Pazartesi, Nisan 30, 2007

Bizim Hanenin Yeni Konuğu



"Haneye yeni konuk da bir buzağı mı olur?" demeyin, eğer anneniz bizim Naime olsaydı, olurdu.

Bize harcadığı emeğin, içine girdiği düşünce ve endişenin fazlasını taşıyorsa, olur.

Bizim saçımızı okşadığı gibi onun da tüylerini ve bedenini okşuyorsa, yanağımıza kondurduğu öpücüğü ona konduruyorsa, olur.


Hoş geldin Naime'nin yeni gözdesi, bereketli olasın.


İstanbul, 27.04.2007 - Fatma Özdirek


Salı, Nisan 17, 2007

Lale zamanı...


Perşembe, Nisan 05, 2007

Rakı Şişesinde Balık Olsam*)


Üçümüze uygun zamanı ayarlayamadığımız için bir türlü gerçekleştiremediğimiz balık sözümüz vardı ona. Canciğerle bunun sıkıntısını yaşıyorduk. Telefon çaldı, arayan oydu. Ne yaptığımı sorup, canciğerle messengerde konuştuğunu söyledi. Telefonu kapayıp ben de katıldım konuşmaya.

Balık işinin ne olduğunu sordu. İkisine de uygunsa yarın bende yapabileceğimizi söyledim. Uygun bulundu. O İranlıydı, biz İran sever. İran sever bir dostumuz daha vardı, onu da davet ettik.

Karaköy’de yıllardır önünden geçip farketmediğim bir cami keşfetmiştim geçen hafta, Arap Camisi. Neredeyse bin yıllık bir yapı. Minaresi, iç mimarisi, tahta aksamı ile oldukça ilginç. Canciğere de anlatmıştım. Bu tarafa gelmişken onu da görmek istiyordu. Buluşma saatimiz öğle üzeriydi. Bende çay kahve içip yürüyerek camiye gider, sonra da balık sofrasında sohbeti sürdürürüz diye düşünmüştük.

Çay kahve faslı uzun sürdü, acıktık. Planı değiştirip camiyi yemekten sonraya bıraktık. Alkollü camiye gitmek caiz miydi? Benim bu konularla ilgim yok, fikrim vardı, inananlara saygısızlık etmeyip, bastığımız yeri gördüğümüz sürece neden gidilmesindi? Canciğer, Bektaşi torunlarından zaten. İran sever dost, Süleymaniye’nin cam ustası sarhoş İbrahim paşadan dem vurup, sarhoş da ibadet edilebileceğini beyan etti. O ses etmedi.

Balık da rakısız olmazdı ki. Malum, İran'da alkol resmi olarak yasak. O’nun alkolle arasının nasıl olduğunu bilmiyordum. Ben dost meclisinde birkaç kadeh içerdim. Canciğerin alkolle arası yoktu. İran sever dost ise akşamdan akşama.

Kısa sürede sofrayı hazırlayıp, balıkları ızgaraya koyduk. O da rakı içeceğini söyledi. Bardakları yerleştirdik. Dost canciğerin bardağına su, bize rakı doldurdu. Eylemin adabı konusunda ondan uyarı geldi. Saki herkese eşit koymalıydı meyi, yani eli kantar olmalıydı. Mecliste kimseye kıl payı hak geçirmemeliydi.

Balık ve rakı eşliğinde insan halleri, kendi hallerimiz, İran, Türkiye üzerine konuşuldu durdu. Yemek bitmek üzereydi ki o “Biz içki sofrasında şiir okuruz, sofradan şiirsiz kalkılmaz” dedi. Bunu duymamıştık, şaşırdık. “Nasıl yani?” dedik. Herkesin içinden gelen dizeleri okuyabileceğini söyledi.

Benim şair ve yazarlarla yiyip içtiğim olmuştur, hatta yemekte şiir de okunmuştur. Fakat içki sofrandan şiirsiz kalkılmadığına tanılığım yoktur. Demek ki şiir bizde sofranın süsü, onlardaysa tadı-tuzuydu.

Düşündük durduk, aklımıza iki dize gelmedi. Madem ki onlarda gelenek böyleydi, ondan okumasını rica ettik. “Okurum ama Türkçesini bilmem, önce Farça okuyayım, sonra ne demek istediğini size söylerim” dedi.

Farsça, tek kelime bilmediğim halde, ne dese keyifle dinlerdim. Bu dilin tınısına hayrandım. Afedersiniz, bu kadar gidip gelmeden sonra birkaç sözcük biliyordum tabii ki. Ayrıca “can”ı, “merhaba”yı, “lütfen”i ki son ikisi Arapçadır biz de kullanırdık, fakat bizde tınısı asla onların ki gibi yansımazdı.

Şiiri Farsça okudu. Şimdi anımsayabildiğim kadarıyla "Eğer vatanımdan uzakta ölürsem beni yıkayıp yüksekte bir yere koyun ki rüzgar kokumu memleketime taşısın...” diye Türkçe açıklamasını yaptı.

Sete yerleştirdiğimiz CD’den Fereydun Şahbazian'ın müziği, Muhammed Reza Şajarian'ın vokali ve şair Ahmet Şamlu’nun sesinden Hayyam rubaileri dinleyerek sürdü sohbet. Hava karardı, Arap camisine gidişi başka zamana erteledik. O evi uzakta olduğu için erkenden ayrıldı. Biz devam ettik.

Ne demişti şiiri çevirirken? “Rüzgar kokumu memleketime taşısın”. Önce yanlış çevirip ruh yerine koku dediğini düşündük. Ben kokunun ulaşmak için rüzgara ihtiyacı olacağını iddia ettim. Arkadaşlar da bu fikre katılır gibi oldular, yine de bir çözüme varamadık.

Elinden şiir kitabı düşmeyen şiir sevicisiyle, hayatı şiir olan arasındaki farktı belki bu. Genetik mi, kültür mü, yoksa hemhallik mi?

İran'da niye kadim şairlerin mezarlarının ziyaretçilerle dolup taştığını, niye orada şairler mezarlığı olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. O yaşamımıza yeni bir pencere açtı, biz bu kez bunları görebildik.


Nice sonra aklıma geldi Orhan Veli’nin rakı sofralarında dilimize pelesenk olmuş dizesi “Bir de rakı şişesinde balık olsam”. Hangimiz biliyor onun mezarının yerini, hangimiz gidiyor başucunda ona okumak için şiirlerini?

___________
*) Orhan Veli Kanık (Eskiler Alıyorum)
Eskiler alıyorum / Alıp yıldız yapıyorum / Musiki ruhun gıdasıdır / Musikiye bayılıyorum

Şiir yazıyorum / Şiir yazıp eskiler alıyorum / Eskiler verip musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam