Çarşamba, Mayıs 30, 2007

GOYER / İlyas Halil


Reşit beyi dinliyordum. Otuz yıl önce yaşadığı yerleri ziyaretten yeni dönmüştü. Montreali neden bırakıp döndüğünü, gitmekle yaşantısını nasıl zehir ettiğini anlatıyordu.
`Üsküdarda evimizin önü, üstü, ardı masmaviydi `dedi. `Sabahları yalap yalap su, göklerin yosunu.. Tekneler geçer giderdi uzaktan. Karşımda bir sıra kıyı, ince yeşil. duman.. Motor sesleri duyulmazdı, martı bağırtılarından.. Ak yelkenlerin içi rüzgar hep..
Marmaradan` `Gitmeseydin` dedim. `Kimse kolundan çekip sürüklemedi ki` `İtin biri` dedi ` Montreal sokakları yağdan demişti. Kızları baldandı güya. Serde gençlik.. Yatağı yorganı yüklendim. Yollara düştüm. Suda topraksız büyüyen bitkiye döneceğimi, kök salmanın güç olacağını nereden bilecektim`. Balkonda kahve içiyor, gençliğini nasıl Ağustos böceği sanarak boş geçirdiğini anlatıyordu. `Hadi gittin neden hemen dönmedin ` dedim. `Gençlik.. Şaşkınlık ` dedi. `Kişi bacağının kesildiğini ancak bin yıl topalladıktan sonra öğreniyor. `Bir ay önce Goyerde çektiği resimleri, kaldıkları apartmanı gösterdi. Kekikli ekmek, çövenli pastırma koktuğunu söyledi.
`Kapıcının zilini çaldım` dedi `Yaşlı bir adam beni “Sicak bir merhaba” ile karşıladı. Karşılık vermediğimi görünce, `Bu selamın karşılığı “Merhaba on to you” dedi.` Kusura bakma bilmiyordum` dedim. `Seni üzmek için söylemedim` dedi `Orta çağlardan kalmış bu selamı bizden çok önce Goyerde yaşamış bir kavim kullanıyordu. Birbirlerine “Sana Barış armağan ediyorum” anlamında. “Merhaba” derlermiş. Selam`ın karşılığı “Senin de evini Barış şenlendirsin”anlamında “Merhaba on to you” imiş.
Goyere 1963 yılında yerleştim. Uçaktan gözleri pırıltılı Anadolulu inmiş. Kuzey Kutbunda altından yapılmış güneşi aramağa gelmiştim.
Mevsim sonbahardı. Ay kızıl yapraklı, biber acı Ekim. Çanağı çömleği Haliçte. yüklemiş Gemileri öküzlerle çekmiş, elimde karanfil akşamın son aydınlığında Fatihin torunu gibi Goyere girmiştim.
Sokak halkı kaldırıma dizilmiş bize hayretle bakıyordu. Külüstür kamyonetten indirdiğim eski yatakları, kırık iskemleleri, üç ayaklı masayı, iki tavuğu, süt veren keçiyi, pompalı gaz ocağını, oklavaları, iri et bıçaklarını süzüyordu... Hepsinin elini sıktım. Merhaba dedim. Özlem yıllarım başlıyordu. Kışı görmemek için pencereleri güneşle boyuyacak, bahar akşamları için odaları Erenköy çiçekleriyle bezeyecektim.
Soğuk günlerde battaniyelere sarıldı mahalleli. Sonra nar yanaklı bebeler indi bacalardan, sesiz girdiler açık pencerelerden. Bir evde Ali, diğerinde Kemal, yan apartmanda Arzu Mete Metin, sonra Işıl Ilgın.
Çok geçmeden cocukları her sabah karda kışta başlarını yünle sarıp, okula göndermiştik. Mehmet bu sokakta kumara dadanmıştı.
Üst pencereye baktım. Mutfağımızdan kuru fasulye kokusu geliyordu. Boyası dökülmüş yemek odasında dostlar.. Güçlü rakı kokusu bizi uzak yerlere savurmuş. Masada İlhan, Aydın , Nejdet, Saadet, Erdem Ülkü.. Harıl harıl Bursa şeftalilerinden İzmir üzümünden Adana sıcağından söz ediyoruz...
Loş bir ışık yatak odasında. İki yorgun insanın fısıltısı. Tanıdığım sesler.. bildiğim konu. Ay sonu. olmasına karşın. Ay başı o kadar uzak ki.. Kısa bir sürede Goyer düğün evine, bayram yerine döndü. Metin katıldı sokağa. Sonra Adem, kasap İzzet, Doktor Nejdet baharın çiçek kokuları gibi açık pencerelerden apartmanlara doldular.
Arabası bozulan karda kışta Ataçeri`yi koşuyordu işe. Dolapdereye dönmüştü arka sokak. Üzülen sıkılan Aydının kapısını çalıyordu. Konu komşu birbirinin akrabası dostu. Müslümanı Yahudisi Katoliği aynı karanlıktan korkuyor aynı parasızlıkla savaşıyordu. Sünnet düğünlerinde bütün mahalle İtalyanı Yahudisi bizimle halay çekti göbek atmıştı. Can sıkıntısında rakı içti kana kana doyasıya üzülmüştü. Üzüntüleri çinde mutluydu göçmenler.
‘Neden kalmadın, Montreal güzel bir kent’ dedim. ‘Güzel olduğunu biliyorum’ dedi. Suç bende. Hatayı başta yaptım... Eski şerit metremi, taş okkamı, teneke litremi beraberimde götürmüştüm. Çocukken yastığımın altında sakladığım resim defterim vardı. Yola çıkmadan eski çizdiklerime baktım. Sokağımızı çocuk gözümle çocuk çizgilerimde aradım. Dizimi ilk sıyırdığım ağacı buldum. Beni ısıran köpek ikinci sayfada.
Üsküdar’ı geride bırakıp gitmek istemiyorum. Çiceklerimi ağaçlarımı teker teker renkli tebeşirle defterime yerleştirdim. Bahçemizin güllerini, erik ağacını, çiçek yüklü akasyaları beyaz tebeşirle aktardım.

