Cuma, Mayıs 04, 2007

Ölüdeniz


Altı ay önce ben Güney Asya ile hemhal olurken doğa etkinlikleri grubundaki arkadaşlarım Zonguldak’a yaptıkları gezide Filyos çayını botlarla geçmeye gönül koymuşlar. İlk buluşmamızda konu gündeme geldi ve ortak hareket etme kararı aldık. Hem keyifli bir aktivite gerçekleştirecek hem de akarsuların kirlenmesine kamuoyunun dikkatini çekecektik. Çok uzun süreli kürek çekecek kadar güçlü kollara sahip değilsem de onların da düşündüğü gibi gücüm tükendiğinde fotograf çekebilir, sonrasında ise olayı naçizane kaleme alabilirdim. Böylelikle kalbim Filyos geçişi için çarpmaya başladı. O günden itibaren kışın ciddi soğuğunda, Nisan ayında ılınacağını umduğum Filyos çayı sularında düşsel yolculuğa başlamıştım bile.

Bu olaydan bir ay sonra fotografçı arkadaşım Faruk Akbaş telefonla arayıp Ölüdeniz’de yapacakları fotografçılar buluşmasını “ustalarla gençleri buluşturup bilgi paylaşımı sağlayacakları” şeklinde açıklayıp katılmamı isteyince, kalbim yeniden ve bir başka çarpmaya başladı.

Ufku geniş insanlar genelde denizlere sevdalıdır. Ben ise Karadeniz’in kıyıcığında doğmuş olmama rağmen nehirlere sevdalı. Hal böyleyken kalp çarpıntılarını denize benzetirim; onun gibi bazen sakin, bazen dalgalı vuruşlarla çarpar. Eğer durmuşsa da, zaten durmuştur.

Her şey iyi güzel de etkinlik günü aynı olunca işler karıştı. İki taraf da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının tatil olmasını fırsat bilerek bu tarihte karar kılmıştı. Bu durumda seçim yapmak zor, fakat zorunluydu. Önceleri ciddi olarak bocaladım. Kısa bir süre sonra ilk aşkta, yani fotografta karar kıldım.

Şiirler, öyküler, romanlar hep ilk aşkın ne denli önemli olduğundan söz eder durur. Bense son aşkı önemser(d)im. Bu olayda farkına vardım. Demek ki öznesi kişi olunca böyleymiş de eylem olunca değişebiliyormuş durum.

Son aylardan birinde “Ölüdeniz 1. Fotografçılar Buluşması” organizasyon komitesinden yazılı davet geldi. Bu davette Özcan Yurdalan’ın da katılımını görünce heyecanım iyice arttı. Bir etkinliğin başında Faruk Akbaş ile Özcan Yurdalan olunca her an yaratıcı bir yenilik sizi bekliyor demektir. O günlerde yaşadığım sağlık sorunları katılamama ihtimalini doğurdu ve resmi daveti hemen yanıtlayamadım. Bu arada doğa etkinlikleri grubundaki arkadaşlar da hazırlıklarda epey yol almış, teknik ekipmanları satın almaya başlamışlar ve halen benim de katılabileceğimi düşünüyorlardı. Evet, kalbimin yarısı onlarlaydı, fakat ilk aşkı koyup gidemezdim. Davete katılacağımı ancak son günlerde bildirebildim. Ertesi gün “üzgünüz yerimiz doldu” cevabı geldi. Bu durumda Faruk’u arayıp durumu bildirdim. Kontenjanımın baki olduğunu söyledi. Böylelikle fotografçılar buluşmasında kendi yerimi garantilemiş oldum. Benimle katılmasını istediğim bir de canciğer vardı, hani kardeş olmayıp kardeşten öte biri. Fotografçılar Buluşması’na katılmayı onun da aklına sokmuştum. Çünkü önceleri baktığını çekerken, birlikte seyahatlerimizden sonra gördüğünü çekmeye başlamış, bu bende umut ışığı olmuştu. Belki bu buluşma fotografa yeni bir nefer daha kazandırırdı. Onun katılımı konaklamayı zorlayınca, kumsalda uyku tulumunda yatmayı göze aldık. İşin başındakiler yılların dostu olunca problem çözüldü. Artık otel konaklama da ayarlanmış, iş yolculuk için bilet bulmaya kalmıştı. Onda da sorunlar yaşadık, neyse ki her sorunun çözümü de ardından geldi.

