Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Karadeniz'in Kıyıcığından - 5 -


Bizim Köyün Halleri

Sık sık ağına düştüğüm Oblomovluk dönemlerimden birindeydim. Gün ikindiye dönmekte, ben dünden beri yataktaydım. Uyumuyordum. Elimdeki dergiden Çehov’un yaşam öyküsünü okuyordum. Onun Badenweiter’de bir otel odasında yaşamı noktalarken “Ich sterbe... (Ölüyorum)... Şampanya getirin.” deyişine takılmıştım. Yazı şöyle sonlanıyordu: “Moskova’ya üzerinde “İstiridye” yazılı bir vagonla gidiyordu. İstiridye içinde incisini taşıyordu. Yaşamı boyunca asla kaybetmek istemediği mizah duygusuna nazire yapar gibi.”

Henüz iki haftalık Bahar’ın anasına tiz perdeden “Mööö” seslenişiyle Çehov’un son yolculuğu da sonlandı. Burnuma gübre kokusu doldu. Yatağımın karşısındaki açık balkon kapısından yemyeşil ormana kaydı gözlerim. Ardından leylak kokusunu duydum.

Sevgilinin dırdırından arada bir uzaklaşmak için bir kaçıştır köy. O sevgili ki İstanbul'dur. Daha az araba ve insan, daha çok kuş, böcek sesi, daha çok yeşil. Daha çok doğanın kokusu… Benim için bir artısı daha vardır. Hem bunları duyar yaşarım, hem de anam, kardeşim ve yeğenlerimle hasret gideririm. Hatta odamın balkonunun biraz ilerisindeki ahırdaki anabir kardeşlerimle. Nasıl anabir oluyoruz demeyin. Çünkü anam için öncelik onlardadır, farksızdır çocuklarından. Söylediğine göre biz başımızın çaresine bakabilirmişiz, ama onların bizden çok ihtiyacı varmış ona. Bundandır bizim onları kardeş bilmemiz. İster inanın ister inanmayın birbirimizi kıskandığımız bile olur. Anam onların yanında bizim saçımıza dokunsa vay haline; en hafifinden süt vermezler, kıyabilecek kadar kızmışlarsa boynuz gösterdikleri bile olur. Biz de başımız sıkışınca, onlara bizden daha çok zaman ayırıyorsun diye sitem ederiz.

Köyde, kentin bilinmezi ve gizemi yoktur. Her şey bildik, bilindik, çoğunlukla da tek düze… Belki budur da, beni dingin ve huzurlu kılan orada.

Fakat zaman pek çok şeyi değiştiriyor. Değiştirdi köyleri de. Önceleri otlaması için ormana salınan inekler bir iki kaybolmaya başladı. Sonrasında evlere dadandı hırsızlar. Hayvan, eşya, para. Cebe sığanı cepte, sığmayanı kamyonlarla taşıdı soyguncular. Yenilerde bir iki çocuk kaçırıldığı söylentisi çıktı. Göz görmeyince pek inanmadık duyduklarımıza. “Söylentidir, olmaz böyle şey” deyip unuttuk gitti.

Çarşamba günü anneme gelen bir konuk, oğlunuzun asker arkadaşının kardeşiyim diye kendisini tanıtmış. Annem hatırlamayınca, fi tarihinde kız kardeşimin onlara düğüne gittiğini söylemiş. Annem böyle bir olayı anımsamış, fakat genci anımsayamamış. “Daha önce böyle birini hiç görmedim. Yeni moda çenesiyle dudak altına sıkışmış ince bir sakalı vardı. Hani sakalı yüzünü kapasa değiştirmiştir, belki daha önce gördüm de hatırlamıyorum diyeceğim” diyor. Gencin derdi, uğrayıp hal hatır sormak değilmiş. Benzini bitmiş, paraya ihtiyacı varmış. Yani borç istermiş. Annem bir gün önce kaybolan anahtarını ve köydeki hırsızlık olaylarını anımsayıp kuşkulanmış. “Oğul ben yaşlı bir kadınım, bende para ne arar?” demiş. Demiş demesine de pek inandırıcı olmamış. Acele köyüne gidip anasını doktora götürmesi gerekmiş, ihtiyacı bu nedenleymiş, yoksa kötü bir niyeti yokmuş, gibi ısrarcı olmuş. Hastalık deyince anamın yüreği yumuşamış, “gidip kızıma bir sorayım” demiş. Birlikte kardeşimin yanına gitmişler. Kardeşim de genci anımsamamış. Borç konusunda o kadar ısrar ediyormuş ki kardeşim cebindeki On Lirayı gösterip “Bu ekmek param, başka da yok. İhtiyacını görürse buyur” demiş. “Sağ ol abla, benim Üçyüz Liraya ihtiyacım var” deyip gitmiş. Bizimkileri almış bir endişe, hemen gidip kapının kilidini değiştirmişler. Kapının kilidi değişince rahatladılar sanmayın, camlar yerden bir metre yüksekte. Köyde ne gerek var korkuluğa diye, zaten böyle bir önlem yok. Olsa da ev yıkıldı yıkılacak. Yetmez gibi onun üzerinde cam, hangine korkuluk yaptırsınlar? Hoş yazlıkçıların evleri tam tekmil korkuluklu, buna rağmen kamyonlarla boşaltılmadı mı? O gece endişeyle yatıp, yarına Allah kerim diyerek uyumuşlar.