Penceremi süsler diye araba tekeri çizdim defterime. Sarı ışıklı. Emirgan günesi. Beyoğlu’nda sahlep kokusu takıldı araba tekerine. Susamlı sıcak simit. Ocak acı soğuğunu unutturacaktı güya bize. Pencereyi açınca horoz ötecekti Goyer sokağında.
Kırlardan yeşil tebeşirle çizilmiş sıra ağaçlar çaldım... Fındık büyük yuvarlak çizgiler Adana’dan Abidin Paşa caddesinde arabacılar. Tarsus garında ayran kebap satan çocuklar doldu defterime. Resimlerime ‘merhaba’ diyecegim her sabah... Hasta olmasa da Emine’nin sağlığını sorarım ayakkabı tamircisi Ahmet efendiye. Bit pazarında ayakkabı onarırdı ben çocukken. Cemile hanım iyidir insallah yakında kurtulur diyeceğim Bakkal Osman’a. Eşinin oğlan doğurmasını çok isterim diyeceğim...
Bademlerin erken ciçek açtığı yıldı. Buluştuğumuz bir yer vardı Bebek tepelerinde. Deniz önümüzde tebeşirle çizilmiş çamaşır çividi. Üstümüzde bulutlar martı kanadı ak. Ağaç altında oturur, birbirimize doyasıya bakardık... Parasız günlerimde aybaşını beklerken gözlerinin rengi ile oyalanacağım.
Goyer’de sokağa yapıştırdığım yeşil ağaç resimler gürültü yapmağa başladı. Huylarımız uyandı ağaçlarda. Çınarlar kızınca nağra atıyordu. Yaz günleri geç saatlerde pencereler açıkken akağaçlar bağıra bağıra konuşuyordu.
Araba tekeri guneş’im aksamları birayla kafa çekiyor uçkurunu tutamayınca sokağın başında işiyordu. Abidin Paşa caddesinde arabacılar ana avrat sövüyorlar işler yavaşlayınca...
Resim defterini verdi ‘Pencereden dışarı bak’ dedi. ‘Ne goruyorsun?’. ‘Sokak’ dedim. ‘İyi bak’ dedi. ‘Boğazı göreceksin’. Deniz vuruyordu kaldırıma... Sandallarda balıkçılar uskumru lüfer kızartıyordu. Kokudan şikayetçi konu komşu polisi çağırmış balıkçıları atmışlardı Goyer’den...
Goyer bize, yağmurdan korunacak çinko bir dam, yazın gölgesinde oturacak bir çınar, kışın ocakta çorbamızı ısıtacak bir yer olmuştu. Fırınlarında ekmek bizim ekmeğe benziyordu. Çeşmelerinde sular, kavacık suyu. Rüzgar Anadolu cicek kokularını doldurdu evimize. Sanki hiç çıkmamıştım Üsküdar’dan. ‘Reşit’ dedim ‘madem ki Üsküdar’ı Montreal’e taşıyacaktın neden Üsküdar’ı yakıştığı yerde bırakıp Üsküdar’da kalmadın?
Haklısın` dedi `Döndüğüm iyi oldu` dedi. `Gittiğime de sevindim. Hiç bir şey yapmadıysak Bir iki Polonyalı üç beş yaşlı Macar Eski bir masal yaşar gibi `Barış` anlamında birbirlerine Merhaba demeyi öğrendiler.

İLYAS HALİL
.


İLYAS HALİL'den iki şiir



SEMA
.
Seninle karşılaştığım gün
Güneş doluydun.
Güzel bir maviydin.
Renklerine şaşmıştım.
Sana yerim yurdumsun dedim.
Kanat aramağa çıktım.
Nihayet uçmayı beceriyorum
Seni geziyor seni tadıyorum artık
Çiçekli tomurlarına bakıp
Uçmak güzel şeydi
.

Bitmediğini
Görünce şaşırmıştım
Gökyüzü olduğunu nereden bilecektim.



*** *** *** **** ***
.

SEVGİ
.
Sevgiden yana
Çok yıl biriktirdim
Yetmiş yedisinin
Her saniyesinde yaşadım seni .
*
İlk öğrendiğim şeydin
Su ıslatmaktan vazgeçse
Bile
Senden vaz geçemem artık.
.

İLYAS HALİL
.

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

Çinili Hamam

Zaman zaman duygu yoğunluğu ve beden yorgunluklarımızı baharla ilişkilendiririz. İç kıpırtıları, heyecanlar ilk baharın; durgunluklar, hüzünler sonbaharın başlangıcında gelip bizi bulur, ya da biz alırız onları koynumuza. Bunda mevsim değişikliklerinin etkisi vardır, ama nedenin tastamamı değildir.

Bu nisan da böyle giriverdi. İçindeki öteki ben ‘kısrak’ dur durak bilmeden koşup durmakta, gerçek ben ‘katana’ ise aheste ilerlemekte, hatta olduğu yerde saymakta. İkisi birbiriyle bir türlü uyum sağlayamayınca ortalık viraneye dönmekte. Kısrak, bu viraneyi çekip çevirmek, gam kasafeti su ile akıtıp, birikmişlerden arınmak gerek deyip, bir de çinilerle gözünü boyamış, katananın yerinden kalkmasını sağlamıştı. Katana nasılsa kırdı zinciri. Tası, tarağı, keseyi, havluyu, terliği, şampuanı, sabunu koydurdu çantaya, düştü yola.

Üç yıl önce bir İtalyan arkadaşından duymuştu Üsküdar’daki Çinili Hamamı. Utanmıştı. Elin oğlu üç günlüğüne geliyor sevgili İstanbul’unun her yerini öğreniyor, o daimi sevgilim dediğinin en önemli güzelliklerini görüp bilmeyi hep sonraya bırakıyordu. O günden beri hep görmek istemiş, elinin altındaydı ya nasılsa görürdüye yenilmişti.

Bir ağacın yanından geçti, dallarda toplu iğne başı büyüklüğünde erikler. Daha net görebilmek için burnuna indirdi başındaki gözlüğü. Havanın sıcaklığı sizi de kandırdı, zamansız meyveye durdunuz, dilerim kırağıya tutulup dökülmezsiniz diye düşünüp, buruldu. Dünün Hardal sokağı, bugünün gayriresmi Sinan Çetin’i olduğundan beri merdivenler çıplak!.. Seke seke aşağı bırakıverdi kendini. Birkaç ay öncesine kadar yeni sevgililer gibi kucak kucağaydı, beton merdivenle yaprak dökmeyen bitkiler. Budana budana tükenmeye yüz tuttular.

Sahilde yalancı kirazlar pembe beyaz çiçeğe durmuştu, onları görünce yüzü aydınlandı. Sonra yol kenarlarındaki yeşillikler arasında hercai menekşe, nergis, papatya ve lalelere rastladı, coştu birden. Ne güzeldi renkleri. Bir de ömürleri uzun olsaydı.

Eskiler ne güzel bezemişler çinileri mavi, beyaz, kırmızı lalelerle. Ancak bu işin ustaları çinilere nakşederek sonsuz kılmış onların ömürlerini. İznik çinilerinde açan kırmızı laleler dünyanın yedi düveline nam salmış. Bugün önemli müzelerde rastlanı(labili)yor onlara. Çiniyle kırmızıyı buluşturmak öyle kolay iş değilmiş. İşin sırrı halen tam çözülememiş.

Çinili hamamın çinilerinin nereden gelmiş olabileceğini düşündü. İznik’ten mi, Kütahya’dan mı? Heyecanlandı, adımlarını sıklaştırdı. İskeleye vardı. Kim bilir ne kadar güzel olurdu Şirketi Hayriye’den günümüze kalan vapurlarla salınarak Üsküdar’a geçmesi. Onlarsa zamandan çok kar hırsına yenilmişlerdi. Bindi bir motora, vardı metro ve tüp geçişin hazırlıkları nedeniyle delik deşik olmuş karşı kıyıya. Soğuğu sevmezdi. “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur” demek istedi, ıslanarak. Oysa soğuğa rağmen hava alabildiğine güneşliydi.