Yorucu otobüs yolculuğuyla on üç saat sonra Fethiye’ye vardığımızda günün sıcacık bir saatiydi. Etrafı cıvıl cıvıl görünce ne yorgunluk ne de uykusuzluk kaldı. Çarçabuk çantaları emanete, kendimizi köylü pazarına attık. Pazar Fethiye çayı boyunca kurulu. Aslında bu akarsuyun adını bilmiyorum. Gariptir telefonla Fethiye Belediyesi’nden sorduğum kişiler de bilemedi. Güya Kemer çayının kollarından biriymiş. Ben gerçeğini öğreninceye kadar adına Fethiye çayı diyeyim. Taptaze meyve ve sebze, süt, peynir, yağ, çeşitli ot, çiçek, el emeği göz nuru köylü kadınların ürettikleri, daha neler de neler var bu pazarda. İlle de bin bir öyküyü barındıran insan yüzleri. Biraz fotograf, çokça sohbetle geçti zaman. Bizim fotograf telaşımızı gören bir genç yanımıza geldi. “Eğer fotografla ilgileniyorsanız bizim bir etkinliğimiz var buyurun” dedi. O amaçla burada olduğumuzu söyledik. Biraz ileride fotograf çeken birini tanıştırdı bize. “Bu benim kız arkadaşım, İngiliz” dedi. Ölüdeniz’de görüşmek üzere vedalaştık. Aç olmadığımız halde gözlemelerin kokusuna esir oluk. Otlularından sipariş ettik. Fakat tok olunca tamamını yiyemedik. Boşuna dememiş atalarımız “Tok karnına bal kaymak bile çekilmez” diye.


Biz bir gün önceden gelmiştik, Fotografçılar Buluşması 21 Nisan’da başlayacaktı. Geldikten birkaç saat sonra Faruk’dan aldığımız telefonla bugünden mekanın hareketlendiğini öğrenip kendimizi önce otele oradan da Ölüdeniz’deki Genç Beach’e attık. “Genç Beach’de ne ola ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Oluyor işte böyle şeyler, biz sadece kendi kendimize “Elden gitti, gidiyor!” çığlıkları atıp, ciddi bir eylemde bulunmayınca. Gitti gidenler kervanında güzel Türkçemiz de başı çekmekte.

Fotografla ilgilenen hemen herkes bilir Faruk Akbaş adını, lakin onun ne kadar aktif olduğunu bilen ancak onu gerçekten tanıyanlardır. Kısa bir özlem gidermeden sonra bizi basit bir yürüyüşe davet etti. Her doğrudan fotograf çeken mutlaka doğa aşığıdır; yollarda, patikalarda yürümenin zahmetine de daha dünden razıdır. Patikayı tercih edenler çoğunlukta. Basının neferleri ile birkaç fotografçı da denizden motorla gelmekte. Kah çit, kah kaya atlaya; düşe kalka vardık bir tepeye. Altımızda Ölüdeniz ve Lagün’unu izlemekte ve bu muhteşem görüntüyü kayda geçirmekteyiz. Lagün bildiğiniz gibi denizkulağı demek. Böyle güzel bir lagün başka hangi dünya ülkesinde var görmedim, bilmem.

Sevimsiz, soğuk ve ürkütücü sözcüktür “ölü”. Neden bu güzelim yere Ölüdeniz demişler bir türlü anlayamam. Durgun denizi yeterince vurgulayıcı bulmadılar sanırım. Kıpırtısız deseler hiç uymaz, zira her zaman kıpır kıpır. Neyse zamanında böyle betimlemişler, ben de değiştiremeyeceğime göre kafaya takmayayım.

Bundan önce Ölüdeniz ve Lagün’unu defalarca görmüş olsam da her görüş ayrı bir anın anlamlandırmasıyla vücut buluyor, her görüş yeni bir öyküye kapı aralıyor. Buluşmanın kamuoyuna duyuru kayıtlarının ilki Ölüdeniz ve Lagün’u kuşbakışı gören bu tepede yapıldı. Daha ne olsun; izleyiciye hem haber hem görsel şölen. Bu zahmetli yolu tepip buralara gelmişken bir de buranın başka zevkini tatmak farz oldu, kampa deniz motoruyla döndük. On beş yirmi kişilik gruba katılım, gece ve sonrasında artarak sürdü. Açılış sırasında katılımcı sayısı yüz elliyi geçmişti.

