Çarşamba, Mart 29, 2006

Karadeniz'in Kıyıcığından -2-

Orman... Odun... Kömür....

Karadeniz ülkemizin ormanlık bölgelerinden biridir ve ağaç çeşitliliği açısından da olağanüstüdür. Bizim köyümüz de Karadeniz’in kıyısına yakın bir orman köyüdür. Yaşayanlar geçimini ormandan sağlar. Şimdilerde kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sebze, meyve yetiştirilir, sadece bir iki evde inek görülür. Ve gençlerin tamamına yakını İstanbul’da yaşayıp çalışır, yalnızca bahar ve yazları köylerine gelir. Yirmi otuz yıl öncesine kadar buralarda tahıl ürünleri de yetiştirilirdi ve herkesin mutlaka en az birkaç hayvanı da olurdu ahırında.

Köyde herkesin ormanı vardır. Gerçi ormana bizim köyümüzde dağ denir, babaya buba, anneye ana denildiği gibi. Biz yine de herkesin anlayabilmesi için orman diye devam edelim sözümüze.

Orman kesim iznine makta denir. Ağaçların büyümesine bağlı olarak aynı yere 20-30 yılda bir makta gelir. Böylece siz de ormanınızı kesip odun elde edersiniz.

Oktay Akbal’ın “önce ekmekler bozuldu”dediği gibi, bugün de bizim ormanlarımız bozuldu. Önce sahile yakın kısımlardaki orman dokusu kazınıp çam ağaçları ekildi, ormanı korumak adına. Bu sırada kum ocakları arttırıldı, güzelim orman dokusu kazındı. Yazlıkçılarca orman içlerine kadar evlerle doldu köyler. İstanbul’da yazın sıcağından bunalıp kendini buralara atan konuklardan bazılarının kendini bilmezliği yüzünden kirlendi, altın kumlu sahillerimiz.

Bizim ormanlarımız ve sahillerimiz de böylece kirletilip talan edildi, edilmeye de devam ediliyor. Halk, devlet, sanayici eliyle. Biliyorum ki kum ocakları da bir ihtiyaçtır. Ama eski haline uygun olarak bırakmak için yapılması gereken yeniden ağaçlandırma olmayınca, alınan kumların yerlerinde metrelerce derinliğinde çukurlar oluşunca, onlarca dönüm alan çıplak ve çorak bırakılınca insanın içi yanıyor, yok edilen doğaya.

Yollarımız bu kumları taşıyan ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle çok sık bozulur, yama usulü onarılır. Yani ormanlarımız gibi yollarımız da yamalı bohçaya benzer. Geri kalmış/bıraktırılmış ülkelere yaptığımız yollarla övünür politikacılarımız, iş adamlarımız. Ama İstanbul’a 60 km uzaklıktaki köyümüzün yolları oyuk oyuktur, bu sanayi ve gerekli statiğe uyularak yapılmamış yollar nedeniyle.

Ormanlarımız maktanın ardından tıraşlanır. Maktanın vurduğu bölge birkaç aç gözlü kesimci yüzünden en küçük ağaca kadar kesilir. Adeta, Amerikan traşı olmuş gençlerin başları gibi bir görünüm alır. Dünyamızın epey ülkesini dolaştım sayılır, hiçbir yerde böyle bir kesim görmedim. Şimdi rahmetli olan ve konu hakkında bilgi sahibi bir profesör dosta bu durumu sorduğumda “Bizdeki makta Amerikan sistemidir, sen sadece Avrupa’yı gördün o yüzden bilmezsin” dediydi. Avrupa’da sadece yaşlı ağaçlar kesilerek orman daima korunur. “Ama hocam bizim ormanları böyle kesmemiz doğru mudur? Yıllarca kesilen yerler bir yangın sonrası görünümünde çıplak kalıyor?” diyesi oldum, “Dostum açgözlülük olduğu sürece bu böyle devam edecek” dediydi, hüzünle. Son günlerde Cumhurbaşkanlığından geri dönüp yeniden gönderilen “Orman Yasası”nı, iyi ki görmedi sevgili dostum.

Yaz aylarında TVler, radyolar, gazeteler bangır bangır bağırıyor “Akdeniz, Ege bölgesinde şu kadar hektar orman yangında yok oldu” diye. Evet yangın bir felakettir, afettir, çoğu zaman insanların elinden. Peki bizim kendi ormanlarımızda üç kuruş daha fazla kazanç uğruna yaptığımız katliamın sonu nereye varacak? Tüm bunlara rağmen yine de direnir güzel doğamız, ama nereye kadar?

Böylesine iç karartıcı bir tablodan sonra, size bir emeğin ürününü, kara altının yapım öyküsünü anlatarak yazımı çekilir kılayım.

Orman köylüsü olunur da odun kömürü yapımı konusunda anısı olmayan olur mu? Benim de böyle bir anım var. Meşe ve kocayemiş ağaçlarından oluşan ormanlara sahipse köyünüz, mutlaka sizin de böyle bir anınız vardır. Bizim ormanlarımızda bol miktarda kestane ağacı da vardır, ama onun kömürü karardığı için makbul değildir.

Makta gelip, ağaçlar kesilip oduna dönünce, odunlardan birazı evlerimizde kullanılır, bir miktarı İstanbul’daki yakıt ihtiyacını karşılar, bir miktarı da mangalda kullanılmak üzere kömüre dönüştürülür.

Ağaçtan kömür elde etmek için yapılan işleme kuyu yakmak denir. Kuyular odunun kesildiği bölgelere yakın yerlerde, genellikle daha önce yapılmış olan kuyuların mekanları kullanılarak yapılır. Aynı kuyuyu kullanabilmek için en az on beş yıl beklemek gerekir. Meşe ve kocayemiş ağacının büyüme süresini düşünürsek eğer, bu süre çok daha da uzun olabilir.

İşleme önceki kuyudan kalan küller bir kenara toplanarak başlanır. Yanına bir haftalık konaklama için ağaçlar üzerine bir kulübe yapılır. Bu kulübe uzun ve kalın odunlar, ağaç dalları, gazeller ile oluşturulan mekana, evden getirilen şilte, yorgan, yastık ile ev konforunda hazırlanır. Yine odunlardan yapılmış bir merdiven ile bu kulübelere çıkılabilir.

Havasız kalan kuyu patlar. Patlamaya ve yangına karşı kuyunun suya yakın olmasına dikkat edilir, ama bu her zaman mümkün olmayabilir. Her durumda kuyunun yanında tenekelerle sular depolanır ve bir kuyu komşunuz olur. Kuyu komşusu kuyucular için dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Hangisinin ihtiyacı olursa bir diğeri ona yardıma koşar, çünkü bu birkaç kişinin başa çıkabileceği kadar kolay işlem değildir.

Kuyunun civarı yangına karşı çalılar, pırnallar, otlar, eğreltiler, pülüler (tutuşturmayı kolaylaştırıcı odunsu bitkilerdir ve bunlar çalı süpürgesi yapımında da kullanılır) ve benzerlerinden arındırılır. Toplanan küller elenip ıslatılır.

Kuyunun ortasına güçlü bir direk dikilip, etrafı pülüler ve kuru dallar ile kolay yanması sağlanacak şekilde desteklenir. Üzerine 40-80 cm civarı kesilmiş odunların en uzunları ilk sırayı oluşturacak şekilde hafif yatık olarak (20-30 derecelik bir eğimle) yerleştirilir. Alttaki ilk sıra bittikten sonra onun üstüne yine aynı şekilde başka bir sıra halinde odunlar yerleştirilir. Bu işleme kuyu huni halini alıncaya kadar devam edilir. Bunun için genellikle üç beş sıra yerleştirme yeterlidir.

Kuyunun çatılması bittiğinde sıra, toplanan gazellerin odunların üzerine serilmesine gelir ve üzeri daha önce ıslatılmış kül ile sıvanır, böylece kuyu örtülmüş olur. Odunların yerleştirilmesi sırasında kuyuyu tutuşturmak için bir kapı da bırakılmıştır. Kuyunun kapısı diye adlandırılan bu açıklıktan, ucuna gazlı bir paçavra sarılan uzun bir odun yakılarak, ortada bırakılmış olan boşluktaki pülülere kadar sürülerek, pülülerin tutuşması ve kuyunun yanmaya başlaması sağlanır. Artık birinci aşama bitmiş ve yanma başlamıştır. Kuyunun hava alıp kıvamında ve rahat yanması için galberi ile üstten birkaç delik açılır.

Sıra gelir kuyucuların göz ve kulaklarını dört açıp, kuyunun yanacağı sürece pür dikkat beklemeye. Eğer bir patlama olursa hemen kuyunun üstünü kapamak gereklidir ki, hem odunlar yanıp kül olarak emeğiniz heba olmasın, hem de orman için bir yangın tehlikesi oluşmasın.

Kömür oluşumunu sağlayacak kadar yanma süresi sonunda (bu yaklaşık üç ila beş gündür) üstte bırakılan delikler kapatılır. Kısa bir süre daha böylece yanma işlemi devam eder.

Kömürün oluşması için kıvamında yakılması, ne yazık ki bir yemek tarifi kadar kolay değil. Bu nedenle size; birkaç ton odun huni halinde yerleştirildikten sonra, üç beş gün yanacak, bir gün soğuyacak, sonrada sökülüp daha sonra torbalara doldurularak, mangal ve barbekülerinizde yakıma hazırlanacak, diyemiyorum.

Burada yaşanacak doğa koşulları, yanlış yerleştirilmiş bir odun yüzünden kuyunun çökmesi, hava problemi, kuyunun patlaması ve patlama sonucu yangın tehlikesi ve diğerleri; daima göz önünde bulundurulmak durumunda. Ayrıca bir yaban hayvanı, örneğin bir domuz, gelip bir burun darbesi ile sizin tüm emeğinizi de bir anda boşa çıkarabilir.

Neyse durum bu minvalde devam eder. Eğer bir aksilik çıkmamışsa, yanma işlemi biten kuyu bir gün soğumaya bırakılır, yaklaşık bir günün sonunda soğuma sağlanmış olur. Bu arada kuyu çöker ve söküme başlanır. Üstteki marsıklar galberi ile çekilip bir kenarda toplanır. Bunlar daha sonra evdeki ocaklarda yakılmak için evlere götürülmek üzere çuval ya da küfelere doldurulur. Sıra gelir kömürlerinin toplanmasına. Onlar ise gereğinden fazla kırılıp ufalanmaması için özen ve dikkatle galberilerle, kimi zaman da el ile toplanarak yine çuvallara yerleştirilir. Bu arada zaman zaman yeni tutuşmalar yaşanabilir ve hemen söndürmek gerekir. Şimdi sıra küllerin içinde kalan elemelerdedir (küçük kömür parçacıkları), bunlar da ağaç tırmık ile toplanır.

Ve köyden, tekerleri ve kasası odundan yapılma manda veya öküz arabaları getirilir, ürünü köye götürmek için. Emekçilerin elleri, yüzleri, üstleri başları kömüre bulanmıştır, gözleri ve dişleri bembeyazdır. Alınlarından dökülen terlerinin yüzlerinde bıraktığı izde, tenleri grimsi çizgiler halinde görülür.

Üzerindeki kara altın yüklü kağnı arabasının tangur tungur, garç gurç tekerlek ve gövde sesleri, öküz ya da mandaların oflaya puflaya gidişleri ile kömür karasına bulanmış emekçilerin tüm yorgunluğundan hiçbir eser görülmeyen çevik ayak sesleri duyulur, köye giderken.

O günlerde sadece arabanın çıkardığı sesleri duyardı kulaklarım. Ama bugün anamın, bubamın ve benim ayak seslerimiz çınlıyor kulaklarımda.

İstanbul, 06.03.2005 – 20:30

Karadeniz’in Kıyıcığından *) -1-

Kar, Kuşlar, Balıklar...


Bu yılın ilk ciddi karı, geçen hafta İstanbul’u beyaza buladı. Kahvaltıdan on beş dakika önce ilacımı aldım ve kahvaltıya başladım. TV’de yol durumunu izliyorum. Yollar sorunlu, erkenden evden çıkmama gerek yok. Kahvaltıyla kahvemi yudumlarken pencerenin dışındaki saksıların üzerine ilişti gözüm. Kar saksıların üzerini kapamış, hatta bir tepecik oluşturmuş, kuşlar konmak için bir dal arıyordu. Saksılardaki aslanağızlarının kuru dalları üzerine tahminimce iki serçe kondu, onların ardından birkaç iri ve kara kuş geldi, serçeler kaçtı. Meraklanıp başımın üzerindeki uzak gözlüğümü gözüme yerleştirdim. Gelip giden kimlerdi penceremin önüne? Görüntü netleşti. Serçeler, güvercinler, kumrular... Olduğundan daha iri görünüyorlardı. Karın soğuğuna dayanmak için tüylerini adeta kürk manto niyetine kabartmışlardı.

Ağzımdaki lokmayı yutamadım. Kuşların da kahvaltı zamanı gelmişti. Camı açtım, saksıları yana çektim. Çıkıntı ve saksılardaki karları temizledim. Kısır yapmak için dolapta bulundurduğum ince bulgurdan birkaç avuç bulguru temizlediğim yere koydum, kahvemi içmeye devam ettim, gözüm pencerede ve kuşlarda.

Birden Karadeniz’in kıyıcığındaki o minicik köyde ve kırk yıl öncesinde buldum düşüncelerimi. Müthiş bir kar kaplamıştı köyü. Yollar kapalıydı, hoş kapalı olmasa da o zamanlar bizim yollardan günde bir iki taneden fazla araba geçmezdi ya. Dişim ağrıyordu, dayanılmaz bir acıydı. Babam da benim acıma dayanamadı “İlerideki köyde bir dişçi var, ona gidip çektirelim” dedi.

Babamın bir elinde devasa siyah bir şemsiye, diğer elinde soğuktan donmaması için elime geçirilmiş yün çorapla benim minicik sağ elim, yollara düştük. Kara kışa, uçuran rüzgara inat, iki ileri bir geri yürüyerek komşu köye gitmeye çalışıyoruz. Önce şemsiye iflas etti, ters döndü, kırıldı, sonunda da parçalandı. Bu arada ben de dizlerimi geçip, siyah lastik çizmemin içindene dolup eriyerek ayağımı sızlatan kara dişimin sızısı yüzünden katlanıyorum, ama babama belli etmemeye çalışıyorum. Sessiz akıttığım göz yaşlarım yanaklarıma ulaşmadan buzlaşıyor. Babam beni sırtına almak istiyor ama bu imkansız. Çünkü çocukluğunda geçirdiği menenjit yüzünden, zaten kendisinin ciddi bir yürüme sorunu var. Yaklaşık altı kilometrelik yolu bilmem kaç saatte tamamlayıp köye varıyoruz.

Üst kattaki balkonunda insanın ağzındaki altın dişler gibi dizilenmiş mısırların asılı olduğu, altı kerpiç, çıkıntılı üst katı tahta şirin mi şirin bir eve giriyoruz. Alt katta bir ocak yanıyor, etrafında aile fertleri oturmuş ısınıyor. Hemen beni ocağın yanına alıp ısıtmaya çalışıyorlar. Yanağımın davul gibi şiş olduğunu gören yaşlı amca durumu anlıyor, babamın durumu anlatmasına gerek kalmadan. “Oğlum koş şu bizim kerpeteni getir” diyor, torununa. Bugün herkesin alet edevat çantasında bulunan cinsten simsiyah bir kerpeten. Ocakta yanan ateş harlanıyor ve kerpeten ateşte yakılıyor, tam soğumadan da ağzıma girip içindeki dayanılmaz acıyı veren bembeyaz diş ve o zamanlar bir ağaç köküne benzettiğim kökleri is karası kerpetene yakalanıp ağzımdan dışarı çıkıyor. Acının da onunla birlikte ağzımdan çıkıp gitmesini diliyorum.

Gece yarısı köyümüze dönüyoruz. Günler sonra ilk kez sancısız bir uykuya dalıyorum. Kar devam ediyor, ağrılar sancılar kesiliyor. Babaannemin tatlı tatlı anlattığı masallar ve söylenceler ocak başındaki günleri renklendiriyor. Dışarıdan kuşların çığlıkları geliyor. Kuşlara yem koymak için evin önündeki bahçede karı temizleyip küçük küçük boşluklar açıyoruz. Evlerde kapalı olan çocuklara oyunlar yetmez oluyor. Kuş tutmaya karar veriyoruz. Babaannemden de yeni oyunumuz için destek alıyoruz.

Babaannem elinde bir sopa, kalbur ve kınnap ile geliyor. Bahçede açtığımız boşluğa önce bir avuç buğday koyup üzerine kalburu kapatıyoruz. Küçük giyotin çerçevelerden uzattığımız kınnabı bir sopaya bağlayıp kalburun altına yerleştiriyoruz. Koşarak eve geçip sedire kurulup, bekliyoruz başlamaya; ben, küçük kardeşim ve bizimle çocuk olan babaannem.

Yemleri gören serçeler geliyor önce, minicik gövdeleri ip gibi bacaklarıyla. Daha sonra onlardan biraz daha irice ve renkli gagası ile karatavuklar geliyor ve serçeler kaçıyor. Benim elim kınnapta gözüm kuşlarda. Telaşımdan kınnabı oynatıyorum sopadaki titreme kuşları kaçırtıyor. Başarısızlığım ağlama nöbetine dönüşüyor.

Bu defa bizim büyük çocuk kınnabı tutuyor, bağ bahçe ve ev işlerinden nasırlı elleriyle. Yeniden gelen kuşları kalburun altına esir ediyor. Göz yaşlarım mutluluk belirtisi olarak yanaklarımda donuyor. Hemen evden dışarı fırlayıp kuşları alıyoruz; biri benim, diğeri küçük kardeşimin oluyor. Ellerimizden kurtulma çabaları boşuna. Onları ısıtmalıyız, bizim kuşlarımız olmalı onlar, elimizden kurtuluşları yok. Minicik ellerimiz yeterli olmaz onları ısıtmaya, koynumuza sokuyoruz, bu defa babaannem “kuşları öldüreceksiniz” diye kızıyor. Kalburu alıp ocağın yanına getiriyor, içine biraz yem koyup kuşları içine kafes misali yerleştiriyor.

Birkaç gün sonra babam kahveden geliyor. “Balıklar karaya vurmuş” muştusu ile. Söylendiğine göre kar erimiş, balığın kulağına kaçan kar suyu yüzünden balıklar sersemlemiş ve karaya vurmuşlar. Çocuklar için yeni bir oyun başlıyor, aileler için bir ekmek kapısı açılıyor. Yirmi ve on kiloluk yağ telekelerinin ağızları açılıyor. İnce bir odun, tenekenin içine iki yanından çivilenerek kova benzeri taşıma aracına sap yapılıyor. Yaşlı, genç, çoluk, çocuk; herkes elinde bu tenekelerle deniz kenarına koşuyoruz. Deniz kenarı adeta balık hali, üstümüzde martıların çığlıkları, tenekeler aldığınca ve taşıyabileceğimiz kadar rengarenk balıkları tenekelere doldurup evlere dönüyoruz. İstavritler hemen temizlenip kızartılıp yeniliyor. Palamutlar iri dilimler halinde kesiliyor, bir süpürge teli ile kılçığın içindeki kan akıtılarak temizlenip, yıkanıyor ve cam kavanozlara aralarına defne yaprakları konularak tuzlanıyor. Onlar daha sonra sofralarımızı salata ya da köy fırınlarında pişirilerek hazırlanan leziz yiyecekler olarak süsleyecekler.

Bir de o zamanlar adını bilmediğim, bugün ise zaten denizlerimizde nesli tükenmiş olan; iri, mavi ve kırmızı benekli balıklar vardı. Onları ne yaptığımızı anımsamıyorum.

Kırk yıl öncesinin bu oyunlarını bugün hangi çocuklar oynuyor diye düşünürken iki yıl öncesine gidiyorum.

Bir yaz günü, pırıl pırıl bir hava. Babam yetmiş altı yaşında, hastalığı nedeniyle evden dışarı çıkamıyor. Yaşlı bir çocuk olmuş. Evimizin eski güzel yapısı son yıllarda yapılan tamiratlarla her geçen gün bozulup, bir ucubeye dönmüş adeta. Giyotin camlar atılmış, yerine devasa Pimapen çift camlar konulmuş. Bu camlar dışarıdan bakınca ayna gibi görünüyor. İki yeğenim ellerinde bezden yapılıp içi pamukla doldurulmuş bir şilte, üzerinde minicik bir yastık ve örtü ile “Teyze bak biz ne bulduk” diye babamın odasına geliyorlar. Örtüyü kaldırıyorlar, oyuncak yatakta rengarenk bir kuş ölüsü.
“Biz bunu dedemle üç gün önce bulduk” diyorlar.
Yine havanın çok güzel olduğu bir an zavallı yalıçapkını bizim camın ayna etkisi yüzünden cama çarpıp ölmüş.
“Çocuklar üç gündür ölü olan kuşu evde niye tutuyorsunuz, kokar” diyorum.
“Teyze, ama dedem bize teyzen gelene kadar bu kuşu kediden uzak tutun” dedi.
“Biz de ona iyi bakarsak iyileşir diye seni bekledik” diyorlar.
Sonra babam kuşu ben gelene kadar bekletmelerini istemesinin sebebini anlatıyor.
“Daha önce hiç böyle renkli bir kuş görmedim, acaba bu ne kuşudur?” diyor.
Açıkçası ben de bilmiyorum, ama birden anımsıyorum National Geographic’deki bir reklamda bu kuşun benzerini görmüştüm. İstanbul’a dönünce Fatih Orbay yönetiminde hazırlanmış olan “Türkiye’nin Kuşları” CD’sini VCD’ye yerleştirip izliyor ve bu kuşun bir yalıçapkını olduğunu öğreniyorum.
Babama telefonla adını bildiriyorum, sorusunun yanıtını bulmasına çocuklar gibi seviniyor.

Birden içimden renkli bir kuş uçuyor, babamın şu anda karlarla kaplı mezarının başına konmasını diliyorum.

Bu yılın ilk karı beni böyle bir iç yolculuğuna çıkardı. Tüm yolculuklar gibi; hüzünlü, acılı, neşeli, bir o kadar da güzel...

----------------------
*) “Karadeniz’in Kıyıcığından” rahmetli değerli şair ve yazarımız Rıfat Ilgaz’ın gazetedeki köşesinin adıydı. Ben de bundan sonra yazacağım birkaç yazıya ana başlık ararken bu isme takıldım. Bu isme gönderme, ikimizin de Karadeniz’in kıyıcığında bir yerlerde doğmuş ve ömrümüzün son yıllarını yine oralarda geçirmeye karar vermiş olmamızla ilgili mi bilmiyorum, belki de. Yazıya ilk başlayanlara ne denli sevecenlikle yaklaştığını kendisiyle yaptığımız sohbetlerimizden biliyorum. Acemi bir çaylak olarak ve hoşgörüsüne güvenerek, bu ismi kendisinden kısa bir süreliğine ödünç alıyorum, eminim ki beni duyuyordur. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum!

İstanbul, 13.02.2005 – Fatma Özdirek

Berlin’den Neuss’e Birlikte Gidiş (Mitfahr)

1986 yılında 2 ay için Almanya’da bulunduğum sırada, ekonomik olarak gezmeyi düşündüğümden birçok defa Mitfahr Vermittlung (Birlikte Gidelim Ofislerini –belki buna resmi otostop da denebilir-) kullandım ve bu yolculuklardan hem çok şey öğrendim, hem de büyük bir keyif aldım. Burada birinden söz edeceğim.

Almanya otomobil endüstrisinin beşiğinden biri olmasına rağmen, oralarda bizdeki gibi kara taşımacılığı yoğun değildir; öncelik demir yollarına verilir. Bu nedenle önce tren ücretini sordum, geçmiş gün tam anımsamıyorum, ama üç aşağı beş yukarı 115-120 DM arası bir fiyat söylediler. Bu ücret bana çok yüksek geldi ve dönüş için de bir Mitfahr bürosuna müracaat ettim.

Burada Mitfahr’ın ne olduğuna bir açıklama getireyim. Bu sözcük, genel anlamda biri ile birlikte araç ile yolculuk etmek anlamını içeriyor. Almanlar her ne kadar zengin ve yüksek mevki sahibi olurlarsa olsunlar, ekonomik davranmaya, gereksiz yere para saçmamaya özen gösteren insanlar topluluğudur. Şehirlerarası ulaşımda da otoyolların sağladığı kolaylık ve zaman tasarrufu yüzünden arabalarını kullanırlar, fakat bu arada benzinden tasarruf etmeyi de ihmal etmezler. Bu da şöyle olur, aynı yöne giden bir veya birkaç kişi aynı arabada seyahat ederek, benzin parasını bölüşürler. Böylece hem benzinden tasarruf edilmiş, hem de ekonomi yapılmış, hem de yolculuk yeni tanıyacağınız bir insanla yapılacak sohbetle renklendirilmiş olur.

Benim de Berlin’den Wuppertal’e dönmem gerekiyordu. Wuppertal’e değil ama yakınında bir yere Neuss’a gidecek biri varmış, yakın sayılırdı, kabul ettim. Aşağı yukarı belirli olan benzin fiyatı üzerinden bana 28 DM düştüğünü söylediler ve üzerinde birlikte gideceğim kişinin adı ve telefonu yazılı olan bir pusula hazırlayıp elime tutuşturdular. Birlikte gideceğim kişiyi, yani Bay Cristian’ı telefonla arayıp birlikte gitmek istediğimi söyledim. Yola çıkış saati olarak gece 02:00’yi düşündüğünü söyledi ve bana uygun olup olmadığını sordu, uygun dedim. Nerede buluşabilirizi konuştuk; Mc Donald’s da buluşmak üzere anlaştık.