Ertesi gün annem ahır, bağ-bahçe işleriyle, kız kardeşim çocuklarla uğraşarak olayı unutmaya çalışıyormuş. İkindi ezanı ardından, henüz namaza durulurken bir bağırtı kopmuş. Anayolun üzerindedir bizim cami. Yan komşumuz yetmişlik amca namaza koştururken yanında bir araba durmuş. Arabadan iki kadın inmiş, adamcağızı “ne tatlı dedesin sen” diyerek yakalamışlar. Başlamışlar mıncıklamaya. Yol ortasında öyle cüretkar mıncıklamışlar ki cebindeki Binyeziyüzelli Lirayı bulmuşlar. Bu sırada adamcağızın feryatlarına camidekiler fırlamış. Kadınları yakalamışlar, sürücü arabayla kaçmış. Jandarmayı çağırmışlar. Davacıyı, davalı kadınları ve görgü tanıklarını alıp merkeze götürmüşler.

Adamcağız “bana saldırdılar, paramı çaldılar” demiş. Kadınlar “selam verince adam bize göz koydu, yandaki tuvalete götürmeye katlı” demişler. Görgü tanığı seksenlik ihtiyar “eğer örtülü başına saldırıp urgan gibi saçlarını elime dolamasaydım, parayı alıp kaçacaklardı” demiş. Ender bir olay, bu kez soyguncular yakalanmış.

Olayı duyan komşu köylüler geçmiş olsuna gelmiş. Dün de kendi başlarına tuhaf bir olay geldiğini söylemişler. Meğer anneme gelen genç, bizden sonra diğer köylerin imamlarını ziyarete gitmiş. Bir imama “beni falanca köyün imamı size yolladı, paraya ihtiyacım var, onda yokmuş sizin vermenizi rica etti” demiş. Biraz ondan para almış. Daha sonra bir başka köye gidip o köyün imamına da aynı şeyi söylemiş. Ondan da bir miktar koparmış. Uzak köylerden şimdilik bir haber yok.

On hadi diyelim onbeş yıl önce köylüler kapı kilidi bilmezdi, kilit olsa da zaten süs gibi dururdu kapı üzerinde, anahtarın yerini kimse hatırlamazdı. Şimdi kapılara kilit takmak yetmiyor alarm takmayı planlıyor köylüler.

Anlaşılan soyguncular köylünün zekasını yabana atmıyor, eşeği sağlam kazığa bağlıyorlar. İşe çıkmadan önce gerekli sondajı yapıp, isim ve olaylara vakıf oluyorlar.

Otobanın yapılışından sonra ölümle sonuçlanan kazalar ve ormandan, hatta ahırlardan çalınan hayvanlar yüzünden, zavallıcıklar ormanda özgürce geçirecekleri birkaç saati ahırda esaretle sürdürüyor. İşte bu yüzden bizim sevgili Gülbaharımızın kızı Bahar anası yanında olunca sıklıkla “Mööö… Mööö” diyerek meme istiyor. O da biliyor ağlamayana meme yok. Oysa anası yanında olmasa o gelene kadar sessiz sakin yalanıp duracak. Ben de dergimi dikkatim dağılmadan okuyacak, hatta o elimde köyün sessizliğinde Oblomov*) gibi durmaksızın uyuyacak ya da uyur gibi yapacağım.

Ah diyorum ah.. Elden bir şey gelmiyor, gelmesine de; keşke ben Çehov gibi iyi bir öykücü olsaydım da bu olayları çalakalem yazacağıma, hikayeleştirebilseydim.

__________
*) İvan Gonçarov’un roman kahramanı


İstanbul, 13.05.2007 – Fatma Özdirek

1 Comments:

Anonymous doğaylabaşbaşa said...

Öykünüzde doğayı ararken hayal kırıklığı ile karşılaştım.Doğanın içinde doğayı yaşayamamak,sanırım insanı en çok üzen de bu.Güzel bir öykü.
"Doğayla baş başa olmak"ne güzel bir yaşam tarzı ve felsefesi.
iyi günler dileğiyle.
http://www.dogaylabasbasa.blogcu.com/

11:00 ÖÖ  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home