Faruk Akbaş Ölüdeniz Belediyesi’nden kendisine gelen fotograf yarışma önerisini; “hemen herkes fotograf yarışmaları yapabilir, biz daha verimli, kalıcı ve katkı sağlayıcı bir şeyler yapmalıyız” diyerek böylesine güzel bir eyleme çevirmişti. Türkiyeli fotografçılar, basın ve misafirlerin katılımı, Sevgili Özcan Yurdalan’ın sunuculuğunda Ölüdeniz Belediye Başkanı Sayın Keramettin Yılmaz’ın konuşmasıyla Ölüdeniz 1. Fotografçılar Buluşması’nın açılışı yapıldı. Açılış kokteyli hoş, yemekler nefis, hava güzel, doğa harika... Sıra geldi atölye çalışmalarına.

Konularının uzmanı arkadaşlar Abdurrahman Aksoy, Ali Çıtak, Emre İkizler, Gülnaz Çolak, Hafize Kaynarca, Hasan Yelken, Ömer Yağlıdere, Özcan Yurdalan, Reha Bilir ve Tarık Yurtgezer’in eğitmenliğinde Görüntü İşleme (Photoshop), Arkeoloji ve Fotograf, Dijital Fotografide Son Gelişmeler, Çocuk Fotografları, Siyah Beyaz Fotografi, Makro Fotografi, Projelendirme (Konu) Çalışması, Fotografın Dilleri ve Fotoröportaj, Belgesel Fotografide Geniş Açı Kullanımı ve Doğa Fotografçılığı başlıklarında çalışmalara geçildi. Bir de “diyeceği olan söylesin” masası vardı.


Atölye çalışmaları aynı saatte olduğu için katılımcılar sadece birine katılabildi. Benim fotografla derdim öykü anlatmak olduğundan Özcan Yurdalan’ın “Fotografın Dilleri ve Fotoröportaj” atölyesine katıldım. Zira o ülkemizde fotografçı olarak tanındığı gibi çok başarılı bir seyahat yazarıdır ve yazdıkları sıradan seyahat kitaplarında bulunanlardan değildir. Bir felsefeci ve öykü anlatıcısıdır o. Hem de bilerek, duyarak, hissettirerek anlatır. Düşünüyordum ki burada fotograf dilleri ve özellikle de haber, belgesel ve doğrudan fotograftan söz edilecek. Sonradan anladım ki düşüncem eksik olmasına rağmen, isabetliymiş. Kaçan kuşlar var olsun. Fotograf gibi yazına da sevdalı ben fotoröportaj yani “foto öykü / fotografla öykü”yü seçerek, bir hamlede iki kuş yakalamışım da haberim yokmuş, bunu çalışma bitince anladım. Bu atölyede fotograf ve öykü birbirini besledi durdu.

Fotograf üretici ve okuyucusuna bağlı olarak; gerçekçi olduğu kadar yalancı, yalancı olduğu kadar gerçekçi olabilir. Burada anladım ki fotoropörtajda foto muhabiri ya da gezi fotografçısı gibi anı yakalayıp, bir oldu bitti hikayesi yaşanmazmış. Bu hep böyle mi olur? Tabii ki hayır. Bunlar istisnalardır. Fotoropörtajda anlatılacak konuya çok uzun zaman ayırıp, iyi araştırıp, öğrenip, kendimizden kılmak, bir anlamda kendini adamak, taraf olmak gerekirmiş.

Canciğer de aynı atölyeye katıldı. Çalışmalar bittiğinde kendine çalışacak bir konu seçmişti bile. Anadolu’dan İstanbul’a gelen göçmen işçiler.

Zaman öylesine hızlı geçiyordu ki öğrenme, paylaşma, eğlenme, dinlenme hep birbiriyle el ele. Yetmez gibi yıllardır birbirini görmeyen gönüldaşların karşılaşması buluşmanın bir başka anlamı oldu. Bu arada katılımlar sürekli artıyordu. Son gün katılımcı sayısı iki yüz elliyi geçti.