Peki birbirimizi nasıl tanıyacaktık. Ben; kısa boyluyum, şişmanım, gri eteğim, beyaz kazağım ve siyah bir sırt çantam var deyip kendimi tanımladım. O ise, ben de tam saat 02’de beyaz bir Mercedes Benz ile geleceğim dedi. Mercedes’i anladım da Benz’i ne oluyor pek anlayamadım. Arabalardan ve markalardan hiç anlamam da. İçimden arkadaş herhalde kamyon ile gelecek diye geçirdim, ama cahilliğimi anlamasın diye de soramadım. Gecenin bir saati nasılsa tek gelenin o olacağını varsayarak üzerinde de fazla durmadım.

Jugendherberge’den –Hadi onu da şöyle tanımlayalım, seyahati seven gençlerin, birbirini tanısınlar ya da tanımasınlar; en az iki, bazen on ve üzerinde kişi de olabilir, aynı odalarda bir arada konakladığı ucuz oteller. Bunlara İngilizce’de Hostel deniyor- sabah bavulumu alıp ayrıldım ve Doğu Berlin’e geçtim. Bütün gün Doğu Berlin’i gezip akşam Batı Berlin’e döndüm, biraz da oralarda dolaştım, yorgunluktan ölüyorum. Saat 24 civarı kendimi Mc Donald’s a attım.

Yarım saat bir şeyler yiyip içtim, biraz kitap okudum, sıkıldım mektup yazmaya başladım. Halen sıkıntıdan patlıyorum, beklemek ne berbat şey. Bu arada Almanya’yı bilenler bilir gece hayat genellikle sakin geçer. Buraya da artık müşteri gelmez oldu, çalışanlar ciddi bir temizliğe başladılar.

Temizlik işçisi, çocuk yaşlarından yeni kurtulmuş bir zenci, belli ki onun da canı sıkılıyor, temizliği dans ederek, önümde reveranslar yaparak oyuna çeviriyor. İşi bitince elinde bir çiçek ile yanıma gelip, yazdıklarımı merak ettiğini söyledi. Birlikte oturduk; mektubumdan, elimdeki kitaptan, Doğu Berlin’den, Berliner Esamble’den, Brecht’den, Nazım’dan, onun Afrika’sından konuşmaya başladık; artık zaman su gibi akıyordu. Bu arada zenci arkadaş Türkçe’ye de merak sardı, birkaç Türkçe cümleyi komik bir şekilde tekrarlayıp duruyor. Bizim Batı Afrikalı zenci ile kısacık zamanda can dost olduk, öpüşerek vedalaştık.

Aceleciliğimden, saat 01:50’de artık benim yoldaş gelir deyip, kapıya yöneldim. Kapıda beklemeye başladım, tam 10 dakika sonra 10 m uzağımda külüstür, kirli beyaz bir Mercedes otomobil durdu ve içinden iki kişi indi. Birincisi bir bayan ve görülmeye değer güzellikte, vallahi bizde onu görseler hemen artist yaparlar. O kadar güzel ki yeteneği olmasa bile nasıl olsa ona bakmaktan kimse ne yaptığına bakmaz. Onun yanındaki de ne! Yüzü kız, vücudu erkek, inanın hayatımda bu kadar güzel bir yüz görmedim. Lepiska gibi kulak hizasında küt kesilmiş kumrala yakın saçlar, mini minnacık bir burun ve ağız, pürüzsüz bir cilt ve ince bir erkek vücudu. Herhalde bunlar değildir benim yol arkadaşlarım diye düşünüyorum, ama ikisinin güzelliklerinden de o kadar etkilendim ki onlara bakmadan edemiyorum. Komik bir “Fatma” seslenişiyle yanıma geliyorlar. Kendimi nasıl tarif etti isem hemen tanıdılar, kırk yıllık dost gibi selamlaşıyoruz, bir sarılışmadığımız kalıyor.

Beni arabaya buyur ediyorlar, tanışma faslı başlıyor. Benim birlikte gideceğim kişi Cristian, bu yakışıklı genç imiş, yanındaki Dünya güzeli hatun da sevgilisi. Delikanlı coğrafya, sevgilisi tiyatro okuyorlarmış, bu yıl okulu biteceklermiş vs. vs. Ben de kendimi tanıtıyorum.

Cristian “sevgilimi eve bırakalım, ondan sonra biz yola devam edelim” diyor, “peki” diyorum. Şimdi adını da unuttuğum bu güzel kızın evi, git git bitmez bir yolda; sonunda eve varıyoruz. Beyoğlu’ndaki apartmanlara benzer, eski güzelliğini yitirmiş ama mihrap yerinde duruyor cinsinden, geniş ve yüksek bir bina, binanın girişteki bir dairesinde oturuyor hatun. Beni eve de buyur ediyorlar. Devasa kapıdan içeri giriyoruz. Binanın holleri Amorcord filminin afişleri ile süslü, hatunun dairesine yöneliyoruz, kocaman bir odadan oluşuyor, giriş kapısına iç çamaşırlarını asmış, söylemesi ayıptır her şey meydanda. Ortada kocaman bir yatak, nerede ise beş kişilik. Oturmam için beni yatağın üstüne buyur ediyorlar, civarda koltuk, sandalye gibi şeyler namevcut. Çaresiz edeplice hanım hanımcık, ama ürkek bir kuş gibi yatağa ilişiyorum. Çevremi izledikçe beni bir panik alıyor, acaba buranın yüksek kaldırımına mı düştüm diye. Bu arada da beni niye eve aldılar, arabada beklerdim, acaba niyetleri kötü mü diye içim içimi yiyor. Ne de olsa ben bir köylüyüm ve de böyle görüntülere alışık değilim.

Uzun etmeyelim neyse ki çocukların hiçbir kötü niyeti yokmuş, sadece benim görüş açımı genişletiyorlarmış! Yani onlar gayet normal davranıyorlar, ben orman köylüsü olduğum için panikliyormuşum. İki sevgili öpüşüp koklaşıp vedalaşıyorlar, biz de sonunda Cristian ile yollara düşüyoruz.

Sürücümle yol boyu tiyatro, şiir, siyaset, coğrafya, vs. hakkında konuşuyoruz. Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya geçiyoruz ki, takır tukur güç bela ilerleyen arabamız sonunda gitmez oluyor. Çalışıyor ama gitmiyor, arabayı itmek gerekli. Ben iteyim diyorum, Cristian kabul etmiyor. Sen para verdin olmaz ben çalıştıracağım diyor. Bir ayağı yerde bir ayağı arabada uğraşıp duruyor.

Araba çalışıp yeniden yola koyulunca yaptığımız konuşmadan, bu arabanın dayısına ait olduğunu ve araba ömrünü doldurduğundan, Alman kanunlarına göre de bu emektarın bir çöplüğe atılarak ölüme terk edilmesi gerektiğini, bizim Cristian’ın da bununla görevlendirilmiş olduğunu öğreniyorum. Çocukcağız bu emektardan son bir hizmet alıp, beden de harçlığını çıkartmak amacındaymış.

Neyse sonunda Neuss’a varıyoruz, ben ücreti ödüyorum, Cristian ile helalleşip kendi yollarımıza gidiyoruz.

Yol ve yolculuklarınız aydınlık olsun ve anılarınız sizi daima gülümsetsin!


İstanbul, 24.01.2004, 21:00 – Fatma Özdirek

Salı, Mart 28, 2006

Sufi dosta.....
















İstanbul, 03.05.2005 - Fatma Özdirek

Ultrason Odasındaki Deniz Feneri

Özel bir hastanenin ultrason odasına giriyorum, yarı aydınlık bir oda. Önceden hazırlıklı gelmiştim, üzerimde metal bir şey yok. Görevli “Belden üstünüzü soyunun” diyor, soyunuyorum. “Şimdi yatağa sırt üstü uzanın ve bu örtüyü de üzerinize alın” diyor, alıyorum. “Biraz sonra doktorunuz gelecek” diyor, bekliyorum. Gözlerim tavanda, aklım karma karışık.

Eskiden ebeveynlerimiz kara derili bayan dostlarımız için “arap bacı” derdi. Onlardan genç bir bayan giriyor odaya, beyaz önlüklü. Kapıyı kapatıp, “ben doktor Z.” diyor, adını anlamıyorum, “ben de F.Ö.” diyorum, nerede ise “ben de hasta F.Ö.” diyecekken, ama hasta değilim ki. “Kaç yaşındasınız?” diyor, “47” diyorum. Genelde cenin pozisyonunda yatar, otururum. Sırt üstü yatmanın gerginliğindeyim, doktor da farkında sanırım. “Eğer daha rahat edecekseniz ayaklarınızı toplayabilirsiniz” diyor, topluyorum. “Şimdi boynunuza jel sürüp durumu izleyeceğiz” diyor. Buz gibi jel ve ultrason aletinin görüntü alıcısı boynuma değince ürperiyorum, kasılıyorum, gıdıklanıyorum; gözlerimi kapatıyorum. Ama buna biraz sonra alışıyorum, boyun masajı gibi geliyor.

Zaman akıp gidiyor, oysa bana nerede ise durmuş gibi geliyor. Gözlerim kapalı, boynumun koordinatlarını çıkarmaya çalışıyorum. Yukarıdan aşağıya 10, sağdan sola 10-12 cm’lik mesafede, ne kadar zamandır dolaşıyor bu alet? Birkaç dakika, belki birkaç saniye kapalı kalan gözümü açıyorum. Loş ışıklı odada gözlerimi sağa çeviriyorum, radyoloğun kara teninde daha da bir beyaz görünen göz akı ve içinde kapkara gözbebekleriyle karşılaşıyorum. Niye zaman bu kadar uzuyor, sıkılıyorum; yoksa farkına varmadan bilinmezlik korkusu mu dağlıyor yüreğimi?

Zaman geçiyor, ama bana geçmiyor gibi geliyor. Zaman, ışık ve göndermelerle bir oyun başlıyor, beynimin kıvrımlarında. Elimde olmadan göz kapaklarım ritmik aralıklarla kapanıp açılıyor. Gözüm tam üzerimdeki ampule sabitlenmiş durumda. Gözümün açılıp kapanmasıyla ampulden yayılan ışığı deniz fenerine benzetiyorum.

Deniz feneri, çirkinimi çağrıştırıyor önce. Çünkü deniz fenerlerine bayılıyor. Arkadaşlarım ona uzak ülkelerden deniz feneri kartpostalları yolluyor, ben rastladığım deniz fenerlerini onun için fotograflıyorum, maketlerini satın alıyorum. Sonra teninin karaya yakın olmasını ve “Teyze ben beyazlamak için beyaz peynir yiyorum her sabah” deyişini anımsıyorum, yeniden doktoruma kayıyor gözüm. Çocukluğumuzda arap bacılarımızı görünce, onlara “gece feneri” dediğimizi anımsıyorum, utanıyorum, ama gülmeme de engel olamıyorum. Doktorun gözlerinde soru işaretleri görüyorum, ama o gülmüyor, hatta gergin diyebilirim. Allahtan bu alet boynumda geziniyor, kafamda değil; kafamda geziniyor olsaydı neye güldüğümü de anlardı diyorum, kıpkırmızı oluyorum. Bazı şakaların nasıl kaka olduğu, içimi acıtıyor. Osmanlı döneminde Afrika’dan gelenlerin kaçıncı kuşak çocukları bunlar. Neden onlara arap diyoruz bilmiyorum, oysa onların ne güzeldir tenlerinin renkleri. Çoğumuz o renge ulaşmak için güneş altında, solaryumlarda ne kadar zaman ve paralar harcıyoruz.

Deniz fenerlerine genellikle beyaz renk hakim olur, onunla birlikte daha çok siyah kullanılır, çok azdır diğer renklerde deniz fenerleri. Uzaktan ilk seçilen renk beyaz mıdır?

Fener, deniz fenerleri… Gemiciler için ne anlam taşır bilemem. Okurum ama yaşadığım gibi algılayamam. Benim için ise yanıp sönen ışık; aydınlık, umut, kayboluş/buluş… Işık; bilgi ışığı, karanlığın aksi… Umut; en güzel duygu… Kayboluş/buluş; kaybetme, bulma, yeniden kaybetme, ama yeniden bulacağını bilme umudu.

Ne kadardır dolanıyor bu alet boynumda, gözlerim açılıp kapanıyor, deniz fenerinin ışığı bir görünüp bir kayboluyor.

Yeniden doktoruma bakıyorum. “Ne kadar uzun sürdü bu işlem, neler görünüyor?” diyorum. Doktorum biraz daha sabretmemi istiyor.

“Yar gider, yaren kalır” sözü geliyor aklıma. Keşke şu anda yanımda biri olsaydı. Yari mi yareni mi? tercih ettiğimi soruyorum kendi kendime. Yaren de olabilen yarin yanımda olmasını istediğimde karar kılıyorum.

Daha bir ay önce Şile fenerindeydim. Gündüzdü, yanımda yarenlerim vardı, hem fiziki hem de düşünsel. Gece ışığını, gündüz mimarisini ayrı severim bu fenerin. İlk kez tanık oluyorum, fenerin altındaki Karadenizin bu durgunluğuna. Onlarca metre aşağıda denizin içindeki taşları parlak renkleri ile görebiliyorum. Bir dost da bu feneri çok severdi diye düşünüyorum ve onun “Fener ve Granit Geceler”i geliyor gözümün önüne. Varlığı ve yokluğu arasında bir karara varamadığım Tanrıdan ona yardım etmesini diliyorum. Farkında olmadan onu onun selamı ile selamlıyorum, “Huuu!”, elim göğsüme gidiyor. Doktorum “Efendim” diyor. “Bir problem mi var, neden bu kadar uzun sürdü bu işlem?” diyorum. O da “Bir şeyler var, ölçüm yapıyorum” diyerek yanıtlıyor beni. Birden gözüm kararıyor. Işığı arıyorum, buluyorum.

Bir hafta önce yeniden Şile’deyim. Fenere birkaç yüz metre uzaklıktaki hastanede. Annem, anacığım; gözüm kararıyor, midem bulanıyor durumunu düşününce. Günde üç paket içtiğim sigara yüzünden sık sık dışarı çıkıyorum, gece. Fenerin ışığı bana ulaşıyor, mercekler elverdiğince. Işık kaybolunca korku, ışık bana ulaşınca umut. Işığı görmek bir dostun elini tutar gibi ona tutunmak istiyorum, ışık görününce dost sıcaklığı yayılıyor içime, fener yarenim oluyor. Anamın yanına koşuyor, minicik nasırlı ellerini tutup seviyor, kokluyor, öpüyorum. “Anneciğim, fener ışığı ile sana selamını gönderdi” diyorum. Sesimi algılayıp, bana gülümsüyor. Aydınlanıyor dünyam. Ertesi gece annemi bir arabaya koyup köyümüze yollanıyoruz, fenerin ışığı sallanan el oluyor ardımızdan.

Ultrason çekiminin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, belki yarım saat, belki kırk dakika. Ama bana saatler sürmüş gibi geliyor.

Sevdiğim fenerler geçit yapıyor önümde. Gemicilere yol gösteren, onların dostu olan deniz fenerleri, gezginliğim boyunca sahillerde rastladığım. Fenerler gibi beni aydınlatan, umudumu diri tutan dostlarım. Ufkumu genişleten sanatçı dostlarımın beyinlerindeki fenerden bana ulaşan ışık...

“Artık kalkıp giyinebilirsiniz” diyor doktorum. “Nedir sonuç” diyorum. “Raporunuzu yazacağım, birkaç saat sonra gelip alabilirsiniz” diyor.
Bugün ve sonrasında bana düşen beklemek…


İstanbul, 08.10.2004 - Fatma Özdirek

Pazartesi, Mart 27, 2006

Tayland - Kamboçya Güncesi -3-

22.03.2005 - Phnom Penh - Bangkok

Sabah saat beşte uyandım. Bir şeyler atıştırıp çıktım. Bahçenin demir kapısı kilitli. Kapıdan, faturayı görmeden bırakmıyorlar. Oysa ben faturayı nereye koyduğumu bulamıyorum. Sürücü gelmiş, bekliyor. Bir şekilde, içeriden ödeme yaptığımı öğrenip kapıyı açtılar da çıkabildim.

Victoria Monument’in (Viktoria anıtı) yanından sahile gittik. Oldukça kalabalık bir grup taichi (Asyalılara has müzik eşliğinde meydanlarda yapılan sabah jimnastiği) yapıyor. Hareketlerinden balet olduğunu sandığım bir genç de grubu yönetiyor. Nehre indim. Buradaki grubun çoğu Müslüman. Onlarca tür balıkları temizleyip, satışa hazırlıyorlar. Gün doğumu yine ilginç olmadı; bu defa da, güneşi görmeme bulutlar izin vermedi. Ama ben çılgınlar gibi fotograf çektim. Burada yaşam bambu sandallarda sürüyor. Üstü minik bir tente ile kaplı sandalların içinde akü ile kullanılan televizyon bile mevcut. Biraz sonra bisikletli ekmekçi geldi. Eh yaşamak için daha başka ne gerekir!..

Havaalanına gitmek için yola çıktık. Trafik oldukça yoğun. Cyclolara, bir kamyon boyutunda, rengarenk boş bidonlar yüklenmiş, taşınıyor. Sanırım bir işliğe götürüyorlar. Yazık ki, motorun üstünden fotograf çekmeyi beceremedim. Uçağı kaçıracağım diye, inip vakit kaybetmekten de korktum. Sonunda alana vardık. Küçücük bir yer... Üç günlük birlikte seyahatin sonunda nerede ise bir dosta dönüşen Versarin’e ücretini ve bahşişini verdim. Sarılarak vedalaştık.

Güvenlikten geçip alana girdim. Girişte olduğu gibi, çıkışta da fotograflarım çekildi. Uçağa giderken, 25 Dolar ödememi istediler. “Girişte 6 Dolardı, şimdi niye 25 Dolar?” diye itiraz edecek oldum, “O zaman sizden yanlış almışlar.” dediler.

Yukarıda sigara içilen bölüm varmış, hemen oraya koşturdum. Alanda sadece iki Free Shop var, onlara baktım. Oldukça güzel el dokumaları ve deri ürünler satılıyor. Dokuz numaralı uçağa geçiş kapısında, uğurlanmakta olan bir Lama ve ardındaki dört kişi, yerlere kadar eğilerek selamlaşmalar... Kral hazretleri olduğunu yine geç fark ettim. Ama bu defa, arkasından çekilmiş de olsa, bir kral fotografım oldu.

Kentlerde yiyecek ve giyecek ne kadar ucuz ise, havaalanında da o kadar pahalı. Tapınakların girişinin de oldukça pahalı olduğunu düşünüyorum. Ama buraların bakımı, temizliği ve korunabilmesi için, bu da gerekli düşüncesindeyim. Zaten tapınakların çoğunda bakım ve kazı çalışmaları var.

Her şehir ve ülkeden ayrılırken olduğu gibi, içime yine bir hüzün çöktü. Kamboçya, muhteşem Angkor Wat, Tonle Sap ve kalıntılarının bile insanın tüylerini ürperttiği Ölüm Tarlaları ile adeta beynime kazındı. Bu ülkeye defalarca gelmekten bıkmayacağımı düşünüyorum.

Pır pır uçağımız zamanında kalktı. Bu kez önde oturuyorum. Camdan dışarıyı izleme şansım var, fakat bu kez de bulutlar görüşümü engelliyor. Müthiş acıktım. Sosisli poğaça benzeri bir şey verdiler, yiyemedim. Yanında minicik bir kek vardı, onu da su ile zorlukla yutum. Uçağın içi yol boyunca dumanlı ve sisli vaziyette, Bangkok’a vardık. Kuşbakışı Bangkok’u izliyorum. Cetvelle çizilmiş gibi yollar ve kanallar çok keyifli görünüyor.

Tayland’a giriş için uçakta verilen formu doldurmuştum. Girişte bunu kaşeleyip, pasaporta zımbaladılar. Alanda otobüs beklerken paket turlara baktım. Bir otelde kalmadığın sürece çok pahalı. Otellerde kalmaksa bana pahalı geliyor. Örneğin; trekkingi bir otelde kalarak yapmak istersem 20 Dolar, kişisel olarak yapmak istersem 120 Dolar. Otel ile anlaşayım desem, en ucuz otel 30 Dolar. Uzun süre A2 numaralı Banglumphu otobüsünü bekledim. Trafik yine korkunç.

Soi Rambuttiri’de duş ve tuvaletsiz bir oda için, 280 Baht’a Swasdee otellerinden biriyle anlaştım. Bunlardan burada altı tane var ve her birinin fiyatı ve sınıfı farklı. Duş alıp, şehri dolaşmaya başladım. Daha çok Grand Palace ve Wat Po civarında vakit geçirdim. Wat Po’da çeşitli Buda heykelleri bulunduğu gibi, 46 metre boyunda ve 15 m yüksekliğindeki, tuğla ve alçı ile yapılıp sonradan altın varak ile kaplanmış en büyük (gerçi bana Ayuthaya’daki daha büyük gibi görünmüştü) ‘Yatan Buda Heykeli’ de burada. Ayak tabanında, gerçek Buda’yı simgeleyen 108 değişik uğurlu işaret (lakşana) sedef ile betimlenmiş. Buranın bir tapınma yeri olarak geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanıyormuş. Stupa ve tapınakların renkli mimarîsi de göz alıcı.

Günbatımını görüntülemek için, Chao Phraya Nehri’nin doğu yakasında bulunan meşrubat fabrikasının otoparkı çok uygundu. Çünkü burada olunca, güneşi Temple of Dawn’ın (şafak tapınağı) üzerinden batırmak hoş olacak düşüncesindeydim. Ben burada beton bahçe çitinin üzerine tünemiş beklerken, gelen geçen halime gülüyordu. Dijital makinenin ayarlarını beceremiyorum. Gün batımı da sis yüzünden keyifli olmadı.

Fotograf çekmek için iyi bir açı ararken, nehir üzerinde güzel bir kafe görmüştüm. Orada oturdum. Sigara ve expresso eşliğinde, nehirden uçarcasına ya da salınarak geçip giden taşıtları keyifle izledim.

Chao Praya Nehri Bangkok’un ortasından geçiyor. Nehrin doğusunda kalan kent merkezini ise, ortasından geçen demiryolu ikiye ayırıyor. Eski Bangkok’un bulunduğu Ko Ratanakosin, demiryolu ile nehir arasında. Demir yolunun doğusunda kalan bölge, genellikle yüksek binaların bulunduğu Yeni Bangkok. Nehrin batısında kalan bölge ise, Bangkok’tan önce on beş yıl ülkenin başkenti olan Tanburi bölgesi. Tanburi, bugünkü gecekondulaşmaya rağmen, eski dokuyu da koruyor.

Günümüzde Tayland’ın yönetimi, parlamenter sisteme dayalı meşruti monarşi. Kraliyet ailesi, ülke birliğinin ve geleneklerinin simgesi olarak kabul ediliyor. Soya bağlı olarak başa geçen kral, anayasa uyarınca devlet başkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı. Ülke anayasası sınırlı bir demokrasiye yer veriyor. Geçmişte ülke idaresine sık sık müdahalede bulunan ordunun, yönetimde büyük bir ağırlığı var.

Güneydoğu Asya’da geniş bir alana yayılmış olan Day halkları içinde sınıflandırılan Taylar, nüfusun yüzde 53’ünü, Laolar yüzde 27’sini ve Çinliler yüzde 12’sini oluşturuyor. Khmerler, Malaylar, Hintliler, Monlar, Karenler, Semanlar ve Cao Namlar ise azınlıkları oluşturuyor. Nüfusun yüzde 94’ü, resmi din olan Budizme bağlı. Dinsel azınlıkların başında Müslümanlar, Hindular, Sikhler ve Hıristiyanlar geliyor. Nüfusun önemli bir kesimi Bangkok ve çevresinde yaşıyor.

Wat Ratchabopnit’in yanındaki bir bahçede, beşi erkek biri kadın altı kişinin eskrim çalışması yaptıklarını gördüm. Bahçe sık demir çitlerle çevriliydi. Çitlere tırmanıp fotograf çekmek için uğraşırken, sivri uçların vücuduma saplanmasından da korkmuyor değildim. Ama kılıcı görünce yüreğime saplanıp kalan acısı daha baskın geliyordu.

Khao San Rd’a dönüp paket turlar için araştırma yaptım. Chiang Rai ve Chiang Mai için iki günlük tur var. Ama o kadar uzun yol iki gün için gitmeye değmez. Sonunda üç günlük bir Chiang Mai trekking turu bulup, 1800 Baht’a anlaştım. Yarın 18.00’de gelip beni otelden alacaklar.

Oteli binbir güçlükle buldum. Klima çalışınca, kalın giysime rağmen donuyorum. Klimayı kapatınca da odada durulmuyor. Çaresiz klimayı kapattım. Hiç değilse hasta olma riski yok.

23.03.2005 – Bangkok – Chiang Mai

Epey geç kalktım. Klima kapalı yattığım halde, boğazım çok kötü. Sırt çantamı emanete bırakmak istedim, 10 Baht. Resepsiyonda oturup bir kahve içtim, 25 Baht. Keşke bir şeyler atıştırmasaymışım. Burada oldukça güzel kahvaltı seçenekleri varmış. Ben de bazen ucuz olsun diye sefil yerlerde konaklamaktan bazı şeyleri ıskalıyorum.

