklopediyi kısa bir açıklamayla yetinirdik, yetinemedik koşardık kütüphaneye. Şimdi öyle mi? Sayısız siteden benzer de olsa bir sürü bilgi akıyor. Fujer için de böyle. Açmışken hakkında ne buldumsa okudum. Kolay yetişmekle beraber ihmale gelemez, humuslu toprak istermiş. Toprağı kurutulmamalı, ancak kökleri çürüyecek kadar da fazla su verilmemeli, direkt gün ışığından uzak aydınlık bir mekanda tutmalıymış. Bunları tam olarak bilmiyorsam da birlikte yaşadığımız sürede çözdüm. Daha bir sürü şey diyor da, beni şaşırtan birçok hastalığa derman oluşu bilgisiydi. Bak bunu ne tahmin edebiliyor, ne de biliyordum.

Senin günümüz iletişim teknolojileriyle aran pek yok biliyorum. Eminim ki daha dokunmamışsındır bilgisayar tuşuna. Neyse ki yılda bir kez de olsa telefon tuşlarına dokunup arıyorsun. Oysa ne severdin dokunmayı. Şimdi yetiyor sana sesin tınısına dokunmak. Sesini duyabilmek için bana kalan doğum günlerimi ya da birkaç gün sonrasını beklemek.

Teknolojiyle işin olmadığını biliyorum, ama zamanının en büyük kısmını bu konar göçerlikte kütüphanelerde tükettiğini de tahmin edebiliyorum. Oysa ben artık Beyazıt Kütüphanesi’nin yolunu bile unuttum, bırak kokusunu. O koku ki bizim yaralarımızı sağaltırdı. Oradan çıkıp Çınar Altına gidince yudumladığımız kahvenin dumanına karışırdı yangınların külü. Geçenlerde kafama takıldı Kütüphaneleri foto öyküye dönüştürmek. İhmalkarlığım had safhada. Şu ana kadar yaptığım ciddi bir çalışma yok. Ne kadarına zaman yetecek bilmiyorum ama bu çalışmayı gerçekleştirmeden gitmek istemiyorum.

Gün ağardı artık göz kapaklarım kapanıyor. Senin bulunduğun yerde saat kaçtır bilmiyorum, burada sabah ezanı çoktan okundu. Şimdi yatıyorum. Umarım sonra devam edebilirim yazmaya.

Uyandım ki zaman öğleni devirmiş. Ne diyordum? Hımm… Fujer. Onu bürodan eve getirdiğimde kuzey batıdaki küçük camın altıdaki buzdolabının üstüne koymuştum. Sen kendini aşka sürgün edip buralardan giderken örmekte olduğum dantel perdeyi hatırlarsın. Hani kediyle arkadaşı kaplumbağayı dokuyordum. Zaten başka bir şey de örmedim ondan sonra. “Aşk sana dantel dokutuyor, bana yolları” deyip gitmiştin. O küçük dantel perde hala orada. Bir baktım, benim fujer geçirmiş yapraklarını onun boşluklarına. Sarıp sarmalanmışlar. Ayrılık acısıyla evdeki değişimlerin pek farkında değildim. Perdeyi yıkamak için mecburen birbirlerinden ayırdım onları. Koptu yaprakları, kırıldı kolları, dalları.

Sonra onu şimdiki yerine aldım. Salonda, güneye bakan camın önüne. Şimdi her daima aydınlık. Belki de yirmibeş yıldır benimle birlikte bu bitki. Nerede ise özleştim onunla. Nasıl uzun süreler kendimi unutuyorsam, onun varlığını da unutuyorum.