Programda iki de çevre gezisi vardı. Biri Kelebekler Vadisi’ne, diğeri Kayaköy’den Ölüdeniz’e Likya Yolu.

İlk gün Belceğiz plajını geçip ülkemizin en güzel parapan sporunun yapıldığı Babadağ’a doğru yükselerek vadiyi kuşbakışı izleyeceğimiz bir noktaya vardık. Bembeyaz kumsalı, mavinin tüm tonlarında denizi, içlere doğru yemyeşil doğası ile altımızda vadi... Kelebeklerin kısa olsa da ömürleri, bunu yeryüzünün en güzel mekanında geçirmeyi bilecek kadar duyarlı antenleri. Dokuz ay boyunca otuz tür gündüz ve kırk tür gece kelebeğinin yaşam sürdüğünün bilindiği Kelebekler Vadisi burası. Yüzün üzerinde fotografçı çevreye dağıldı. Aşağıya bakmak yürek ister istemesine de görüntü öylesine büyüleyici ki hemen herkes kendini riske atıp bunu kaydetmeye çalıştı.

Akşamları Türkiye’nin her yerinden doğa ve insan görüntüleri akıyor perdeye müzikler eşliğinde. Kimi tadı damağımda kaldı cinsinden, kimi sıkıcı uzun metrajlı film örneği... Sonrasında kumsalda müzik eşliğinde söyleşiler...

İkinci günün gezisi Kayaköy’den başlayacak. Bu kez de Belceğiz ve sonrasında Ovacık ile Hisarönü’nden arabalarla geçerek varılıyor bu sessizlik mekanına. Kayaköy eski adıyla Levissi, bilindiği gibi Anadolulu Rumları’nın yerleşkelerinden biri. Ve yine bilindiği gibi onlar bizim gibi bereketli topraklara kurmaz evlerini. Belki bizimki bir konar göçerlik geleneğinin devamı, bundandır halen bilmeyiz bereketli ovaların değerini. Yaklaşık İki binin üzerindeki evi kondurmuşlar yamaçtaki kayalara. İlk bakışta bu ne sıkış tokuş taş yığını diyebilirsiniz, harabe halinde oldukları için. Fakat yanlarına vardığınızda görürsünüz nasıl bir planlamayla kurulduğunu. Köyün en aşağısında şırıl şırıl akan çeşmeleri. Daracık yollarla varılır ev, kilise, şapeller, hatta eczane ve sağlık ocağına. Her evin mutlaka bir su sarnıcı vardır yanında. Tepelere su çıkarmak zor, fakat yağmuru bu sarnıçlarda biriktirip değerlendirmek kolaydır. Hiçbir ev komşusunun manzarasını kapatmayacak şekilde yapılmıştır. Bacalar bizdeki gibi odanın ortasından değil köşelerden çıkar. 1922 yılında yapılan nüfus değişimi çerçevesinde Trakyalı Türklerle Anadolu Rumları karşılıklı olarak yer değiştirmişler. Ancak buralara gelen göçmenler çevre koşullarına uyum sağlayamadıkları için bu evler boş kalmış. İçinde yaşam olmayınca ölünün etlerinin zamanla bedenden ayrılması gibi önce tahta aksamlar sonrasında taş yapıların taşıyıcı aksamları dökülmeye başlamış. Bugün tamamına yakını bir hayaleti andırıyor. Yine de bir hayal kadar güzel ve bir o kadar gerçek.

Şimdilerde özellikle Avrupalılar ve büyük şehirlerin boğuntusundan kaçanlar ülkemizin en güzel pek çok kıyısı gibi buraları da mesken tutmuşlar. Bugünkü devlet tavrı buralarda da sürüyor. Yani yörenin insanları satıp zahmetten kurtuluyor, eloğlu alıp keyfini sürüyor. Fotografta da durum aynı. Biz çektiğimiz fotografları nasıl değerlendireceğiz diye düşünüp dururken, yine eller gelip endemik bitkilerimizden tutun da kelebeklerimizi, kurdumuzu, kuşumuzu, bilmem hangi dağ ve denizlerimizin bilinmeyen yönlerinin fotograflarını çekip dünya yayın piyasasına sürüyor. Oysa zaman hızla geçip giderken önüne kattığını götürüyor bir su gibi ve biz halen bakmaya devam ediyoruz.

Şimdi bu olumsuzluklara ara verip sizi dünyanın en güzel patikalarından birinde Likya yolunun mini minnacık bir bölümünde yürüyüşe çıkarayım.

Daha önce söz ettim ya Kayaköy bir yamaçta kurulu diye. Aşağıdaki bir kafede kahvelerimizi içip sarıya bulanmış tarlalarla köyün fantastik manzarasını görüntüleyip, çeşmelerinden kana kana suyumuzu içip yukarılara tırmanmaya başladık. Deklanşör sesleri durmak bilmiyor. Rastladığımız inek, böcek, ot, çiçek vesaireyi çekerek kiliselerden birine vardık. Ondan da sadece duvarlar kalmış. Bir de bahçesindeki mozaik döşemelerinden bölük pörçük örnekler. Ne de severim bu mozaikleri. Deniz taşlarından yapılır genellikle. Dalgalarla törpülenmiş siyah, beyaz ya da boz bulanık renkli taşlardan. Ya çiçektir ya geometrik şekil. Bize rehberlik edecek kişilerden biri burayı mesken tutup bizden iyi bilenlerden bir İngiliz hatunu. Diğer ikisi büyük şehirlerden kaçıp buralara yerleşen doğa gönüllüsü. Sonuncusu köy imamının oğlu. Hepsi fotografa gönüllü. Kısa bir ön bilgi verdiler; yörenin bilmem ne kadar endemik bitkiye sahip olduğu, bu yolu yüzyıllar, hatta bin yıllardır hangi uygarlıkların aşındırdığı, sadece bu bölgede bulunan sakız ağaçlarının nasıl ilgisiz bırakıldığı ve Yunanista’nın sadece Sakız Adasında bulunan bu ağaçlardan elde ettiği astronomik gelir üzerine.



Yüze yakın kişiyiz. Kilisenin yan kapısından çıkarken hemen eşiğin yanındaki son kalıntıları da nasıl fark etmeden parçaladığımızı görüp buruldum. O güzelim mozaikler her gelişimde daha da azalmakta. Yürüyüş yolunu uluslararası standartlara göre işaretlemişler, yani yol boyundaki iri taşları turuncu ve maviye boyamışlar. Böylelikle yolu bilmesek de kaybolmadan arşınlamak olası. Köyde yüzyıllar önce yapılmış birkaç metrelik daracık düzlükler ve genellikle basamaklardan yükselerek zirveye vardık. Aşağıdaki düzlükte Faruk Akbaş’ın yıllar önce kurmuş olduğu Kayaköy Sanat Kampı var. Burada uluslararası katılımcılarla sanatın her dalında çalışmalar yapılıyor. O fotograf yolculukları ve üniversitedeki derslerinden fırsat bulup ilgilenemediği için satmış burayı, genç ve bir o kadar da yaratıcı arkadaşı Mutlu Ekiz’e. Bu buluşmanın organizasyonunu da o yapıyor. Altımızda Kayaköy, onun aşağı ve ötesinde bereketli olduğundan zerre kadar şüphem olmayan çoğu sakil binalarla doldurulmuş ovayı izliyoruz. Düşüncelerimi karasabana vardırmadan ağaçların arasına dalarak, adaçayı ve kekik kokularıyla sarhoş olmayı yeğliyorum.

Zaman zaman sağımızda aşağılarda kıstaklar görülüyor. Kıstak ve fiyortları betimlerken genellikle dantel gibi denir. Ben bunları oyaya benzetiyorum. Dantel gibi düzenli değil, oya gibi tarumarlar. Elimde sigaramla bir kayanın tepesinde oturup, onlara dalmışım. Binbir düşünce de beraberinde. Arkalardan birinin “dertli kadın” dediğini duydum. Hangimiz dertsiziz ki? Deklanşör seslerinin arttığını anlayınca bana demiş olduğunu anladım. Fotografçıları ilgilendiren dalgın ya da dertli olmam değil, başımdaki şapkaydı. Bir şapka bizler için iyi bir obje olabiliyordu. Karenin önünde sırtı dönük şapkalı bir kadın, önünde deniz, ada ve berzahlar. Elde edilen kare hem kederin hem de “mutluluğun resmi*)” olabilirdi.