Wat Po’ya doğru yürümeye başladım. Yeğenlere uçurtma almak istiyorum. Onlarca tür uçurtma var; kağıttan, sentetik kumaştan, naylondan... Kelebek, yarasa, uğur böceği, örümcek, çiçek vs. şeklinde. Fiyatlar ise 30 Baht ile 600 Baht arası. Hiç de fena değil, ama nasıl taşıyacağım.

Daha sonra merkeze dönüp, bir tuktukcu ile anlaşarak, Wat Benchamabophit’e (Marble Tapınağı) gittim. Etkileyici bir mekan... Turuncu kumaşlara sarınmış Lamalar, yemyeşil bahçede dolaşıyor. Bahçenin içinde bir kanal, kanalda kocaman nilüferler, minik plastik bir kayık ve içinde çocuklar, süslü köprüler... Mekân ve çevre sade, ama bir o kadar da renkli ve sevimliydi.

Dışarı çıktım, hayvanat bahçesini arıyorum. Yine şirin kanallarla, çiçekli, tarhlı yollar ve dönellerde devasa boyutta kral ve kraliçenin sade fotografları. Oldukça uzun bir aramadan sonra, hayvanat bahçesinin kapısını bulup, içeri girdim. Ortadaki gölcük etkileyici. İçinde pedallı kayıklar, onlarca okuldan gelmiş rengarenk formaları ile öğrenciler, öğretmenleri… Yuva çocukları da getirilmiş, bunların yanında öğretmenlerden başka hemşireler de var. Hayvan çeşitliliği açısından, burayı yeterli bulmadım.

Sıcak ve açlıktan başım dönüyor. Soya filizi kavurması yiyeyim istiyorum, ama yapmıyorlar. Ben soya filizlerine, soya filizleri bana bakıp duruyoruz. Tavuk buduna fit oldum, ona da tuz vermiyorlar. Tuz sosun içindeymiş, ama kokusundan yemem mümkün değil. Diğer sosu deniyorum, o da şekerli. Sonunda gözüme bir yerde tost ve ekmekler ilişti. Bu ekmekler hayvanlar içinmiş. İki adet tost dilimi kızarttırdım. Hafif şekerli ama olsun, artık onlarla idare edeceğiz. Birini yiyip, diğerini zulaya attım.

Uzakta, İngiliz mimarîsi tarzında, büyük bir yapı görülüyor, bu Anantasamakhom Throne Hall. Ona ulaşmaya çalıştım. Yemyeşil ve bakımlı bir bahçeye sahip. Fil Müzesi’nin yanından geçip, Vimanmek konağına gitmeye çalışıyorum, yorgunluk ve sıcaktan ölmek üzereyim. Zaman problemi de var. Yol uzayınca, vazgeçip şehir merkezine dönmek için tuktukcu aramaya başladım. Bizdeki gibi turist fiyatı söylüyorlar. Neyse... Buralı bir hatun yardımcı olup, fiyatı 30 Baht’a düşürdü. Ben de böylece, VII Rama Köprüsü’nün yanına yorulmadan gittim.

Sabahları hava nedense hep sisli oluyor. Fotograf için iyi bir ışık olanağı bulunmuyor. Ben de teknelerle Chao Phraya Nehri’ni gezdim. VII. Rama Köprüsü’nün yakınındaki 15 numaralı iskeleden expres tekneye binip, neredeyse ana kentin bitimine kadar gittim. Fiyatı 8 Baht. Hem ucuz, hem de yerel halkla birlikte oluyorsun. Özel teknelerin saati 900 Baht’tan başlıyor. Ama pazarlıkla fiyatı indirmek mümkün. Expres ile tek yön zaten yaklaşık bir saat sürüyor. Tekneler ince ve uzun, yanlarında naylon tente var. Zira yanınızdan başka bir tekne geçerse, dalgasından sular içeri doluyor. Bu teknelerle seyahat oldukça pratik ve keyifli. Teknelerle dolaşırken, karşı kıyıda Phra Pok Kloa Köprüsü’ne yakın bir cami gördüm. Bir ara oraya da gitmeliyim, ama bugün olanaklı değil. Belki trekkingden döndükten sonra...

Silom & Patpong bölgesinde biraz dolaştım. Evlerinin altında, hamaklarda ya da yerlerde uzanmış, kedi-köpeğiyle yatan ya da masaj yapıp/yaptıran insanlarla sohbet ettim. Şehrin bu bölgesinde çok yüksek ve büyük binalar var. Ama şehir merkezinden daha sakin. Tıpkı bizdeki gibi, her şey ve her yer karma karışık. Saat 16:20’deki bot ile geri dönerek, 8 numaralı iskelede inip, uçurtmacıların yanına gidip, onları izledim. Uçurtmaların gökyüzünde süzülüşü bana özgürlük ve mutluluk duygusu veriyordu.

Saat 17.00’de otele döndüm. Çantamı alıp, kendime bir kahve söyledim. Kahvemi yudumlarken, tavandan başıma, başımdan dizime, dizimden de yere 10 cm civarı bir kertenkelecik düştü. Yerimden zıpladım. Allah’tan saçım uzun değil, tutunamadı. Meğer tavan kertenkele doluymuş. Korktuğumu anlayan çocuklar, diğerlerini de üzerime düşürmeye çalışarak benimle şakalaştılar. Saat 18.00’i geçiyordu, tur şirketinden gelip beni otelden aldılar. Arkamda büyük sırt çantası, omzumda asılı fotograf çantası, elimde küçük sırt çantam... Yarım saat yol yürüdük otobüse ulaşmak için, ya da üzerimdeki ağırlık yüzünden bana öyle geldi.

Otobüste ön koltuklar dolu, ikinci sıraya yerleştim. Kalabalık değil, tek tek oturulabilir. Önde olup yolu izlemek isterdim, ama olmadı. Camlar yüksek, arabanın önünde minicik bir tapınak, çiçek ve Buda heykelleri dolu. Hatta Buda’nın yiyecekleri bile konmuş.

Trafik yoğun. Dümdüz arazide, muntazam yollarda, Bangkok’un 700 km kuzeyindeki Chiang Mai’ye doğru ilerliyoruz. Bilet diye elimize tutuşturulan kâğıtları otobüse binince alıyorlar. Fazla dayanamayıp, ikili koltuğa uzanarak uyudum. Otobüsün kliması yüzünden uykum sık sık bölündü, titreyerek uyandım. Havalandırmayı naylon poşetlerle kapadım ama faydasız. Donmak üzereyken, molalardan birinde bagajdan eşyalarımı almak aklıma geldi de biraz rahatladım. Boğazım berbat, ağrıyor.

Sık sık verilen molalardan birinde, tusunami için yardım toplayan üniformalı birilerine rastladım. Bu arada her molada ozonlanmış sudan alıyorum. Hem ucuz hem de tek şekersiz içecek. Yiyecek bir şeyler arıyorum, ama nafile. Benzin istasyonunun marketinde, bir ara ayçekirdeği gördüm. Tam da bizdeki gibi paketlenmiş. Ne yazık ki, o da şekerli.

24.03.2005 - Chiang Mai

Sabah 6’ya doğru Chiang Mai’ye vardık. Bir benzin istasyonunda, bizi alacak kişiyi bekliyoruz. Taksi dedikleri Skoda geldi. Üste bagajlarımız, arkasına 14 kişi doluştuk. Müthiş güzel bir yoldan şehir merkezine doğru gidiyoruz. Trafik soldan ya, sağımız geliş yönü. Ortadaki tarhlarda bir tek siyah ve mavi rengin bulunmadığı, akla gelebilecek her renkte begonviller, yaklaşık bir metre boyunda budanıp, ağaç haline gelmiş; tamamı çiçekli. Aralarında her dört beş metre aralıkla dikilmiş iki metre boyunda, iğne yapraklı, lotus kozası şeklinde kesilmiş, yemyeşil, ağaçsı bir bitki... Havaalanından şehre kadar yol böyle sürüyor. Arabadaki ezilme büzülmelere, çiçeklerin etkisi ile aldırmıyorum. Anayoldan sapıp, daracık bir sokaktan, bir tapınak önünden geçerek, Changmai Inn pansiyona vardık. Bizi nescafe ile ağırladılar. Sevdiğim tat, mutluluk verdi. Biraz kahve reklamı gibi oldu ama, ne yapayım. İnsan günde üç paket sigara birkaç tas da kahve içme alışkanlığına sahip olunca!…

Dağ yollarına düşmeden önce kısa bir süremiz vardı. Bir şehir haritası bulup, etrafı tanımak için çıktım. Kent merkezi, kare şeklindeki bir kanal içinde ve Mea Ping Nehri’ne doğru ilerliyor. Dakikliğim yüzünden erkenden otele döndüm, boşunaymış. Uzun bir süre, bizi ormana götürecek taksiyi bekledik.

Bizi karşılayan kilolu bir hatun, pis ve sakil bir sırt çantasını ve yanımıza alacağımız eşyanın resimli ve yazılı olarak belirtildiği bir fotokopiyi önüme atarak; “Bunları şuna doldur.” dedi. Grubun beylerine daha nazik davrandığı gözümden kaçmadı. Kendi minik sırt çantamı kullanayım dedim, yeterli olmazmış, bir de beni azarladı. Neyse... Pis-mis havlu, mayo, kalın giysi, diş fırçası, su vs.yi bu çantaya tıkıştırarak, sırtıma yüklenip, fotograf çantamı da omzuma astım. Kadın, fotograf çantamı görünce, “Bu olmaz!..” diye feryat etti. “Niye?” diyecek oldum, taşıyamazmışım. Fotograf çekmeyeceksem dağlarda ne işim var. Zar zor ikna ettim. Ne olacak foto çantasından? Sadece beş-altı kilogramcık. İçinden yedek makine ile Phnom Pehn’de nehre inen merdivenlerde düşürüp, bir top gibi zıplayarak merdivenlerden aşağı inerken zor yakaladığım bozuk objektifi de çıkarınca, zaten dört-beş kilograma düşmüştür. Malum taksiyle 10:30’da yola çıktık. On dakika gitmiştik ki, su ve ihtiyaç molası için taksimiz bir pazarda durdu. “Dağda yalnızca suya ihtiyacınız var.” dediler. Ben de işi abartıp, altı şişe su aldım. Aklımca, üç gün ancak yeter diye düşünüyorum. Kimse de alma demiyor. Yaklaşık bir saat boyunca, asfalt ve oldukça iyi bir yoldan gidip, bir nehir kenarında durduk. Çok sevdiğim okaliptüs ağaçları altında, bambulardan yapılmış bir kerevet üzerine konuşlandık. Sevgili ağacıma sırtımı da dayadım… Kumanyalarımızı ellerimize tutuşturdular; havuç ve yumurtalı pilav. Mırın kırın, su ile yutmaya çalıştım. Bitiremeyip, yarısını da yanımda bekleyen köpeğe verdim. Oysa ben bu pilavı İstanbul’daki Hongkong restoranlarında soya filizi ve acı sosla karıştırarak, bir sürü para karşılığı keyifle yiyordum. Taksi geri dönüyormuş. “Bu kadar suyu taşıyamazsınız.” dediler. İki şişe suyu aldım, dördünü onlara helal ettim. Yemek sırasında, önümüzden çığlık çığlığa kanolar geçiyor. Ben bu işi asla beceremem diye, onlara özenerek ve gıpta ile bakıyorum.

Yemek faslından sonra yürüyüş başladı. Devamlı dik çıkıyoruz. Sırtımda üç litre su, gereğinden fazla ıvır zıvır dolu sırt çantası, rüzgarlık yetmezmiş gibi içinde şemsiye bile var. Boynuma çaprazlama asılmış yaklaşık beş kiloluk fotograf çantasıyla, 40 dereceye varan sıcakta, ha babam de babam yokuş yukarı yürüyoruz. Sık sık da mola veriyoruz. Rehberimiz on sekiz yaşlarında biri. Oldukça sık, bir bana bir çantama bakıp yüzünü ekşitiyor. Sıcak dayanılmaz olduğu için, molalarda çantaları yere atıp, ben de bir yere çöküyorum. Üzerimde sadece askılı bir penye var. Çantaların değdiği yerler su gibi ter. Ama üstümü değiştirmem olanaksız. Molalardaki her oturma ve sigara, bana artı bir yorgunluk olarak dönüyor. Bir süre sonra molalarda oturmamaya karar veriyorum. İyi ki de öyle yapıyorum, böylece yürüyüşüm de düzene giriyor. Rehberimizin gözleri devamlı üzerimde. Çünkü fotograf çekeceğim diye hep geride kalıyorum. Bu bakışlara dayanamayıp “Ben yaşlı ve şişmanım. Biraz yavaş geliyorum. Siz aldırmayın. Nasılsa bu patikadan başkası yok. Ben size molalarda yetirişim.” dedim. Rehberimiz yaşımı sordu, söyleyince “Ooo, siz anneannem yaşındasınız.” dedi. Ne de olsa grubun yaş ortalaması yirmi beş. Neyse ki “grandmader” (büyükanne) yerine, adım ‘Mama’ (anne) olarak kaldı.

Bir asıl bir yedek rehber, toplam 14 kişiyiz. Benden arkada olan ve obezite sınırında bulunan genç bir arkadaşımız yürüyemez hale gelince, en arkamızdan gelen yedek rehber onu geri götürdü. Bu arada ben de fotografa dalıp, grubu kaybettim. Ormanda ‘Mama!..’ çığlıkları yükselmeye başladı. Yanlarına varınca, sorgulayan bakışlara hedef oldum. Bambu köprülerle aşılan derenin oluşturduğu minicik gölcüklerde, çiçekli, devasa ağaçların gölgelerinde sürekli dinleniyoruz. Öyle sık mola veriyorlar ki, sıkıldım. “Ben önden gideyim, siz yetişirsiniz.” dedim. Böylece fotograf çekimlerine daha fazla zaman ayırarak, bambu, muz ve adını bilmediğim devasa ağaçlara dokunarak, biraz edepsizlik olacak belki ama buna ağaçlarla sevişmek de denebilir ilerleyip, yolun keyfini çıkardım.

Elbette guruptakiler, hemen hemen her hafta, trekkingde en az 20-25 kilometre yürüdüğümden habersiz; elimden düşmeyen sigara, hepsinden ağır yüküm ve bir de yaşım onların iki katı olunca, nasıl bu kadar rahat yürüdüğüme şaşıp kalıyor; hatta bana sitem ediyorlar.

Ameliyat yerim halen sorunlu olduğundan, boynumu korumak için aldığım şalı her su birikintisinde ıslatıp vücudumu siliyor, sonra da başıma yerleştiriyorum. İlerlediğimiz yol üzerinde oldukça sık, yanmış yerler görüyorum. Ama yangın çok yayılmadan söndürülmüş. Adının Tem değil de, ısrarla Mr. Tem olduğunu söyleyen rehberimize yangını sordum. Elimden düşürmediğim sigaraya kötü kötü bakıp, “Sigaradan...” dedi. “Peki neden fazla yayılmadan sönmüş?” diyorum, “Yağmur...” karşılığını veriyor. Pek anlamıyorum, ama hadi öyle olsun. Bizdeki gibi, arazi açmak için köylülerce yakılmış olmasın, diye düşünmüyor da değilim. Ama öyle bir belirti de yok.

Ben güney yerine kuzeyi, deniz yerine dağları; yaşamın farklılığı, biraz dağlarda yürümeyi özlediğimden, birazcık da sıcak yüzünden tercih etmiştim. Yürüdükçe ve vücudumun açıkta kalan yerleri simsiyah olup da su toplamaya başlayınca, anlıyorum ki bunun biri yanlış bir tercihmiş. Ayrıca şimdi de “Cilt kanseri mi oluyorum?” telaşına kapıldım, maalesef.

Sıcaktan bunalıp zorlandığımda da, “Ben de bu dağların nesine geldim / Meleşir kuzular sesine geldim.” şarkısına sığınıyorum. Türkü ve şarkıların sözlerini her zaman unuttuğum gibi, burada da unutup, ona yeni sözler uydurarak buralara uyarlıyorum. Allah’tan, gurubun önündeyim de, kimse berbat sesimi duymuyor. Mr. Tem’in gözde parçalarına gurubun “Mr. Tem, pop star...” yorumlarındaki gibi, ben de “Mama star...” olarak adlandırılmak istemem.

Hani sık sık sorulur ya, yalnız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız diye. Ben kendimi her zaman her yerde bu yalnız adada hissettiğim için mi, yoksa dağlar ve ormanlarda olmayı tercih ettiğimden mi buralara geldim? Yanımdaki vazgeçilmezlerim ne? Su, fotograf çantam, kalem ve defter. Bir de türküler... Ruhi Su’nun “Ne türküler beni aldattı, ne de ben onları...” dediği gibi; beni de ne türküler yalnız bıraktı ne de ben onlara sıkıntılarımda sığınmayı, sevinçlerimi onlarla paylaşmayı bıraktım. Bu dağ başında da birbirimize tutunuyoruz, güzellikleri birlikte paylaşıyoruz gibi geldi. Bir türkü bitiyor, diğeri düşüyor dilime. Sesimin ne kadar kötü olduğuna aldırmadan, sefil giysilerime bakıp “Abada bir çuha da bir, giyene yâr / Güzel de bir çirkin de bir, sevene yâr...” diye başka bir türkü tutturuyorum.

Birden ufuk çizgisindeki karşı tepede bu gece konaklayacağımız köy belirdi. Rehbere, “Ben burada biraz kalıp fotograf çekeyim, sizi köyde bulurum.” dedim. O bundan hoşlanmadı. Çocuk yaşta, ama sorumluluk sahibi. Sert bir şekilde, “Beş dakika sizi bekleyelim.” dedi. “Yetmez... “ sözüme aldırmayıp, beklemeye devam etti. Diğer arkadaşların zamanlarından boşu boşuna çalmayayım diye, çaresiz peşlerine takıldım. Köy dışında, önce hörgüçlü ineklere rastladık. Onlar gruptan, grup onlardan kaçtı. Beni ineklerle korkutarak burada kalmamı engellemeye çalışan arkadaşlara, “Ben onlarla iç içe büyüdüm.” dediğimde, çaresiz kalıp şaşırdılar. Köy girişinde ise köpekler, domuz yavruları, tavuklar ve tabii ki çocuklardı bizi karşılayan.

Bizim tombul arkadaşımız Lara ile yedek rehberi, Pais Meefang adındaki bu köyde, bizi bekler bulduk. Bu gece konaklayacağımız konuta yerleştik. Bambu direkler üzerine, tamamı bambudan yapılmış, geniş taraçalı, çatısı sazlarla örtülü bir dağ evi bu. Herkes kendini tahta kerevetlerin üzerine atıp, soyunup dökünüyor, süsleniyor. Bana, sırtımdaki yükten kurtulmak ve beş dakika dinlence yeter. Süslenmekten zaten anlamam. Yakında günbatımı başlayacak. Hem köyü tanımalı hem de günbatımını izlemeli ve görüntülemeliyim. Böylece kendimi dışarı attım. Önce köyün okuluna rastladım. Bayrağı, tapınağı, su deposu, tuvaleti ve önünde ufacık oyun alanı, çiçekli ama bakımsız bir bahçesi var. Okul kapalı, ama ışık giren tahta duvarları ve camsız pencerelerden, tek derslikli sınıfı izleyip, hatta fotograflayabildim.

Biraz aşağıda ormanın içinde, mor ile pembe arası çiçekleri olan devasa bir ağaç var. Ama dikenlerden yanına gitmek olanaklı değil. Uzaktan da öylesine güzel görünüyor ki, belki yanından bu kadar keyifli izlenemez. Koca bir ormanda tek başına, yalnız bir adaya düşmüş biri gibi. Galiba kendimi onunla özleştirdim; Nazım’ın, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine...” dizesini ona fısıldadım. Bu kadar yarenlik yeter. Nasılsa günbatımı da ilginç bir görüntü vermiyor. Güneş, belirdiği gibi aniden sislerin içinde yitip gidiyor. Ağaç ve ben, kendi adalarımızdaki güzelliklerle kalakalıyoruz. Güzel bir gün doğumu ve günbatımı fotograflama keyfini yaşamadan, buralardan ülkeme döneceğim anlaşılan.

Geri dönüşüme köpekler izin vermek istemedi. Ama ben, anacağımdan öğrendiğim sevgi dilindeki sözcüklerle onları ikna ettim. Köylülerle gülücükle anlaşıp, fotograflarını da çekip konuta vardım. Yemekler hazır, beni bekliyorlar. Yanımda meyve olmadığı için, ciddi olarak ilk kez Tai yemeği denedim. Acı biberle hiç de fena değil. Ama her yemeğin içindeki soya tofularını ayırmak kolay olmadı. Yemekleri acısız yapan arkadaş, biber istememe bozulup, “Ben sizin için acısız yapıyorum.” diye yakındı.

Hava kararınca, taraçayı oluşturan incecik bambuların üzerine beton dökülerek yapılan bir metrekarelik zeminde ateş yaktılar. Ateş ve gazlı kandillerin ışığında, yerel giysili köy çocukları bize şarkı söyledi. Onları keyifle izleyip, bir köylü kadının muz yaprağına sararak içtiği tütünü denedik.

Daha sonra yanımıza iki kadın geldi ve her birimize ayrı ayrı, küçük harflerle “Masaj?..” diye fısıldadı. Pek oralı olmadık, ama onlar ısrarla yinelediler.

Bu arada ağaçların arasından, müthiş kızıl bir ay belirdi. Gruptaki arkadaşlardan Gines ile fotograf derdine düştük. O sırada , “Nerelerdensin?...” diyen Yarser’in mesajı geldi. Daha sonra, gökyüzünü kaplayan bulut nedeniyle ay görünmez oldu.

Sanırım ıslak şal yüzünden, boğulacak gibi öksürmeye başladım ve buna daha fazla dayanamayıp ilaç alıp, yatmaya gittim. Minik ve incecik bir battaniyeyi bambu zemine yayıp, üzerime de bir battaniye örttüm. Ama öksürük uyutmadı. Tül cibinlikleri kullanmama gerek kalmadı, zira sinek yok. Öksürükten uyuyamamam yetmezmiş gibi, bir de yerli kadının masaj ısrarları iyice canımı sıktı. Allah’tan, Gines masaj yaptırmaya karar verdi de, ben kurtuldum. Boşuna sevinmişim. Başka bir kadın benim yanıma konuşlanıp, defalarca, ne kadar güzel masaj yaptığını ve ne kadar ucuz olduğunu fısıltı halinde tekrarlamaya devam etti. Neredeyse kadından kurtulmak için masaj yaptırmaya karar verecekken, tüm konuşmaların büyük harflerle yapıldığı bu mekânda, niçin ‘masajın’ küçük harflerle ifade edildiğine takılıp vazgeçtim. Sonunda ilaçların etkisiyle uyuyabildim.

Gece hava öylesine soğudu ki, bir odada on iki kişi yatmamıza rağmen, birbirine karışan nefeslerimiz bile bizi ısıtmaya yetmedi. Zira bambulardan yapılmış bu odanın her yanı elek gibiydi.

25.03.2005 - Chiang Mai

Güç uyuyup, dinlenmiş olarak erkenden uyandım. Kahvaltı hazır değildi. Kahvemi içip, benim sevgili, yalnız ağacıma koşturdum. Sabah ışığında bir başka güzel. Atlı prensimi görsem ancak bu kadar etkilenirdim herhalde, diye düşünerek, dikenlere bata çıka ona yaklaşmaya çalıştım; ki yanına gitmek nậmümkün. Dedim ya, atlı prens, yanına varınca durumu değişip, kaktüse dönüşebilir. Ben de makamıyla, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli...” diyerek kendimi avuttum.

Yarı çıplak çocuklar, köpekler, tavuklar, domuzlar arasındaki kısa bir yarenlikten sonra kahvaltıya koşturdum. Bu ne mükellef bir sofra!... Tost ekmekleri kızartılmış, yumurta, karpuz, ananas ve kahve. Değmeyin keyfime. İki haftanın açlığını giderdim.

Yürüyüş başladı. Dünkü kadar zorlu değil, genellikle yokuş aşağı. Önce yakındaki bir köye uğradık. Bizden başka bir trek grubu daha var. Ben bu köyde fotograf derdine düşünce, arkadaşları kaybettim. Neyse ki bizim Mr. Tem’in “Mama!..” çığlıklarını duyup, onlara ulaşabildim. Bu kez kendi kendime, gruptan ayrılmama cezası verdim.

İstanbul’daki trekking gruplarım da buralarda aklımdan çıkmıyordu. Hele ki Zarife adlı çaydanlıkta Hüseyin Bey’in pişirdiği lezzetli çorbalar… Grubun zorlu yürüyüşlerindeki molalarda mutlaka bir arkadaşın “Efkar dağıtalım mı arkadaşlar?” deyip, bizi durdurarak “Offffff!… Offffff!…” diyerek dağları inletmemiz.

Bir şelalede mola verdik. Su çok soğuktu. Yüzemeyip, sadece ayaklarımı sokabildim. Öğle yemeğimiz, spagetti benzeri, sulu bir şey. Herkes cibinliklerin içindeki şiltelere uzanıp dinleniyor. Ben de Gines ile dün akşam yaptırdığı ‘Lao masajı’ hakkında sohbet ediyorum, biraz sonra bir dilsiz yanımıza gelip sohbetimize katıldı. Vücudunu kaplayan Buda figürlü dövmelerini inceledik.