Dün baktım sararıp solmuş. Arap saçına benzer yapraklarının arasından kurumuşları keserken, yeni filizleri de gitti. Onu incittiğim için üzüldüm, ama elden ne gelir. Yapraklarının salkım saçaklığı yetmezmiş gibi bir de aralarda uzun uzun kollar çıkarıyor. Bir bilen kökünden çok bunların onu beslediğini söyledi, senin anlayacağın vücudumuzdaki damarlardan farkı yokmuş. Güya onu seviyorum ya saçını başını düzeltiyordum kendimce. Bu yüzden şekilsiz bulduğum bu kolları keser atardım. Onların da bizden farkı yok, bunda olduğu gibi kimbilir kaç sevdiğimizin kolunu kanadını bilmeden kırdık, bizi sevenlerin bize yaptığı gibi. Bildiğimiz sadece bize yapılanlar. Artık onlara dokunmuyorum, varsın şekilsiz olsun, yaşasın kendi bildiğince.

Dün gece uyumadım demiştim hani, bir kitaba kaptırdım kendimi. Geçen hafta kuzenim kız arkadaşını tanıştırmıştı. Onunla konuşurken konu gezilerden açıldı, bu gitmeler yaşatıyor ya beni. Bana bir gezi kitabından söz etti. Duymuştum ama okumamıştım. Kitabı bana kargo ile yollamış. O anda yoğundum bakamadım. Dün gece uyku tutmayınca elime aldım. Bir baktım salya sümük sonuna gelmişim, saat üç. Bir kitabı birkaç saatte bitirmem vaki değildir, o birkaç saatte birkaç kitabı karıştırırdım hatırlarsan. Kızardın bana ona buna dalıp önerdiğim kitabı aylarca başucunda süründürüyorsun diye.

Değişimlerime şaşırıyorsun değil mi? Artık gezi kitapları bile ağlatıyor beni. Hatırlıyor musun? Yeni tanışmıştık. Otuz yıl geçmiş aradan. Senin evinde televizyonda bir film izliyorduk. Hangi filmdi şimdi unuttum. Pek çok şeyi unuttuğum gibi. Kendimi filme kaptırıp başlamıştım ağlamaya. Utanmıştım, bu halimi ayıplarsın diye. Gözlerimden akan yaşları fark etmeyesin diye de silemiyordum. Yaşlar kar taneleri gibi birbirine eklenerek büyüyor ve yanağımdan yuvarlanarak kucağıma tıp diye düşüyordu, sesini duymandan korkuyordum. Sana doğru bakamıyordum bile. Film bittiğinde ikimizin gözlerinin kan çanağı olduğunu görmüştük, şaşkınlıkla. Meğer sen de aynı çekinceyi yaşıyormuşsun. Sonra bu halimize saatlerce gülmüştük. İnsanoğlu nasıl da başarıyor gülmekle ağlamayı bir arada.

Bir yandan sana yazarken Defterden de hüzünlü bir müzik yayılıyor odama. Boğazıma bir yumruk oturuyor, henüz göz pınarlarında yaşlar. Tuzlu su yola koyulmuştu ki müzik bitti. Defteri de bilmiyorsun sen. Kısaca şöyle diyeyim, internetten ulaşılabilen içi güzel yolcularla dolu bir durak.

Zaman gibi aşklar da iz bırakarak geçiyor ve mutlaka geçip gidiyor. Kaplumbağa imgesi de hızı gibi geçip gitti. Sonra gece. İzleri, tozları kaldı sadece. Şimdilerde bir şey yok gibi ama yine de onlarca imgeyle boğuşuyorum.

Şu fujer var ya su fujer, bazı yönleriyle aslında bana çok benziyor, bazı yönleriyle bambaşka, öteki ben.

Neden yazıyorum, neden sana yazıyorum? Niye pat diye söylenemiyor bazı gerçekler, hissedişler, olaylar? Sözler insanın boğazına takılıp kalır da bir türlü yutkunamaz ya insan; sözden, duygudan da farklı bir olayla yutkunamama durumu yaşıyorum şimdi.

Gidiş günü gelip çattığında “bilmelisin ki ben her zaman seninleyim” dedin. Evet, benimlesin... Birlikte olmak dip dibe olmak, gör(üş)mek, konuşmak değil. Belki de sadece içinde taşımak!...

Yakında gideceğim. Aynı yerde olana kadar, birlikte olduğumuzu bilerek...

