Çarşamba, Mayıs 16, 2007

Çinili Hamam

Zaman zaman duygu yoğunluğu ve beden yorgunluklarımızı baharla ilişkilendiririz. İç kıpırtıları, heyecanlar ilk baharın; durgunluklar, hüzünler sonbaharın başlangıcında gelip bizi bulur, ya da biz alırız onları koynumuza. Bunda mevsim değişikliklerinin etkisi vardır, ama nedenin tastamamı değildir.

Bu nisan da böyle giriverdi. İçindeki öteki ben ‘kısrak’ dur durak bilmeden koşup durmakta, gerçek ben ‘katana’ ise aheste ilerlemekte, hatta olduğu yerde saymakta. İkisi birbiriyle bir türlü uyum sağlayamayınca ortalık viraneye dönmekte. Kısrak, bu viraneyi çekip çevirmek, gam kasafeti su ile akıtıp, birikmişlerden arınmak gerek deyip, bir de çinilerle gözünü boyamış, katananın yerinden kalkmasını sağlamıştı. Katana nasılsa kırdı zinciri. Tası, tarağı, keseyi, havluyu, terliği, şampuanı, sabunu koydurdu çantaya, düştü yola.

Üç yıl önce bir İtalyan arkadaşından duymuştu Üsküdar’daki Çinili Hamamı. Utanmıştı. Elin oğlu üç günlüğüne geliyor sevgili İstanbul’unun her yerini öğreniyor, o daimi sevgilim dediğinin en önemli güzelliklerini görüp bilmeyi hep sonraya bırakıyordu. O günden beri hep görmek istemiş, elinin altındaydı ya nasılsa görürdüye yenilmişti.

Bir ağacın yanından geçti, dallarda toplu iğne başı büyüklüğünde erikler. Daha net görebilmek için burnuna indirdi başındaki gözlüğü. Havanın sıcaklığı sizi de kandırdı, zamansız meyveye durdunuz, dilerim kırağıya tutulup dökülmezsiniz diye düşünüp, buruldu. Dünün Hardal sokağı, bugünün gayriresmi Sinan Çetin’i olduğundan beri merdivenler çıplak!.. Seke seke aşağı bırakıverdi kendini. Birkaç ay öncesine kadar yeni sevgililer gibi kucak kucağaydı, beton merdivenle yaprak dökmeyen bitkiler. Budana budana tükenmeye yüz tuttular.

Sahilde yalancı kirazlar pembe beyaz çiçeğe durmuştu, onları görünce yüzü aydınlandı. Sonra yol kenarlarındaki yeşillikler arasında hercai menekşe, nergis, papatya ve lalelere rastladı, coştu birden. Ne güzeldi renkleri. Bir de ömürleri uzun olsaydı.

Eskiler ne güzel bezemişler çinileri mavi, beyaz, kırmızı lalelerle. Ancak bu işin ustaları çinilere nakşederek sonsuz kılmış onların ömürlerini. İznik çinilerinde açan kırmızı laleler dünyanın yedi düveline nam salmış. Bugün önemli müzelerde rastlanı(labili)yor onlara. Çiniyle kırmızıyı buluşturmak öyle kolay iş değilmiş. İşin sırrı halen tam çözülememiş.

Çinili hamamın çinilerinin nereden gelmiş olabileceğini düşündü. İznik’ten mi, Kütahya’dan mı? Heyecanlandı, adımlarını sıklaştırdı. İskeleye vardı. Kim bilir ne kadar güzel olurdu Şirketi Hayriye’den günümüze kalan vapurlarla salınarak Üsküdar’a geçmesi. Onlarsa zamandan çok kar hırsına yenilmişlerdi. Bindi bir motora, vardı metro ve tüp geçişin hazırlıkları nedeniyle delik deşik olmuş karşı kıyıya. Soğuğu sevmezdi. “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur” demek istedi, ıslanarak. Oysa soğuğa rağmen hava alabildiğine güneşliydi.

İnşaat nedeniyle her gün daha daralıp kaldırımsız kalan yollarda kah inşaat bölüntülerine, kah insanlara çarparak, arabalara sürünüp geçerek vardı Toptaşı’na. Soldaki sokağa girip biraz ilerledi. Caminin yanından sağa döndü. Bir süre sonra cadde yükselmeye başladı. Bir çatala geldi. Hamamı sordu. Sağda, üç yüz metre ilerde, caminin yanındaymış. Biraz daha ilerledi, terledi. Eskiden terlemezdi. Menepozun yaklaşmakta olduğunu düşündü, yoruldu. Hamamın kubbelerini gördü bakımsız, girişi gibi. Kapıda bez bir örtü. Üstünde “For Men” yazısını okudu. Hemen uzaklaştı. Pişman oldu. Bu sözcüğü bilmek zorunda mıydı? Girseydi içeri, görseydi erkek hallerini. Hamamın çevresinde yüz seksen derece döndü. Yine bir bez örtü. Üstünde “For Women” yazısı. Bez örtüyü kaldırdı, kapı kolunu tuttu, girdi içeri.