Yeniden yoldayız. Bu defa ayağı kayan Gines, dik bir yamaçtan aşağıya yuvarlandı. Yanına ulaşıp onu kurtarmak için epey uğraştık. Her tarafı yaralanmış, kan içinde. Herkes tedaviye çalışıyor. Ona yardım etmek için bir solukta aşağıya inen ben, kanı görünce tuttuğu için elim ayağım boşandı. Ellerim titreyerek, çantamda sargı malzemesi ve dezenfektan arayıp buldum ve arkadaşların eline tutuşturdum. Midem bulanmaya başlayınca, bayılacağımı anlayıp dereye kapaklandım. Soğuk su sayesinde bayılmaktan kurtuldum. Buradaki insanlar zaten yeterince telaşlanmışlardı. Bir de benim bayılmam pek hoş olmazdı.

Gines’in yaşadığı şanssızlıktan sonra daha dikkatliyiz. Rehber, hepimize ince bambulardan birer baston üretti, bununla daha güvenli yürümeye başladık. Uzun bir yürüyüşle, bu gece konaklayacağımız alana vardık. Bir nehir kenarı... Nehrin debisi oldukça yüksek. Arkadaşlar bir çatı altına sığındı. Ben de nehre koşturup, temizliğe başladım. Tişörtler, çoraplar, ayaklar vs... Sonunda soğuk suyla duş yaparak paklandım.

Yemekten biraz önce, Mr. Tem elinde bir gitarla gelip, kafamızı şişirmeye başladı. Neyse ki, Jon gitarı kapıp bizi bu işkenceden kurtardı. Mr. Tem fazla konuşmayı sevmiyor. Neredeyse tüm zamanını saçını tarayarak geçiriyor. Ara sıra yüzündeki sivilcelerle uğraşıyor; pudralanıp, kremleniyor. Daha da boş zamanı kalırsa şarkı söylemeye çalışıyor.

Saat 19:30 civarı, müthiş bir dolunay görünce, yemeği bıraktım. Güzel bir açı yakalamak için, fotograf makinesini kapıp, sadece bizim kaldığımız bu barınağın olduğu ormanda, bir bilinmeze doğru koşturdum. Ayağımda şıpıdık terlikler... Dolunayın kızıllığı aklımı başımdan aldı herhalde. Yanımda üçayak sehpa da yok. Kahretsin!.. İyi fotograf olmayacağını bilerek, defalarca deklanşöre bastım. Oldukça yakınımda hissettiğim bir tıkırtı üzerine, arkadaşlardan yüzlerce metre uzakta olduğumu fark ederek, titremeye başladım. Oysa sevgili dostum Ken, bu huyumu bildiği için, yıllar önceki deneylerine dayanarak, bana defalarca “Tayland’ın kuzeyinde, dağlarda yalnız dolaşma.” demişti. Arkadaşların yanına dönene kadar, arkamda bir sürü yaban hayvanı beni kovalıyormuşçasına koşturdum. Ama biraz sonra, arkamda sadece iki köpekçik olduğunu görüp rahatladım.

Trekkingin en güzel yanlarından biri dayanışma. Allah’ın ormanında zaten başka çaren de yok. Dayanışma, yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor. Aynı heyecanı paylaştığın insanlar, düşüp kalma endişesi, çekincesiz aynı yerde yatıyorsun, nefesler birbirine karışıyor. Kardeşinle yaşayamayacağın yakınlığı yaşıyorsun. Böylece, hepimiz uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi her telden sohbetler başlıyor, oyunlar oynanıyor. Yoksa gece nasıl geçecek?

Paul ve kız arkadaşı Yeni Zelandalı imiş. İki gün önce, lobideki bir gazetede Anzak Günü ile ilgili gördüğüm ilanı anımsadım. Burada yapılan 25 Nisan Anzak Günü ile bizdekinin niye aynı günde yapılmış olduğunu halen anlamış değilim. Çanakkale’de yapılan Anzak Günü’nden haberdar olup olmadıklarını sordum. İngiliz arkadaşların değil ama Paul’un bilgisi vardı. Biraz bu konuda konuştuk. Ona, Buket Uzuner’in Gelibolu (The Long White Cloud – Gallipoli) adlı romanını göndermeye söz verdim.

Oyun sırasında arkadaşlar bana, “Biz sana rehber yüzünden ‘Mama’ diyoruz, senin gerçek adın ne?” diye sordular. Böylece, adım Mama’dan Fatma’ya döndü.

Oynadığımız oyunlardan biri, çaprazlama birbirimize geçirdiğimiz kollarımız ve masaya yerleşen eller ile refleks kontrolü. Elin tek vuruşuyla yandaki vuruyor, çift vuruşta geri dönülüyor, üçlü vuruşta bir el atlayarak vuruluyor; hata yapan cezalı oluyor. Oyun özürlü olan ben, oldukça sık yeniliyorum. Buradaki yerlinin önerisiyle başka bir oyuna geçtik. Bardağın üzerine yerleştirilen peçete, lastikle sabitlenip, tam ortasına madeni para konuluyor. Oyuncular sigarayla peçetede birer delik açıyor, parayı kim düşürürse o cezalı oluyor. Cezalı, yarım bardağa yakın viskiyi içmek zorunda. Ben viskiyi sevmediğim için, bana bundan büyük bir ceza olabilir mi diye düşünüyorum. Birkaç kez affedildim, ama sonunda cezaya razı oldum. Zira viskiyi gazoz ile karıştırarak içiyorlar ve bana da denettiler. Hiç de fena değil. Ama bu kadar çok ceza alınca sonuç nereye varır onu bilemediğim için, arkadaşlardan izin isteyip yatmaya gittim. Bu defa barınakta şilteler var, rahatım yerinde. Gece yarısı gürültüye uyandım. Cezalılar, yatacakları yeri bulamayacak kadar sarhoş olmuş. Oliver ayakta duramıyor; karısının desteğiyle yanımdaki şilteye uzandı.

Dönüş günleri yaklaştıkça, yüreğime bir tahterevalli kuruldu. Bir tarafında yeniliklere açık bir göz ve merak; diğer tarafında yarenlere, kedime ve evime özlem... Gördüklerim tekdüzeleştikçe özlem tarafı; yeni bir görüntü, yeni bir seste ise merak tarafı ağır basıyor. İkisi arasında med-cezirlerdeyim.

26.03.2005 - Chiang Mai

Kimsecikler uyanmadan, fillerle sohbete gittim. Günün ilk ışıklarında vadi harika görünüyor; orman, meyve bahçeleri, nehrin ışıltısı bir başka.

Kahvaltımız yağda yumurta, karpuz, ananas, marmelat, tost ve berbat bir margarinden oluşuyor. Oliver uyanamamış. Uyandığında da tam bir akşamdan kalma durumu. Demek ki, viskileri götürmek için en çok o yenilmiş. Oysa O en deneyimli oyuncuydu.

Kahvaltı sonrası fillerle gezintiye çıktık. Yavru filler anneleriyle oyun oynamak isteyip ilerlememizi engelliyor. Resmen önümüzde nehirde su balesi yapıyorlar. Bebek her yerde bebekliğini gösteriyor; istediklerini de elde ediyor. Öyle tatlılar ki, iç sesim cüsselerini unutturup, “Al kucağına, okşa!..” diyor.

Daha sonra kano faslına geçildi. Nehirde hiç yüzmemişim. Zaten denizde de doğru dürüst yüzemem. Bu yüzden katılmak istemiyorum. Ama Gines’in ısrarlarıyla, çantamı onlarca kişinin olduğu ortada bir yere bırakıp, kendimi, can yeleklerini ve kaskı kuşanmış olarak, kanoyu nehre taşırken buluyorum. Aklımın çoğu, uluorta yere bıraktığım tek servetim olan fotograf çantamda.

Oliver, eşi Gilda, Gines, Lara, Paul (kolundaki dövme yüzünden, herkes ona Spiderman diyor), ben ve kano sahibi nehirle boğuşmaya başladık. Bir ara, kanonun yırtık olan bölümünden dışarı çıkan sol ayağım, kano ile koca bir kayanın arasına sıkıştı ve yeni bir kırık olayı ile karşılaştım diye ödüm koptu. Daha önce, iki kolum yine bir gezideki kazada Pakistan’da, sağ ayağım ise İstanbul’daki bir yaya kaldırımında kontrolünü kaybeden sürücünün arabasıyla üstünden geçmesiyle kırılmıştı. Panik olduk. Ama şükür ki ciddi bir sorun olmadı. Sadece ufak bir sıyrıkla atlatıp, bunu da denemiş oldum.

Nehrin durgun bir yerinde, bambu-kano keyfinden sonra inerken, bu kez de Oliver’in ayağı bambuların arasına sıkışınca yine panikledik. Ama şirin bir köyde yemek molası verince her şeyi unuttuk. Çantalarımız da buraya getirildi.

Her ne kadar turistik bir etkinlik de olsa, nehirdeki yaşam mücadelesinden sonra, karnım da doyunca artık fotografa sıra geldi. Makineyi kaptığım gibi nehir boyunca koşturdum. Bir ara iki kadın balıkçıya rastladım. Nehre girmişler, ellerinde birer ağ, neredeyse her ağ atışlarında birkaç balık yakalayıp, omuzlarında asılı olan kapaklı sepetlere atıyorlar. Ben bu balıkçı kadınlara kendimi kaptırmışken, bir motosikletli yanıma gelip, “Dönüş için sizi bekliyorlar.” dedi. Randevu zamanı konusunda benim kadar dakik olan biri için bu hiç affedilmez bir durum. Ama saate baktığımda, suçlu olmalığımı görüp rahatladım. Fakat bu başına buyrukluğum yüzünden, rehberle aram oldukça limonî. Oysa çantaları ona taşıtmadığım için mutlu olması gerekir. Çünkü organizasyonu yapanlar, koca çantalarla yola çıkarken, “Taşıyamazsan rehbere verirsin, nasılsa o bir at gibi güçlü.” diyorlardı.

Skoda taksiyle Chiang Mai’ye iki saatlik bir yolculukla döndük. Yağmur çiseliyor, toprağın kokusu içimde tatlı duygular uyandırıyor.

Bangkok’a dönüş için otobüse naklimize yaklaşık iki saat vardı. Bu zamanı, kanal kenarında yürüyerek ve pazarda gezerek geçidim. Saatimin kopan kordonu yerine yenisini aldım.

Dönüşte taksi tıka basa dolu; hatta içine sığmayanlar yanlara tutunarak ayakta gidiyor. Böylece otobüsümüze ulaştık. Bu otobüs, diğerine göre daha lüks. Yani en azından klima sistemini kapatmak mümkün. Ayrıca gelirken yaşadığım deneyimden sonra, yanıma gereğinden fazla giysi almışım. Koltuk arkadaşım orta yaşlı bir İngiliz; durmaksızın konuşuyor. Hızlı konuştuğu için, söylediklerinin yarısını anlayamıyorum. “Lütfen hızlı konuşmayın, benim İngilizcem iyi değil, sizi anlayamıyorum.” dediğimde, biraz yavaşladı. Trafik korkum yüzünden, huzursuz bir uykuya daldım. Tayland’da trafiğin soldan olması, Pakistan’daki kaza nedeniyle korkularımı gün yüzüne çıkarıyor.


27.03.2005 – Bangkok

Saat 06.00 civarı uyandım. Büyük bir şehre giriyoruz. Koltuk komşum, “Bangkok’a geldik.” dedi. Otobüs TAT ofisin (turizm bürosu) önünde durdu, sırt çantamı oraya bıraktım.

Khao San Rd.’a doğru ilerlerken, yolda hamur kızartanlara rastlayınca, şekerli olmasından korkarak minicik bir tane aldım. Aman Tanrım!.. Tam da anamın yaptıklarının tadında. İyi ki, daha önce bu hamurcuları fark etmemişim. Bunlar yüzünden, buradan kilo almış olarak dönebilirdim.

Tayland bir Seven Eleven cenneti. Her adım başı bir tane mevcut. Fiyatları ise bakkallara göre daha pahalı. Her yerde olduğu gibi, burada da bu tür yerlerden alışveriş etmek yerine, yerel dükkânları tercih ettim.

Khao San Rd.’un arka sokağındaki üstü kapalı piyango pazarına uğradım. Müthiş bir kalabalık. Kolay para kazanmanın gündemde olduğu gelişmemiş/az gelişmiş ülkelerde, halkın umudu piyango… Tezgahların üzerinde iplerle ve mandallarla tutturulmuş biletler, alıcılarla buluşuyor. Nasıl bir seçim yaptıklarını keşfedemedim, ama alıcılar biletler üzerine eğilmiş araştırarak şans arıyorlar. Pazarın çıkışındaki cadde üzerinde kocaman panoların önünde onlarca kişi elindeki bilete bakarak kazanıp kazanmadıklarını tespite çalışıyorlar, itişip kakışarak.

Buralarda tezgahlarda yemek, çorba, sos ve benzerlerini minicik beyaz şeffaf torbalara koyarak satıyorlar, insanlar da bunları herhangi bir yere oturarak veya yürüyerek yiyip, içiyorlar. Hemen her yerde hamaklarda oturan ya da uyuyan insanlara rastlamak mümkün.

Wat Po civarına gittim, pazarda dolaştım. Chao Phraya Nehri kıyısında balık kurutanları gördüm, fotograf için onlara takıldım. Sonra tekneyle nehirde dolaştım. Birkaç gün önce görüp merak ettiğim camiye oldukça zor ulaştım. Kapalıydı. İmamın annesi olduğunu söyleyen, 100 kiloluk, askılı elbiseli bir hatun, yine kendisi gibi olan kızını, bana camiyi gezdirmesi için görevlendirdi. Çin mahallesini, halleri dolaştım. İki tekne değiştirerek, Temple of Down’a geçtim. Oldukça etkileyiciydi. Stupaların üzerindeki rengârenk ve özenli seramik işler göz alıcı. Tapınağın içindeki halk ile Lamaların seremonisi ise görülmeye değer…

Burada giysi, hediyelik eşya vs.nin fiyatı Türkiye’dekinin en az yarısı. Khao San Rd.’dan ufak tefek bir şeyler alıp, bavulumu almaya gittim. Ne yazık ki, bıraktığım yeri bir türlü bulamadım. Meğer burada onlarca TAT ofis varmış. Oysa Ayuthaya turunda tanıştığım İngiliz arkadaş Christina bana sanki bir tane varmış gibi; “TAT ofistekilere benim arkadaşım olduğunu söyle, sana trekking için yardımcı olurlar.” demişti. İki saatlik bir arama ve telefon haberleşmesinden sonra, sırt çantamın nerede olduğunu öğrenebildik. Bu hem sinirlerimi bozdu, hem de bana müthiş zaman kaybettirdi.

Daha önce, havaalanına gidiş için Mama Tur’dan bilet almıştım. Çantamı oraya bırakıp, civarda biraz daha oyalandım. “Tayland’a gelip de balık yemeden dönülür mü?” deyip, kendime bir balık ziyafeti çekmek istedim. Fakat, balık iyi temizlenmediği için yarım bıraktım. Ama mısır, mango ve ananas ile keyiflendim.

Mama Tur’un minibüsüne balık istifi oturtularak, saat 21.00’de alana transfer olduk. Singapur’dan gelen THY uçağına oldukça geç giriş yapıldı.

Yanımda oturan arkadaştan yükselen dayanılmaz koku yüzünden boğulacak gibi oluyordum. Hosteslere, bu işe bir çözüm bulmaları için rica ettim; bol miktarda kolonyalı mendil verdiler. Güçlükle uyudum.

28.03.2005 Bangkok – İstanbul

Gidişi 10 saat süren uçak yolculuğu, dönüşte 11,5 saat sürdü. Saat 8 civarı alana indik. Çantaları eve atıp işe koşturdum.

Dayanılmaz sıcağa, sağlık sorunlarıma, zaman kısıtlılığından göremediğim yerlere rağmen güzel bir gezi daha bitmişti… Aklımın bir kısmı beni büyüleyen Tonle Sap’daydı. Neden nehirleri bu kadar seviyordum?… Oysa açık denize yakın bir köyde doğup büyümüştüm, ama düşlerimi süsleyen deniz kenarında değil de nehir kenarında bir evdi. Denizde özgürce kulaç atmak yerine, evimin önündeki nehirde ördeklerin özgürce süzülmelerini izlemek istiyordum. Her baktığımda bana nehir gibi görünen İstanbul Boğazı tutkunluğum da acaba kısıtlı düşlerimin sembolü müydü, enginlere bakmak beni aşıyor muydu? Tonle Sap nehrinden neden bu kadar etkilenmiştim? Oradan ayrılırken yardan ayrılırken duyulan acının benzeri yüreğimi neden kasıp kavurmuştu? Ama daha gidilecek yollar vardı. İşe gitmek için bindiğim otobüste yeni planlarıma başlamıştım bile; ekim veya kasım ayında Myanmar ve Laos… Oralarda, sınıra yakın Mekong ırmağı beni bekliyordu, eğer yaşam izin verirse sadece birkaç ay sabretmem yeterliydi.

Istanbul, 30.05.2005 - Fatma Özdirek

Tayland - Kamboçya Güncesi -2-

17.03.2005 Siem Reap

Bugün yeniden Angkor Wat’tan geçip Krol Romess, Preah Khan, Banteay Prei, Prasat Krol Ko, Neak Pean, Ta Som ve East Baray’da East Mebon, Prasat To tapınaklarını gördük. Dünkü gruba göre birkaç kilometre daha uzak. Tapınakları hayranlık ve keyifle izleyerek dayanılmaz sıcakta zamansızlıktan koşturup duruyorum.

Buralarda herkes güler yüzlü ve nazik. Kadın erkek, çoluk çocuk hiç çekinmeden fotograf çekebiliyorum. Çevrede oldukça bol köpek görüyorum. Genellikle yavru köpekler. Acaba büyükleri pişirip yiyorlar mı? Çünkü ‘scarab’tan (bok böceği) kurbağaya kadar, sinek hariç, yaşayan her şeyi yiyorlar. Henüz ağzıma meyveden başka bir şey süremedim. Günlerim anamın ekmeği, zeytin, muz ve mandalina ile geçti. İlk kez Tayland’da rastlayıp aldığım mangostin adlı nefis bir meyve burada da var. Ama bir daha alamadım, çünkü oldukça pahalı. Kilosu 3-4 Dolar arası. Bir ara pameloyu da denemeliyim. Görünümü limon ile greyfurt karışımı bir meyve, ama oldukça iri.

Kamboçya kadınları sokaklarda yıkanıyor, önlerine oturttukları çocuklarının bitlerini ayıklıyor, ya da kendilerininkini ayıklatıyorlar. Kısaca her şey sokakta yapılıyor.

Lamalar, tapınak civarındaki barınaklarının yanında, ellerinde jiletle önlerine oturttukları gencecik çocukları, sanırım yeni Lama adayları tıraş ediyorlar. Böylece çocukların başında hiç saç bırakmadıkları gibi, kaşlarını da kazıyorlar.

Öğleden sonra Siem Reap’a şehir merkezine gidip uçak bileti tarihini değiştirdim. Madem ki Myanmar’a gidemiyorum, bari başşehir Phnom Penh’i de görerek, Kamboçya’nın iki önemli kentini görmüş olayım. Belki bir daha buralara gelemem. Gerçi benim gibi uzun süredir Angkor Wat hayaliyle yaşayan benim sevgili gezgin arkadaşım Yarser’e “Buradan çok etkilendim. Belki bir kez de beraber geliriz.” diye dün mesaj atmıştım, ama yaşamın nelere izin vereceği belli mi olur. President Hava Yolları’nın her gün uçağı yokmuş. Bileti 22 Marta değiştirdim.

Fakat, elimde uçak bileti olmasına rağmen, çevreyi tanımak için Phnom Penh’e otobüsle gitmeye karar verdim. Bu fikrim de değişti. Thea otoyolun çok kötü ve riskli olduğunu, ayrıca yolculuğun daha uzun sürdüğünü söyleyerek, beni motorlu tekne/gemi ile gitmeye ikna etti. Böylelikle 25 Dolara tekne bileti aldım. Oysa otobüs ücreti 4 Dolardı. Biraz da kenti ve kentteki yaşamı tanımak istiyordum. O nedenle el işi giysi, takı, kurutulmuş balıklar, sucuklar, tik ağacından yapılmış çeşitli eşyaların satıldığı kapalı çarşıları ve civarı dolaştım. Sonra yemyeşil çimenlikli ulu ağaçların altında güzel bir parkta, Thea ile oturup kola içerek sohbet ettik.

Öğleden sonra, Angkor Tapınaklar topluluğu yakınında, kentin içme suyunu sağlayan bir gölete rastladım. Rengârenk lotus çiçekleriyle çekici görünüyordu. Ayrıca içinde onlarca insan su bitkileri ve atıkları temizliyordu ve bunların çoğunluğu kadındı. Kadınların, başındaki şapkalar ve giysileriyle, göğüslerine kadar suyun içindeki çalışmaları, ıslak ve çamurlu giysileriyle dışarı çıkışları müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Ben Thea’yı çığlıklar atarak durdurup, fotografa koşturunca; benim bu halime onun yüzündeki şaşkınlık, benim gördüklerime bakışımdan farklı değildi.

Daha sonra Rahal’da Pre Rup, Prasat Neak Leang tapınaklarını gördüm. Banteay Kdei tapınağında çocuklara şeker verirken, polis olduğunu gösterdiği kimlikle kanıtlamaya çalışan biri karşıma çıktı ve bana ıssız bir köşeyi işaret edip bir şeyler söyledi. Onu tersleyip kendimi tapınağın dışına attım. Girişteki görevliye durumu aktarıp “Bu ne demeye geliyor?” dedim. O da turizm polisine şikayet etmemi söyledi. Oldukça sinirlendim. Bir de bununla mı zaman kaybedeceğim. Kendimi, bir seyir mekanı olan nefis bezemeli Elegant Terasa atıp, gölü izleyerek sakinleşmeye çalıştım.

Oradan Pradak’a geçip, Prasat Komnap, Prei Prasat’ı gördük ve Neak Pean tapınağında günbatımını bekledik. Civarda yüksek bir tepe olmadığı için, tapınağın üzerinde günbatımını bekledim. Ama sisten dolayı güzel bir görüntü oluşmadı. O sırada Yarser aradı. Ayrıca yanıma birkaç öğrenci geldi, onlarla sohbet ettik.

Günbatımından önce, tapınağın etrafındaki dere mi gölcük mü anlayamadığım bir su birikintisinde, insanlar maden çıkarır gibi uğraşıyordu. Meğer burası da bu bölgenin içme suyuymuş. İçindekiler de temizlik yapıyorlarmış. Topladıkları taş, toprak, çöp ve yeşil bitkilerden oluşan bir balçığı konteynıra yükleyip, raylı sistemle bir kamyona dolduruyorlardı. Çevreye iğrenç bir koku hakimdi. Ama akşamın adeta çevreyi yalayıp geçen bu yumuşak ışığındaki görüntü benim için olağanüstü bir durumdu. Ben kendimi kaptırmış onları fotograflarken, üzerimdeki devasa bir ağaçtan önümdeki yüksek otlara bir şey düştü. Bir yılanmış… O benden ben ondan korkup, farklı yönlere kaçıştık.

Buralılar, suda yaşayan tüm canlıları; ot, böcek, balık vs. toplanıp yiyor. Aynı sudan içiyor ve yıkanıyorlar. Yani her şey için aynı suyu kullanıyorlar. Göründüğü kadarıyla buna su demek mümkün değil; daha çok kanalizasyona benziyor. Zaten kaldığım yerdeki musluk suyu da deniz ürünleri kokuyor. Tüm bunlara rağmen insanların yüzleri ve vücutları güzel; elleri ise, kelimenin tam anlamıyla enfes. Erkeklerin çoğunun tırnağı uzun. Uzundan da öte, çok uzun tırnakları var. Hatta iki santim uzunluğunda tırnak gördüğüm oldu. Ama elleri öyle zarif ki, tırnaklarını göz ardı edebiliyor insan.

Dönüşte duş alıp aşağıya indim. Pansiyonun sahibesi gelmiş. Çok genç ve güzel bir Japon kadın... Kamboçyalı bir doktora aşık olup buraya yerleşmiş. Akşam yemeğinde ne alırsınız sorusu üzerine, buranın yemeklerini yiyemediğimi söyleyince, kendisinin de yiyemediğini ve istersem mutfağı kullanabileceğimi söyledi. Böylece kendime patlıcan, patates ve biber buldum, bunları küçük küçük doğrayıp kızartarak, keyifle yedim. Onlar da tadıp, beğendiklerini söylediler.

Bu sırada buranın motosiklet sürücüsü Va ile sohbet ettik. Pek çok konuda fikir ve bilgi sahibi... Onunla sohbet etmek keyifli. Söz döndü dolaştı bitirdiği okula geldi. “Ben bu sokakların üniversitesinden mezunum.” dedi. Şaşırdığımı görünce açıklama getirdi: 28 yaşında imiş, hiç okula gitmemiş, 22 yaşından sonra okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş. Her boşlukta kütüphaneye gidip araştırma yapıyormuş. Kendini diplomasız ve aptal olarak niteliyor. Bana göre çok akıllı ve birikimli biri. “Madem bu kadar çok istiyorsun, neden sınavlara girerek diploma alıp okumaya devam etmiyorsun?” dedim. Burada böyle bir olanak yokmuş. Eğer böyle bir şansı olsaydı, bugün çok farklı bir yerde olacağından eminim.

Va’dan Khmer dilinde birkaç sözcük öğrendim: JUM RIAP SU: Merhaba, RIER TREI SU SLDAI: İyi geceler, SLIM AND JUYN: Lütfen, AGUN: Teşekkür…

O bu sohbetimiz sırasında, Kızıl Khmerlerin Lideri Pol Pot’un yardımcılarından birinin bugün bir yerde başkan olduğunu söyledi. Birden tüylerim ürperdi. Nasıl olur, dedim. Va ise bana şu açıklamayı yaptı: “O değişti. Oldukça iyi ve başarılı bir başkan. Biz onun bizim için iyi şeyler yaptığına inanıyoruz.”