İstanbul, 01.07.2007 – Fatma Özdirek
.

Cuma, Ağustos 10, 2007

Mevlevi Gösterileri, Taksim (1)




Mevlevi Gösterileri, Taksim (2)









İstanbul, 04.08.2007 - Fatma Özdirek
.

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

Dikkat İnek Çıkabilir!


Tam da bir ay önce bir gece köyü aradığımda annemin rahatsızlandığı haberini aldım. Ertesi gün hemen köye koştum. Her zaman olduğu gibi “ben iyiyim, bir şeyim yok” diyordu. Gerçekten de o gün bir şeyi yokmuş gibi geldi bana. Ertesi sabah yataktan kalkamadı. Tansiyonunu ölçtük, çok düşük. Biraz sonra ölçtük, hızla yükseldi. Her on dakikada bir tansiyon hızla düşüyor, biraz sonra aynı hızla yükseliyordu. Elim ayağıma dolaştı. Ayakları üzerinde duramıyor, gözü kararıyor, midesi bulanıyor, doktora gitmemekte direniyor, “Benim bir şeyim yok” demeye devam ediyordu.

Nerede ise kucağımızda apar topar Şile Devlet Hastanesi aciline götürdük, burada yapılacak bir şey yok tam teşekküllü bir hastanede nörolojik tetkik yapılması gerekir dediler. Bir serumla kendine geldi, eve döndük.

Öğleye doğru tutturdu inek aramaya gidelim diye. “Yahu anneciğim biraz önce ölüyordun, şimdi inek mi derdimiz” dedim, dedim de eski günlere gidiverdim.

Onbeş yıl önceydi, Pakistan’da geçirdiğim trafik kazası. Ülkemizde okudukları için Türklere karşı gönül içindeki Pakistanlı dost doktorlar, geçirdiğimiz kaza sonrası biz dokuz gezgini beş gün hastanelerinde konuk edip bir kuruş harcamadan tüm ihtiyaçlarımızı karşılamalardı. Başım, ayaklarım zedelenmiş, iki kolum kırılmıştı. Ameliyat olmam gerekiyordu. Kollarımı kullanamadığım için hiçbir ihtiyacımı gideremiyordum. Doktorlar ısrarla beni ameliyat etmek istiyor, karşı çıkıyordum. Nedeninin farkındaydılar. Size en iyi hemşireyi tutacağız, her ihtiyacınızı karşılayacak diyorlardı. Onlara daha fazla yük olamazdım. Arkadaşların yardımıyla Türkiye’ye döndüm. Karaçi havaalanından annemi arayıp durumu anlattım. Verdiğim haber karşısında çıldırmıştı. Sanki onunla konuşan ben değilmişim gibi telefonun diğer ucunda “öldü mü yoksa” diye feryat ediyordu. Arkadaşlarımla İstanbul havaalanında beni karşıladı, hastaneye gittik. Ertesi gün ameliyat oldum. Florans Naytingel hastanesinin lüks odasında henüz narkozun etkisinden çıkmaya çalışırken, yaşama döndüğümü fark eden annem “Ben artık gideyim, inekleri merak ediyorum” dedi. Kendimi bildim bileli tek yaşadım. İlk kez birine muhtaç olmanın acısıyla “Bana kim bakacak” dedim. Eminim ki annem paket halindeki vücudumu fark etmeyip, konuşup derdimi anlatabiliyor olmamın rahatlığıyla “peki onlara kim bakacak?” dedi. Dediği doğruydu, onların dili yoktu ki ihtiyaçlarını söylesin. Narkozun etkisiyle de uzun uzun ağladığımı hatırlıyorum. Bu kaza ve sonrasında yaşadıklarım benim hayatımın dönüm noktası oldu. Yaşam akışıma pek çok kötü etkileri olduğu gibi iyi etkileri de oldu. Ama o günler kesinlikle sonraki günlerimi değiştirdi, dönüştürdü.

Beni eskiye götüren günleri anlatmamın nedeni, annemin hayvanlarla ilişkisini açıklayabilmek elbette. Eğer ineklerinin ona ihtiyacı varsa ne kendi durumu, ne de bizim durumumuzun önceliği olamaz. Neyse, bu olay bana göre bir romanın konusu olacak kadar çetrefil bir konu, biz şimdi annemle ineklere dönelim.

Geçenlerde bizim asi Gülbahar’ın asi kızı ahırdan kaçmış, bir daha da dönmemişti. Köylerimizde sığırtmaç (çobanı) geleneği yoktur. Sığırlar sabah ahırdan bırakılır. Onlar yollarını bilir; ormana gider, doyunur ve akşama yuvalarına dönerdi. Siz ister inanın ister innanmayın benim şüphem yok, onların trafik canavarlarının aksine ışıklarından haberi olduklarına. Kırmızı da durulup, yeşilde geçerler. Trafik katilleri bir yana, şimdi hırsızlar ev ve bağ bahleri soymakla yetinmeyip hayvanları da alıp götürdüğü için annem öz çocuklarını doğaya özgür olarak bırakamıyor.

Çaresiz öğleden sonra düştük yollara, inek aramaya. Annemin yorgun bedeni, kavurucu sıcak; endişe ile deniz kenarı, dağ, bayır dolanıyoruz. On kilometreden fazla dolaştık, olabilecekleri her ine baktık. Bir başka köyün ormanında bulduk bizim asi kızı. Gel gör ki ne yaptıysak boşa çıktı, yalvar yakarlarımıza aldırmayıp arkadaşlarıyla özgür doğada dolaşmayı bize tercih etti. Annem de onu görüp hasret gidermenin mutluluğuyla biraz rahatladı.

Eve dönerken kuzenime rastladık. “Nereden böyle” dedi. “İnek aramadan” dedim. Nereleri dolaştığımızı tahmin edip, bir fesuphanallah çekti. Be kadın biraz önce seni doktora zor götürdük, şimdi nasıl böyle dolaşıyorsun diye ona, senin aklın yok mu diye de bana kızdı.

Doğal olarak bu kadar dolaşmadan sonra hali kalmayan annem eve girer girmez yatağa girdi. Ben de bir doktor arkadaşımı arayıp durumu anlattım. Bu durumda tam teşekküllü bir hastanenin öncelikle dahiliye servisine göstermemde ısrar etti. Kafam iyice karıştı. Biri nöroloji biri dahiliye diyor.

Annem yirmibeş yıllık devlet emekçiliğinden sonra Emekli Sandığına bağlı sağlık güvencesine sahip. Lakin hastanelerimizin durumu ve bizim devlet hastanelerine karşı korkularımız malum. Özel hastaneler ateş pahası. Son günlerdeki haberler Emekli Sandığı hastalarının özel hastanelerden de yararlanabileceği yönündeydi. Bunu dikkate alarak Pazartesi sabahı İstanbul’da özel bir hastanenin dahiliye servisine götürdüm. Duyumların aksine anlaşmalı hastanelerin Emekli Sandığı ve SSK hastalarına sadece % 25'lik indirimi varmış. Gerekli tetkikler yapıldı. Hastalığı tespit edildi meniermiş, orta kulak problemi. Birkaç gün bende kalıp dinlenmesini, hem de hastalığın seyrini kontrol etmek istiyordum. İneklerinden ayrı kalmaya sadece dört gün dayanabildi. Onu evine götürüp kente döndüm.

Evime dönüyorum, Taksim bilboardlarında bir afiş “Dikkat inek çıkabilir!”. Hay Allah bu uyarının bizim köyün giriş ve çıkışında olması gerekmiyor muydu? Niye olsun ki, koca köyde sadece bizim ineğimiz var. İki inek için afişe ne gerek. Hoş diyelim ki bu afişi gerekli yerlere koyduk. Kulağı arabasından desibel üstü yayılan müzik gibi şeyde olan sürücü bu afişe mi dikkat edecek? Sesin yüksekliğiyle sürüş hızı aynı oranda yol alıp gidecek ya da duramayıp genellikle olduğu gibi inek leşlerine neden olmayı sürdürecek. Eğer jandarma olayı tespit etmişse suçlu inek sahibi olacak, muhtemelen arabaya verdiği hasar yüzünden cezalandırılacak. Herhangi bir çocuğun, yaşlının, insanın ölmediğine şükredilecek.