İnşaat nedeniyle her gün daha daralıp kaldırımsız kalan yollarda kah inşaat bölüntülerine, kah insanlara çarparak, arabalara sürünüp geçerek vardı Toptaşı’na. Soldaki sokağa girip biraz ilerledi. Caminin yanından sağa döndü. Bir süre sonra cadde yükselmeye başladı. Bir çatala geldi. Hamamı sordu. Sağda, üç yüz metre ilerde, caminin yanındaymış. Biraz daha ilerledi, terledi. Eskiden terlemezdi. Menepozun yaklaşmakta olduğunu düşündü, yoruldu. Hamamın kubbelerini gördü bakımsız, girişi gibi. Kapıda bez bir örtü. Üstünde “For Men” yazısını okudu. Hemen uzaklaştı. Pişman oldu. Bu sözcüğü bilmek zorunda mıydı? Girseydi içeri, görseydi erkek hallerini. Hamamın çevresinde yüz seksen derece döndü. Yine bir bez örtü. Üstünde “For Women” yazısı. Bez örtüyü kaldırdı, kapı kolunu tuttu, girdi içeri.

Soğukluk alanda birkaç kadın gezinmekte. İkisi peştamallı, biri bornozlu. Başka iki kişi oturmuş gazoz içmekte. Selamlaştılar. Duvardaki mavili çirkin fayanslara ilişti gözü. Hamamcı kadın soyunma odasının anahtarını verdi. Leylak rengi naylon terliklerini giyip, üst kattaki odaya gitti. Soyundu, bikinisini giydi, peştamalına sarındı. Kapıyı kapatırken anahtarın ucundaki on üçü görünce, bu sayının kendisi için anlamını düşündü. Önce ilkokul numarası olmuştu. Sonra nedense modaya uyup uğurlu sayım demişti, herhalde unutamadığı için ilkokul günlerini. Daha sonra parmağının parçalanışını hatırladı. Şirket yöneticisi telefonunun dahili numarasının on üç olmasını uğursuz sayıp istememiş, çocukluğunun güzel günleri anısına kendisine bağlanmasını istemişti hattın. Hat bağlandıktan birkaç dakika sonra kurander yüzünden çarpan demir kapının arasında kalmıştı incecik ve zarif elinin orta parmağı. Tek güzel uzvum da gitti diye içi sızlamıştı. Ameliyat kar etmemiş, parmak ucu düşerek nişane olarak kalmış; yine de on üçe toz kondurmamıştı.

Hamamcı kadının kese isteyip istememesini sormasıyla unuttu on üçü. Girdi sıcak bölüme. Ortadaki göbek taşında bir kadın sere serpe yatmakta, biri natırın ellerine teslim. Çevresinde pekçok oda. İkisi modaya uyup saunaya dönüştürülmüş, diğerleri beş kurnalı açık oda. Su boruları sıva üstünde, musluklar en adisinden, günümüz işi. Bir kurna seçti. İçindeki suyu boşalttı. Yeni doldurduğu suyla oturacağı yeri yıkadı. İlk şampuanını yapmıştı ki natır geldi. Şampuanlandığı için kiri çıkmazmış. Yeniden sabunlanıp terlemesi gerektiğini söyledi. Sabunlandı, birkaç dakika geçmeden natır yeniden geldi. Göbek taşına yatmasını istedi. Kadının elindeki siyah keseden iğrendi. Yıllardır hiç kullanmadığı beyaz kesesini kadına verdi, onunla keselemesini rica etti. Keseyle tenin buluşması pek başarılı sayılmazdı, zira ikisi neredeyse son onbeş yıldır hiç buluşmamıştı.

İlk hamama gidişi Oniki Eylül sonrasında bir gösteride tutuklanıp onaltı gün yattığı Birinci Şubeden çıkışında olmuştu. Orada yattığı sürece yıkanamamıştı. Yetmez gibi pisikolojik başkı amacıyla tıkanan tuvaletlerdeki boklar zemindeki suda yüzüyor, ayaklarına değiyordu. Musluklar dokunulacak gibi değildi, yüzünü zor yıkıyordu. Fırçayı ağzına götürdüğünde bir öğürtü tutuyor, mide bulantısından dişini fırçalayamıyordu. Tuvaletten her çıktığında daha çok kirlendiğini sanıyordu. İkinci gidişi Doksanlı yılların ortalarına doğru oldu. Geçirdiği trafik kazası sonucu üç ay iki kolu alçıda kalmış, alçılar açıldığında kollar bir türlü bir araya gelememişti. Birkaç aylık fizik tedavi sonrası elini kolunu kullanmaya başladığında hemen hamama koşmuştu. Böyle durumlarda insanın vücuduyla, hatta kendisiyle yabancılaştığı olurdu. Üzerine sinen kiri, kokuyu bir türlü atamayacağını sanırdı. Arınmak için suya girmek yetmez, onu kazımak da gerekirdi.

Kese sonrası yeniden kurnanın başına gitti. Saçına Hint kınası sürdü. Yarım saat beklemesi gerekiyordu. Bekleme süresini sigara içerek soğuk alanda geçirmek istedi. Sigarasını yakıp, deri kaplı metal sandalyeye oturdu. Alt katta sıralı odalar. Üst kata çıkan tahta merdiven ve tırabzanları, üst katın hoş ahşap oda bölüntülerini izledi. Duvarlardaki fayansları arabesk buldu. Hamamcı kadına çinileri sordu. Renklerini merak ediyordu. Hamamcı kadın da görmemişti onları. Güya eskiden varmış. Onlar aldığında viraneymiş yapı, çinilerden de eser yokmuş. Efkarlandı, kurnasının başına döndü.

Saçına döktü ılık suyu. Kına simsiyah aktı bembeyaz mermere. Gözüne kaçtı bir miktar, gözü yandı. İyice yıkadı saçını. Bir süre sonra geçti gözündeki acı. Geçmeyen acıları düşündü, mermerden akıp giden siyahı. Saçının rengini merak etti, aynası olmadığı için göremedi. Natır geldi, kapanacakmış hamam. Çar çabuk paklandı. Odasına gidip giyindi. Susadı gazoz aldı. Gazozun asiti içini ılıttı, üstündeki rehaveti attı. Hamam, natır ve içecek ücretini ödeyip çıktı.

Akşamın yumuşak ışığı önündeki caminin duvarına, yandaki müştemilatın bacasına, oradan da kalem gibi zarif minareye çekti dikkatini. Caminin içini merak etti. Avludan içeri girdi. Cami kapısı kilitliydi, üzerinde “Çinili Cami” yazıyordu. Güneşin etkisiyle aynaya kesmiş cama hamamın etkisiyle pembeleşmiş yüzünü dayadı, ellerini gözüne siper ederek içeri baktı. Aradığı çiniler oradaydı.