ABD’nin Vietnam işgaline karşı güçlenerek, 1975 yılında Pol Pot başkanlığında iktidara gelen Kızıl Khmerlerin yönetimde kaldıkları dört yılda, ülkelerinde sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurmak adına iki bine yakın bilim adamı ve aydın, hatta çocuklara karşı yaptıkları soykırım... Sosyalizme inanan biri olarak beni utandırıyor. Bunlar ‘kızıl’ olamaz; olsa olsa ‘Kara Khmer’ olur diyeceğim, ama böylesine akılcı bir bağışlayıcılık içindeki insanların yanında, renkleri kirletmenin bir anlamı olamaz.

Günümüzde de bizler Hayyam, Mevlana, Yunus gibilerin felsefesini ifade eden sözlerinden örneklerle birbirimize yol göstermeye çalışıyoruz. Ama hangimiz bunları yeterince uyguluyoruz? Burada Mevlana’nın, “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” sözü nasıl da yerli yerine oturuyor. Yazık ki ben de Va’nın anlattıklarından bazı şeyleri anlayamıyordum.

Oldukça geç bir saatte yattım. Thea’nın her gün fiyatı artırmasına bozulup, “Yarın dinleneceğim.” demiştim. Ama sonra kararımı değiştirip, yatmadan önce, “Eğer uygunsan Banteay Srei, Banteay Semre ve Tonle Sap’ı görmek için 20 Dolara okey, sabah 6’da gel.” diye mesaj yolladım. Eğer sabah 6’da o gelmemişse, başka birine bakarım. Böylece yine işin kolayına kaçmak istedim. Yeni biriyle uğraşmak yerine, sorunlarla idare etmek gibi...

18.03.2005 – Siem Reap

Saat beşi geçiyordu, uyandım ve aşağı indim. Thea gelmemiş. Binanın girişinde herkes, köpekleriyle yerdeki bir şilteye uzanmış uyuyor. Üstlerinde de sinekten koruyucu, dikdörtgen bir kapak şeklinde cibinlikleri var.

Bir süre Siem Reap Nehri boyunca yürüdüm. Bugün benim için iki önemli olayın yıldönümü; biri Çanakkale Zaferi, diğeri şimdi görüşmediğim ama sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü. Beynim uğulduyor, elim telefona gidecek diye ödüm kopuyor. Oysa ikisi de benden bîhaber. Bugün de olamadım Çanakkale’de. Eminim ki O da doğum gününü, kılıcı, kını anımsadığımı bilmiyor. Oysa hiçbiri aklımdan çıkmış değil. Neyse ki bir tuktukcu seslendi de… Biriyle konuşmaya başlayınca, iç konuşmalar sustu. Angkor Wat ve Angkor Tapınaklar grubunun çok daha uzağında olan Banteay Srei ile Banteay Samre için, uzun bir pazarlık sonucu 10 Dolara anlaştık. Yol gerçekten çok uzun ve bozuk. Ama yol boyunca buradaki yaşamı izleyip fotograf çekmek çok hoş oldu.

Banteney Serie ve Banteney Samre tapınakları oldukça ilginçti. Hindistan ve Nepal’de, kutsal cinsellik Kamasutra betimlemelerini tapınaklarda izlemeye alışmıştım. Burada tapınaklarda ilk dikkati çeken, çıplak göğüsleriyle, zarif Aspara dansçılarıydı. Şimdi de ‘lingum’, yani erkeklik organı figürleri... Bu figürü oluşturan üç tanrı; Şivnu, Şiva ve Buda. Tapınağın ortasındaki boşlukta, sömürgenlerin kaçıramadıklarından bir lingum heykelciği vardı. Kaçırdıkları da onlara yetmemiş ki, tatmini burada aramaya devam ediyorlar… Böylece Tayland ve civarında seks turizmi, hatta çocuk seks turizmi bedbaht edilen gencecik bedenlere rağmen, gelir kapısı oluyor. Hatta, “daha fazla turist, daha fazla turist” diye çığlık atıyorlar. Neden Tayland’da tusunami felaketinde ilk kurtarılanlar turistler oluyor?

Yanıma aldığım filmler yetmeyecek gibi... Angkor Wat’ı yeniden tavaf edip, bütün rölyefleri bir kez daha izledim. Angkor Wat’ı yeniden görmek beni mutlu etti. Ayrıca başka bir sürpriz ile karşılaştım; özel giysili insanlar, Aspara dansının yapıldığı giysilerle kızlar, gelin ve damatlar... Konuştuğumuzda öğreniyorum ki, bunlar gerçek gelin ve damat değiller, sadece fotograf ve film çektirmek için giyinmiş öğrenci gençler. Tapınağın en güzel mekanlarını kullanıp, poz veriyorlar. Ben de bu fırsattan yararlanıp, bol bol film harcıyorum. Bu saatte iyi bir fotograf üretmenin mümkün olmayacağını bilerek...

Tapınak yolları üzerinde müzik yapan birkaç gruba rastladım. Yerel ve ilkel görünümlü aletlerden oldukça güzel sesler çıkarıyorlar. Grubun birini oluşturan erkeklerden ikisinin bacağı takma; sanırım mayın kurbanları. Diğer grup ise, bir baba ile çocuklarından oluşuyor. Çalgıları dillendiren minicik elleri, sevimli tavırları ve incecik sesleriyle, Khmer müziğinden örnekler sunuyorlar.

Tapınaklarda hummalı bir temizlik çalışması var. Her yerde görevliler, ellerinde süpürge ve el örgüsü sempatik faraşları ile temizlik yapıyorlar. Tapınakların aksine kentte ise, nehir kıyıları ve pazarlara yakın bölgeler oldukça pis.

Angkor Wat’ın çıkışında minik bir hortuma tanık oldum. Hemen kırk-elli metre önümüzden tozu-toprağı toplayıp alıp götürdü. İlginç ve ürkütücüydü.

Bugün şehir dışında bir pazarı dolaştım. Hayatımda bu kadar güzellikle iğrençliği bir arada başka bir yerde görmedim. Güzellik diyorum, bunlar satılan el emeği göz nuru el işleri, meyve, sebze, mantar vs… Çirkinlik ise koku ve böcek türü yiyecekler, tabii ki bunlar da sadece bana göre çirkinlik, onlar bunları afiyetle yiyorlar. Angor tapınağı önünde, pişirip bir tepsiye koyarak satmakta olduğu pırıl pırıl ve simsiyah bokböceği ile ilgilendiğimi gören bir satıcı, bana nasıl yeneceğini böceği çıtlatıp içinden bembeyaz etini çıkarıp ağzına atarak gösterdi ve denemem için ikramda bulundu; ne yapacağımı şaşırdım. Ben de ona yemekte olduğum zeytinden ikram ettim, iğrenç bir şey görmüş gibi yüzünü buruşturdu. Ne diyeyim?.. Alışkanlıklar işte…

Pansiyona döndük. Tuktukcuya, beni Tongle Sap’a (göl kenarına) götürmesi için fiyat sordum, 8 Dolar istedi. Çok fazla geldi, onunla gitmekten vazgeçtim. Yollar çok bozuk olduğu için, oraya tuktuk ile gitmek yerine, motosiklet ile gitmenin daha doğru olacağı konusunda zaten Va beni uyarmıştı.

En iyisi odaya gidip biraz dinlenmek ve ondan sonra dışarı çıkmak, diye düşündüm. Önce fotograf makinelerini ve objektifleri temizledim. Sonra duş alıp, kendimi dışarı attım. Eğer odada kalırsam yorgunluktan uyuyacağım.

Göle gitmek için, nihayet tutuculuktan vazgeçip bir motosikletliye sordum; 5 Dolar istedi. Sonra 2 Dolara anlaştık. İyi ki anlaşmışız, tek kelimeyle olağanüstüydü. Bir ara, fotograf derdine motosikletten inerken, bacağımı egzoz borusuna değdirip yaktım. Ama olsun, nasılsa rahmetli halamın dediği gibi yaması kendinden… Böylece motosiklete binmeyi de denemiş oldum.

Göle yaklaşırken, polis durdurup 12 Dolar istedi. “Sadece bakıp döneceğim. Bu ne parası?” deyince, para almadı. Sanırım, bu ücret teknelerle gölde gezecekler içinmiş.

Yağmur zamanına göre şu anda sular çekilmiş. Göl yağmur suları ile büyüdüğü için, yol diye bir şey yok. Toprak bir zeminde, bata-çıka ilerliyoruz. Motosiklette zıplamaktan, kaba yerlerimin harap olduğunu söylememe gerek yok. Ama gölü ve oradaki yaşamı görünce, acıyı falan unuttum. Bu ıssız yolu karanlıkta dönmek istemediğim için, çok kısa bir süre fotograf çektim ve geri döndük.

Bazen yeni yerler görmek için yaptıklarıma şaşıyorum. Allah’ın bilinmezinde, inin-cinin top oynadığı bir mekânda, motosikletçi çocuk seni öldürse kimse duymaz. Sen hangi cesaretle buralara yalnız başına geliyorsun?

Günbatımı yaklaşıyor ve güzel olacağa benziyor. Sürücüden bir yerde mola vermesini rica ettim. Sazlar üzerinde, yüksek bambu direkler üzerine kurulu, tamamı bambudan yapılmış ve üzerinde ‘Restaurant’ yazan bir kulübede mola verdik. Günbatımını en iyi izleyebileceğim bir yere kumaştan bir hamak kurup, beni de içine buyur ettiler. Vallahi ben buna oturmayı bile bilmiyorum. Neyse ellerimizde kola, sürücümle güneşi izlemeye başladık. Karşımızda minicik bir tepe, tepenin eteğinde tapınak ve kilise var. Hemen yanından güneş aşağı doğru süzülüyor, inanılmaz bir kızıllıkta. Ben elimde fotograf makinesi, iyi bir kompozisyon yakalama derdindeyim. Ufuk çizgisine yakın yolda, manda ve öküz arabaları ile bisikletliler tozu dumana katarak geçip duruyor. Aniden çöken bir sis tabakası, benim kıpkırmızı güneşimi içine hapsederek, o güzelliği objektifle zaptetmemi engelledi. Hevesim kursağımda, geri dönüyoruz. Kente yaklaştığımızda bir pazar görünce, sürücüye ücretini ödeyip ondan ayrıldım. Börtü-böcek, meyve, sebze, güler yüzlü satıcı-alıcılar... Bundan iyi fotograf çekilecek ortam mı olur? Hemen pazara daldım. Tek sorun, havanın kararması.

Hemen her yerde küçük tezgâhlarda plastik içecek şişelerine doldurulmuş benzinler satılıyor. Benzini biten araç sürücüleri, bunları alıp depolarına dolduruyor. Kentte sadece birkaç yerde aydınlatma ve trafik ışığı var. Birçok araba plakasız. Motosiklet ve tuktukların ise plaka derdi zaten yok. Tüm bunlara rağmen tuktukcu ve motosikletlilerin Angkor şehrinde müşteri taşımak için giymek zorunda oldukları bir üniformaları var, onu giymeden bu bölgelere giremiyorlar. Üniforma dedikleri, gri bir yelek ve üzerinde bir numaradan ibaret.

Yanımda tarak taşıma alışkanlığı olmadığı için saçımla başım dertte. O da istemediğim kadar çabuk uzuyor. En iyisi kestirmek. Bir kuaför görüp fiyat sordum, 2 Dolar. Kestirmekten vazgeçtim. Burada her şeyin fiyatının 1 Dolar olmasına alıştık ya, 2 Dolar çok geldi. Hava iyice karardı. Şehirde ciddi bir ışıklandırma yok. Sadece restoran ya da satış yerleri aydınlatılmış. Abartılı ışıklandırılmış bir restorana rastladım. İçeride düğün eğlencesi vardı, ilginç geldi. Rica ettiğimde fotograf çekmeme izin verdiler. Ama gelinle damat ortada yok.

Pansiyona döndüm. Oldukça kalabalık. Artık sadece pansiyon çalışanı değil sohbet arkadaşım da olan Va, müşteriler gittikten sonra yemek yapabileceğimi söyledi. Bu akşam kendime havuç, biber ve patlıcanlı pilav yaptım. Bizim Avustralyalı da geldi. O bet sesiyle, durmadan ve hızlı hızlı konuşuyor. Yarın Pnohm Pehn’e gideceğim deyince, beraber gidelim dedi. O otobüsle gidecekmiş. Tekne biletim olduğunu söyleyip ondan kurtuldum. Onunla sohbetin sonu pek iyiye varmıyor diye, notları yazmaya koyuldum. O da bir süre abuk sabuk TV kanallarını izleyip bana laf atarak dikkatimi dağıttı.

Geç bir saatte, konaklama ücretini ödemek için, resepsiyon olarak kullanılan masanın yanına gittiğimde fark ettim ki, motosikletli çocuğa 2 Dolar yerine 21 Dolar vermişim. Ne denir, kısmetten çıkmış. Geceleme için 4 x 4 = 16 Dolar, kahve için 4 x 0,50 = 2 Dolar, Yemek için 2 Dolar, Ekmek için de 1,25 Dolar.

Buradaki insanların nezaketi, güler yüzlülüğü ve hoşgörüsü neden kaynaklanıyor acaba? Civarda ne bir kavga gürültüye rastladım, ne de asık suratlı birine. Müşteri kapma kavgası ya da üzerine saldırma gibi bir durum asla yok. Sadece kibarca davet ediyorlar. Dilenciler bile böyle. Bayon’daki VII. Jayavarma’nın (en önemli Khmer krallarından biri) taşa nakşedilmiş yüzü örneği, herkesin yüzü gülümsüyor. Aslında bugünün insanının gülüşünde, geçmişte yaşanan acıların burukluğu da sezilmiyor değil hani…

19.03.2005 – Siem Reap – Phnom Penh

Sabah olmadan birkaç kez uyandım. Telefonun şarjı bittiği için saati kuramamıştım. O yüzden geç kalırım diye endişe içindeyim. Neyse, sonunda 05:30’a doğru kalkıp hazırlandım. Otelden alınış saatim 05:40’dı. 05:45’de bir otomobil geldi. Dün akşam göle gittiğimiz yolu izleyerek diğer yolcuları da aldık. Taksinin önüne ben, arkaya dört kişi... Bir Alman, sevgilisinin kucağına oturmak zorunda kaldı. Son kalan bir kilometreyi de dün gittiğimiz yolun biraz solundan gidip, limana vardık. Burası, minicik bambu kulübecikler ve kayık evlerden oluşan tipik bir yerleşim alanı. Bambu teknelerdeki kadın, erkek, çoluk, çocuk satıcılar adeta bir şölen havasında. Teknelerle pazarcılık yapılıyor, insanlar, hayvanlar ve eşyalar taşınıyor. Kısaca, göl üzerinde yaşanıyor. Ne yazık ki göl iğrenç kokuyor.

Motorlu teknelerin içinde kerevet ve bambu koltuklar var. Bizim gideceğimiz tekneye sırt çantamı bırakarak, fotografa dalmış ve birbirine bitişik sandallar üzerinden geçerek, tekneden uzaklaşmışım. Geri döndüğümde bizim teknenin kıyıdan uzaklaşmakta olduğunu görüp güçlükle yakaladım. Motorlu kayığın hızı yüzünden, gölün pis suları üstümüze başımıza sıçrıyordu. Yaklaşık 20 dakika bununla gidip, gölün içindeki iskeleye bağlı bir tekneye transfer olduk. Bu sandalı kaçırsam da çantam için endişelenmeme gerek yokmuş. Çünkü bugün buradan bir tek bu tekne hareket edecekmiş. Buralarda hırsızlık gibi bir olay da yok zaten. Nasılsa fark edip, benim çantamı da bu tekneye yüklerlerdi.

Teknenin bir kapalı bir de açık bölümü var. Bana bilet satarken, bizdeki deniz otobüsü benzeri bir fotograf gösterip, hangi koltuğa oturmak istersin diye sormuşlardı. Ben de izleme kolaylığı olsun diye cam kenarını, 5 numaralı koltuğu seçmiştim. Oysa numara falan hak getire. Ben açık alanda olmayı tercih edip; koltuk, sandalye olmadığı için bir yere uzandım. Bu arada çevredeki inanılmaz görüntüleri fotograflamıyor, fotograflamaya çalışıyorum. Zira tekne uçarcasına gidiyor. Gölün suyu kahverengi ve çamur deryası. Ayrıca çok sığ. Bu nedenle, sık sık teknenin motoruna bir şey sıkışıyor, görevliler göle inip motora sıkışan moloz vs.yi temizliyor, sonra yolumuza devam ediyoruz. Teknedeki problemler yüzünden, motordan havaya çamurlar yükseliyor. Güneş dayanılmaz bir şekilde yakıyor, ama teknenin içi hiç de keyifli değil. Şalımla vücudumun açıkta kalan yerlerini örtüp, kısa ama güzel bir uykuya teslim oldum. Zaten herkes bir yerlere uzanmış uyuyor. Uyandığımda halen göl üzerindeydik. Biraz sonra göl bitip nehir başlıyor. Nehir ayrı bir şenlik. Yanınızdan geçen tekneler, insanların giysileri, sizi sanki yüzyıllarca öncesine götürüyor. Hatta uzaklarda birkaç yelkenli tekne bile gördüm.

Bir ara kıyıda irice bir tekne göründü ve bizim tekne ona yanaştı. Ondaki yolcular bizim tekneye, bizimkindekiler de diğerine transfer olduk. Bu transfere çanta ve bavullarla başlandı, bize bir açıklama yapılmadı. Çantalarımız diğer tekneye taşınınca biz de ona geçeceğimizi anladık.

Sıcaktan bunalan manda, inek ve köpeklerin nehre girip yıkanmalarını tekneden izliyorum. Siem Reap’daki gri mandaların aksine, buradakiler simsiyah olarak, boz bulanık akan Tonle Sap’ın sularından çıkıyorlar.

Şaşılası bir durum... Bizim tekne tozu dumana katarak ilerlerken, on-onbeş metre yakınımızda minicik çocuklar, yalnız başlarına bambu teknelerde ve bunları bambu çubuklarla kıyı boyunca iterek nehirde dolaşıyorlar. Nehrin kıyıları sanırım çok daha sığ. Gölün ve nehrin üzerinde pek çok yerde nilüferler, su bitkileri var ve tekneler bunların üzerinden geçip gidiyor.

Bir kez daha tekne değiştirdik. Bu teknenin üst güvertesi bombeli. Bu yüzden mi yoksa güneşten mi, kimse burada oturmuyor. Burayı tercih eden sadece üç beş kişiden biriydim. Sonra diğerleri de gitti, ben tek kaldım. Ayağımdaki çorapları, kayarım endişesiyle çıkartmıştım. İki saat sonra, ayaklarımın üstünün acıdığını fark ettim. Güneş yanığı olmuş.

Bu sırada yanıma gelen bir Kamboç ile sohbet ettik. Kamboç halkının yüzü bizim bildiğimiz tipik Asyalılara hiç benzemiyor, oldukça güzel hatlara sahipler. Yüz hatlarının muntazamlığı ve ellerinin zarifliğinden Kamboç olduğunu anladım. Ama akıcı İngilizcesi yüzünden, nereli olduğunu sormak gereği duydum. İş için sık sık yolculuk yapıyormuş. İlk kez nehir yolunu kullandığını söyledi. Şehirlerarası yolculuklarını ya uçakla ya da arabasıyla yaparmış. Ama bugün bu yolu tercih etmiş.

Buradaki insanlara şaşıp kalıyorum. Bu kirli sularla, giydikleri giysilerin beyazlığı ve ellerinin zarafeti tam bir tezat oluşturuyor. Oysa bildiğim kadarıyla, su ve toprakla uğraşan insanların elleri çabuk yıpranır. Kendi üstüme başıma bakıyorum, pislik içinde. Kendimden utandım.

Sorum üzerine, tekne değiştirmenin derinlikle ilgili olduğunu söyledi. Ayrıca ondan, Khmer dilinde Tonle’nin ‘nehir’, Sap’ın ‘tuzsuz’ demek olduğunu öğrendim. Va da bana muson zamanı genişleyen Tonle Sap’ın Güney Asya’nın en büyük gölü olduğunu söylemişti. Artık yarım saatlik yolumuz kalmış. İstanbullu ve Müslüman olduğumu öğrenen ve kendisi Budist olan yol arkadaşım, uzaktaki bir camiyi gösterip, buranın Müslümanları olan Chamlar hakkında; onlar çok yıllar önce Vietnam’dan gelerek buralara yerleşmişler dedi.

Bir fotografçı için söylemesi çok ayıp ama, buraları fotograf ile tam anlatmak mümkün değil. Bir daha buralara yolum düşerse, mutlaka video kamera ile gelmeliyim, diye düşündüm.

Bir daha böyle ilginç görüntülere tanık olur muyum, bilmiyorum. Buraya gelinceye kadar okuduklarımdan bildiğim Kamboçya; Angkor Wat ve Ölüm Tarlaları’ydı. Bugün buna Tonle Sap’daki yaşam eklendi. Buradaki yaşamı görünce, Güney Asya’nın en büyük nehri Mekong’u merak etmiyor değilim. Ama bu gezide Tonle Sap ile yetinmek zorundayım.

Khmerler, Daylar, Vietnamlılar, Çinliler, Hint-Malaylar gibi birçok halkların mozaiğinden oluşan Budist ülke Kamboçya’da, diğer dinlere mensup azınlıklar da var. Bunların başında Müslümanlar geliyor. 1993 yılından beri barış süreci yaşanan bu ülkede, halen mayınların tehdit oluşturduğu söyleniyor. Kralın ise, yönetimde çok ciddi bir etkisi yok.

Kente yaklaşırken birkaç katlı turistik bir gemiye de rastladık. Sanırım sadece çok derin yerlerde çalışıyor.

Altı buçuk saatlik yolculukla Phnom Penh’e vardık. Metal merdivenlerle çıkılan bekleme yerinde, elinde “Sunday Guest House Ms. Satma” yazılı kağıt tutan birini gördüm. İsmimi yanlış yazmışlar. Yanına varınca, “Sizin için Siem Reap daki 13th Villa pansiyondan Va aradı.” dedi. Oradan üç kişiyi daha otomobile alıp, pansiyona vardık.

Yolda yüksek binalar, işlikler ve uluslararası firmalara ait binalar görülüyor. Tayland’da yerel para birimi Baht olmaksızın alış veriş edilmezdi. Burada ise, resmi para Riyal olmasına rağmen, her şeyin bedeli Dolar ile ifade ediliyor. Bilmeyen biri, resmî paraları ‘US Dolar’ sanır.

Otelin geceliği 4 Dolar. Odada vantilatör, banyo ve tuvalet mevcut, ama alçak tavanlı. Ayrıca burası Siem Reap’a göre daha sıcak. Bir duş alıp yatağa uzandım, uyuyakalmışım. Rüyamda, özlediklerimi görmüştüm, içime bir sıkıntı düştü. Bir şarkı tutturdum “Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm…” Fazla efkarlanma at dışarı kendini deyip, çevreyi dolaştım. Büyük şehirlerin sevimsizliği var. Sadece şehir merkezinde trafik ışıkları var, ona da aldıran yok.

Büyük bir marketten su, balık konservesi, ekmek ve La vache qui rit peynir (bizdeki üçgen karper benzerinin Hollanda üretimi) buldum. Demek ki, burada meyve ile yetinmek zorunda kalmayacağım.

20.03.2004 - Phnom Penh

Erkenden kalkıp yürümeye başladım. Bizim bulunduğumuz ana cadde asfaltlanmak için kazılmış. Her yer toz toprak içinde. Ağız burun kapatmadan ilerlemek mümkün değil. Burada tuktuk yerine bir motosik kiralamayı düşünüyorum. Ama kime sorsam İngilizce bilmiyor. Oysa Siem Reap’daki sürücülerin hemen hepsi İngilizce konuşabiliyordu. Neyse... Sonunda biri ile çat pat anlaştık. Bir gün için 8 Dolar istedi, ama 5 Dolar’a anlaştık. İlkelliğimden, motosikletin oturma mekanının uzun ve arkasında tutacak yer olmasına da dikkat ediyorum. Motosiklet dediysem, bizdeki Hondalar anlaşılmasın. Bisikletin biraz daha gelişmişi bir aletten söz ediyorum. Buralılar, genelde beş-altı kişi bunlara doluşarak seyahat ediyorlar.

Etrafı dolaşmaya başladık. Tapınakların çoğu kapalı ve bahçeleri pislik içinde. Lamalar ve Lama adayları bahçelerde dolaşıyor. Buralarda zaman kaybetmek yerine, daha önceleri hapishane iken soykırım müzesine dönüştürülen Toul Sleng’e geçtik. Burası da oldukça pis ve bakımsız. Fakat bu iğrenç kıyımı anlatmak için iyi düşünülmüş. Katliamın görüntüleri, katliam aletleri ve hücreler insanı ürpertiyor. Elimde olmaksızın aklım, adı ‘Four Seasons’ konularak otele çevrilen Sultanahmet Cezaevine kaydı. Ölmeseler de nice değerli insanımızın sağlığının bozulmasına neden olan bu yer de, içinde harcanan insanlara ait belge ve eşyalarla bir müzeye dönüştürülemez miydi? Oysa Doksanlı yılların başında yıkıntı halindeyken orada yapılan etkinliklerden bunu ummuştum, yazık ki sonuçsuz kaldı.