Sesler kesilene kadar orada oturdum. Amacım iç sesimi duyana kadar oturmaktı. Onlarca insanın farkında bile olmadan ezerek geçtiği otların, çiçeklerin rayihasını içimde hissederek oturmak. Ve MÖ 700 MS 500 yılları arasında yaşamış Likyalıların hala izlerini taşıyan yola döşenmiş taşlara dokunarak oturmak. Karşımdaki deniz ve St. Nicholas Adası ile koyu, su ile ışığın oyunlarını izleyerek oturmak... Bir çıtırtı duyup arkama baktım. Rehberlerden biri ardımda, beni bekliyormuş. Yalnızlık pek sevilesi bir şey değildir, hemen her zaman da bundan yakınırız. Ben ise böyle zamanlarda ölesiye özlerim yalnızlığı. Bazen ya yanımdakiler bırakmaz ya da ben onlara kıyamaz yanlarında giderim, hatta onlarla konuştuğum bile olur. Görenler yan yana sohbette sanır, ama ben bir başımayımdır.

Yolun son kilometreleri yaklaşırken aşağılarda Ölüdeniz göründü. Artık kesin kararımı vermiştim. Yalnızlığı yalnız kılacaktım. Bu kez bir başka rehber başımda. Onu beni bırakıp gitmeye ikna etmek zor olmadı. Zira o iki gün önce Fethiye pazarıda tanıştığımız arkadaştı. Son yarım saatlik yürüyüşte birçok ortak nokta bulmuş, uzun uzun konuşmuştuk. O da Vietnam, Tayland, Kamboçya’da benim tarzımda dolaşmıştı. Bu nedenle beni anlayabildi. Sonunda doğayla gözüm, kulağım ve düşüncelerimle sevişebilecektim. Artık yalnızca içsesimi değil doğanın sesini de duyabiliyordum. Ne kadar oturdum o tepede bilmiyorum. Başarılı bir sevişmenin ardından yudumlanan kıvamda son sigaranın dumanını ciğerime doldurup, arkadaşları endişelendirmemek için hava kararmadan kampa döndüm.

Son günün etkinliği serbestti. Zaten katılımcıların çoğu da uzak illerden geldiği için sabahtan itibaren geri dönüşler başlamış, katılımcılar azalmıştı. Canciğeri yeni arkadaşlarına emanet edip, Fethiye stadyumunda kutlanacak 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na katılmayı tercih ettim. Bilindiği gibi son yıllardaki yönetimler Ulusal Egemenliği ağızlarına almayıp 23 Nisan’a Çocuk Bayramı demeyi yeğliyorlardı. Kişisel görüşüm o ki egemenlik gitti gidecek. Bu kadar satıp savmadan sonra adına egemenlik deseler ne olacaktı ki? Cumhuriyetimizin kurucuları ve Kemal Atatürk’ün onu emanet ettiği çocukların bu günü nasıl kutlayacağını görmek isteyip erkenden stadyuma damladım. Halk tribünleri, gösteri yapacaklar yeşil sahayı doldurmuş. Malumunuz protokol sahayı gören en güzel yerde. Onların koruma görevlileriyle itişip kakışarak birkaç kare çektim. Baktım iş tatsızlaşıyor kamptan gelecek grubu beklemeye başladım. Geldiler, bir ordu gibi sahaya daldık. Önce çekingen sonra pervasız olayı görüntülemeye başladık. Gözüm gösteri yapan çocuklar, kulağım konuşmalarda. Önemli zatlar hep aynı şeyleri dillendirmekte. Öğrencilerden de birkaç şiir ve günün önemine binaen ezberlenmiş konuşmalar. Gösteriler sırasında minik jimnastikçilerin başarılı hareketleri de olmasa yıllardır izlediğim filmi tekrar izlemiş olacağım. Olaylara dair tüm karamsarlığıma rağmen rengarenk giysili şen şakrak çocuklar yine de umudu diriltiyorlar ya da umutsuz yaşanmayacağı için ben böyle bir yalana sığınıyorum.

Evet fotografçılar buluştu. Tanışmayanlar tanıştı, görüşemeyenler görüştü. Hemen herkes eğlenip, ayrı telden çaldı, söyledi. Varılan ortak nokta, bir dahaki seneye daha güçlü bir kadro ve program ile yeniden buluşmak oldu.
__________________

*) Nazım Hikmet: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”


İstanbul, 30.04.2007 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home