Duydum ki gün gelmiş çatmış, inekler kente inmiş. Haberlerde şurada denmiyor, sadece bulundukları güzergah belirtiliyor. Ben de kaptım fotograf makinemi çıktım inek aramaya.

Taksim’den Elmadağ’a doğru yürüdüm. Radyoevi karşısında buldum birini. Açmış kulaklarını dinliyor haber bültenini. Muhtemelen müzikten anlamaz, ne de olsa hayvan. Peki haberden anlar mı? Bilmem, boş ver. Hayvan işte!

Vali Konağı caddesine girdim, Askeri müze yanında bir tane daha. Parktaki Atatürk heykeliyle kareye aldım. Abdi İpekçi Caddesi başında yoğunlaşmaya başladı rengarenk, süslü püslü, cicili bicili inekler…

Halkımız ineklerle oldukça ilgili. Genellikle inceliyorlar, yetmiyor fotografını çekiyorlar, o da yetmiyor birlikte fotograf çektiriyorlar. Anneler sanırsınız İspanyol, çocuklarını ineklerin üstüne bindirmeye çalışıyorlar. Gerçi İspanyollar boğalara binerler ya, İspanyol olmadıkları için olacak o kadar. Şükür ki okumaları var. Dokunmayın uyarısını dikkate alıyorlar, genellikle dokunmayıp sadece çocuklarını bindiriyorlar. Çocuklarsa ineklerin üstüne çıkmaya direnip memeleriyle ilgileniyor. Ne diyebilirim, saf akıl...

Teşvikiye caddesine girdim, bir tane daha. Sıkışık bir yerde kalmış, ilgi sadece bakıp geçmekten ibaret. Maçka caddesinin başlangıcında çoğaldılar. Adamın biri geldi ineğin kulağına “möö!” dedi. Az kalsın “höst” diyordum. Köylüyüm ya dilim alışmış. Hay dilimi eşekarısı soksun.

Bilmem ne binasının devasa külçesi altında bir diğeri. Bu günümüz ineği. Takmış takıştırmış, süslenmiş püslenmiş Orhan Veli’nin dediği gibi uzanıp yatıvermemiş, ama sere serpe entarisi sıyrılmış hafiften, kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor; oturmuş bilgisayar başına, çetleşiyor. Erkekler oldukça ilgili. Kadınların da onlardan kalırı yok ya nedense takmışlar çantasına. Fotografını çektiğimi gören bana soruyor “bu çanta sizin mi?”. “Kardeşim bir bana bir de çantaya baksanıza. Üstümde yürüyüş giysileri. Ben ne anlarım böyle afili çantadan, sizde hiç mi yorum yeteneği yok?” diyesim geliyor ya, neyse.

Maçka Caddesi boyunca yürüdüm, solumda güzelim Maçka Meslek Lisesi. İnekler bitti mi ne? Bilmem ne palasın önünde iki bey sohbet ediyor. Biri muhtemelen bu palasın kapıcısı. Hesapsız kitapsız “buralarda inek var mı?” diye sordum, annemle köylülere sorduğumuz gibi. Köylülerin şaşkınlığı benzeri, onlar da soru işareti gibi baktılar yüzüme. Yaşlıca olan belli ki köyünden geldiğinden beri görmemiş ineği. Bizim köylüler bile unuttu, o mu unutmasın? Genç olanı “yok abla, hepsi aşağıdaki parkın içinde” dedi. Uyanık ya. “Ben onları değil gerçek olanı arıyorum, yani heykelleri.”