Soğukluk alanda birkaç kadın gezinmekte. İkisi peştamallı, biri bornozlu. Başka iki kişi oturmuş gazoz içmekte. Selamlaştılar. Duvardaki mavili çirkin fayanslara ilişti gözü. Hamamcı kadın soyunma odasının anahtarını verdi. Leylak rengi naylon terliklerini giyip, üst kattaki odaya gitti. Soyundu, bikinisini giydi, peştamalına sarındı. Kapıyı kapatırken anahtarın ucundaki on üçü görünce, bu sayının kendisi için anlamını düşündü. Önce ilkokul numarası olmuştu. Sonra nedense modaya uyup uğurlu sayım demişti, herhalde unutamadığı için ilkokul günlerini. Daha sonra parmağının parçalanışını hatırladı. Şirket yöneticisi telefonunun dahili numarasının on üç olmasını uğursuz sayıp istememiş, çocukluğunun güzel günleri anısına kendisine bağlanmasını istemişti hattın. Hat bağlandıktan birkaç dakika sonra kurander yüzünden çarpan demir kapının arasında kalmıştı incecik ve zarif elinin orta parmağı. Tek güzel uzvum da gitti diye içi sızlamıştı. Ameliyat kar etmemiş, parmak ucu düşerek nişane olarak kalmış; yine de on üçe toz kondurmamıştı.

Hamamcı kadının kese isteyip istememesini sormasıyla unuttu on üçü. Girdi sıcak bölüme. Ortadaki göbek taşında bir kadın sere serpe yatmakta, biri natırın ellerine teslim. Çevresinde pekçok oda. İkisi modaya uyup saunaya dönüştürülmüş, diğerleri beş kurnalı açık oda. Su boruları sıva üstünde, musluklar en adisinden, günümüz işi. Bir kurna seçti. İçindeki suyu boşalttı. Yeni doldurduğu suyla oturacağı yeri yıkadı. İlk şampuanını yapmıştı ki natır geldi. Şampuanlandığı için kiri çıkmazmış. Yeniden sabunlanıp terlemesi gerektiğini söyledi. Sabunlandı, birkaç dakika geçmeden natır yeniden geldi. Göbek taşına yatmasını istedi. Kadının elindeki siyah keseden iğrendi. Yıllardır hiç kullanmadığı beyaz kesesini kadına verdi, onunla keselemesini rica etti. Keseyle tenin buluşması pek başarılı sayılmazdı, zira ikisi neredeyse son onbeş yıldır hiç buluşmamıştı.

İlk hamama gidişi Oniki Eylül sonrasında bir gösteride tutuklanıp onaltı gün yattığı Birinci Şubeden çıkışında olmuştu. Orada yattığı sürece yıkanamamıştı. Yetmez gibi pisikolojik başkı amacıyla tıkanan tuvaletlerdeki boklar zemindeki suda yüzüyor, ayaklarına değiyordu. Musluklar dokunulacak gibi değildi, yüzünü zor yıkıyordu. Fırçayı ağzına götürdüğünde bir öğürtü tutuyor, mide bulantısından dişini fırçalayamıyordu. Tuvaletten her çıktığında daha çok kirlendiğini sanıyordu. İkinci gidişi Doksanlı yılların ortalarına doğru oldu. Geçirdiği trafik kazası sonucu üç ay iki kolu alçıda kalmış, alçılar açıldığında kollar bir türlü bir araya gelememişti. Birkaç aylık fizik tedavi sonrası elini kolunu kullanmaya başladığında hemen hamama koşmuştu. Böyle durumlarda insanın vücuduyla, hatta kendisiyle yabancılaştığı olurdu. Üzerine sinen kiri, kokuyu bir türlü atamayacağını sanırdı. Arınmak için suya girmek yetmez, onu kazımak da gerekirdi.

Kese sonrası yeniden kurnanın başına gitti. Saçına Hint kınası sürdü. Yarım saat beklemesi gerekiyordu. Bekleme süresini sigara içerek soğuk alanda geçirmek istedi. Sigarasını yakıp, deri kaplı metal sandalyeye oturdu. Alt katta sıralı odalar. Üst kata çıkan tahta merdiven ve tırabzanları, üst katın hoş ahşap oda bölüntülerini izledi. Duvarlardaki fayansları arabesk buldu. Hamamcı kadına çinileri sordu. Renklerini merak ediyordu. Hamamcı kadın da görmemişti onları. Güya eskiden varmış. Onlar aldığında viraneymiş yapı, çinilerden de eser yokmuş. Efkarlandı, kurnasının başına döndü.

Saçına döktü ılık suyu. Kına simsiyah aktı bembeyaz mermere. Gözüne kaçtı bir miktar, gözü yandı. İyice yıkadı saçını. Bir süre sonra geçti gözündeki acı. Geçmeyen acıları düşündü, mermerden akıp giden siyahı. Saçının rengini merak etti, aynası olmadığı için göremedi. Natır geldi, kapanacakmış hamam. Çar çabuk paklandı. Odasına gidip giyindi. Susadı gazoz aldı. Gazozun asiti içini ılıttı, üstündeki rehaveti attı. Hamam, natır ve içecek ücretini ödeyip çıktı.

Akşamın yumuşak ışığı önündeki caminin duvarına, yandaki müştemilatın bacasına, oradan da kalem gibi zarif minareye çekti dikkatini. Caminin içini merak etti. Avludan içeri girdi. Cami kapısı kilitliydi, üzerinde “Çinili Cami” yazıyordu. Güneşin etkisiyle aynaya kesmiş cama hamamın etkisiyle pembeleşmiş yüzünü dayadı, ellerini gözüne siper ederek içeri baktı. Aradığı çiniler oradaydı.

İstanbul, 10.04.2007 – Fatma Özdirek

2 Comments:

Anonymous doğaylabaşbaşa said...

ELİNİZE SAĞLIK,GÖNLÜNÜZE SAĞLIK
DOĞAYLABAŞBAŞA

4:31 ÖS  
Blogger Fatma Özdirek said...

Teşekkür ederim sevgili Mehmet Bey...

5:42 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home