Pazartesi, Ocak 15, 2007

Karadeniz'in Kıyıcığından - 4 -


















Kestane Kebap

Otuzbeş günlük ayrılık, yenilenme, düşünme ve yuvaya dönüşten sonra yazacağım son yazı olacakken “Kestane Kebap” gelişmeler sonucu ilk yazı oluverdi.

Önceki yazılarımı okuyanlar bilir... Vietnam beni epey uğraştırdı vize alabilmek için. Ankara’daki elçiliklerine çektiğim uzun mektuba yanıt olarak sayın elçi beni telefonla arayarak, yaptığımız uzun konuşmadan sonra “size nasıl vize vermeyiz, bir aksilik olmuş, evraklarınızı yollayın hemen vize verelim” dedi. Lakin ancak onbeş gün vize alabildim. Biz bu kadar verebiliyoruz dediler. Vize almanın heyecanıyla nedenini de sormamıştım. Nasılsa yazılı kaynaklar Honai ya da Saygon (yeni adıyla Ho Chi Minh City – Hoşimin kenti-)’den vizeyi uzatmak mümkün diyordu. Uzun yıllardır çalıştığım şirerketten hem kolay hem de bu kadar uzun bir izin koparmışken postu Vietnam’a serer, bir ayda gidilmedik/görülmedik yerini bırakmam sanıyordum; yanılmışım. Saygon’a varır varmaz ilk işim vize uzatma talebi oldu. Benim vizem “d” katagorisiymiş. d katagorisi vizelerin uzaması ise oldukça zormuş. Ho Shi Min Kenti İmmigration (harici) ofisine baş vurup on gün beklemek ve sonucta eli boş dönmek de olasıymış. Vazgeçtim bu işle uğraşmaktan, zira boşuna burada on gün kaybedebilirdim.

Ben nedense bir türlü Saygon’a Hoşiminsity diyemiyorum. Sevgili Ali Rıza Arıcan Ho Chi Min kenti diyor, iyi de ediyor. Oysa toprağı bol olasıca Hoşimin’e saygım sonsuz ve belki de ziyaretimin en önemli nedeni O; O’nun ülkesini, onun halkını tanımak.

Bunları daha sonra ayrıntılı yazacağım, şimdi kestaneye geçeyim. Zira böyle giderse daha soraki yazılara konu kalmayacak.

Vietnam’ın şehir, cadde ve sokaklarında yemek problemim yüzünden aç bilaç dolaşırken ender olarak da olsa manavlarda kestaneye rastlıyordum, oysa hiç kestane ağacına rastlamamışım. Aç tavuk kendini buğday ambarında görür misali ben de aman bir kestane kebabı bulsam da yesem diyor, ama bir türlü rastla(ya)mıyordum.

Burası Vietnam, kömür bol... Lakin bende kebap yapacak ne zemin ne de zaman var. Gözden ırak gönülden de ırak oluyor, kestaneyi görmeyince bu hesevi de unutuyordum.

Vietnam vizesini uzatmaktan ümüdi kesip, verilen vizeyi son saatine kadar değelendirdikten sonra kendimi sevgili Kamboçya’ma atınca zaten dünyalar benim oldu, tüm sıkıntıları unuttum... Gez-dolaş, gel keyfim gel...

Neyse günler sonra Tayland’a duhul eyledim. Sokak yemek kültürünün baş kenti. Ah ki ah... Yine de ben açım... Meyve (mango, ananas, Hindistan cevizi, mısır), ciğ sebze (lahana, havuç, kıvırcık) idare ediyorum; lakin ekmek olmayınca karnım doymuyor. Babaannem “Allah insanı açlıkla terbiye etmesin” derdi, her anlamda zordur açlık. Karın açlığı, göz açlığı...

Akşamları Bangkok sokaklarında kestaneciler de belirdi. Sanırım kabuklu kestaneyi daha önce haşlamış oluyorlar, sokakta da kocaman bir kap içine koydukları taşlar ve yağ ile yine kabuklarıyla kavuruyorlar. Bana düşen 1 YTL karşılığı Baht ödeyerek almak kalıyor. Oldukça da lezzetli. Hani mısırlarının lezzetinde değil ama olsun. İçinde nişasta olduğu için insanı oldukça tok tutuyor. Ayrıca sevdiğim tad, damağımda hissetmek hoşuma gidiyor. Ben bu durumun ne olduğunu Freudcu bir bakışla çözmeye çalışırken, gözümün önünde köyüm, ailem ve geçmiş kestane serüvenlerim seyrü sefer eylemeye başladı...

Benim doğduğum köy meşe, kestane gibi ağaçların çok yoğun olduğu bir orman köyüdür. Biz daha doğar doğmaz kestane toplamaya çıkarız. Kendi ayağımızla olmasa da anne, babaanne, ya da abla sırtında yeldirme ya da karaltıya bağlanmış olarak. Yeldirme ile karaltı bizim yörenin yerel üst giysileri. Pardösü kesiminde siyah kumaştandır. Eğer pamuklu ya da sentetik kumaştan yapılmışsa yeldirme, un çuvallarından boyanarak yapılmışsa karaltı denir adına.

Şimdi siz bu yeldirme ve karaltıyı gözünüzde nasıl canlandırırsınız bilemem ama ben köy hayatı için gayet kullanışlı ve yerinde bir seçim diye düşünür ve de severim. Sakın ola ki siz onu siyaset amacıyla giyilen tesettür kıyafetleriyle karıştırmayasınız. O çok işlevseldir. Zira ormanda, bağda-bahçede topladıklarınızı ya da yürüyemeyecek durumda olan çocuğunuzu onun eteğine kor sırtınıza ya da belinize bağlarsınız, olur size bir sırt çantası. Sırt çantasını sevdiğim için onun ilkel şekli diye düşünürüm bu giysi için. Böylelikle taşıyacağınız yük bedene eşit olarak yayılır ve kollarınız özgür kalır. Rengi kir götürür ve altındaki giysilerinizin kirlenmesini de geciktirir, bir nevi önlüktür yani.

Demek istediğim dış alım ve fenni tarım bu kadar artmadan önce, yani biz kendi kendimize yettiğimiz zamanlar, yanı yerli malı kullandığımız zamanlar, yani dışarıya bu kadar borçlanmadığımız zamanlar, yani eko tarım tareneleri başlamadan önce, yani her şeyi zaten doğal halinde saklayıp tükettiğimiz zamanlar; biz her yılın ekim ayında başlayıp yaklaşık bir ay ormanda kestane toplardık yıllarca. O zamanlar her hane en az yirmi teneke kestane toplar ve bunları kış yiyeceği olarak saklardı. Kestane kurumaya bırakılınca hemen kurtlanır, o yıllarda derin dondurucu da yok ki çiğ saklayasınız. De ki var derin dondurucunuz yirmi tenekeyi içine nasıl sığdıracaksınız? Biz de onu saklamak için topladığımız her on tenekeyi köy fırınlarında fırınlatır, yani pişirirdik, yani kebap yaparak kuruturduk.

Bunun da nasıl olduğunu anlatayım. Birkaç sırt kuru dal bir fırını yakmaya yeter. Ormanda daha önce kesilip kalmış ağaç artığı kuru dallarla yakılır, sonra bir sopanın ucuna bağlanmış paçavra ile -ki biz buna pala deriz- süpürülerek temizlenir fırın. Kızgın fırına birkaç gün günlenmiş, yani güneşte bekletilmiş kestaneler boca edilip arada bir karıştırılarak pişim süresi beklenir.

Siz deyin bir saat, ben diyeyim bir buçuk saat sonra kestaneler pişer ve küreklerle dışarı alınır. Aman Tanrım dayanılmaz güzel bir koku ve yenmeye başlandığında ağıza yayılan o lezzet. Eh şimdi bir fırın kestaneyi yiyip bitirecek değiliz ya. Bir kısmı kabuklu olarak saklanır, bir kısmı ise odun bir tokaçla dövülür ve rüzgarlı bir günde kabukları savrularak iç olarak, yani kabuksuz saklanır. Köylünün kışlık yemişi hazırdır artık. Kışın kuzineye konulan taş gibi kabuklu kestane yumuşar kendini bırakır ve ilk günkü lezzetini alır. Yanında bugün yediğimiz sentetik çerezlerin lezzeti hiç kalır. Daha önce kabuklarından ayırmış olarak sakladıklananlar ise çorba ya da kestaneli fasulye yemeği olur ki, yeme de yalan...