İşim inek aramak, yoksa durup dururken ne arayacağım buralarda. Baktım inekler bitti, aynı yoldan geri döndüm. Gün akşama dönmekte, ışık iyice azaldı. Zaten zavallı inekler de hep yalnız, bir tane bile öküz yok, pardon boğa. Bu sanatçılar da pek garip yahu, kendi yalnızlıklarını bu hayvancıklara da yapıştırmışlar. Hayvancağızların gözleri bile yalnız yalnız bakıyor. Vallahi ben yalnızı gözünden tanırım, afedersiniz ineği diyecektim.

Siz bilir misiniz? İnek alan üreticiler, onu bileğinden seçerler, atı dişinden seçmek gibi. Eğer bilekler ince ise o inek bol süt verir, yoksa etinden, derisinden ve bokundan başka bir işe yaramaz. Eti, gönü, gübreyi önemsemediğimi sanmayın, ikisi de çok önemlidir. Et konusunu kendimden biliyorum, yemezse benim gibi ot kafa olur insan. Derisi olmasa, ayakkabı, giysi işi nasıl çözülecek? Bakın gübresi çok önemlidir, o olmazsa yapay gübre kullanılan ürünlerin durumu ortada.

Neyse efendim ben bunları düşünerek eve dönüyorum. Yirmibeş yaşlarında biri yolumu kesti. Oldukça düzgün biri. Elinde bir kağıt var. Adres soracak sandım. Bir şey sorabilir miyim ile başladı, Türk müsünüz? İngilizce biliyor musunuz? Hepsine yanıtım, he oluyor. Ben Lübnanlı doktorum, kredi kartımdan para çekemedim. Çok zor durumdayım, telefonunuzu kullanabilir miyim? Fesuphanallah! İnek peşinde dolaşa dolaşa, inik gibi mi görünüyorum? Yahu o kadar ciddi anlatıyor ki, bir uyanıklık(!) yapıp, telefonum uluslararası görüşmelere kapalı olduğunu söyleyip, çantamdaki telefon kartımı çıkarıp verdim. Bu kez Kadıköy nerede? Oraya gideceğim param yok, kaç para tutar dedi. Çık çık çık!… İki lirayı avucuna saydım. Muhtemelen ineği kafaladım diyerek gitti.

The Marmara otelinin önünde de bir inek varmış, ona yetişeyim istiyorum, saatten de haberim yok. Radyoevini geçince tezgah açmış bir yabancıya rastladım. Saat de satıyor. Beş liraymış, aldım. Nerelisin dedim? Tayvanlı dedi. Aferin kardeş dedim, benim kardeşim işsizlikten evde yatıyor da aklına gelmiyor evin önünde domates satmak.

Bir yerlerde de inekler kente indi diyordu bu açık hava sergisi için. Serginin adı “Cowparade İstanbul 2007”. Marmara otelinin The Marmara, kebapçının Kebaphci, kiralık dükkanın shop for rent, satılıkın Sale olarak yazıldığı, dükkan isimlerinin onda dokuzunun bilmem nece ismi olduğu, yabancı banka şubelerinin istila ettiği bu kent İstanbul mu? Neyse ki bu güzel ineklerle kadraja giren bir Atatürk heykeli, bir de Arap-Türk bankası yazısı var. Eğer bu kareler bir yancının gözüne değerse anlayacaklar bu kentin Türkiye’de olduğunu. Gerçi Atatürk heykeli Küba’da da var ya, Arap-Türk bankası Arabistan’da olacak değil ya!

Neyse kardeşler size diyeceğim o ki en verimli inek (Kibele) The Marmara otelinin önüne konuşlanmış. Bana “Aptal! Onlar kar hırsı ile nasıl Marmara olan adlarını büyük puntolarla The Marmara olarak yazdırıyorlarsa, sıradan bir ineği de kapılarına bağlamazlar” dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah efendim.

Her neyse, biraz sonra Taksim meydanında Mevlevi gösterisi başlayacak, fotograf çekmek istiyorum. Ben kaçtım. Bana inekli, size bol et ve sütlü günler dilerim efendim...


İstanbul, 04.08.2007 – Fatma Özdirek

.

Gözler ve kulaklar























.