İstanbul, 10.04.2007 – Fatma Özdirek

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Karadeniz'in Kıyıcığından - 5 -


Bizim Köyün Halleri

Sık sık ağına düştüğüm Oblomovluk dönemlerimden birindeydim. Gün ikindiye dönmekte, ben dünden beri yataktaydım. Uyumuyordum. Elimdeki dergiden Çehov’un yaşam öyküsünü okuyordum. Onun Badenweiter’de bir otel odasında yaşamı noktalarken “Ich sterbe... (Ölüyorum)... Şampanya getirin.” deyişine takılmıştım. Yazı şöyle sonlanıyordu: “Moskova’ya üzerinde “İstiridye” yazılı bir vagonla gidiyordu. İstiridye içinde incisini taşıyordu. Yaşamı boyunca asla kaybetmek istemediği mizah duygusuna nazire yapar gibi.”

Henüz iki haftalık Bahar’ın anasına tiz perdeden “Mööö” seslenişiyle Çehov’un son yolculuğu da sonlandı. Burnuma gübre kokusu doldu. Yatağımın karşısındaki açık balkon kapısından yemyeşil ormana kaydı gözlerim. Ardından leylak kokusunu duydum.

Sevgilinin dırdırından arada bir uzaklaşmak için bir kaçıştır köy. O sevgili ki İstanbul'dur. Daha az araba ve insan, daha çok kuş, böcek sesi, daha çok yeşil. Daha çok doğanın kokusu… Benim için bir artısı daha vardır. Hem bunları duyar yaşarım, hem de anam, kardeşim ve yeğenlerimle hasret gideririm. Hatta odamın balkonunun biraz ilerisindeki ahırdaki anabir kardeşlerimle. Nasıl anabir oluyoruz demeyin. Çünkü anam için öncelik onlardadır, farksızdır çocuklarından. Söylediğine göre biz başımızın çaresine bakabilirmişiz, ama onların bizden çok ihtiyacı varmış ona. Bundandır bizim onları kardeş bilmemiz. İster inanın ister inanmayın birbirimizi kıskandığımız bile olur. Anam onların yanında bizim saçımıza dokunsa vay haline; en hafifinden süt vermezler, kıyabilecek kadar kızmışlarsa boynuz gösterdikleri bile olur. Biz de başımız sıkışınca, onlara bizden daha çok zaman ayırıyorsun diye sitem ederiz.

Köyde, kentin bilinmezi ve gizemi yoktur. Her şey bildik, bilindik, çoğunlukla da tek düze… Belki budur da, beni dingin ve huzurlu kılan orada.

Fakat zaman pek çok şeyi değiştiriyor. Değiştirdi köyleri de. Önceleri otlaması için ormana salınan inekler bir iki kaybolmaya başladı. Sonrasında evlere dadandı hırsızlar. Hayvan, eşya, para. Cebe sığanı cepte, sığmayanı kamyonlarla taşıdı soyguncular. Yenilerde bir iki çocuk kaçırıldığı söylentisi çıktı. Göz görmeyince pek inanmadık duyduklarımıza. “Söylentidir, olmaz böyle şey” deyip unuttuk gitti.

Çarşamba günü anneme gelen bir konuk, oğlunuzun asker arkadaşının kardeşiyim diye kendisini tanıtmış. Annem hatırlamayınca, fi tarihinde kız kardeşimin onlara düğüne gittiğini söylemiş. Annem böyle bir olayı anımsamış, fakat genci anımsayamamış. “Daha önce böyle birini hiç görmedim. Yeni moda çenesiyle dudak altına sıkışmış ince bir sakalı vardı. Hani sakalı yüzünü kapasa değiştirmiştir, belki daha önce gördüm de hatırlamıyorum diyeceğim” diyor. Gencin derdi, uğrayıp hal hatır sormak değilmiş. Benzini bitmiş, paraya ihtiyacı varmış. Yani borç istermiş. Annem bir gün önce kaybolan anahtarını ve köydeki hırsızlık olaylarını anımsayıp kuşkulanmış. “Oğul ben yaşlı bir kadınım, bende para ne arar?” demiş. Demiş demesine de pek inandırıcı olmamış. Acele köyüne gidip anasını doktora götürmesi gerekmiş, ihtiyacı bu nedenleymiş, yoksa kötü bir niyeti yokmuş, gibi ısrarcı olmuş. Hastalık deyince anamın yüreği yumuşamış, “gidip kızıma bir sorayım” demiş. Birlikte kardeşimin yanına gitmişler. Kardeşim de genci anımsamamış. Borç konusunda o kadar ısrar ediyormuş ki kardeşim cebindeki On Lirayı gösterip “Bu ekmek param, başka da yok. İhtiyacını görürse buyur” demiş. “Sağ ol abla, benim Üçyüz Liraya ihtiyacım var” deyip gitmiş. Bizimkileri almış bir endişe, hemen gidip kapının kilidini değiştirmişler. Kapının kilidi değişince rahatladılar sanmayın, camlar yerden bir metre yüksekte. Köyde ne gerek var korkuluğa diye, zaten böyle bir önlem yok. Olsa da ev yıkıldı yıkılacak. Yetmez gibi onun üzerinde cam, hangine korkuluk yaptırsınlar? Hoş yazlıkçıların evleri tam tekmil korkuluklu, buna rağmen kamyonlarla boşaltılmadı mı? O gece endişeyle yatıp, yarına Allah kerim diyerek uyumuşlar.

Ertesi gün annem ahır, bağ-bahçe işleriyle, kız kardeşim çocuklarla uğraşarak olayı unutmaya çalışıyormuş. İkindi ezanı ardından, henüz namaza durulurken bir bağırtı kopmuş. Anayolun üzerindedir bizim cami. Yan komşumuz yetmişlik amca namaza koştururken yanında bir araba durmuş. Arabadan iki kadın inmiş, adamcağızı “ne tatlı dedesin sen” diyerek yakalamışlar. Başlamışlar mıncıklamaya. Yol ortasında öyle cüretkar mıncıklamışlar ki cebindeki Binyeziyüzelli Lirayı bulmuşlar. Bu sırada adamcağızın feryatlarına camidekiler fırlamış. Kadınları yakalamışlar, sürücü arabayla kaçmış. Jandarmayı çağırmışlar. Davacıyı, davalı kadınları ve görgü tanıklarını alıp merkeze götürmüşler.

Adamcağız “bana saldırdılar, paramı çaldılar” demiş. Kadınlar “selam verince adam bize göz koydu, yandaki tuvalete götürmeye katlı” demişler. Görgü tanığı seksenlik ihtiyar “eğer örtülü başına saldırıp urgan gibi saçlarını elime dolamasaydım, parayı alıp kaçacaklardı” demiş. Ender bir olay, bu kez soyguncular yakalanmış.

Olayı duyan komşu köylüler geçmiş olsuna gelmiş. Dün de kendi başlarına tuhaf bir olay geldiğini söylemişler. Meğer anneme gelen genç, bizden sonra diğer köylerin imamlarını ziyarete gitmiş. Bir imama “beni falanca köyün imamı size yolladı, paraya ihtiyacım var, onda yokmuş sizin vermenizi rica etti” demiş. Biraz ondan para almış. Daha sonra bir başka köye gidip o köyün imamına da aynı şeyi söylemiş. Ondan da bir miktar koparmış. Uzak köylerden şimdilik bir haber yok.

On hadi diyelim onbeş yıl önce köylüler kapı kilidi bilmezdi, kilit olsa da zaten süs gibi dururdu kapı üzerinde, anahtarın yerini kimse hatırlamazdı. Şimdi kapılara kilit takmak yetmiyor alarm takmayı planlıyor köylüler.

Anlaşılan soyguncular köylünün zekasını yabana atmıyor, eşeği sağlam kazığa bağlıyorlar. İşe çıkmadan önce gerekli sondajı yapıp, isim ve olaylara vakıf oluyorlar.

Otobanın yapılışından sonra ölümle sonuçlanan kazalar ve ormandan, hatta ahırlardan çalınan hayvanlar yüzünden, zavallıcıklar ormanda özgürce geçirecekleri birkaç saati ahırda esaretle sürdürüyor. İşte bu yüzden bizim sevgili Gülbaharımızın kızı Bahar anası yanında olunca sıklıkla “Mööö… Mööö” diyerek meme istiyor. O da biliyor ağlamayana meme yok. Oysa anası yanında olmasa o gelene kadar sessiz sakin yalanıp duracak. Ben de dergimi dikkatim dağılmadan okuyacak, hatta o elimde köyün sessizliğinde Oblomov*) gibi durmaksızın uyuyacak ya da uyur gibi yapacağım.

Ah diyorum ah.. Elden bir şey gelmiyor, gelmesine de; keşke ben Çehov gibi iyi bir öykücü olsaydım da bu olayları çalakalem yazacağıma, hikayeleştirebilseydim.

__________
*) İvan Gonçarov’un roman kahramanı


İstanbul, 13.05.2007 – Fatma Özdirek

Cuma, Mayıs 04, 2007

Ölüdeniz


Altı ay önce ben Güney Asya ile hemhal olurken doğa etkinlikleri grubundaki arkadaşlarım Zonguldak’a yaptıkları gezide Filyos çayını botlarla geçmeye gönül koymuşlar. İlk buluşmamızda konu gündeme geldi ve ortak hareket etme kararı aldık. Hem keyifli bir aktivite gerçekleştirecek hem de akarsuların kirlenmesine kamuoyunun dikkatini çekecektik. Çok uzun süreli kürek çekecek kadar güçlü kollara sahip değilsem de onların da düşündüğü gibi gücüm tükendiğinde fotograf çekebilir, sonrasında ise olayı naçizane kaleme alabilirdim. Böylelikle kalbim Filyos geçişi için çarpmaya başladı. O günden itibaren kışın ciddi soğuğunda, Nisan ayında ılınacağını umduğum Filyos çayı sularında düşsel yolculuğa başlamıştım bile.

Bu olaydan bir ay sonra fotografçı arkadaşım Faruk Akbaş telefonla arayıp Ölüdeniz’de yapacakları fotografçılar buluşmasını “ustalarla gençleri buluşturup bilgi paylaşımı sağlayacakları” şeklinde açıklayıp katılmamı isteyince, kalbim yeniden ve bir başka çarpmaya başladı.

Ufku geniş insanlar genelde denizlere sevdalıdır. Ben ise Karadeniz’in kıyıcığında doğmuş olmama rağmen nehirlere sevdalı. Hal böyleyken kalp çarpıntılarını denize benzetirim; onun gibi bazen sakin, bazen dalgalı vuruşlarla çarpar. Eğer durmuşsa da, zaten durmuştur.

Her şey iyi güzel de etkinlik günü aynı olunca işler karıştı. İki taraf da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının tatil olmasını fırsat bilerek bu tarihte karar kılmıştı. Bu durumda seçim yapmak zor, fakat zorunluydu. Önceleri ciddi olarak bocaladım. Kısa bir süre sonra ilk aşkta, yani fotografta karar kıldım.

Şiirler, öyküler, romanlar hep ilk aşkın ne denli önemli olduğundan söz eder durur. Bense son aşkı önemser(d)im. Bu olayda farkına vardım. Demek ki öznesi kişi olunca böyleymiş de eylem olunca değişebiliyormuş durum.

Son aylardan birinde “Ölüdeniz 1. Fotografçılar Buluşması” organizasyon komitesinden yazılı davet geldi. Bu davette Özcan Yurdalan’ın da katılımını görünce heyecanım iyice arttı. Bir etkinliğin başında Faruk Akbaş ile Özcan Yurdalan olunca her an yaratıcı bir yenilik sizi bekliyor demektir. O günlerde yaşadığım sağlık sorunları katılamama ihtimalini doğurdu ve resmi daveti hemen yanıtlayamadım. Bu arada doğa etkinlikleri grubundaki arkadaşlar da hazırlıklarda epey yol almış, teknik ekipmanları satın almaya başlamışlar ve halen benim de katılabileceğimi düşünüyorlardı. Evet, kalbimin yarısı onlarlaydı, fakat ilk aşkı koyup gidemezdim. Davete katılacağımı ancak son günlerde bildirebildim. Ertesi gün “üzgünüz yerimiz doldu” cevabı geldi. Bu durumda Faruk’u arayıp durumu bildirdim. Kontenjanımın baki olduğunu söyledi. Böylelikle fotografçılar buluşmasında kendi yerimi garantilemiş oldum. Benimle katılmasını istediğim bir de canciğer vardı, hani kardeş olmayıp kardeşten öte biri. Fotografçılar Buluşması’na katılmayı onun da aklına sokmuştum. Çünkü önceleri baktığını çekerken, birlikte seyahatlerimizden sonra gördüğünü çekmeye başlamış, bu bende umut ışığı olmuştu. Belki bu buluşma fotografa yeni bir nefer daha kazandırırdı. Onun katılımı konaklamayı zorlayınca, kumsalda uyku tulumunda yatmayı göze aldık. İşin başındakiler yılların dostu olunca problem çözüldü. Artık otel konaklama da ayarlanmış, iş yolculuk için bilet bulmaya kalmıştı. Onda da sorunlar yaşadık, neyse ki her sorunun çözümü de ardından geldi.