Şimdi durup dururken niye ben size bu kestaneyi anlatıp duruyorum? Yalnızca eskiye özlemimden değil ki o da olabilir, ama değil. Kestanenin faydaları olabilir, ama o da değil. Şundan anlatıyorum ki bizim köy de ülkemiz gibi sürekli değişmekte. Bazılarınca bu gelişme olarak bilinmekte, tarafımdan ise değişme. Bu değişimin iyiye mi kötüye mi doğru gitmekte olduğunu da kestirmiş değilim, belki kestirdim de korkumu bastırmak için çığlığımı satırlara döküyorum ya da aklımın ermediği bu konuda sizden gelecek bilgilerle aydınlanmak istiyorum...

Hani bizim köy orman köyü ya, köy demek doğal kaynaklardan alabildiğine yararlanmak demek... Taşından, toprağından, havasından, suyundan, yani biraz doğadan bedava geçinmek demek...

Orman bol, ağaç bedava yani. Eğer doğaya zarar vermeden kesim yaparsan hem ona hem sana yararı olur. Bunun da denetimi zor değildir. Ağacın olduğu yerde su bol, toprak da verimli olur. Şükür ki bizim köyde de öyle. Çok muntazam olmasa da yolu var, elektriği var, telefonu var. Kütüphane yok, ama zaten ihtiyaç hisseden de yok. Okulu yok, yani var da yok. Artık köylerde çocuklar daha iyi eğitim alsınlar diye toplu taşımacılık sistemiyle başka bir köye gidiyorlar. Zaten köyde okula gidecek çocuk sayısı da onbeşi geçmiyor. Çocuklar bir okulda toplanınca ve sınıflara altmışar yetmişer doldurulunca öğretmen açığı da oran olarak düşmüş oluyor.

Ama bizim köyün çok önemli iki eksiği var. Bir doğalgazı yok, iki şehir şebekesinden gelen suyu yok. Sayın yetkililer hissetmişler ki üç dört ay önce köyün yolları kazılmaya başladı. Nedir bu hummalı çalışma demeye kalmadı, baktım doğalgaz hattı döşeniyor. Hay elleri dert görmesin, en önemli sorunumuzu çözecekler derken geçen hafta öğrendim ki köyün suyunu da İstanbul’un şehir şebekesine bağlama kararı almışlar. Yetmedi bu hafta dozerler su borularını döşemek için yolları yeniden kazmaya başladılar. Yahu bu ne değer bilmezlik, bir de biz sürekli bu yöneticilerden şikayet ediyoruz.

İstanbul’un suyu kendisine çok gelmiş 75 km uzaktaki köyü de faydalandıralım diye düşünmüşler. Oysa daha düne kadar doğal, temiz ve lezzetli diye insancıklar İstanbul’dan koca koca bidonlarla gelip bizim köyün suyundan alıyorlardı, içmek için. Böylelikle şimdi bizim köyler İstanbul’un kıt olan su kaynağınına ortak olacak, bu yetmeyecek belki içme suyunu bugün her İstanbullunun yaptığı gibi yapıp ayrıca para vererek şişe ya da damacana ile alacak.

Televizyonda haberleri açtım, demez mi “İran doğalgazı kesti!”. Aman sende, canı isterse, keserse kessin. Sanki doğalgaz sadece İran’da var. Nasılsa Kafkaslar’daki bir sürü ülke ile doğalgaz anlaşması yapmadık mı ve dahi bilmem hangi ülkelere doğalgaz taşıyacak boru hattı bizim ülkeden geçmeyecek mi? Biz de onlardan alırız. Ayrıca doğalgaz onun değil mi isterse verir, istemezse kapatır muslukları diyecektim ki yeni haber geldi. İran kaynak yetersizliği nedeniyle kendi halkının bir bölümüne dahi doğalgazı kısıtlı vermeye başlamış. Kendi ulusunun bir kısmına neden kısıtlı verdiği de, bize niye vermediği de anlaşılmaz bir durum değil, güç dengeleri.

