Çarşamba, Mayıs 30, 2007

GOYER / İlyas Halil


Reşit beyi dinliyordum. Otuz yıl önce yaşadığı yerleri ziyaretten yeni dönmüştü. Montreali neden bırakıp döndüğünü, gitmekle yaşantısını nasıl zehir ettiğini anlatıyordu.
`Üsküdarda evimizin önü, üstü, ardı masmaviydi `dedi. `Sabahları yalap yalap su, göklerin yosunu.. Tekneler geçer giderdi uzaktan. Karşımda bir sıra kıyı, ince yeşil. duman.. Motor sesleri duyulmazdı, martı bağırtılarından.. Ak yelkenlerin içi rüzgar hep..
Marmaradan` `Gitmeseydin` dedim. `Kimse kolundan çekip sürüklemedi ki` `İtin biri` dedi ` Montreal sokakları yağdan demişti. Kızları baldandı güya. Serde gençlik.. Yatağı yorganı yüklendim. Yollara düştüm. Suda topraksız büyüyen bitkiye döneceğimi, kök salmanın güç olacağını nereden bilecektim`. Balkonda kahve içiyor, gençliğini nasıl Ağustos böceği sanarak boş geçirdiğini anlatıyordu. `Hadi gittin neden hemen dönmedin ` dedim. `Gençlik.. Şaşkınlık ` dedi. `Kişi bacağının kesildiğini ancak bin yıl topalladıktan sonra öğreniyor. `Bir ay önce Goyerde çektiği resimleri, kaldıkları apartmanı gösterdi. Kekikli ekmek, çövenli pastırma koktuğunu söyledi.
`Kapıcının zilini çaldım` dedi `Yaşlı bir adam beni “Sicak bir merhaba” ile karşıladı. Karşılık vermediğimi görünce, `Bu selamın karşılığı “Merhaba on to you” dedi.` Kusura bakma bilmiyordum` dedim. `Seni üzmek için söylemedim` dedi `Orta çağlardan kalmış bu selamı bizden çok önce Goyerde yaşamış bir kavim kullanıyordu. Birbirlerine “Sana Barış armağan ediyorum” anlamında. “Merhaba” derlermiş. Selam`ın karşılığı “Senin de evini Barış şenlendirsin”anlamında “Merhaba on to you” imiş.
Goyere 1963 yılında yerleştim. Uçaktan gözleri pırıltılı Anadolulu inmiş. Kuzey Kutbunda altından yapılmış güneşi aramağa gelmiştim.
Mevsim sonbahardı. Ay kızıl yapraklı, biber acı Ekim. Çanağı çömleği Haliçte. yüklemiş Gemileri öküzlerle çekmiş, elimde karanfil akşamın son aydınlığında Fatihin torunu gibi Goyere girmiştim.
Sokak halkı kaldırıma dizilmiş bize hayretle bakıyordu. Külüstür kamyonetten indirdiğim eski yatakları, kırık iskemleleri, üç ayaklı masayı, iki tavuğu, süt veren keçiyi, pompalı gaz ocağını, oklavaları, iri et bıçaklarını süzüyordu... Hepsinin elini sıktım. Merhaba dedim. Özlem yıllarım başlıyordu. Kışı görmemek için pencereleri güneşle boyuyacak, bahar akşamları için odaları Erenköy çiçekleriyle bezeyecektim.
Soğuk günlerde battaniyelere sarıldı mahalleli. Sonra nar yanaklı bebeler indi bacalardan, sesiz girdiler açık pencerelerden. Bir evde Ali, diğerinde Kemal, yan apartmanda Arzu Mete Metin, sonra Işıl Ilgın.
Çok geçmeden cocukları her sabah karda kışta başlarını yünle sarıp, okula göndermiştik. Mehmet bu sokakta kumara dadanmıştı.
Üst pencereye baktım. Mutfağımızdan kuru fasulye kokusu geliyordu. Boyası dökülmüş yemek odasında dostlar.. Güçlü rakı kokusu bizi uzak yerlere savurmuş. Masada İlhan, Aydın , Nejdet, Saadet, Erdem Ülkü.. Harıl harıl Bursa şeftalilerinden İzmir üzümünden Adana sıcağından söz ediyoruz...
Loş bir ışık yatak odasında. İki yorgun insanın fısıltısı. Tanıdığım sesler.. bildiğim konu. Ay sonu. olmasına karşın. Ay başı o kadar uzak ki.. Kısa bir sürede Goyer düğün evine, bayram yerine döndü. Metin katıldı sokağa. Sonra Adem, kasap İzzet, Doktor Nejdet baharın çiçek kokuları gibi açık pencerelerden apartmanlara doldular.
Arabası bozulan karda kışta Ataçeri`yi koşuyordu işe. Dolapdereye dönmüştü arka sokak. Üzülen sıkılan Aydının kapısını çalıyordu. Konu komşu birbirinin akrabası dostu. Müslümanı Yahudisi Katoliği aynı karanlıktan korkuyor aynı parasızlıkla savaşıyordu. Sünnet düğünlerinde bütün mahalle İtalyanı Yahudisi bizimle halay çekti göbek atmıştı. Can sıkıntısında rakı içti kana kana doyasıya üzülmüştü. Üzüntüleri çinde mutluydu göçmenler.
‘Neden kalmadın, Montreal güzel bir kent’ dedim. ‘Güzel olduğunu biliyorum’ dedi. Suç bende. Hatayı başta yaptım... Eski şerit metremi, taş okkamı, teneke litremi beraberimde götürmüştüm. Çocukken yastığımın altında sakladığım resim defterim vardı. Yola çıkmadan eski çizdiklerime baktım. Sokağımızı çocuk gözümle çocuk çizgilerimde aradım. Dizimi ilk sıyırdığım ağacı buldum. Beni ısıran köpek ikinci sayfada.
Üsküdar’ı geride bırakıp gitmek istemiyorum. Çiceklerimi ağaçlarımı teker teker renkli tebeşirle defterime yerleştirdim. Bahçemizin güllerini, erik ağacını, çiçek yüklü akasyaları beyaz tebeşirle aktardım.