Yorucu otobüs yolculuğuyla on üç saat sonra Fethiye’ye vardığımızda günün sıcacık bir saatiydi. Etrafı cıvıl cıvıl görünce ne yorgunluk ne de uykusuzluk kaldı. Çarçabuk çantaları emanete, kendimizi köylü pazarına attık. Pazar Fethiye çayı boyunca kurulu. Aslında bu akarsuyun adını bilmiyorum. Gariptir telefonla Fethiye Belediyesi’nden sorduğum kişiler de bilemedi. Güya Kemer çayının kollarından biriymiş. Ben gerçeğini öğreninceye kadar adına Fethiye çayı diyeyim. Taptaze meyve ve sebze, süt, peynir, yağ, çeşitli ot, çiçek, el emeği göz nuru köylü kadınların ürettikleri, daha neler de neler var bu pazarda. İlle de bin bir öyküyü barındıran insan yüzleri. Biraz fotograf, çokça sohbetle geçti zaman. Bizim fotograf telaşımızı gören bir genç yanımıza geldi. “Eğer fotografla ilgileniyorsanız bizim bir etkinliğimiz var buyurun” dedi. O amaçla burada olduğumuzu söyledik. Biraz ileride fotograf çeken birini tanıştırdı bize. “Bu benim kız arkadaşım, İngiliz” dedi. Ölüdeniz’de görüşmek üzere vedalaştık. Aç olmadığımız halde gözlemelerin kokusuna esir oluk. Otlularından sipariş ettik. Fakat tok olunca tamamını yiyemedik. Boşuna dememiş atalarımız “Tok karnına bal kaymak bile çekilmez” diye.


Biz bir gün önceden gelmiştik, Fotografçılar Buluşması 21 Nisan’da başlayacaktı. Geldikten birkaç saat sonra Faruk’dan aldığımız telefonla bugünden mekanın hareketlendiğini öğrenip kendimizi önce otele oradan da Ölüdeniz’deki Genç Beach’e attık. “Genç Beach’de ne ola ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Oluyor işte böyle şeyler, biz sadece kendi kendimize “Elden gitti, gidiyor!” çığlıkları atıp, ciddi bir eylemde bulunmayınca. Gitti gidenler kervanında güzel Türkçemiz de başı çekmekte.

Fotografla ilgilenen hemen herkes bilir Faruk Akbaş adını, lakin onun ne kadar aktif olduğunu bilen ancak onu gerçekten tanıyanlardır. Kısa bir özlem gidermeden sonra bizi basit bir yürüyüşe davet etti. Her doğrudan fotograf çeken mutlaka doğa aşığıdır; yollarda, patikalarda yürümenin zahmetine de daha dünden razıdır. Patikayı tercih edenler çoğunlukta. Basının neferleri ile birkaç fotografçı da denizden motorla gelmekte. Kah çit, kah kaya atlaya; düşe kalka vardık bir tepeye. Altımızda Ölüdeniz ve Lagün’unu izlemekte ve bu muhteşem görüntüyü kayda geçirmekteyiz. Lagün bildiğiniz gibi denizkulağı demek. Böyle güzel bir lagün başka hangi dünya ülkesinde var görmedim, bilmem.

Sevimsiz, soğuk ve ürkütücü sözcüktür “ölü”. Neden bu güzelim yere Ölüdeniz demişler bir türlü anlayamam. Durgun denizi yeterince vurgulayıcı bulmadılar sanırım. Kıpırtısız deseler hiç uymaz, zira her zaman kıpır kıpır. Neyse zamanında böyle betimlemişler, ben de değiştiremeyeceğime göre kafaya takmayayım.

Bundan önce Ölüdeniz ve Lagün’unu defalarca görmüş olsam da her görüş ayrı bir anın anlamlandırmasıyla vücut buluyor, her görüş yeni bir öyküye kapı aralıyor. Buluşmanın kamuoyuna duyuru kayıtlarının ilki Ölüdeniz ve Lagün’u kuşbakışı gören bu tepede yapıldı. Daha ne olsun; izleyiciye hem haber hem görsel şölen. Bu zahmetli yolu tepip buralara gelmişken bir de buranın başka zevkini tatmak farz oldu, kampa deniz motoruyla döndük. On beş yirmi kişilik gruba katılım, gece ve sonrasında artarak sürdü. Açılış sırasında katılımcı sayısı yüz elliyi geçmişti.

Faruk Akbaş Ölüdeniz Belediyesi’nden kendisine gelen fotograf yarışma önerisini; “hemen herkes fotograf yarışmaları yapabilir, biz daha verimli, kalıcı ve katkı sağlayıcı bir şeyler yapmalıyız” diyerek böylesine güzel bir eyleme çevirmişti. Türkiyeli fotografçılar, basın ve misafirlerin katılımı, Sevgili Özcan Yurdalan’ın sunuculuğunda Ölüdeniz Belediye Başkanı Sayın Keramettin Yılmaz’ın konuşmasıyla Ölüdeniz 1. Fotografçılar Buluşması’nın açılışı yapıldı. Açılış kokteyli hoş, yemekler nefis, hava güzel, doğa harika... Sıra geldi atölye çalışmalarına.

Konularının uzmanı arkadaşlar Abdurrahman Aksoy, Ali Çıtak, Emre İkizler, Gülnaz Çolak, Hafize Kaynarca, Hasan Yelken, Ömer Yağlıdere, Özcan Yurdalan, Reha Bilir ve Tarık Yurtgezer’in eğitmenliğinde Görüntü İşleme (Photoshop), Arkeoloji ve Fotograf, Dijital Fotografide Son Gelişmeler, Çocuk Fotografları, Siyah Beyaz Fotografi, Makro Fotografi, Projelendirme (Konu) Çalışması, Fotografın Dilleri ve Fotoröportaj, Belgesel Fotografide Geniş Açı Kullanımı ve Doğa Fotografçılığı başlıklarında çalışmalara geçildi. Bir de “diyeceği olan söylesin” masası vardı.


Atölye çalışmaları aynı saatte olduğu için katılımcılar sadece birine katılabildi. Benim fotografla derdim öykü anlatmak olduğundan Özcan Yurdalan’ın “Fotografın Dilleri ve Fotoröportaj” atölyesine katıldım. Zira o ülkemizde fotografçı olarak tanındığı gibi çok başarılı bir seyahat yazarıdır ve yazdıkları sıradan seyahat kitaplarında bulunanlardan değildir. Bir felsefeci ve öykü anlatıcısıdır o. Hem de bilerek, duyarak, hissettirerek anlatır. Düşünüyordum ki burada fotograf dilleri ve özellikle de haber, belgesel ve doğrudan fotograftan söz edilecek. Sonradan anladım ki düşüncem eksik olmasına rağmen, isabetliymiş. Kaçan kuşlar var olsun. Fotograf gibi yazına da sevdalı ben fotoröportaj yani “foto öykü / fotografla öykü”yü seçerek, bir hamlede iki kuş yakalamışım da haberim yokmuş, bunu çalışma bitince anladım. Bu atölyede fotograf ve öykü birbirini besledi durdu.

Fotograf üretici ve okuyucusuna bağlı olarak; gerçekçi olduğu kadar yalancı, yalancı olduğu kadar gerçekçi olabilir. Burada anladım ki fotoropörtajda foto muhabiri ya da gezi fotografçısı gibi anı yakalayıp, bir oldu bitti hikayesi yaşanmazmış. Bu hep böyle mi olur? Tabii ki hayır. Bunlar istisnalardır. Fotoropörtajda anlatılacak konuya çok uzun zaman ayırıp, iyi araştırıp, öğrenip, kendimizden kılmak, bir anlamda kendini adamak, taraf olmak gerekirmiş.

