Perşembe, Ocak 25, 2007

YAŞ ONALTI - İlyas Halil












Jean Talon pazarı kavrulmuş kestane kokuyordu o akşam. Dükkanlar keçi peyniri, çökelek arayan, kavun seçen göçmenlerle doluydu. Açık hava kahvesinde oturmuş Rum mahallesinin yaşam uğultusunu dinliyordum. Taze kahve kokulu fincan elimde.
Gölgeleri uzamış. Caddenin sonunda yarı elmaydı. Haylaz çocuğun ısırdığı. Kızıl güneş batmadan önce.
İkiye bölünmüştüm. Bir yarım şaşkın. Henüz onaltı yaşında. Aptalca bakınmam hala üstümde.
Öteki dünyadan habersiz yarım, kahve içiyordu. Kalabalığın içinde aşina bir ses, beni gerçeğe uyandırınca.
*
Akşamın alaca karanlığında, omuzları çökmüş saçları ağarmış bir kadın, adımı mırıldandı. Ayağa kalktım. Rüya görüyormuş gibi yüzüne baktım.
“Beni tanımadın herhalde” dedi.
Çocukluk arkadaşım. Mahallemizin güzel kızı Emma’ydı. Unutulacak insan değildi. Yıllar yılı baharın mahalleye geleceğini hep o haber verirdi. Giydiği elbise, süründüğü kokuyla.
*
Adını mırıldandım. Boyununa sarıldım. Yanaklarından öpüyordum. Demek boşuna değildi gözümün seğirtmesi, akşamın bu dost karanlığında eski bir dostumu bulacaktım.
“Buyur otur”dedim. “Kahve içer misin?.”
“Teşekkur ederim” dedi. “İyi olur “
İçimde Emma’yı aramağa başladım. Aynı mahallenin çocuğu idik.
*
Annesi ile sokağın başında oturuyordu. Evlerinin önü parktı. İlkokulda aynı yaşta aynı sınıftaydık. Lisenin birde acele etti benden önce onaltı yaşında oldu.
O yaz Emma’da bazı değişiklikler olmuştu. Saçları rüzgarda çok güzel dağılıyor uçuyordu. Giydiği etek haziran rüzgarında açılıyor saçılıyordu. Beni bilmediğim heyecanlara sürüklüyordu. Emma bilmediğim bir rayiha. Yanimda olunca güneşte kuruyan çamaşırdan daha güzel kokuyordu eli yüzü.
Yatak odasının penceresini açınca park park olur çiçek kokusu dolardı.
Yaz ortasındaydık koruklar üzüme dönmeğe başlamıştı. Güneş burnumuzun dibine sokulmuş bahçeleri bağları ısıtıyordu. Emma erik ağacı, dalında açan çiçek vardı. Onaltı yaşında elmalar fışkırmıştı üstünde.
*
Akşam sıcak çay fincanı, biraz kızıl, biraz sıcak. Karşımda oturan kızın kum rengi saçlarına dalmış bakıyorum. Sönecek yangin değildi bu kız. Uzun süre unutamadım. Yıllar önce yazın sıcak kumu çıplak ayaklarına yapışır kalırdı. Deniz kıyısında yalın ayak yürüdüğümüz akşamlar. Ayaklarını yıkamasına yardım ederdim.
“Susmuş, konuşmuyorsun” dedi Emma.
“Düşünüyordum” dedim “Onaltı yaşına bastığın gün gecelerim uzadı, sabah gelmezdi bir türlü. Sabahlarım sevinç doluydu. Aydınlık getirirdin. Sonra çektin gittin.”
Nedense gençliğimizi değerlendiremedik. Çölde delik tastan su içiyorduk. Dudaklarımızı bile ıslatmadan. Sızdı gitti günlerimiz.
“Suç senindi” dedi Emma. “Hatırlar mısın Bahara başladığımı, genç kadın olduğumu ilk sana söylemiştim. Sevinçliydim. Avucumun sıcaklığını seninle paylaşmak istiyordum. Onaltı yaşım sanki yeni bir fistandı üstümde. Yeni elbisenin yakışıp yakışmadığını sormak istiyordum.”