Hangi günlere kaldık biz? Hani eskiden bir şarkı vardı “Atın atın eskileri alın yeniden. Ayranımız yok içmeye atla gideriz çeşmeye....” falan filan.

Köye gelen doğalgazın nedeni anladık, ormanı kurtarmakmış. Hani orman arazisi vasfını yitirme zırvalamalarını es geçtim. Böylece bizim kestane ağaçları da artacak; sevinmeliyim. Peki ya suyun meselesi nedir?

Ah benim bi çare başım, düşün taşın berbat işin. Sen böyle düşünürsen nasıl gelişir bu ülke, nasıl çağı yakalar senin köyün, köylün? Sen kendi derdine derman olamıyorsun, neye gerek senin köyüne gelen doğalgaz ve şehir şebeke suyu üzerine fikir yürütme?

Ey bilenler, kestane kebap acele cevap... Bana bir akıl verin.

Ah benim akılsız başım. Nedem nedem, nerelere gidem ben?...

İstanbul, 14.01.2007 – Fatma Özdirek

13 Comments:

Anonymous Adsız said...

Ne kadar güzel bir dille anlatmışsınız. Akıcı ve yalın.
Ayrıca yaşam enerjiniz okura geçiveriyor. İmrenilesi bir kalem.

Mail grubunda okuyunca yazıyı, içimden geçenleri bilin istedim.

En geniş zamanlı sevgilerimle

Betül Akdağ

6:23 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Güzel düşünceleriniz ve paylaştığınız için sonsuz teşekkürler sevgili Betül Akdağ.

Sonsuz sevgilerimle...

11:32 ÖS  
Anonymous Aksel Agan said...

GELİŞİM Mİ DEĞİŞİM Mİ?

Sevgili Fatma,
Büyük bir keyifle okudum yazdıklarını. O kendine has üslubunla sanki karşımda konuşuyormuşsun gibi dinledim, daha doğrusu.
Gezdiğin gördüğün yerlerin -aç kalma pahasına da olsa- keyfine, bizleri de ortak ettiğin için sağol varol.. Her ne pahasına olursa olsun, her türlü zorluğa rağmen, azimle istediğini aldın. Tebrikler..
Gelelim şu kestane meselesine:) )
Yeldirme, karaltı ve pala sözcüklerini bilgi dağarcığıma kattın. Ne de güzel anlatmışsın. Ben de Karadenizin bir kıyıcığındanım. Karadeniz, kim ne derse desin bir başka güzel. İnsanlarının saflığı ve doğası bir harika. Bizim orada da peştemal vardır. Peştemal, o dediğin yeldirme yerine kısmen geçiyor sanırım. Bele dolanan uzun ince bir kumaştır. Seninki sırt çantası ise, bizimki de bel çantası oluyor:)) Tarlada toplanan mahsul içindir bu çanta.Aynı zamanda etek olur ve önlük tabi ki.. O hamamlardakinden değil yani. Kadınların belinden çıkmaz nerdeyse. Artık rengi atmış olur kullanılmaktan. Tabi bu anlattığım eskilerde kaldı. Hala kullanırlar mı bilmem. Ben almıştım nostalji olsun diye. Parlak ve renkleri cıvıl cıvıl, canlı.

Demişsin ki, gelişiyor muyuz, değişiyor muyuz?
Bence bu bir değişim. Ama ne acıdır ki, daha iyiye değil, kötüye gidiyor bu değişim. Keşke her değişim bir devrim yaratabilseydi. Ben de bu konuda endişeliyim işte. Tam da yarama parmak basmışsın. Neden sanki, salt köylerimizde değil, bütün dünyada herşey kötüye gidiyor ki.

Benim Karadenizdeki kasabamda yıllar önce yazlık sinemalar vardı. Şimdi yok.
Kasabanın gençlerine istihdam sağlayan bir kocaman kereste fabrikamız vardı. Şimdi kapandı.
Azcık büyüyen gençler soluğu İstanbul'da alıyor, yaşa(yabil)mek için. Sonra da neden İstanbul bu kadar kalabalık, duyan geliyor diye dövün dur.. Ne yapsınlar gelmeyip de.
Halkevi vardı, o küçücük kasabada. Köy enstitüleri vardı köylerde. Kütüphaneler vardı şehirlerde, içinde de öğrenciler vardı. Şimdiki öğrenciler oturdukları yerden internet ortamında yapıyorlar ödevlerini. Araştırmalar ne kadar da kolaylaştı(!) mı acaba?
Çocuklar sokak oyunları oynardı, atari değil. Muhabbetler edilirdi, kavgalar değil. Komşular vardı, kuzenler birlikte büyürdü. Bayramlarda el öpmeye gidilirdi, çocuklar buna bayılırdı, harçlık ve mendil almak ödülü vardı çünkü. Şimdi çocuklarımızı bayramlarda tatil köylerine sürüklüyoruz, yaşamdan daha çok koparmak için.
Yılbaşılarında, bayramlarda tebrik kartları atardık. Şimdiki gibi cep telefonları, mail adresleri de yoktu, kolay ve seri kutlamalar için. Posta kutularımız yoktu, şimdiki gibi içi sadece faturalarla dolan. Ama postacılar vardı, kapımızı çalan. Dört gözle beklerdim yolunu postacının. Artık tebrik kartı tedavülden kalktı sanırım. Ne yazık..

Ne yani? şimdi bu bir gelişim mi?
Senin o sıcacık köyünde pırıl pırıl akan suları da keserler. Çünkü kirletecek şeyler hala bitmedi fatmacım. Çok üzgünüm ki her gün biraz daha geriye gidiyoruz. Biraz daha yalnız, biraz daha duyarsız, biraz daha bencil, biraz daha mutsuz hissediyoruz her değişimde kendimizi.
İşte benim avaz avaz bağırmam bundandır. Sizi seviyorum diye. Çünkü ben sizlerde o kaybettiğimi sandığım değerleri buldum yeniden. Ve inatla direniyorum tekrar kaybetmemek için. Zamanında cömertçe bizlere sunulan bu değerlerin kıymetini şimdi daha iyi anladım çünkü. Yakalamışken bırakmaya da niyetim yok. Gitgide çölleşen bu kocaman dünyada, ufacık da olsa bir bahçe bulduk. Aman bahçemizi susuz bırakmayalım diyorum..

Bahçemin bütün fidanlarını çok seviyorum..

4:03 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Sevgili Aksel,

Bu güzel katkı-paylaşım için ve güzel sözlerin için teşekkürler.

Ben de gönül bahçemi yeşerten TREKİST'in fidanlarını, yani hepinizi çok seviyorum. İyi ki varsınız.

4:08 ÖS  
Anonymous Adsız said...

merhaba fatma ozdirek

bende uzun zamandir mesaj gelmeyince siteden ayrildiginizi bile dusundum !

2007 de tum duslerinizin gerceklesecegi bir yil ve saglik mutluluk bol seyahat dilerim!

bana seyahatinizle ilgili bilgi verebilir misiniz lutfen ? guvenirligi, temizligi, mali portre gibi...

sonsuz tesewkkurler sevgiyle kalin?

selma gomdeniz
ODTU Modelleme similasyon merkezi

2:02 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Merhaba sayın Selma Gömdeniz,

İkibinyedi yılı için iyi dileklerinize aynı dileklerle teşekkür ederim.

Bu iletinize yanıt için defteri meşgul etmeyip özel postanıza yazmak istedim. Lakin defteri de ilgilendiren sözcükler içerdiği için buradan yanıtlamaya karar verdim.
Ayrılık söz konusu olmadığı gibi O’nsuz da duramam. Siz de benim gibi ya çok yoğunsunuz ya da dikkatinizden kaçmış ki, daha iki ay önce deftere yolladığım yazıyı görmemişsiniz.