Canciğer de aynı atölyeye katıldı. Çalışmalar bittiğinde kendine çalışacak bir konu seçmişti bile. Anadolu’dan İstanbul’a gelen göçmen işçiler.

Zaman öylesine hızlı geçiyordu ki öğrenme, paylaşma, eğlenme, dinlenme hep birbiriyle el ele. Yetmez gibi yıllardır birbirini görmeyen gönüldaşların karşılaşması buluşmanın bir başka anlamı oldu. Bu arada katılımlar sürekli artıyordu. Son gün katılımcı sayısı iki yüz elliyi geçti.

Programda iki de çevre gezisi vardı. Biri Kelebekler Vadisi’ne, diğeri Kayaköy’den Ölüdeniz’e Likya Yolu.

İlk gün Belceğiz plajını geçip ülkemizin en güzel parapan sporunun yapıldığı Babadağ’a doğru yükselerek vadiyi kuşbakışı izleyeceğimiz bir noktaya vardık. Bembeyaz kumsalı, mavinin tüm tonlarında denizi, içlere doğru yemyeşil doğası ile altımızda vadi... Kelebeklerin kısa olsa da ömürleri, bunu yeryüzünün en güzel mekanında geçirmeyi bilecek kadar duyarlı antenleri. Dokuz ay boyunca otuz tür gündüz ve kırk tür gece kelebeğinin yaşam sürdüğünün bilindiği Kelebekler Vadisi burası. Yüzün üzerinde fotografçı çevreye dağıldı. Aşağıya bakmak yürek ister istemesine de görüntü öylesine büyüleyici ki hemen herkes kendini riske atıp bunu kaydetmeye çalıştı.

Akşamları Türkiye’nin her yerinden doğa ve insan görüntüleri akıyor perdeye müzikler eşliğinde. Kimi tadı damağımda kaldı cinsinden, kimi sıkıcı uzun metrajlı film örneği... Sonrasında kumsalda müzik eşliğinde söyleşiler...

İkinci günün gezisi Kayaköy’den başlayacak. Bu kez de Belceğiz ve sonrasında Ovacık ile Hisarönü’nden arabalarla geçerek varılıyor bu sessizlik mekanına. Kayaköy eski adıyla Levissi, bilindiği gibi Anadolulu Rumları’nın yerleşkelerinden biri. Ve yine bilindiği gibi onlar bizim gibi bereketli topraklara kurmaz evlerini. Belki bizimki bir konar göçerlik geleneğinin devamı, bundandır halen bilmeyiz bereketli ovaların değerini. Yaklaşık İki binin üzerindeki evi kondurmuşlar yamaçtaki kayalara. İlk bakışta bu ne sıkış tokuş taş yığını diyebilirsiniz, harabe halinde oldukları için. Fakat yanlarına vardığınızda görürsünüz nasıl bir planlamayla kurulduğunu. Köyün en aşağısında şırıl şırıl akan çeşmeleri. Daracık yollarla varılır ev, kilise, şapeller, hatta eczane ve sağlık ocağına. Her evin mutlaka bir su sarnıcı vardır yanında. Tepelere su çıkarmak zor, fakat yağmuru bu sarnıçlarda biriktirip değerlendirmek kolaydır. Hiçbir ev komşusunun manzarasını kapatmayacak şekilde yapılmıştır. Bacalar bizdeki gibi odanın ortasından değil köşelerden çıkar. 1922 yılında yapılan nüfus değişimi çerçevesinde Trakyalı Türklerle Anadolu Rumları karşılıklı olarak yer değiştirmişler. Ancak buralara gelen göçmenler çevre koşullarına uyum sağlayamadıkları için bu evler boş kalmış. İçinde yaşam olmayınca ölünün etlerinin zamanla bedenden ayrılması gibi önce tahta aksamlar sonrasında taş yapıların taşıyıcı aksamları dökülmeye başlamış. Bugün tamamına yakını bir hayaleti andırıyor. Yine de bir hayal kadar güzel ve bir o kadar gerçek.

Şimdilerde özellikle Avrupalılar ve büyük şehirlerin boğuntusundan kaçanlar ülkemizin en güzel pek çok kıyısı gibi buraları da mesken tutmuşlar. Bugünkü devlet tavrı buralarda da sürüyor. Yani yörenin insanları satıp zahmetten kurtuluyor, eloğlu alıp keyfini sürüyor. Fotografta da durum aynı. Biz çektiğimiz fotografları nasıl değerlendireceğiz diye düşünüp dururken, yine eller gelip endemik bitkilerimizden tutun da kelebeklerimizi, kurdumuzu, kuşumuzu, bilmem hangi dağ ve denizlerimizin bilinmeyen yönlerinin fotograflarını çekip dünya yayın piyasasına sürüyor. Oysa zaman hızla geçip giderken önüne kattığını götürüyor bir su gibi ve biz halen bakmaya devam ediyoruz.

Şimdi bu olumsuzluklara ara verip sizi dünyanın en güzel patikalarından birinde Likya yolunun mini minnacık bir bölümünde yürüyüşe çıkarayım.

Daha önce söz ettim ya Kayaköy bir yamaçta kurulu diye. Aşağıdaki bir kafede kahvelerimizi içip sarıya bulanmış tarlalarla köyün fantastik manzarasını görüntüleyip, çeşmelerinden kana kana suyumuzu içip yukarılara tırmanmaya başladık. Deklanşör sesleri durmak bilmiyor. Rastladığımız inek, böcek, ot, çiçek vesaireyi çekerek kiliselerden birine vardık. Ondan da sadece duvarlar kalmış. Bir de bahçesindeki mozaik döşemelerinden bölük pörçük örnekler. Ne de severim bu mozaikleri. Deniz taşlarından yapılır genellikle. Dalgalarla törpülenmiş siyah, beyaz ya da boz bulanık renkli taşlardan. Ya çiçektir ya geometrik şekil. Bize rehberlik edecek kişilerden biri burayı mesken tutup bizden iyi bilenlerden bir İngiliz hatunu. Diğer ikisi büyük şehirlerden kaçıp buralara yerleşen doğa gönüllüsü. Sonuncusu köy imamının oğlu. Hepsi fotografa gönüllü. Kısa bir ön bilgi verdiler; yörenin bilmem ne kadar endemik bitkiye sahip olduğu, bu yolu yüzyıllar, hatta bin yıllardır hangi uygarlıkların aşındırdığı, sadece bu bölgede bulunan sakız ağaçlarının nasıl ilgisiz bırakıldığı ve Yunanista’nın sadece Sakız Adasında bulunan bu ağaçlardan elde ettiği astronomik gelir üzerine.



Yüze yakın kişiyiz. Kilisenin yan kapısından çıkarken hemen eşiğin yanındaki son kalıntıları da nasıl fark etmeden parçaladığımızı görüp buruldum. O güzelim mozaikler her gelişimde daha da azalmakta. Yürüyüş yolunu uluslararası standartlara göre işaretlemişler, yani yol boyundaki iri taşları turuncu ve maviye boyamışlar. Böylelikle yolu bilmesek de kaybolmadan arşınlamak olası. Köyde yüzyıllar önce yapılmış birkaç metrelik daracık düzlükler ve genellikle basamaklardan yükselerek zirveye vardık. Aşağıdaki düzlükte Faruk Akbaş’ın yıllar önce kurmuş olduğu Kayaköy Sanat Kampı var. Burada uluslararası katılımcılarla sanatın her dalında çalışmalar yapılıyor. O fotograf yolculukları ve üniversitedeki derslerinden fırsat bulup ilgilenemediği için satmış burayı, genç ve bir o kadar da yaratıcı arkadaşı Mutlu Ekiz’e. Bu buluşmanın organizasyonunu da o yapıyor. Altımızda Kayaköy, onun aşağı ve ötesinde bereketli olduğundan zerre kadar şüphem olmayan çoğu sakil binalarla doldurulmuş ovayı izliyoruz. Düşüncelerimi karasabana vardırmadan ağaçların arasına dalarak, adaçayı ve kekik kokularıyla sarhoş olmayı yeğliyorum.

Zaman zaman sağımızda aşağılarda kıstaklar görülüyor. Kıstak ve fiyortları betimlerken genellikle dantel gibi denir. Ben bunları oyaya benzetiyorum. Dantel gibi düzenli değil, oya gibi tarumarlar. Elimde sigaramla bir kayanın tepesinde oturup, onlara dalmışım. Binbir düşünce de beraberinde. Arkalardan birinin “dertli kadın” dediğini duydum. Hangimiz dertsiziz ki? Deklanşör seslerinin arttığını anlayınca bana demiş olduğunu anladım. Fotografçıları ilgilendiren dalgın ya da dertli olmam değil, başımdaki şapkaydı. Bir şapka bizler için iyi bir obje olabiliyordu. Karenin önünde sırtı dönük şapkalı bir kadın, önünde deniz, ada ve berzahlar. Elde edilen kare hem kederin hem de “mutluluğun resmi*)” olabilirdi.


Sesler kesilene kadar orada oturdum. Amacım iç sesimi duyana kadar oturmaktı. Onlarca insanın farkında bile olmadan ezerek geçtiği otların, çiçeklerin rayihasını içimde hissederek oturmak. Ve MÖ 700 MS 500 yılları arasında yaşamış Likyalıların hala izlerini taşıyan yola döşenmiş taşlara dokunarak oturmak. Karşımdaki deniz ve St. Nicholas Adası ile koyu, su ile ışığın oyunlarını izleyerek oturmak... Bir çıtırtı duyup arkama baktım. Rehberlerden biri ardımda, beni bekliyormuş. Yalnızlık pek sevilesi bir şey değildir, hemen her zaman da bundan yakınırız. Ben ise böyle zamanlarda ölesiye özlerim yalnızlığı. Bazen ya yanımdakiler bırakmaz ya da ben onlara kıyamaz yanlarında giderim, hatta onlarla konuştuğum bile olur. Görenler yan yana sohbette sanır, ama ben bir başımayımdır.

Yolun son kilometreleri yaklaşırken aşağılarda Ölüdeniz göründü. Artık kesin kararımı vermiştim. Yalnızlığı yalnız kılacaktım. Bu kez bir başka rehber başımda. Onu beni bırakıp gitmeye ikna etmek zor olmadı. Zira o iki gün önce Fethiye pazarıda tanıştığımız arkadaştı. Son yarım saatlik yürüyüşte birçok ortak nokta bulmuş, uzun uzun konuşmuştuk. O da Vietnam, Tayland, Kamboçya’da benim tarzımda dolaşmıştı. Bu nedenle beni anlayabildi. Sonunda doğayla gözüm, kulağım ve düşüncelerimle sevişebilecektim. Artık yalnızca içsesimi değil doğanın sesini de duyabiliyordum. Ne kadar oturdum o tepede bilmiyorum. Başarılı bir sevişmenin ardından yudumlanan kıvamda son sigaranın dumanını ciğerime doldurup, arkadaşları endişelendirmemek için hava kararmadan kampa döndüm.

Son günün etkinliği serbestti. Zaten katılımcıların çoğu da uzak illerden geldiği için sabahtan itibaren geri dönüşler başlamış, katılımcılar azalmıştı. Canciğeri yeni arkadaşlarına emanet edip, Fethiye stadyumunda kutlanacak 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na katılmayı tercih ettim. Bilindiği gibi son yıllardaki yönetimler Ulusal Egemenliği ağızlarına almayıp 23 Nisan’a Çocuk Bayramı demeyi yeğliyorlardı. Kişisel görüşüm o ki egemenlik gitti gidecek. Bu kadar satıp savmadan sonra adına egemenlik deseler ne olacaktı ki? Cumhuriyetimizin kurucuları ve Kemal Atatürk’ün onu emanet ettiği çocukların bu günü nasıl kutlayacağını görmek isteyip erkenden stadyuma damladım. Halk tribünleri, gösteri yapacaklar yeşil sahayı doldurmuş. Malumunuz protokol sahayı gören en güzel yerde. Onların koruma görevlileriyle itişip kakışarak birkaç kare çektim. Baktım iş tatsızlaşıyor kamptan gelecek grubu beklemeye başladım. Geldiler, bir ordu gibi sahaya daldık. Önce çekingen sonra pervasız olayı görüntülemeye başladık. Gözüm gösteri yapan çocuklar, kulağım konuşmalarda. Önemli zatlar hep aynı şeyleri dillendirmekte. Öğrencilerden de birkaç şiir ve günün önemine binaen ezberlenmiş konuşmalar. Gösteriler sırasında minik jimnastikçilerin başarılı hareketleri de olmasa yıllardır izlediğim filmi tekrar izlemiş olacağım. Olaylara dair tüm karamsarlığıma rağmen rengarenk giysili şen şakrak çocuklar yine de umudu diriltiyorlar ya da umutsuz yaşanmayacağı için ben böyle bir yalana sığınıyorum.

Evet fotografçılar buluştu. Tanışmayanlar tanıştı, görüşemeyenler görüştü. Hemen herkes eğlenip, ayrı telden çaldı, söyledi. Varılan ortak nokta, bir dahaki seneye daha güçlü bir kadro ve program ile yeniden buluşmak oldu.
__________________

*) Nazım Hikmet: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”


İstanbul, 30.04.2007 – Fatma Özdirek

üç gün sonra


Dikkadinizi çekerim,

benim çirkin yavrularım

her geçen gün daha güzellesiyorlar...

iki gün sonra


Salı, Mayıs 01, 2007

Camönü Konuklarım, 2007

İstanbul Valiliğinin akıl dışı kararlarıyla uyguladığı esaretle eve kapanınca fark ettim camönü konuklarımı.
Geçen sene ikiydiler, bu yıl üç.

1 Mayıs İşçi Bayramını birlikte kutladık...
Tüm emekçilere kutlu olsun.

İstanbul, 01.05.2007 - Fatma Özdirek