Penceremi süsler diye araba tekeri çizdim defterime. Sarı ışıklı. Emirgan günesi. Beyoğlu’nda sahlep kokusu takıldı araba tekerine. Susamlı sıcak simit. Ocak acı soğuğunu unutturacaktı güya bize. Pencereyi açınca horoz ötecekti Goyer sokağında.
Kırlardan yeşil tebeşirle çizilmiş sıra ağaçlar çaldım... Fındık büyük yuvarlak çizgiler Adana’dan Abidin Paşa caddesinde arabacılar. Tarsus garında ayran kebap satan çocuklar doldu defterime. Resimlerime ‘merhaba’ diyecegim her sabah... Hasta olmasa da Emine’nin sağlığını sorarım ayakkabı tamircisi Ahmet efendiye. Bit pazarında ayakkabı onarırdı ben çocukken. Cemile hanım iyidir insallah yakında kurtulur diyeceğim Bakkal Osman’a. Eşinin oğlan doğurmasını çok isterim diyeceğim...
Bademlerin erken ciçek açtığı yıldı. Buluştuğumuz bir yer vardı Bebek tepelerinde. Deniz önümüzde tebeşirle çizilmiş çamaşır çividi. Üstümüzde bulutlar martı kanadı ak. Ağaç altında oturur, birbirimize doyasıya bakardık... Parasız günlerimde aybaşını beklerken gözlerinin rengi ile oyalanacağım.
Goyer’de sokağa yapıştırdığım yeşil ağaç resimler gürültü yapmağa başladı. Huylarımız uyandı ağaçlarda. Çınarlar kızınca nağra atıyordu. Yaz günleri geç saatlerde pencereler açıkken akağaçlar bağıra bağıra konuşuyordu.
Araba tekeri guneş’im aksamları birayla kafa çekiyor uçkurunu tutamayınca sokağın başında işiyordu. Abidin Paşa caddesinde arabacılar ana avrat sövüyorlar işler yavaşlayınca...
Resim defterini verdi ‘Pencereden dışarı bak’ dedi. ‘Ne goruyorsun?’. ‘Sokak’ dedim. ‘İyi bak’ dedi. ‘Boğazı göreceksin’. Deniz vuruyordu kaldırıma... Sandallarda balıkçılar uskumru lüfer kızartıyordu. Kokudan şikayetçi konu komşu polisi çağırmış balıkçıları atmışlardı Goyer’den...
Goyer bize, yağmurdan korunacak çinko bir dam, yazın gölgesinde oturacak bir çınar, kışın ocakta çorbamızı ısıtacak bir yer olmuştu. Fırınlarında ekmek bizim ekmeğe benziyordu. Çeşmelerinde sular, kavacık suyu. Rüzgar Anadolu cicek kokularını doldurdu evimize. Sanki hiç çıkmamıştım Üsküdar’dan. ‘Reşit’ dedim ‘madem ki Üsküdar’ı Montreal’e taşıyacaktın neden Üsküdar’ı yakıştığı yerde bırakıp Üsküdar’da kalmadın?
Haklısın` dedi `Döndüğüm iyi oldu` dedi. `Gittiğime de sevindim. Hiç bir şey yapmadıysak Bir iki Polonyalı üç beş yaşlı Macar Eski bir masal yaşar gibi `Barış` anlamında birbirlerine Merhaba demeyi öğrendiler.

İLYAS HALİL
.


0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home