Benim seyahatimle ilgili kişisel bilgilere ihtiyacınız yok sanırım. Sormak istediğiniz bölgenin güvenilirliği, temizliği, mali portresi gibi bilgiler ise, yine de sizi yanıltabilirim. Zira benim gidişlerim aklı başında bir insanın gidişlerine hiç benzemez, bir aşk hali gibidir... Vuslata ermeyi bekleyen aşık gibi yollara düşüceğim günü bekler dururum. Her aşık gibi de gözü kara düşerim yollara. Tek amaçım ona ulaşmaktır. Güvenilirliği, temizliği ve mali portresi gibi hesaplardan hiç anlamam. Güvenilirlik konusunda sezgilerimle hareket ederim. Temizlik konusunda, zaten pasaklının tekiyimdir, abartılı olmadıkça yanından geçer hatta üstüne basar giderim. Para konusuna gelince taksiye param yetmezse moto-taksi kiralarım, ona da yetmezse günde 15-20 saat arası durmaksızın yürüyebilirim. Otele param yetmezse gece otobüs ya da diğer araçlarla yolculuk yapar, gündüz gezer-görürüm. İçki deseniz gezide kendime bir jet yapmamışsam su ile idare ederim. Yemek deseniz ekmek olsun başka bir şey aramam. Otel deseniz barınakların en berbatlarında idare edebilirim yeter ki istediğim yeri görebileyim.
Tüm bunlardan sonra söylediklerime inanacaksanız; temizlik idare eder, güvenlik sorunu yok, bizden en az iki üç kat ucuz her şey diyebilirim.

Eğer yeni bir gel-git yaşamazsam yazılar usul usul deftere düşecek; arzu ederseniz izlersiniz. Zira sorduğunuz konularda öznel ve nesnel görüşlerim de satır aralarında olacaktır.

Seyahat etmek amacında olanlara dünyanın tüm ülke ve önemli şehirleri için önerebileceğim en güvenilir kaynak olan Lonely Planet “http://www.lonelyplanet.com” gibi rehber kitap ve sitelerden bilgi edinmeleridir. Zira onlar bölgenin tüm bilgilerini size özet halinde sunarlar. Bu kitaplarda temizlik, tuvalet ihtiyacı, yiyecek, giyecek, maliyet, kadın ve erkekler için güvenlik ve başka özel durumlar da ayrıntılı olarak belirtilir.

Selam ve sevgilerimle...

2:03 ÖS  
Anonymous Adsız said...

Benim Yuregi Guzel Sevgili Gezgin Arkadasim,

Once hos geldin, sefalar getirdin... Senin sesini, yani yazidaki sesini hep ozluyorum ve ne zaman ekranimda gorecegim diye sabirsizlikla bekliyorum. Sag salim buradasin ve yine dolu dolusun... Ne guzel ki bizlerle paylasiyorsun, beni bilirsin ben seyahat yazilarini ve fotograflarini masasinin basindan izleyen bir cilginim, Gonul isterdi ki, senin gibi bir rehberle dunyayi goreyim gezeyim... Ah, oyle guzel anlatiyorsun ki, sanki beni de yaninda goturmussun gibi...

Ellerine, yuregine, ayaklarina saglik, binlerce tesekkur gidemedigimiz, goremedigimiz diyarlari bizimle ve ictenlikle guzel dilinle paylastigin icin...

sevgilerimle,
nil

2:06 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

2:28 ÖS  
Anonymous Yılmaz Ece said...

Sevgili Fatma

İnsanı insan yapan erdemleri sanıyorum yavaş yavaş yitiriyoruz. Teknoloji hayatımıza girdikçe kilolarımız artıyor, beynimiz daha az çalışıyor. Fazla teknoloji iyimi kötümü , tartışılır elbet. İnsan hayatına çok yararlı yönleri, sunduğu vazgeçilmez olanakları olduğu doğru. Ancak gerektiğinden fazla teknoloji mutsuzluk getirdiği gibi, insanı daha fazla tüketmeye zorluyor ve birbirinden uzaklaştırıyor.

Bence bu durum şu anki yaygın olan yönetim ve yaşam biçimlerinden kaynaklanıyor. Tüketmeye programlanmış, tüketme üzerine kurulmuş ekonomiler, dünyanın da sonunu da hazırlıyor. Sonraki nesillere daha çok yıpranmış bir dünya , daha çok kirlenmiş su, toprak ve hava bırakacağız. Köyünüze doğal gaz bağlanması , şebeke suyu çekilmesi ilk bakışta iyi bir hizmet olarak görünse de kendi kaynaklarımız varken , onları daha bilinçli kullanmak yerine, dışa bağımlı hale geleceğimizi düşünmeden yatırım yapmak ne kadar doğru tartışılması gerekir. Üstelik neye nerde ne ihtiyaç var bunun da düşünüldüğüne emin değilim.

Bu tıpkı trafik sorunu çözmek için yol ve kavşak inşa etmeye benziyor. İstanbul'a ne kadar yol ve kavşak yaparsanız yapın sorunu gitgide büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Neden toplu taşımaya bu yatırımlar yapılmıyor onu da anlamış değilim. Birilerinin işine mi gelmiyor acaba.

Özelleştirme adı altında bir çok kamu kuruluşu peşkeş çekildi. Kar hırsı ön planda oldukça insanlar tüketmekten , kirletmekten ezmekten vazgeçmeyecekler. Önce insanı değil kasalarını düşünecekler. Tarih Belki bizi haklı çıkaracak ama iş işten geçmiş olacak bu gidişle.

Saygılar
Yılmaz

2:33 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Sevgili Yılmaz,

Hesapsız kitapsızlığı çok güzel vurgulamışsın.
Yaptığın bu güzel açılım için teşekkür ederim.

Sevgilerimle,

2:40 ÖS  
Anonymous Adsız said...

Sevgili Fatma,

Ne zamandan beri yazmak, telefon etmek istiyorum ama
olmadi. Her zamanki nedenleri tekrar etmektense, Fatma
halmden anlar diyorum!

Gezi hakkinda yazdigin yaziyi (kestaneler) zevkle
okudum.Koyun kestanelerini yemek firsatim olmadi ama
yine koyu\ misirlarinin, sebzelerinn tadini, beraber
toplayip yedigimiz gunleri hatirlatti bana. Umarim
daha yazmaga devam edersin.

Gezinin iyi gectigine sevindim. Vietnam tropiklerde,
yagmur olagan. Ben oradayken sansimizdan hava cok
iyiydi ama yanliz bir gun, Mekong Delta'dayken iki kisi sehirden 2 kilometre kadar uzakta bir pagodaya
yuruyerek gitmek icin yola ciktik. Daha yarim kilometre gitmemistik yagmur basladi ama ne yagmur. On saniye icinde derimize kadar sirilsiklam olduk. Nasil olsa
daha fazla islanamayiz diye yola devam ettik.

Tapinaktada biraz bahsis verince sevindiler ve haberi gong calarak goge Buda'ya gonderdiler. (Yani biz oyle yorumladik) Elbiseleri kurutmak buyuk sorun oldu zira
ertesi gun erkenden bavullari biraktigimiz Ho Si Min Kent'ne donuyorduk ama o gezi benim hala zevkle andigim anilardan biri. Neyse ki yanimda yedek bir
eteklik ve tisort vardi.

Senden haber ve yazilarini bekliyorum (Her halde bloguna hoymaga devam edersin. Hepinizi cok
ozluyorum. Annen, cocuklar ve Hanife nasil? Herkese selam ve segilerimi soyle. Senide ozlem sevgiyle kucakliyorum.

Esin

5:39 ÖS  
Anonymous Adsız said...

Fatma Kardeş,
Bu guzel yazın icin tesekkur ederim.
Zevkle okudum
Saglıcala kal
alivasfi

5:52 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

SiZ

Sevgili Dostum, Akselciğim,

Geçmişe ve zamana dair açılımın ve katkın için yürekten teşekkürler.

Satır aralarında vermeye çalıştım. Konu gelip çıkar ilişkilerine dayanıyor.

Bileceğiniz gibi ben köylerimizde ne gürül gürül akan şebeke suyuna ne de evlerimizi zahmetsiz bir tıkla ılıtacak doğalgaza karşıyım.

Kömür hava kirliliği yaratıyor diye önlem olarak büyük şehirlerde doğalgazla tanışıldı. Gayet de iyi oldu. Havamız, çevremiz kömürün is ve pisinden kurtuldu.

Kömür ocaklarımız eskisi kadar yoğun çalışmıyorsa da yine çalışıyor. Eskisi kadar olmasa da bugün yine grizuya kurban veriyoruz ? Daha geçen yıl çekime gittiğim Bolu’nun bir köyünde önümden geçti iki grizu şehidi. Kamuoyunun haberi bile olmadı.

Hadi bir insanın yaşamından geçtim; bir bitkiyi, bir kuşu yaşatmak için para benim derdim değil. Benim derdim GEREKMEDİKÇE her geçen gün dışarıya DAHA BAĞIMLI olmakla ilgili. Benim okumayı otuzundan sonra öğrenen anam bebekliğimizden beri “Aman ha çocuklar kimseye borçlu olmayın, borçlu olmak esir olmaktır”der durmaksızın. Hatta daha ilerisini de söyler, lakin elim varmaz yazmaya. Yüzüm kızarır aklıma gelince. Belki de içime kazınmış bu söz, ödüm kopar borçtan.

Petrol krizleri dünyayı nasıl sarsıyor; nasıl ekonomiler, borsalar alt-üst oluyor, dünyanın ağababaları güçsüz petrol ülkelerinde hakimiyet sağlamak için ne dolaplar çeviriyor hepimiz biliyoruz.

Tamam kentte kaynak kıt bu bir ihtiyaç, ama köyde öyle mi? Benim karşı olduğum bu.

Hani dün büyük şehirlere çaresizliklerinden, daha çok da kentlilerin ihtiyacı için akın ettiğinden yakınılan köylüler için köye dönüşü cazip hale getirme projeleri düzenleniyordu. Ne oldu?

Niye güzel Anadolumun bozkırlarına verilmiyor su, doğalgaz? Niye oralara yatırım yapılmıyor? İnsanlar yurtlarına dönsün, sıla hasretinden de kurtulsun istenmiyor? Çünkü zor, çünkü daha çok emek ve para gerekiyor.

Bugün İstanbul'lun nüfusu aldı başını gidiyor. Merkezler, varoşlar doldu, taştı. Öylesine taştı ki doğal su kaynaklarımızın dibinde konutlar villalar yükseliyor. Ve biz onların artıklarıyla beslenen su kaynaklarını kullanıyoruz.

Şimdi ne oluyor. Kentli köylere değil, yakın köylere kaydırılıyor.

Bizim oralarda köylünün elinde arazi kalmadı. Biliyorum bu alıcılardan çok köylünün suçu. Zahmetsiz para, paranın yüzü yumuşak. Neylersin insanoğlu her şeyin kolayına kaçmaya meyilli. Kentte bir kata, belki bir arabaya, ya da köyde daha iyi bir eve sahip olmak için elden çıkarılıyor arsalar.

Sanki arazileri satan onlar değilmiş gibi "şehirli köyü bastı, hatta elimizden aldı" diye şikayete başladılar bile.

Zaman sözcüklerin söylendiği yeri değiştirdi dostum. Zaman ah zaman, tersinden düşünürsek; yarayı sardığı gibi, yarayı da açan zaman.

Ben Beyoğlu'ndan Kadıköy'deki işime bir birbucuk saatte ulaşabiliyorum, köyden ise bir saatte.

Senin anlayacağın kesesi uygun herkes oralara kaçmayı yeğledi. Kese tok olunca talebetmek kolay. Şimdi şebeke suyu ve doğalgaz ile o bu talepler karşılanıyor anlayacağın.

Dün bize verdiği insanlık dersinde ne demek istiyordu sevgili Rakel Dink SiZ, her şeyi yapabilir ya da yıkabilirsiniz. SiZ... SiZ..

4:23 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home