O gün genç kadın Emma. Sevincimi dünyaya bildirmek istiyordum. Bugün güzel bir kadın oldum demek heyecan veriyordu bana.
O kış kimseye haber vermeden yavaş yavaş uzamış, gelişmiştim. Vücudumun yuvarlakları daha yuvarlaktı.
Her adımda sana, haberin olsun ben genç bir kadın oldum diyordum. Bak demiştim sana biz kardeş değil, arkadaşız, demistim. Seni her gördüğümde saçım saçına elim eline, el ediyor; Merhaba diyordu.
Hatırlarım kalçalarım geveze mi geveze. Susmasını bilmiyordu. Mahallenin bohçacı kadını olmuştum. Yeni bir gençliğe başladığımı açan çiçeklere söyletiyordum.
Göğüslerim mahallenin çığırtkanı. Söylediği şeylerle seni uyandırmak istiyordum. Yüzünün kızarmasını istiyordum. Çarpıntıdan yürek tellerinin kopmasını umuyordum.
Gülünç olmuştun. Dünyadan haberin yoktu. Yağmura tutulmuştun ıslanmıyordun. Ne salak cocuk diyordum içimden. İki çocuktuk. Gençliğin ne olduğunu hem kendime hem sana öğretmeğe çalışıyordum.
*
“Haklıydın Emma” dedim. Çocuktum korkmuştum. O yıl bahçe oldun bana kapından içeri bakıyor, içeri girmeğe cesaret edemiyordum. Çicek kokuların renklarin ürkütüyordu beni.
Sonra geç gelmiş bir baharda uyandım. Ama iş işten geçmişti. Sen kayıplara kavusmuştun.
Zaman oldu sabahları sana uyandım. Elimde fırça ressam ben, üstüm başım boya. Bahar gecelerini baştan çizer yeniden seni boyardım ağaçlara. Çıplak vücudunla süslerdim çiçek fidanlarını, seninle doldururdum meyve dallarını.
*
Onaltı yaşıma geç vardım. O yıl dilim tutulmustu. Kekelemeğe başladım. Bir türlü kurtulamadım dilimin şaşkınlığından.
Sonra her bahar yeniden onaltı oldum seni düşününce. Bana göz ağrısı oldun, yürek ezgisi. Birbirimizin gözünde çapaktık. Silmek istemediğimiz.
Çicek benekli fistan sırtında. Pabuçlarının içinde dünyanın en güzel ayakları. Hayatın başlayacağı gün olurdun. Nuhun gemisinden indiğimiz an. Otuzaltı ellialtıda. Sen yine onaltı yaşında. Yanı başımda.
*
Farkına vardım ki var oluyordum. Eski bir günde eline dokununca. Günes doğunca. Yağmur yağınca yüzümüzü yıkayınca. Sana Onaltı yaşında dokununca.
*
Elini tuttuğum gün Emma. Bilmediğim kendimi buldum elinin sıcaklığında. Sesinle. Sihir dolu lamba oldun bana... Her yorulduğumda her öksürdüğümde onaltı yaşını düşündüm, ilaçtın öksürüğüme...
Ayağa kalktı. “Gitmem gerek” dedi.
Sarıldım.
“İki deniz mavi bir okyanus elli yıl sonra seni bulduğuma sevindim” dedim. “Biliyor musun Emma? Onaltı yaşın bana düşünmeyi öğretmişti.”
Saçlarında ellerimi aradım.

İlyas Halil
Ocak 22 2007

2 Comments:

Anonymous Adsız said...

Ne guzel bir oyku...
Yazanin eline saglik...
Ali - HCMC

6:07 ÖÖ  
Blogger fatma_ozdirek said...

Teşekkür ederim Ali dost.
Sesinizi duymak ne güzel.
Beğeniniz sevgili dost İlyas Halil'i mutlu edecektir.
Bilgisayardan uzun okumalar yapamıyorum. Bu sabah vapurda "Motorsiklet Üzerinde Aşk"ı beğeni ile Boğaz'ın serin esintisinde okudum.
Esin daima sizinle olsun.
Sevgilerimle,
Jaruvan'a selamlar...

4:59 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home