Soykırım müzesinde iki fotograf sergisi vardı. Biri üst üste baskı ve solarizasyon tekniği ile yapılmış, işkence ve ölüm konulu, diğeri 15 Mart 2005’de açılmış, Kızıl Khmerlerin katliamından kurtulmuş geçlerin minicik vesikalık fotografları yanında bugünkü yaşamlarındaki portreleri ile “Ghosts of Toul Sleng” isimli Stefan V. Sensen’ın sergisi. Bu acıların fotograflarını izlemek bile insanın yüreğini sıkıştırıyor. Kendimi bahçeye zor attım. Bahçenin çiçekli ağaçlarını görüp, mis kokularını alınca, her şeye rağmen insanın umudu da çiçekleniyor.

Siem Reap’daki gibi, burada da Aspara dansözlerinin dansını izleyecek mekân bulamadım. Tiyatrolar kapalı. Sadece haftada bir gün bu dansı izleme şansı varmış. Sanırım büyük otellerde izlemek mümkün. Ama ben turistik bir tarzda sunulacağını düşündüğüm için araştırma yapmadım.

Kraliyet Sarayı kompleksi (Royal Palas’ı) görmek için saat 11’de bilet aldım. “Kapanıyor!” dediler. O ara bir hareketlilik oldu. Herkes kenara çekiliyor, arkasında erkanıyla sanırım önemli bir adam geliyor. Ben de kenara çekilip, bir Lama sandığım bu önemli kişiyi fotograflamaya çalışıyorum. Tam karşıma gelip, iki elini birleştirip önümde eğilerek selam verdi. Tabii ki erkânı da... Adamcağız ellerini birleştirip yerlere kadar önümde eğilince, ben de bu kim ola ki diye meraka düşmüştüm ki, gişedeki hatun yanıma gelip “Ne kadar şanslısınız!.. O kraldı.” dedi. Güney Asya’daki o korkunç tusunami sonrasında, Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk’un gazetelere yansıyan beyanında, “Halkımı, adaklarım ve ettirdiğim dualar korudu.” dediğini okuyunca nasıl da bozulmuştum. Kısmette bir gün onunla karşılaşmak da varmış. Dilerim yalnız benim değil, halkının da önünde eğiliyor olsun.

Kentte dolaşıp, saat 14’e kadar Royal Palas’ın açılmasını bekledik. İçerideki ünlü gümüş pagodayı gördüm. Saray ve Napolyon pavillonun mimarîsi ilginç. Angkor tapınağındaki gibi burada da galeriler var ve duvarları renkli resimlerle süslü. Fakat çoğu bakımsızlıktan silinip, dökülerek kaybolmaya başlamış. Sarayın üzerindeki kuleyi Eyfel Kulesi’ne benzetiyorlar. Hatta Eyfel’in buradan esinlenilerek yapıldığını söylüyorlar. Doğu felsefesinden yararlanıp geliştiren bu akıllı sömürgenler, tabii ki tüm güzelliklerden yararlanmayı da bilirler. Royal Palas’tan çıkınca ulusal müzeye gittik. Çok güzel ve etkileyici bir mimarîsi var. Oldukça iyi düzenlenmiş ve bakımlı. Havuzlu, çiçekli ve ağaçlı bahçesi ise bir şeyler içerek dinlenmek için çok keyifli.

Saat 17:00 civarında, Boeng Kak Gölü’nün yanında güneşi batırmaya karar verdik. Şehir haritasında burada bir cami görülüyordu. Uzun süre onu aradım, buldum da. Fakat öylesine yüksek ve büyük bir duvar ile çevrili ki, dakikalarca giriş kapısı aradım. Böylece buradaki Müslüman mahallelerini de görme şansım oldu. Bambu direkler üzerine kurulu evler... Çevrede inanılmaz bir sefalet ve pislik hakim. Sonunda camiye ulaştım. Önünde oldukça büyük bir boşluk var. Çocuklar ve gençler burada top koşturuyor. Cami kapalıydı ama Müslüman olduğumu öğrenince kapıyı açtılar. Tahtalarla yapılmış çok basit bir minberi, beş altı tane seccadenin bileşiminden oluşan uyduruk bir halı, çok basit bir kitaplık ve içinde birkaç Arapça dinî yayın ile birkaç Kur’an var. Camiyi bana gezdiren genç çat pat İngilizce konuşabiliyor. “Biz Kur’an okuyoruz ama anlamını bilmiyoruz.” dedi. Bizim gibi... İngilizce çevirisinin olup olmadığından da haberdar değil. Şimdi gençler Arabistan’a gidip Arapça öğreniyorlarmış. “Belki bundan sonra dönen arkadaşlarınızca sizin dilinize de çevrilir, bizde öğrenmek isteyenler için çevirileri mevcut.” dedim.

Buralarda her şey bambudan yapılıyor. Ev, köprü, kayık, balkon, koltuk, merdiven... Ayrıca yakacak olarak da kullanılıyor…

Gölün üzerinde bir restoranda oturduk. Birkaç turist, hamaklara ya da devasa bambu koltuklara kurulmuş, biralarını yudumlayarak kitap okuyordu. Kahvelerimizi söyledik, günbatımını bekliyoruz. Ama sis günbatımını fotograflamama izin vermedi. Biz de oradan ayrılıp otele dönmeye karar verdik. Sürücü arkadaştan; “Benim evime gidip, eşimle tanışmak ister misin?” önerisi geldi. Bu öneri hem hoşuma gitti hem düşündürdü. İlk aklıma gelen, burada birinin evine konuk olmanın hoş olacağıydı. İkincisi ise, tanımadığım bir adamla, bilmediğim bir yere gitmenin akıl kârı olup olmadığıydı. Birkaç saniye içinde, benim akılsız başıma, bunun akıl kârı ve müthiş olacağı fikri düştü. Kabul ettim ve uzun bir yolculuktan sonra evlerine vardık. Dünyalar tatlısı bir hatun, eşi... İki aylık oğlunu, kız ve erkek kardeşlerini görüp tanıştım. Betondan bir evin bir odasında kalıyorlar. Evin içi tahtalarla bölünmüş. Odada bir yatak, iki de hamak var. Hijyen diye bir şey hiçbir yerde olmadığı gibi burada da yok. Çektiğim fotograflarını yollamak için adresini almak istedim, evinin adresini bilmiyor. Birinden öğrenip yazdı. Yedi yaşında bir oğlu daha varmış. Onun çok uzaklarda olduğunu ve sık göremediklerini söyledi. Sonra beni pansiyona bıraktı.

O gittikten sonra biraz dinlenip gece nehre doğru yürümeye karar verdim. Nehir ile pansiyon arası yaklaşık 2-3 km. Cadde ve sokaklarda aydınlatma olmadığı için, ne kadar güvenli olsa da, tanımadığım bir yerde karanlık ürpertici oluyor. Oysa benim pansiyonum, geniş güvenlik önlemleriyle korunan elçiliklerin bulunduğu caddenin yan sokağında. Tedirgin bir şekilde yürüyüp bir pazara rastladım. Pazardan, bilmediğim bir sürü meyve aldım. Yine büyük bir market bulup, içecek ve ton balığı aldıktan sonra, Royal Palas’ın karşısında oturup hem nehri, hem de buradaki yaşamı izleyerek yedim. Buraya Birleşmiş Milletler meydanı da diyorlar. Uzun bir kıyı şeridi boyunca, Birleşmiş Milletlere üye ülkelerin bayrakları asılı. O günlerde ülkemde yaşanan bayrak krizinden habersiz, beş numaralı direkte asılı olan bayrağımızı da fotograflamadan duramadım.

Kamboçya’da arabaların çoğunluğunun direksiyonu sağda. Sanırım çoğunlukla arabaları trafiğin soldan aktığı Tayland’dan satın alıyorlar. Kamboçya’da trafik sağdan akıyor, bunu ciddi olarak dikkate alan olmasa da... Şehir merkezindeki trafik ışıklarına ne sürücüler ne de yayalar uyuyor. Motosiklet, tuktuk ve cyclolarda plaka olmadığı gibi, çoğu araba da plakasız.

Dostlarla haberleşmek ihtiyacı hissedip bir internet kafeye girdim. Bir saatlik internet ücreti, genellikle 2000 Riyal, yani yarım Dolar. Böylece cebimde sadece 1900 Riyal kaldı. Benzinle çalışıyor, daha pahalıdır diye motosiklete binmek istemedim. Sadece buraya özgü, buralıların siklobay (cyclo) dedikleri araca bineyim istedim. Sürücünün oturduğu kısım oldukça yüksek olup önünde iki tekerlek bulunan bir bisiklet... Bunun önüne müşteri için koltuk gibi bir oturak yapmışlar, oraya bir kişi binebiliyor. Bebek arabaları gibi… Gerçi yerel halk bu koltuğa üç kişi olarak da sığışıyor, ama sanırım bu sürücüye işkence oluyordur. İngilizce bilmedikleri için fiyat konusunda çok uğraştık. Sonunda biri 1900 Riyali kabul etti. Fakat yolda müthiş canımı sıktı. Dokunarak, devamlı soru soruyor. Eminim ki beni rahatsız etmek için değil, yardım istiyor. Ama bu sıcakta birinin sizi devamlı dürterek soru sorması, çekilir gibi değil. Bizim sokağın başına geldiğimizde yorgunluktan oflayıp pufluyordu. Yol bozuk olduğu için, daha fazla yorulmasın diye, “Buradan sonra yürürüm.” deyip indim ve parayı verdim. Parayı alınca 2000 Riyal olacaktı diye itiraz etti. Oysa pazarlık sırasında ona elimdeki parayı göstermiştim.

21.03.2005 - Phnom Penh

Motosiklet sürücüm Vensarin gün doğumunu izlemek için sabah 6’da beni aldı ve önce Royal Palas’ın önüne gittik. Ama yine sis, iyi bir fotograf şansımı elimden aldı.

Wat Phnom, Phonom Penh’in içindeki en ilginç tapınak. Minik, yeşil bir park ve yine içindeki minicik bir tepede kurulu. 1 Dolarlık biletle giriliyor. Parkta sizi maymunlar, çiçek özellikle lotus satıcıları ve dilenciler karşılıyor. İçeriye ayakkabı ile girmek ve fotograf çekmek yasak. Dışındaki küçük tapınma mekânlarına, belki de bu bahçede yaşayıp dilenen, sefalet ve açlık sınırındaki insanların asla yiyemediği yiyecekler, tanrılara sunulmak üzere bırakılmış. Burada, henüz birkaç aylıkken kızartılmış minicik domuzları, yaldızlı tepsiler içinde, törenle tapınağa getirip, tanrı heykellerinin önüne bıraktıklarını gördüm. Dilerim el ayak çekilince, bu dilenciler bunlardan yararlanıyor olsun.

Yuvarlak kubbeli, dört kapılı güzel mimarîli büyük bir çarşı Central Market. Önce burayı dolaştım. Sonra civardaki elektronik alet satıcılarında, dijital fotograf makinem için hafıza kartı aradım. Nihayet 42 Dolara, 512 megabaytlık bir hafıza kartı alabildim. Bir de makineyi kullanmayı öğrenirsem, artık değmeyin keyfime. Böylece filmi kısıtlı ve ekonomik kullanmak gibi bir derdim olmayacak.

Oradan kente 15 km uzaklıktaki Choeung Ek’e, Ölüm Tarlaları’na gittik. Buralarda bulunan kafataslarından bir kısmı, bir anıt içinde sergileniyor. Çevrede kafataslarının bulunduğu çukurlar ve etrafa saçılmış iskelet parçaları ürperticiydi.

Yol boyunca motosiklet üzerinde püfür püfür seyir halinde iken çevredeki inanılmaz güzellikteki manzarayı zaman zaman yayılan iğrenç bir koku bozuyordu. Olağanüstü güzel evler ve barakalar yan yana. Evler, direkler üzerine kurulu; beton veya tahta/bambudan yapılma. Altındaki boşluklarda hamaklar kurulu. Neredeyse hiçbir evde baca görmedim. Oysa bu geziden de, “Bacalar’ serime birkaç fotograf eklemeyi umuyordum. İnsanlar buralarda yarı çıplak yıkanıyor, yemek yapıyor, yiyor, içiyor, hamaklarda yatıyor, bitleniyor ya da çalışarak vakit geçiriyor. Çocukların tamamına yakını, tümden çıplak ya da yarı çıplak, sokaklarda dolaşıyor. Buranın ineklerinin çoğu hörgüçlü. Domuzlar, köpekler, kümes hayvanları gibi her tür hayvan, evlerin bahçelerinde insanlarla iç içe yaşıyor.

Pirinçler haşlanmış, yollara serilmiş kurutuluyor. İçinde toz toprak, tavuk, kedi, köpek, hatta domuzlar geziyor. Birkaç yerde minicik domuz yavrularının sulindirik bambu kafeslere yükleyip, bisikletle taşındığını gördüm.

Yol çok bozuk ve stabilize olduğu için bizi oldukça yordu. Dönüşte Basak Irmağı üzerindeki Monivong Köprüsü’nden geçip, otogarın yanındaki müthiş Chbam Po Pazarı’nın içine düştük. Genç Lamalardan birkaçı, tezgâhların önünde dua mırıldanarak yiyecek ve içecek toplayarak, omuzlarına asılı metal kova benzeri nesneyi ve heybelerini dolduruyordu. Pazarda, kırklı yaşlarında olduğunu sandığım bir kadına rastladım. İnanılmaz bir güzellik ve zarafette; saraylara layık bir hatun. Hep diyorum ya, buranın insanları bir başka güzel...

Yeniden Royal Palas’ın önüne döndük. Yani Phonom Pehn’in kalbine. Oradan karşıya geçmeye karar verdim. Nehir boyunca köprüye kadar yürüyüp fotograf çektim. Hatta bir kuaförde, 1 Dolara saçımı kestirdim. 1000 Riyal bahşiş verdiğim berber çok mutlu oldu. Bu paraları yazıyorum, çünkü burada emeğin ne kadar ucuz olduğunun bilinmesini istiyorum. Chruoy Changvar Köprüsü’nde tuktukcum ile buluştuk. Gittiğimiz mahallede birkaç cami vardı. Burada çocuklarla sohbet edip, fotograf çektim. Minicik kızların bile başları örtülü. Fotograf çektirmek istemiyorlar, ama benim de Müslüman olduğumu öğrenince fotograf çekmeme izin verdiler. Yaşlı ve orta yaşlı kadınların giysileri Khmerlerden farklı değil. Sadece başlarında sıradan bir örtü var, ki örtünmek için değil de, sanki güneşten korunmak için takılmış gibi. Ve hiçbiri de fotograf çekme isteğimi geri çevirmiyor. Bizdekinin tamamen tersi... Bizde Müslüman yaşlılar fotograf çektirmeyi pek istemez.

Burası Chamların yani Müslümanların mahallesiymiş. Diğerlerinden hiç farkı yok. Birçoğu çok güzel ve bakımlı olan evler, bambu barınaklarla iç içe. Burada ilk kez bir satıcının, sattığı ürünlerin üzerine fiyatını yazmış olduğunu gördüm. Sahibi Müslüman bir kadın. Karpuzlar 300-500 Riyal arası. İki tane karpuz aldım. Birisi akşam için... Diğerini bölüp, yarısını sürücüme ayırdım, öteki yarısını yedim. Çok lezzetliydi. Riyalim olmadığı için, satıcı kadına 1 Dolar verdim, bana 3000 Riyal geri verdi.

Sürücüm yanına geldiğimde, elinde benim için aldığı kurabiyeleri tutuyordu. Ben de ona kendisi için ayırdığım karpuzu verdim. Ama ne yazık ki, tatlı yiyemediğim için kurabiyeleri ondan alamadım. Kendime aldığım yiyecek ve içecekleri onunla paylaşmam, onu mutlu ediyor sanırım. O da bana ikramda bulunmak istiyor. Evine götürüp eşiyle tanıştırmasının nedeni de buydu, anladığım kadarıyla.

Bu ülkede kadın olarak değil de, insan olarak karşılanmanın mutluluğunu yaşadım. Hiç bir Kamboç erkeği sizi rahatsız etmiyor. Onlarla istediğiniz konuda sohbet edip, çekinmeden selamlaşabiliyorsunuz. Belki de ben, Kamboçya’ya biraz da bunun için tutuldum.

Mahalledeki gençlerle sohbet ediyoruz. Kendilerinin Müslüman olduklarını söylüyor, fakat adları beni şaşırtıyor. Robert falan gibi.

Bazı kadınların elbiselerinin açıkta kalan yerlerinde, ki bunlar genellikle enseye ya da kollara yakın bölgeler oluyordu, bir bardak ağzı büyüklüğünde mor ile kahverengi arası lekeler görüyor; bunlar nedir diye merak ediyordum. Dayanamadım birine sordum. Gerçekten doğru anlayıp anlamadığımı bilmiyorum, zira işaretle anlattı. Galiba bizim halkımızın da uyguladığı gibi bardak çektirme ile tedavi şekli. Fakat bizde genellikle bel ve sırta uygulanır. Burada uygulanan yerler bana ilginç geldi. O ara Va’nın “Bizim insanımız genelde hastane görmeden ölür.” dediğini anımsadım. Kim bilir hastalıkları sağaltmak için başka ne yöntemler uyguluyorlardır.

Günbatımına kadar buralarda dolaştım. Ama ufuk çizgisi yine sisli. Güzel bir görüntü oluşmayacağını düşünüp, merkeze dönmeye karar verdim.

Limana yakın bir yerde mola verdik. Yirmili yaşları çoktan geçmiş bir genç, sohbet etmek için yanıma geldi. Üniversite hastanesinde laborantmış. Akıcı bir İngilizce konuşuyor. Elinde bir gazete vardı, incelemek için istedim. İlanlar hariç, Khmer dilinde. Nedense ilanların bir kısmı İngilizce. Bunları da satılık, kiralık ve iş ilanları oluşturuyor. Çok güzel bir mimarîye sahip mahalleyi gösteren bir ilan vardı. Geliştirme bölgelerindenmiş. Bu arada, arkamda olağanüstü bir günbatımı olduğunu fark ettim ki, az daha kaçırıyordum. Fakat bulunduğum mekân karma karışık olduğu için, yine fotografı kaçırıp, izlemekle yetindim. Bu arada, eğer ben biriyle konuşuyorsam, sürücümün yanıma gelmediğini fark ettim. Nezaketin böylesine ne denir?

Artık motosiklete öylesine alıştım ki, sırt çantam arkamda, Versarin’in ile aramıza fotograf çantamı yerleştiriyorum. Elimde bölgenin haritası; hem harita okuyor, hem yol tarif edebiliyorum. Trafik korkumu yeniyor muyum ne?..

Biraz daha merkezde dolaşıp, yorgunluk canıma tak edince pansiyona döndüm. Bir süre resepsiyonda oturup kahve içtim, geceleme ve içtiklerimin ücretini ödedim. Ödeme için fatura kestiler. Faturaya bedeller Dolar olarak yazıldı. Yarın sabah çok erken kalkacağım.

Buraya 40 km uzaklıkta bulunan Udong yerleşkesindeki dillere destan tapınakları ve Phen Tepesi’ni göremeden buradan ayrılmak beni üzüyor. Ama oraya gidiş motosikletle zor olduğu için başka çarem yok.

Sıcak yüzünden uyumak yine bir işkence. Geceleri defalarca korkunç rüyalarla uyanıyorum. Ölüm Tarlaları’nı gördükten sonra, Va’nın sözleri yerine oturuyor. İnsanlar acıyı her gün gündemde tutmak yerine, onu bir yerlere saklayıp, yeni yaşamlara yelken açmışlar. Ama buraları benim gibi ilk kez gören insanlar için, bunlara takılmayıp rahat uyumak mümkün değil gibi.

(devam edecek...)

Tayland - Kamboçya Güncesi -1-

Andre Gide “Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır” diyor.
Sevgili arkadaşım Eser Tunguç'un her zorlu yürüyüşümüzün ardından dediği gibi; ben de bununla "yaşam ağacıma bir çızık daha atıyorum".


10.03.2005 – İstanbul

Yaklaşık bir buçuk yıldır gezi programımın başına oturmuştu; Tayland, Kamboçya, Laos, Myanmar (Burma) dörtlüsü. Artık başka bir yeri düşünemez olmuştum. Ama sürekli bir engel çıkıyor, gidemiyordum. Onüç ay içinde sekiz kez uçak rezervasyonu yaptırmış, fakat hepsini iptal ettirmek zorunda kalmıştım. Önceki birkaç iptale, babamın sık sık ve ciddi olarak rahatsızlanması, daha sonra da ölümü neden olmuştu. Ondan sonrakine Muson zamanı, daha sonra şirketteki sorunlar, en son da kendi acil ameliyatım.

Daha ucuz havayolları yerine, durmaksızın uçtuğu için THY’nı tercih ettim. Oraya bir an önce varmak, daha çok yer görmek ve daha çok kalmak istiyordum.

Velhasıl, bir yığın erteleme ve iptalden sonra, 10 Mart 2005 günü, THY’nın 23:05’teki tarifeli uçağıyla Bangkok’a hareket ettik. Asya’nın güneydoğusuna doğru yolculuk 10 saat sonra sürdü.

11.03.2005 – Bangkok

Nihayet, Myanmar, Malezya, Laos ve Kamboçya’nın çevrelediği 517.000 km2 yüzölçümlü, 61 milyon nüfuslu ülke Tayland’ın başşehri Bangkok’a gelmiştim.

Binlerce kilometre doğumuzdaki Tayland’la aramızda 5 saat fark bulunuyor. Yani orası bizden 5 saat önce yaşıyor günü. İndiğimiz havaalanı oldukça güzel ve çok büyük. Giriş işlemleri için pasaportun incelenmesi ve kayıt sadece 2 dakika sürdü.
Alanda, 1 Amerikan doları 37,48 Tayland Baht’ı kur üzerinden 20 Dolar bozdurdum.

Çıkışta Banglamphu’da turistlerin ilk uğrak yerlerinden biri olan, ucuz otel, pansiyon ve alışveriş olanaklarının ve tur şirketlerinin yoğun olarak bulunduğu bir cadde olan Khao San Rd.’a gitmek için otobüs sordum; 2B gidiyormuş ve her 20 dakikada bir sefer varmış. Bilet fiyatı 100 Baht idi. Alandan dışarı çıkınca sıcaktan boğulacak gibi oldum ve üstümdeki giysileri tek tek çıkarmaya başladım.

Trafik yoğunluğundan, yolculuğumuz yaklaşık iki saat sürdü. Trafikteki araba çeşitliliği Türkiye’ye benziyor, lüksten sıradana her şey mevcut. Tuktuk (Asya’nın bir çok ülkesinde çeşitleri görülen ve bizdeki fayton türü bir aksamın burada motosikletin arkasına monte edilen, üç tekerlekli bir seyahat aracı) ve motosiklet oldukça yoğun. Trafik soldan akıyor. İlk göze çarpan, yolların oldukça muntazam oluşu. Üç kata kadar varan yollar, üst geçitler, kent içinde geniş caddeler, köprüler.

İlk bakışta kentteki yapılaşma da bize benziyor. Çok lüks binalar, aralarında döküntü barakalar, gökdelenler, bahçeli villa tipi evler. Ama uçaktan izlerken, kent hayli düzenli görünüyordu.

Otobüsün son durağı Khao San Rd.’un yakınında. Sokağa girince birkaç ucuz pansiyona baktım. Odalar berbat, tuvalet ve duşu olmayan tek kişilik odaların günlüğü 150-400 Baht civarında. Temiz ve düzgün bir yerde kalmak için en az 300 Baht’ı gözden çıkarmak gerekli.

Yorgunluktan yer arama işinden vazgeçip, 150 Baht’a Grand Guest House’da karar kıldım. Korkunç bir oda, yataklarda çarşaf ve pike yok, yatağın kılıfı yıllardır değişmemiş, duvarlar kirden görünmüyor, kapı doğru dürüst kapanmıyor. Kısacası berbat bir yer, fakat sağlık sorunlarım nedeniyle taşıma güçlüğü çektiğimden, yanımda getirdiğim yüklerden kurtulmadan buradan kurtulamam.

Saat 15’den sonra Ali Rıza’ya telefon ettim, akşama buluşacağız. Ali Rıza Arıcan, uzun süredir üyesi olduğum edebiyat ve plastik sanatlar eksenli Yahoogroup’da ilk kez öyküleriyle tanıyıp, yazıştığım, uzun süredir Tayland’da hem öğretmenlik yapıp hem de burada Türkçe olarak Yaprak dergisini çıkaran bir yazın dostu. Fakat buralar o kadar gürültülü ki, kaldığım adresi tam anlatabildim mi bilmiyorum. Mesajla adresi bildireyim istedim, fakat defalarca denediğim halde mesaj gönderemedim. İnanılmaz bir şey, oysa biraz önce telefonla konuşabilmiştik.

Bu arada etrafı keşfe çıktım. Demokrasi Meydanı’ndaki heykeli fotograflayıp Laho Prasat’ın bahçesine girdim. İçinde dış mimarisinden oldukça etkilendiğim tapınaklarla karşılaştım, zira tapınaklar kapalıydı. Biraz ileride surlar ve kale, daha ileride de göz alıcı sarı renkte Golden Temple (Altın Tapınak) görünüyordu. Fakat oraları sonraya bırakıp, buralarda oyalanarak fotograf çekmeye çalıştım. Phanfah Leelas Köprüsü’nün yanına kadar gidip kanal trafiğini izledim, otele oldukça geç döndüm. Ben oturmuş bir şeyler içerken Ali Rıza ve eşi geldiler. Böylece yüz yüze ilk kez görüştük. Ali Rıza’nın eşi Taylandlı, adı Jaruwan. Birlikte yemeğe gittik. Henüz buranın yemeklerini denemeye cesaretim yok, zaten ölesiye de aç değilim. Benim yemek sorunum, her daim her yerde gündemdedir. Israrları üzerine, onların tabaklarından çatalın ucuyla tadımlık aldım. Fakat denediğim bu yemekler damak tadıma uymuyordu, çok az da olsa şekerliydiler. Sonra pansiyona uğrayıp Ali Rıza için kitap, dergi, eşi için getirdiğim turşu (zira O Türkiye’ye geldiğinde bir tek turşuyu sevmiş) gibi armağanlarını ellerine tutuşturdum. Arabayla beni gezdirerek çevreyi tanıtmak istediler. Çok katlı otoparka gidip arabalarını aldık. Biraz dolaştık, ama bir türlü gitmek istedikleri yerlere ulaşamadık; yollar bizi hep şehrin dışına attı. Jaruwan da bizim durmaksızın Türkçe konuşmamızdan sıkıldı. Kahretsin!.. Yanımda Türkçe konuşan biri varken, İngilizce konuşamadığım için kendime çok kızıyorum. Sonunda hepimizin uykusu geldi. Beni kaldığım pansiyona yakın bir yere bıraktılar.

Odaya girer girmez vantilatörü açmak gerekiyor, yoksa nefes almak mümkün değil. Odanın camsız demirli bir penceresi var. Kha San Rd.’un gürültüsü buradan odaya doluyor. Saat yarım olmasına rağmen, gürültü kesileceğine daha da arttı ve sabaha kadar da sürdü. Bu sokakta kafeler, barlar, el arabalarında yiyecek, içecek, giyecek satıcıları, saç örücüler, sokak göstericileri ve sair her tür etkinlik mevcut. Onlarca diyemeyeceğim yüzlerce turist sabaha kadar buralarda vakit geçiriyor.

Gündüz hava sıcaklığı otuz sekiz derece civarıydı; bana göre gece de azalmadı. Leş gibi yatakta üryan da yatılmıyor. Vantilatör var, ama o da sinirlerimi bozuyor. Baş koyabilmek için yastığı şalımla sardım. Yarın ilk işim burayı değiştirmek...

12.03.2005 – Bangkok

Sabah erkenden kalktım, zaten gürültü ve sıcaktan gece doğru dürüst uyuyamamıştım. Güneşle birlikte Loha Prasat’a (Laho tapınak külliyesi) gittim. Adamın biri beni yakaladı, dua saati Wat Saket (Golden Mount)’a git deyip durdu. Burada tapınakları “Wat” olarak adlandırıyorlar. Yüksekte oluşu ve renginden dolayı Altın Dağ olarak adlandırılan yer Saket Tapınağı. Kısa ve oldukça fazla merdivenlerle etrafı dönülerek çıkılıyor, yuvarlak bir yapı... Vardığımda dua bitmişti. Yukarıya çıkınca, bir düzlükte kurulu olan kent sanki ayaklarınızın altında kalıyor. Phanfah Leelas Köprüsü’nün yanındaki duraktan bindiğim teknelerle Klong San Sap’da (kanal) birkaç aktarmalı uzun bir yolculuk yaptım. Dönüşüm bayağı geç oldu. Burası, söylendiği gibi gerçekten de ‘Doğunun Venedik’i. Ama bana nedense Hollanda’nın başkenti Amsterdam’ı anımsattı. Oradaki yat evler yerine, burada minik evler var. Her taraf çiçek cenneti. İnanılmaz güzellikteki çiçekler, kanalda özgürce yaşıyor. Nilüferin her türünü görmek mümkün. Sevdiklerime armağan etmek için almak istediğimde bütçemi zorlayan orkideler ise burada sokak bitkileri.

Tanao sokağında First Guest House adlı pansiyona baktım. Temiz ama pahalı. Daha ucuz bir yer bulamayınca, onda kalmaya karar verdim. Banyosuz ve tuvaletsiz bir oda 250 Baht. Hiç değilse çarşaf ve pike var ve oldukça temiz. Buradaki resepsiyon görevlisi hatun İngilizce konuşamıyordu. Telefonla bulduğu bir aracı bize çevirmenlik yaptı da bir anlaşmaya varabildik. Cebimdeki parayı ona verdim ve odaya yerleştim. Bende Baht kalmamış, 20 Dolar daha bozdurdum. Burada para bozdurma sistemi ilginç. 1-10 Dolar = 37.40 Baht, 10-50 Dolar = 37.60 Baht, 50 Dolar ve üzeri ise 39.90 Baht. Yani, miktar arttıkça daha yüksek bir kur üzerinden bozuluyor.

Yine biraz çevreyi dolaştım, bol bol kayboldum. İyi ki de kaybolmuşum, çok güzel tapınaklara rastladım. Her zaman derim; bir şehirde kaybolmak en güzel şeydir benim için, önümde aniden hiç bilmediğim bir pencere açılıverir. Harita olmasa dönüş yolunu bulamakta zorlanacaktım. Müthiş bir günbatımı oldu. O günbatımını izleyemedim, ama nereden izleneceğini keşfettim. İlk fırsatta akşama doğru buralarda bir yere konuşlanarak, nehrin karşısındaki bir tapınağın üstünden güneşi batırabilirim.

Saat 17:00’yi geçiyordu Wat Po’ya (Yatan Buda Tapınağı) vardığımda. Burası saat 16:30’da kapanıyormuş. Fakat o sırada içeride bir film çekimi vardı. Herhalde onun için, nasılsa kapılar açık diye, bir Lama içeriye girmeme izin verdi. Çok etkileyici bir mekân. Wat Po, en eski öğrenim kurumu, bugün de Tay masajları ve geleneksel tıbbın merkeziymiş. Yeri gelmişken burada biraz da Buda’dan söz edeyim. Buda, “aydınlanmış” ya da “bilen” anlamına gelen bir takma ad. Kuzey Hindistan’da yaşayan bir Hindu kabilesinin oğlu olan Sidarta Gotama, yıllarca çeşitli acılardan geçerek bir Hindu ermişi gibi yaşayarak, erdemli işler yapa yapa, yaşamdan yaşama geçer ve İÖ 528 Mayısında dolunayda Nirvana’ya (aydınlanma) ulaşır. Gotama’ya göre insanın acı çekmesinin nedeni yaşamak için bir çok şeyi elde etme isteğidir. Başkalarına yönelik sevgi gibi güçlü duygular da acı çekmeye yol açar. Bu düşünceyi geliştirerek dört soylu doğruyu ortaya koyar: Bunların birincisi yaşamın bütün doğal olaylarına, doğuma, hastalığa, yaşlılığa ve ölüme acının eşlik ettiği, ikincisi arzunun acıya yol açtığı, üçüncüsü acıyı yenmek için her türlü arzudan ve bencillikten kurtulmak gerektiği, dördüncüsü de bunun nasıl yapılacağını anlatır. Bütün Budacılar acıdan kurtulmayı, dinginliğe kavuşmayı, yani Nirvana’ya ulaşmayı amaçlar. Ve Buda’nın heykeli önünde tapınmak ya da dua etmek için değil, öğretisini ve kendilerine sunduğu örneği derinlemesine düşünmek için diz çökerlermiş diyorum. Zira ben de bunları elimdeki yazılı kaynaklardan öğreniyorum.

Wak Po’nun biraz ilerisinde içinde Grand Place’ın (Büyük Saray) da bulunduğu yapı grubu var. Yüksekçe bir duvar ile çevrili Bangkok’un ilk dönemlerinde yapılan 945.000 m2’lik alanda 200 yıllık sivil, dini tarihi ve mimari deneyimi temsil eden yaklaşık 100 yapı bulunuyor. Yapıların çoğu eski Bangkok tarzı olan Ratanakosin tarzı, ancak zaman içinde birçok değişikliğe uğramış. Parıldayan yaldızlı stupaları (yuvarlak ya da köşeli şekildeki kraliyet ailesinin gömüldüğü yapı), portakal rengi ve yeşil çatıları, mozaikle süslenmiş sütunları ve zengin mermer kapı alınlıkları ile tapınak mimarisi oldukça renkli. Tapınak çatılarındaki çıkıntı uçlarına çofa deniyor, görünümü geyik boynuzunu andırıyor. Yapı grubunun iç duvarları Ramakien’den (Ramayana Destanı’nın Tay uyarlaması) sahnelerin işlendiği duvar resimleri süslüyor. İki büyük Hint destanından biri Ramayana. Destanda Tanrı Rama’nın başından geçen olaylar anlatılır. Ramayana Destanı İÖ 300’den sonra şair Valmiki tarafından Sanskrit dilinde yazılmış. Diğeri daha kısa olan Mahabarata destanıdır. 1782-1809 yapılan bu duvar resimleri, zaman içinde çeşitli kez restorasyondan geçmiş. Bunların en önemlisi Bangkok/Çaki hanedanının 200. yılı için yapılan resmin restorasyonu, 1982’de tamamlanmış. 178 bölüme ayrılan duvar resimlerinde kuzey kapısından başlayarak saat yönünün aksi yönünde tüm yapı grubu dolaşıldığında bütün destanı resimlerle okumak mümkün. Büyük Saray’ı kral sadece taç giyme ve bazı özel törenler için kullandığından ziyaretçilere kapalı. Ancak binanın dışından bile kraliyetin haşmeti algılanabiliyor.

Büyük Sarayın yakınındaki çok büyük bir çayırlık alanda herkes uçurtma peşinde. Uçurtma satıcıları, uçurucuları; tam bir cümbüş... Geceleyin ışıklı uçurtma bile görüp şaşırdım. Buralarda yaşamın akışı, nerede ise yirmi dört saat sürüyor.

Kaldığım yere gelirken, hemen yakındaki sokakta bir pansiyonun önünde kitap okuyan, Galatasaray tişörtlü birine rastlayıp, selam verdim. Atlas dergisine Afrika’yı çeken Ali Murat imiş. Globalizm yüzünden her yerin bozulduğundan şikayet etti. Laos’a gitmiş, sadece işçi filleri çekip, umduğunu bulamayınca geri dönmüş; yarınki uçağı bekliyormuş. “Yarın uğra sohbet ederiz.” dedi. Erken dönebilirsem uğrayacağım.

Ondan ayrılınca, Tayland’dan Kamboçya’ya geçiş imkânlarını araştırdım. Bu ülkeden bir gün içinde vize almak için 1.600, iki günde almak için 1.300 ve üç günde almak için de 1.000 Baht ödemek gerekiyordu. Çabuk olsun diye, fark ödemek zorunda kaldım. Çünkü, Kamboçya’dan sonra Myanmar’a (Burma) da geçmek istiyordum, ki fazla zamanım kalmamıştı. Sonuçta uçak bileti ve vize için toplam 265 Dolar ödedim.

Yarına Floating Market (Yüzen Pazar) ile Ayuthaya’ya (eskiden Tay devletinin en güçlü başkenti ) tur ayarladım. Bu da 600 Baht gibi bir bedel tuttu. Internet çok ucuz, bir dakikası 1 Baht. Fakat benim gibi yalnızca F klavyeyi kullanan biri için, klavyenin üstündeki yazılar yüzünden Latin harflerini bulmak bir işkence. Sadece gelen iletilere bakıp, arkadaşlara ortak bir mesaj attım. Saat 24’den sonra, buz gibi su ile duş alıp yattım. Tanrım!.. Ben ki, ellerimi yazın bile sıcak su ile yıkarım. Bu gezginlik beni nelere katlandırıyor.

13.03.2005 – Bangkok - Ayuthaya

Sabah 7’de Mama Tur’dan bir minibüs ile Yüzen Pazar’a gittik. Trafik yoğun olmamasına rağmen, yol yaklaşık iki saat sürdü. Sıcak dayanılır gibi değil, neyse ki araba klimalıydı.

Yüzen Pazar, bir zamanlar Bangkok kanallarında ticaretin nasıl yapıldığı hakkında fikir vermesi açısından ilginç. Ama artık neredeyse turistik bir etkinliğe dönüşmüş. Etraf çok kalabalık, kendimin de bir turist olduğumu unutup, rahat dolaşamamaktan şikayet ettim. Fotograf açısından da pek olumlu geçmedi; zira kanaldaki tentelerin altı gölge, suyun bir kısmı ise tamamen güneş. Yani, kontrast alabildiğine yüksek ve bu bilindiği gibi, fotograf için elverişli olmayan bir durum.

Yolun kenarında minik gölcükler, yemyeşil alanlar ve ilginç evler görüyorduk. Ama hiç kimse oralı olmadığı için, fotograf çekmek için durmuyorduk. Dönüşte minicik bir göletin yanında, bembeyaz bir şeyi omuzlarındaki sopanın ucuna astıkları sepetlere doldurup taşıyanları görünce, sürücümüze adeta yalvararak durmasını sağladım. Bunlar, gölden çıkarttıkları tuzu bir hangara taşıyorlardı.

Öğle üzeri kendimizi Bangkok’da bulduk. Nedenini anlayamadım, gezi bu kadarcık mıymış diye düşüp sormaya hazırlanırken, yolculardan bir kısmını Khao San Rd’a bırakıp yola devam ettik. Meğer yolculardan çoğunluğu sadece Floathing Market için anlaşmış.

Nihayet, bir zamanlar Tay devletlerinin en güçlü krallığının başkentine, Ayuthaya’ya vardık. Ayuthaya, adını Ramayana destanı kahramanı Rama’nın kenti Ayodya’dan alıyormuş. 1351 yılında U Tong (I. Ramatibodi) tarafından kurulmuş. Tayland’ın en eski tapınakları burada. Tapınaklardan birinde, en büyük oturan Buda heykeli var. Turuncu kumaşlarla sarıp sarmalamışlar. Ender olarak sarı kumaşlar da gördüm. Nedenini sorduğumda, turuncu kumaş kalmadığında bu renk de kullanılabiliyor, dediler.

Aynı tapınakta, yerde minicik bronz bir fil duruyordu. Her gelen yanında diz çöküp bir şeyler mırıldanıyor ve işaret veya orta parmağını filin üstündeki tutacağa takıp kaldırıyor. Nedir bu, bir de ben deneyeyim dedim. Değil işaret parmağı, iki elimle yerinden oynatmam mümkün olmadı. O ara bizim rehberimiz geldi. Onu diğer insanlardan, yanağındaki beninin üzerinden sarkan bir tutam upuzun kıl sayesinde ayırıyordum. Bir kızcağız fili kaldırmayı denedi, kaldıramayınca ağlamaya başladı. Rehberimiz de onu ayıpladı. Zira, çok günahı varmış ki, o yüzden kaldıramıyormuş. Bir de benim deneyip kaldıramadığımı bilse, durum vahim olurdu. Belki de benim gibi bir günahkâra rehberlik etmek istemezdi.

Tapınaklarda Buda’nın türlü hallerini yansıtan; oturan, yatan, ayakta duran, elini tutuş şekline göre vs. onlarca heykel var. Bunlar haftanın günlerini ve yedi rengi temsil ediyormuş. Ben yanlışlıkla perşembe günü doğduğumu söylemiştim. Perşembe yatan Buda ile simgeleniyormuş. Rehber yüzümdeki ifadeye kızıp “Tembellikten yatmıyor, Nirvana’ya ulaşmış.” dedi. Daha sonra elindeki kitabı açarak benim doğum günümü kontrol etti, Cuma imiş. Bu durumda ayakta, ellerini kavuşturmuş Buda ile mavi rengin bana ait simleler olduğunu söyledi.

Tapınağın arkasındaki nehirde yaşayan, boyları 50 ve genişlikleri 20 cm’ye kadar varan çok sayıdaki nehir balıkları, izleyenler tarafından besleniyordu. Buradaki tapınaklar Tayland’ın en eski tapınaklarıymış ve Kamboçya’daki Dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’a benziyormuş.

Buraları dolaşırken ilk kez büyük bir yatan Buda heykeli gördüm; bana 50 metreden uzun geldi. Açık bir arazide, sağ elini başına dayamış, başının ardında lotus kozası; sadece başı ve ayakları açıkta, gövdesi kumaşla örtülü, boylu boyunca yatıyor, inananların önüne koyduğu lotus çiçekleri, tütsüler ve adaklar çevreye güzel kokular salıyordu.

Ayuthaya’da nehir kenarında çok güzel bir lokantada balık ağırlıklı bir menüyü bu grubu oluşturan Alman Heinke ve iki İngiliz arkadaşla birlikte yedik. Sigara içmek için onlardan ayrılıp, nehirdeki teknelerin yanına gidip tahta iskelede oturdum. Dört beş yaşlarında, pırıl pırıl giysili bir kız gelip, beni Budist selamı ile selamladı. Biraz sonra bambu salların yanında bir filin suya girip yıkanışını izleyerek düşüncelere dalmışken, aşina bir sesle kendime geldim. Civardaki bir caminin müezzininin nefis bir makamla okuduğu ezan sesiydi bu. Ezan sesinin beni bu kadar mutlu edeceğini asla düşünemezdim.

Yemek sonrası meyve ve kahveyle daha da mutlu olduk. Heinke hoşsohbet biri. Yazın Türkiye’ye gelmeyi planlıyormuş, gelince birlikte trekking yapmak için beni arayacağını söyledi.

Gece tapınakların ışıklandırılmış halini de gösterdiler. Ama üçayak olmadığı için çekim yapamadım. Işıklandırma güçlü değildi. Dijital makinede de bir türlü Asa’yı ayarlayamadım. Heinke’nin minicik bir dijital makine ve üçayak sehpa ile çektiği fotograflar çok güzeldi. En kısa sürede bu dijital makineyi kullanmayı öğrenmeliyim.

Bangkok’a dönünce, Kanchanaburi ve Kwai Köprüsü’ne gitmek için, 400 Baht bedelli bir anlaşma yaptım. Umarım akşam erken döneriz, çünkü bilet ve pasaportumu almam gerekiyor.

Bu arada, Atlas için çalışan Ali Murat’ın kaldığı yere gittim, görüşemedik. Çevredekiler tanımıyordu. Meğer yandaki otelde kalıyormuş, ama ayrılmış.

Pansiyondaki odada sigara içilmiyor. Resepsiyonun yanındaki koltukta oturup sigara içerek notları yazmak istedim. Resepsiyon görevlisi, genç bir delikanlı ile oturuyordu. Çocuk gevezenin teki... Almanya’dan gelmiş, adı Romeo; Hintli ve Sih imiş. Berbat bir Almanca konuşuyor. Resepsiyoncu kızla evlenmek istiyormuş. “Ne o, Juliet’ini mi buldun?” diye takıldım. Sonra bir İngiliz geldi, genç bir çocukcağız. O da Yahudi imiş. Hoşsohbet biri. Adalara gitmiş, ballandırarak anlattı. Sinekler yüzünden bütün vücudu yara içindeydi. Uzun süre sohbet ettik. Saat 2 gibi uyudum.

14.03.2005 – Bangkok - Kanchanaburi

Sabah 6’da güya benim İngilizcik kapımı çalıp beni uyandıracaktı, nerde… Ben de saati kapatıp uyumaya devam etmişim. Yediye on kala uyandım. Bir koşu Mama Tur’a gittim, açlıktan midem bulanıyor. İyi ki zeytin ve ekmeğim varmış; birazcık atıştırmak iyi geldi. Ameliyat sonrası ömür boyu kullanmak zorunda kaldığım ilacın dozu da tam ayarlanmadığından sanırım sık sık denge sorunu yaşıyorum.

Bangkok adı zeytin ağaçlığı anlamına gelen “bang makok”tan geliyormuş. Ama ben hiçbir yerde zeytin görmedim. Zeytin benim damak tadımın zirvesi. Onsuz bir öğün düşünemiyorum. İyi ki beraberimde götürmüşüm.

7:30’da araba hareket etti. İkinci Dünya Savaşı’nda demiryolu yapımında çalıştırılırken hayatını kaybeden beş bin civarında İngiliz, bin kadar Hollandalı ve diğerleri çeşitli ülkelerden olmak üzere 6982 POW’un (savaş esiri) yattığı Kanchanaburi Savaş Mezarlığı’na saat 10’da vardık.

Oradan Kwai Köprüsü’nün yanındaki JEATH Savaş Müzesi’ne geçtik. II. Dünya Savaşı sırasında ölüm demiryolunun yapımına katılan Japonya, İngiltere, Amerika, Avusturya, Tayland ve Hollanda’nın baş harflerinden oluşan bu isim (JEATH), İngilizce’de ölüm anlamına gelen “Death” sözcüğünü andırdığı için seçilmiş. Müzede savaş liderlerinin heykelleri, kullanılan silahlar, zamanın arabaları ve köprünün yapım öyküsü izlenebiliyor.

Hemen yanında, aynı adla çevrilmiş ünlü bir filme de konu olan demiryolu ve Kwai Köprüsü. Japonların yaptırdığı bu demiryolu ve köprünün yapımı sırasında 16.000 POW ve 100.000 Asyalı ölmüş.

Bu arada, rehbere haber vermeden müzeden ayrıldığım için beni arıyorlardı. Neyse 11:15’e kadar zaman verdiler; köprüde çekim yapıp, nehrin civarını dolaştım. Tam bu sırada köprüden geçen tren bana güzel bir sürpriz oldu.

Kwai Köprüsü’nden ayrıldıktan sonra, epey uzun bir süre araba ile gidip, bir fil çiftliğine vardık. Fillerden biri bazı hareketler yaparak, ‘hoş geldiniz’ der gibi arabanın önüne gelip durdu. Nehrin üzerindeki bir barakada öğle yemeğimizi yedik; havuç ve yumurtalı pilav. Yemyeşil ve sessiz, çok güzel bir yerdi. Grubun tamamına yakını trek yapmak üzere iki günlüğüne buraya gelmiş. Birkaçımızı araba ile şelale ve mağaranın yakınında bir yere götürüp, civarı dolaşabileceğimizi, saat 14.40’te oraya gelmemiz gerektiğini ve trenle döneceğimizi söylediler. Sıcaktan ve zaman darlığından mağaraya kadar yürüyemedim. Mağara yaklaşık 2 km uzaklıkta, bir de bunun geri dönüşü var.

Bir derecikte saçımı başımı yıkadım, orada gözlüğümü unutmuşum, epey bir yol geri dönüp aldım ve şelaleye gittim. Şelale fotografta gördüklerime benzemiyor, suyu oldukça azalmış. Bir süre yiyecek satıcılarını izledim. Çeşitli böcekler, muz, vs. kısaca her şeyi kızartıp satıyorlar. Görüntüsü berbat. Minik ve sarı olan muzlar çok tatlı diye, burada kızartılan yeşil muzlardan aldım, yaklaşık 2 kg muz 10 Baht. Ne yazık ki o da çok tatlıymış, boşuna kendime yük ettim. Bol bol su alıyorum, fiyatı 10-15 Baht arası. Oysa bakkallarda 5-7 Baht civarındaydı.

Grupla 14:35’te buluştuk. Bizi tren istasyonuna araba ile götürdüler. Söylendiğine göre, bizi Bangkok’a tren ile yollayacaklar, kimseye doğru dürüst bilgi vermiyor, sorularımızı da yanıtsız bırakıyorlar. İstasyona sordum, bugün sadece bir tren varmış. Ben geç kalıp uçak bileti ve pasaportumu alamamaktan, diğer arkadaşlar da nasıl döneceğiz diye, endişe içindeyiz. Meğer bize kısa bir mesafeyi tren ile gezdiriyorlarmış. Çok keyifliydi. Nehir boyunda tepede bir tapınak gördüm. Uzaktan mimarîsi nefis görünüyordu. Sonra uyumuşum, zaten sürekli gözlerim kapanıyor. Nehrin en güzel yerlerinden birinde, ki aşağısı uçurumdu, rehber uyandırdı. Böylece savaş esirleri tarafından bu güç doğa koşullarında tren yolu yapmanın zorluğunu da anlamış oldum. Umarım oradan bir fotograf çıkar. Tren yolu, nehir, mimarî inanılmazdı.

Solumuzdaki tarlalar ve gerisindeki ormana vuran akşam ışığı, bende sanki trenin camında sürekli değişen pastoral tablolar asılı izlenimi uyandırıyordu. Thamkrasae’deki tren istasyonunda indik. Defalarca “Bu akşam mutlaka erkenden Bangkok’ta olmalıyım.” diye söylediğim halde, az kalsın beni tekrar trek grubunun yanına götüreceklerdi, unutmuşlar. Ormanı yürüyerek dolaşmak varken, fil üstünde gezintiden hiç keyif alacağımı sanmıyorum.

Meğer bir tek benmişim geri dönecek. Halbuki bir çift daha vardı, ama onlar sonradan burada kalmaya karar vermişler. Beni başka bir turun arabasına, deyim yerindeyse kakaladılar. Şoförün yanına, araya oturdum. Yol yaklaşık 3 saat sürdü. Uykudan başımı tutamıyorum, çantalar dizimde, ayaklarım tutmaz oldu. Saat 19’u geçiyordu Bangkok’a geldiğimizde.

Seyahat acentesine uğrayıp, vize ve uçak biletimi aldım. Orada esmer bir tip vardı. Pasaportumu görünce, “Türk...” deyip küçümser bir bakış attı. Zat-ı âlîleri Cezayirliymiş. Ben de ona aynı bakışla yanıt verdim. Sonra düşündüm, neden öyle acayip bakıştık? Herhalde Müslüman birine üzerimdeki kıyafeti yakıştıramadı.

Bir yerde oturup expresso içtim ve daha sonra konakladığım yere döndüm. Odama giriyordum ki bizim Romeo geldi, biraz sonra gelirim dedim, gitti. O arada kapı çalındı. Tur şirketindeki kızcağız beni arıyormuş. Zira uçak biletine adımı yazmayı unutmuş. “İyi ki sana kaldığın yeri sormuşum, yoksa ciddi bir sorun olurdu.” dedi. Adımı yazmak için kalem istedi, bir türlü bulamıyorum. Çantada kalem ararken elime bir şeyler yapıştı. Koca bir çikolata sıcaktan eriyip, sırt çantamı berbat etmiş. Silmekle çıkaramadım, çantayı sabunla yıkamak zorunda kaldım. Umarım sabaha kadar kurur. Ben çanta telaşına düşünce kızı unuttum. Neyse kızcağız bir kalem bulup, bilete adımı yazmış, bana getirdi.

Romeo odaya buyur etmedim diye küstü sanırım, önümde konuşmadan kırgın bakışlarla turlayıp duruyor. Dün zorla benim el falıma baktı. “Bol para ve kariyer, çok uzun olmayan ömründe iki kaza görülüyor, yakında da evleneceksin.” diyerek benimle kafa buluyordu. Şakalardan keyif alırım ama, bu fal bana, 1993 yılında Pakistan’daki geçirdiğim trafik kazadan bir yıl önce, bu defa kendimin eğlence olsun diye baktırmış olduğum falı anımsatınca, içim karardı. Zaten kuzeye doğru gittikçe burası bana Pakistan’ı anımsatıyor. Ama buralar çok temiz ve bakımlı. Bugün gördüğüm Tayland’ın karayolları beni şaşırtmaya devam etti. İnanılmayacak kadar güzel, süslü, modern, bakımlı. Nerede ise tüm yollar tek yön. Dört kata varan yollar gördüm, müthişti.

15.03.2005 – Bangkok – Siem Reap

06:40’da kalktım, toparlanıp maymunlar gibi günlük muzlarımı yedikten sonra pansiyondan çıkış işlemlerimi yaptım. Havaalanına gitmek için Mama Tur’a gidip saat 8:00’deki servisi bekledim; 8:25’de hareket ettik. Neredeyse yol boyunca uyudum. Alana geldiğimizde saat 9:15’ti. Trafik açık olmalı ki, bu kadar çabuk geldik.

Alana girişte yalnızca bavulları kontrol edip, kontrol bandı yapıştırıyorlar. El bagajı check-in yaptırdıktan sonra uçağa geçişte, ama check-in saat 10:00’dan sonra açılacakmış. Sigara için dışarı çıktım. 10:05’de memurlar geldi, yine bavul kontrolü ve sonra içeri girdim. Bu defa 10:15’de check-in başlayacak dediler. Alanda dolaşmakla vakit geçmiyor. 29 Baht fiyatla kahve aldım, ama sigara içilecek yer yoktu. Kahve ile dışarı çıktım. Yanımdaki adamcağızla laflıyoruz. Birden bir yağmur başladı. Ömrümde böyle bir şey görmedim; bardaktan değil kovadan, hatta hortumdan boşalırcasına, 35-45 derecelik bir eğimle yere iniyor.

Neyse, bir şekilde bavulu verdim. Check-in’de hangi hava yolu ile uçuyorsan, onun ambleminin olduğu etiketi göğsüne yapıştırıyorlar. Güya böylece uçağa geçişte karışıklık yaşanmıyormuş. Uçağa gitmek için de 500 Baht ödedim. Onu ödemeden Tayland’dan çıkış olanaksızmış. Yani bu ülkeye giriş bedava ama çıkış parayla.

İki numaralı kapıyı bulmak için epey arandım. Koca bir alan... Orada da uzun süre bekledik. Niye bekliyoruz diye sorduğumda, uçak henüz alana indi dediler. 12:30’da alan arabasına geçiş başladı. Araba nerede ise yarım saat alanda yol gidip bizim bineceğimiz uçağa öyle ulaştı. Şiddetli yağmurdan dolayı, dışarı çıkmak cesaret işi. Kapılar açılır açılmaz otobüsün içi göle döndü. İster istemez uçağa koşturup, elimize tutuşturulan kağıt havlularla kurulandık.

Uçağımız minicik bir pır pır, korkunç gürültülü ve içi de buz gibi. Alandan uçuş pistine çıkarken, kanat altındaki tekerleklerden havaya yükselen sular nedeniyle, denizde kayak yapıyormuşuz gibi bir süre gidip sonra havalandı. Bagaj yerleri otobüs bagajı gibi açık, raflardan birinde oda klimasına benzer bir klima var ve çalışıp çalışmadığından bihaberim. Ama uçak havalanır havalanmaz, birden oralardan uçağın içine dumanlar dolmaya başlayınca, önce herkes gibi ben de endişelendim. Çünkü uçağın içini nemli bir sis tabakası kapladı. Herkesin “Aaa!... Uuu!...” çığlıklarına karşı, uçak personeli hiç oralı değil. On dakikadır sallantı ve sesin anormalliğini saymazsak, uçak normal bir şekilde seyrediyor. Sonunda biz de bu duruma alışıp, hostesin ikram ettiği çay, kahve, kek ve fıstıkla oyalandık. İçimden de, “Henri Mouhot (Fransız doğa bilimci) ‘Angkor Wat’ı görmeden ölünmez...’ demiş ve gördükten bir yıl sonra ölmüş ya, az kalsın ben de görmeden ölüyordum.” diye geçiriyorum. Endişeli miyim? Şu ana kadar uçak düşmedi, yaşıyorum ya, vallahi pek bir endişem yok galiba. Biraz gramer ve üç-beş kelimelik İngilizcemle bakalım oralarda ne yapacağım. Islak olan giysilerim ve klima yüzünden ayaklarım donmazsa, bulurum bir çaresini.

Arada bir de elimdeki notlara göz atıyorum. Kamboçya hakkında internetten bulduğum yazılardan ikisi elimde. Biri, ünlü bir gezgin olan hocamıza ait. Diğeri, yani bir solukta okuduğum yazı ise, adını ilk kez duyduğum Haşim Barış’a... Haşim Barış’ın yazısı yanında, değerli hocamızınki biraz sıradan kalıyor. Bakalım Kamboçya bana neler hissettirecek, bizden yapraklara neler düşecek.

Saat 14:10’te Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’e yaklaştık. Aşağısı çorak bir alan gibi... Biri yeşil, diğeri kahverengi görünümlü iki büyük nehrin üzerindeyiz. Sanırım biri Mekong ırmağı, diğeri Tongle Sap. Yerde gördüğümüz binalar pek yüksek değil. Nihayet alana indik ve ben biraz ısındım. Şükür ki ayaklarım sağlam.

Alanda herkes vize sırasına giriyor. Duvarda “turistik vize 20, ticari vize 25 Dolar” yazıyor. İnanamıyorum; ben vize için Bangkok’da boşuna mı bekleyip, o kadar uğraştım. Alan görevlisine sordum, “Evet, sıraya girip buradan alabilirdiniz.” dedi.

Aktarmalı geçişte, uçuş kartına 6 Dolar karşılığı alacağım alan vergisi etiketini yapıştırmam gerektiğini söylediler. Kalabalık olmadığı için kolayca aldım.

Bu uçak diğerinden de berbat. Allah’tan uçuş süresi kısa. Uçağa geçmeden, alan dışında birkaç sigara tüttürdüm. Phnom Penh oldukça küçük bir başkent. Evler birkaç kattan fazla değil. Manzara uçaktan hoş görünüyor. Ama çatılar Bangkok’daki gibi düzenli değil.

Evet... Sonunda Kamboçya’nın en önemli şehri minicik bir kasaba görünümündeki Siem Reap’dayız. Alan çıkışında taksi, tuktuk ve motosikletliler etrafımı sardı. 1 Dolara bir tuktuk ile anlaştım. Dünkü gezide tanıştığım Japon arkadaşın verdiği adrese götürecek beni. Oradan yolcuları karşılamak için bir motosikletli gelmiş ama ben tuktuku tercih ettiğimi söyleyince, peki dedi. Zira köylülüğüm tuttu. Motosikletin üzerinde nasıl gideceğim? Adama tutunmak lazım... Sırt çantası, fotograf çantam ve diğer çantam nereye sığacak endişesindeyim. Tuktukcu, alan dışına çıkınca, “Eğer yarın sizi ben gezdirirsem, otele gidiş 1, Angkor Wat 10 Dolar...” dedi. Nedenini sorunca, “Burada usul böyle. Biz alanda anlaşma yapıyoruz” demez mi? O zaman ben başka bir araç ayarlayacağımı söyledim, ona da yanaşmıyor. Uzun bir pazarlık sonucu bugün bir, yarın için beş Dolara anlaştık. Böylece beni sabah 07:00’de kaldığım yerden alıp Angkor Wat’a bırakacak, sonra da günbatımında geri getirecek.

Önce bu tartışmadan biraz endişelenip, “Ya beni farklı bir yere götürürse?” diye düşünmedim değil, ama verdiğim adrese götürdü. Kalacağım yer, Siem Reap Nehri’nin yanında, Grand Otel’e yakın “13th Villa Mr. Lee Guest House” adlı pansiyon. Oldukça temiz, oda içinde banyo ve tuvalet var. Geceliği 4 Dolara anlaştık, dört gece burada kalacağım.

Biraz çevreyi dolaştım. Etkileyici... Kirlilikten suyu çamura dönmüş Siem Reap Nehri boyunca derme çatma kulübeler, hemen yanında veya arkasında lüks ev ve oteller, dil okulları... Bu nehirde yıkanıp, dişini fırçalayan insanlar gördüm. Minik bir pazar görüp, oraya daldım. İnsanlar çok güler yüzlü, hatta şaşılacak kadar. Üç çocuğa rastladım; minicikler ve minik bir ağacın tepesine çıkmış, leblebi büyüklüğündeki yeşil meyvelerinden bulup yemeye çalışıyorlar. Ben bulduklarımı onlara verince sevindiler. Çantamda iki sakız vardı, ikisine verdim. Sonuncu da elini uzattı, ona kalmadığını görünce hem ben üzüldüm hem de o. Diğerlerine göre büyük olana, “Siz bölüşün...” dediğimde, hemen bölüştüler.

Döndükten sonra buz gibi su ile duş aldım. Korkunç ama rahatlatıcı. Bu sıcağa başka türlü katlanılmaz. Bahçeye çıktım, birkaç masa var. Sinek kovucuya rağmen, dışarıda oturmak bir işkence.

Alanda karşılaştığım motosiklet sürücüsü geldi, onunla sohbet ettik. Adı Va Hang. Daha sonra Avustralyalı bir tip geldi. Adamın anadili İngilizce olmasına rağmen bir türlü anlaşamadık. Öylesine hızlı konuşuyor ki, söylediklerini benim anlamam mümkün değil. İyi ki anlamamışım. Zira bira ikramıyla başlayan sohbet, dokunuşlarla farklı yönlere kaymaya başlayınca, beni çileden çıkarttı. Neyse ki çabuk aydı da gitti. Oldukça erken yattım, yarın erkenden tuktukcu gelecek.

16.03.2005 – Siem Reap

Altıda kalktım, aşağı indim. Benim tuktukcum Thea (Tiya) gelmiş. Bir kahve içtim. Tayland’da rastlamadığım ekmek burada var. Ama sokaktakini alıp yemek cesaret ister. Pansiyonda ısıtıp sofraya getirdiler. Ekmek, zeytinciklerimle harika oldu. Zira ta köyümden buralara beraberimde getirdiğim anacığımın yaptığı ekmek küflenmişti.

Nihayet yıllardır görmeyi arzuladığım Tapınaklar topluluğunun bulunduğu Ankor Şehrine ve Dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’a gidiyordum. Onu görmenin heyecanı içindeyken yol üzerinde bir okula rastladım. Ben oradayken, beş-on yaş arası çocuklar okulun önünde sabah jimnastiği yapıyorlardı. Minicik çocuklar ya bisikletleriyle kendileri okula geliyorlar, ya da aileleri getiriyordu.

Angkor Tapınaklar topluluğuna (Angkor şehrine) bir ana kapıdan giriliyor ve buradan giriş kartı alınıyor. Bu kart için bir fotograf istediler. Aslında kendileri de burada çekebilirlermiş. Zaten maymun gibi kadınım, bir de bunlar poloroid ile çekerse... Kim bilir nasıl çıkar? İran’daki deneyi bir daha yaşamak istemiyorum. Neyse yanımda fotograf vardı, verdim. Üç tür bilet var; bir günlük 20, üç günlük 40, haftalık 60 Dolar. Bu işten hiçbir şey anlamadım; insan üç günden fazla aynı tapınağı nasıl gezer? Bana iki gün yeter deyip üç günlük karttan aldım. Yanıldığımı, tapınakları gezmeye başlayınca anlayacaktım.

Güzel bir yoldan , yemyeşil ve ulu ağaçlar içinden ilerleyerek Ana tapınak Angkor Wat’a ulaştık. Etrafını yapay bir gölcük çevreliyor. Girişin sağında ve solunda yılan başı… Bir ip görünümünde upuzun yılan gövdesi ve onu çeken erkeklerin oluşturduğu heykelli yolla tapınağa ulaşılıyor.

Angkor Wat’dan öylesine etkilendim ki; nereye bakacağımı, nerenin fotografını çekeceğimi şaşırmış durumdayım. Devasa büyüklükte bir tapınak... Lotus kozası şeklindeki, biri ortada ve diğerlerine göre daha yüksek, beş kuleye sahip. Kuleler gökleri delercesine yükseliyor. Bu taş yığınının her yanı oya gibi işlenmiş. Rölyef ve kabartmalardaki zarif Aspara dansçıları (dişil tanrı, kutsal dansöz) duvarlardan bize bakıyor. Tapınağın dört yanı galerilerle çevrili. Galeriler, yaşam ve her şeye dair rölyeflerle bezeli. Rayamana Destanı’nı anlatan rölyeflerin olduğu galeriden girdim. Buradaki Buda heykellerinin üzerleri de bezlerle sarılı; önlerinde yemekleri, meyveleri ve tabii ki tütsüler. Tapınağa, yaklaşık 40-60 cm yükseklikteki merdivenlerle çıkılıyor. Merdivenlerin derinlikleri ise 15-20 cm arasında değişiyor. Yani merdivenlerin yükseklik mesafeleri yorucu ve derinlikleri ise orta boylu bir insanın ayaklarını düz basarak çıkmasını neredeyse imkansız kılıyor. Bu nedenle herkes Charlie Chaplin yürüyüşünde şov yapıyor. Kendi kendime “Tanrı bana iyi ki uzun boy ve ayak vermemiş, hiç yoktan ayak basarken fazla zorluk çekmiyorum” diyorum. Ne de olsa Asyalıyız, bu merdivenlerin derinlikleri de Asyalılara göre yapılmış, sadece yükseklikleri hesaba katılmamış. Böylece Asyalı olmanın avantajlarından birini yaşıyorum. Koridorlar da benim boyuma göre. İşte diyorum, Asyalı olmanın bir başka avantajını daha yakaladım... Pehhh pehhh. Ama iniş... Hele de yükseklik korkum gündeme gelince... Resmen merdivenlere dönüp, kertenkele misali yapışıyorum. Aşağıya bakarsam, uçuş serbest...

Müthiş turist var. Boş bir yer bulup çekim yapmak mümkün değil. Ayrıca görülecek daha bir sürü tapınak var. Şimdilik üç saat buraya yeter deyip, aklımı ve gönlümü burada bırakarak kendimi tapınağın dışına attım. Ve diğer tapınaklara nasıl gideceğim diye düşünürken, benim tuktukcuyu beni bekler buldum. Ne güzel bir araç bu tuktuk!.. Tentesi sizi güneşten koruyor, seyir halinde püfür püfür serinliyorsunuz… Yolumuzun üzerindeki tapınaklar Phnom Bakheng ve Bacsei Chamkrong. Tapınakların detaylarını mı, yoksa buradaki yaşamı mı izleyip fotograflasam? Şaşkın bir durumdayım. Bu arada motosikletin arkasına tır niyetine odun kömürü, şişelerle benzin ve akla gelebilecek her şey doldurmuş satıcılar... Bisikletini tepeleme odun, hasır sepetler, kokonat (Hindistan cevizinin hamı) vs. yüklemiş insanlar... Hangisini izleyeceğimi şaşırdım. Öğlen ışığında nasılsa fotograf olmaz deyip, başka bir tapınağa gitmeye karar verdim. Angkor tapınaklar topluluğu bir duvarla çevrili; buraya South Gate’den (Güney Kapısı) girip, Beng Thom tapınağına vardık. West Gate’e (Batı Kapısı) bakıp, buranın en ilginç tapınaklarından Bayon’a geçtik. Artık girip çıktığım tapınak ve kapı adları birbirine karışıyor. Hiç biri hafızamdan çıkacak gibi değil, ama adları yaşlı hafızamdan siliniyor: Baphoun, Phimenakas, Preah Palilary tapınaklarından sonra Elephant Terace... Fil terasının gölgelerine sığındım, yeterli olmadı. Üzerine çıkıp, bu taş yapıları çatlatarak yaşam bulan devasa ağaçların altına uzandım. Bu sıcağa litrelerce su içsen kâr etmiyor. Bir ara bir kokonat alıp, susuzluğumu gidermeye çalıştım. Burada ne kadar çok odun kömürü taşıyan araçlar geçiyor. Çünkü pek çok yemeği bu kömürle yapıyorlar. Onları görmek bir zamanlar kömür üreten babamı ve birlikteki anıları gözümün önüne serdi… Artık ne babam vardı, ne de köyümüzde kömür yapımı… Gözlerimdeki yaşları tutamaz oldum…

Gün akşama dönerken, Victory Gate’in (Victory Kapısı) çıkışında olağanüstü bir durumla karşılaştım. Banyon ağaçlarının devasa kökleri antik kalıntıları sarıp, duvarları tamamen parçalamış ve duvarla bütünleşmiş. Tapınakların kurulu olduğu bu bölge eskiden ormanlıkmış, bu orman kesilerek tapınaklar yapılmış. Ağaçlarca kuşatılmış olan tapınakları görünce, “Ağaçlar buradan intikamını almış.” diye düşündüm. Buralardaki pek çok ağaç numaralandırılmış. Özellikle çok uzun ömürlü ve dayanıklı olan tik ağaçları. Onları fotograflayayım derken, bir su değirmenine rastladım. Ona koşturunca, bir kadının çiçek fidelerini suladığını görüp, onu çekmeye başladım. Günbatımını minik bir tepe üzerinde kurulu Phnom Ba Khen tapınağında izleyecektik, ama oraya geldiğimizde karanlık basmış, benim de yorgunluktan o tepeyi çıkacak halim kalmamıştı. “Yarına...” deyip, kente döndük. Tuktukcu ile yarın sabah altı buçukta buluşacağız, zira gün çok erken doğuyor. Öylesine yorgunum ki, adım atacak halim yok.

Dönüşte bir bankada para bozdurdum. 1 Dolar = 3980 Riyal. Oysa sokakta 4000 Riyaldi. Neyse... 20 Riyale zaten hiçbir şey alınmıyor. Burada, neredeyse sorduğum her şeyin fiyatı bir dolardı.

Tuktukcu ile bugün için sadece Angkor Wat’ı gezmek üzere anlaşmıştık. Ama diğer tapınaklara da götürdü, hatta benim Kamboçya Riyalim olmadığı için su bile aldı. Bari daha fazla para vereyim dedim. Thea 10 Dolar istiyorum diye tutturdu. “Dün 5 Dolara anlaşmıştık, niye devamlı sözünü değiştiriyorsun?” deyince, “Ama ben seni diğer tapınaklara da götürdüm.” karşılığını verdi. Adam haklı, ben bu konuda aptalca davrandım. 10 Doları verdim. Su parasını da vermek istedim, tüm ısrarlarıma rağmen kabul etmedi. “Yarın da ben ona bir şeyler alırım, ödeşiriz.” diye düşünüp, çok fazla da üstelemedim.

Buradaki sürücüler, genellikle tapınakların gruplanmış halinin bulunduğu bir haritayı ellerinde taşıyıp, turistlere göstererek, gezdirme teklifinde bulunuyorlar.

Yarın göreceğim tapınaklar grubu East Baray. Dünküne göre biraz daha uzak. O nedenle tuktukcu 18 Dolar istedi, pazarlıkla 15 Dolara razı ettim. Bu paranın, bura şartlarında yüksek bir ücret olduğunu biliyorum, ama yeni birini aramakla da vakit kaybetmek istemiyorum. Ayrıca, o benim dur-kalk fotograf çekme kaprislerime de hiç itiraz etmiyor.

Odaya gidince bu ücret konusu için, seyahat rehberi Lonely Planet’e baktım ki, ben normalin üzerinde ödeme yapıyormuşum. Neyse böyle böyle hesap kitap işini de öğreniyoruz.

(devam edecek...)

Camönü konuklarım

Onu 3 hafta önce temizlik yaparken farkettim;
Altında iki yumurtasıyla pencereme konuk olmuştu...











Her yıl bir konuk olurdu camönümde;
Her defasında merakıma ve sevgime yenilir onlarla ilgilenirdim...
Bir türlü bana güven(e)mez korkar, ya yumurtalarını ya alarak ya da bırakarak kaybolurlardı.

Bu kez kendime söz verdim, ilgilenmeyecektim...
Geçen hafta merakıma yenildim, bir göz attım...
İki can olmuşlardı...

















Biliyordum yakında gideceklerdi...
Tüm konuklar gibi, anılar bırakıp gideceklerdi...


Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -6-

27.11.1995 – Lahor

Sabah 7,5 gibi uyandım, çocuklar uyuyor. Benim yüzümden okula geç kalacaklar diye üzülüyorum. Haticani’nin evine geçtim. Gülsüm kalkmış, bulaşıkla uğraşıyor. Yardım etmek istedim, izin vermediler. Çocukların durumunu sormak istedim, gidip onları uyandırdılar. Oysa bugün tatil günüymüş. Uykularına yazık oldu.

Gravyer peyniri, tereyağı, reçel, yumurta, salata (turp, yeşillik, soğan, domates)’ten oluşan Türk usulü bir kahvaltı hazırladılar. Fakat onlar benimle oturup yemediler. Sadece Ali bey benimle birlikte çay içti. Ben karnımı doyurduktan sonra çocuklar gelip biraz atıştırdı. Bu arada Haticani’nin tanıdıkları geliyor, beni onlara tanıştırıyorlar.

Bugün Shalimar Garden (Şalimar Bahçeleri)’ne gitmek istediğimi, eğer isterlerse çocukları da götürüp geri getirebileceğimi söyledim. Kızlar çok sevindiler ve hemen gidip giyindiler. Rengarenk giysileriyle, çiçek güzelliğinde oldular. Fotograflarını çekmek istedim, özellikle güzeller güzeli annelerini de fotograflamak istiyorum. O da süslendi; saçını düzeltip, sürmesini ve rujunu yeniledi.

Ali bey bana kliniği gezdirdi. Üç katlı bir bina. Benim gece kaldığım arkadaki bölüm, yatan hastaların bölümüymüş. Altta muayene odaları, üstte kendi evi; yatak odası, çalışma odası, en üstte de konuk odaları ve taraça var. Burada yazın çok sıcak olunca taraçada yatılıyormuş. Ali bey bu klinikte madde bağımlılarını sağaltıyormuş. Binanın büyük bir bölümü tamamlanmamış halde. “Ekonomik olanaklar elverdiğince tamamlamaya çalışıyorum.” dedi.

Ali beyden erkeklerin giydikleri elbiseye şirvani, şala ise pagri dendiğini öğrendim. Çocuklar da kadınların giysilerinin üzerine aldıkları kumaşın dubettavis=çadır olduğunu söylediler. Burada sokaklarda dubettavissiz bir kadın ya da kız görülemiyor.

Rastladığım çocuklar ve gençler boş zamanlarında ya kriket oynuyor ya da uçurtma uçuruyorlar. Ali beyin hazırlanmasını beklerken Fazıl ile Büşra’da kriket oynadılar. Ben ve kızlar rikşayla, Ali beyle Fazıl da motosikletle Şalimar bahçelerine gittik. Etkileyici bir mekan. Moğol tarzı yapıların önünde bölmeli müthiş bir havuz, çiçekli bir bahçe... Hem fotograf çekiyor, hem de Ali bey ile sohbet ediyorum. Kızlar rengarenk, oğlan ise cıvıl cıvıl...

Ali bey ve çocuklar yarın onlarda kalmam için benden söz aldılar. Onlar havaalanına yakın olduğu için oradan alana daha rahat gidilebilirmiş. Bense bir kez daha onları görmekten mutlu olacağım. Onlar eve dönerken, gelirken yol üzerinde görüp merak ettiğim tren raylarının arasındaki türbeye beni bıraktılar. Adı Gomatga imiş. Oradaki çocuk ve kadınlarla sohbet ettik.

Merkeze gitmek için Rikşa ile anlaşmaya çalışırken, bir gencin yardımıyla merkezi tren istasyonuna giden bir minibüse bindim. Böylece hem farklı bir yoldan, hem de daha ucuza gitmiş oldum. İstasyon binası ilginçti, onu fotograflamaya çalışırken bir polis geldi ve epey tartıştık. Neredeyse pasaportumu alacaktı, endişelendim. Bağır çağır, ondan kurtuldum. Çok güzel bir camiye rastladım, pazarı dolaştım. Sinirlenince hemen acıkıyorum ya bir lokantaya girdim, beni bizdeki aile salonları gibi bir bölüme aldılar. Piliç ızgara istedim. Yemekten sonra parasını veriyorum, garson parayı almıyor. Kapıyı kapadı, söylediklerini de anlamıyorum, birden ürktüm. Masaya bir miktar parayı atıp adeta dışarı kaçtım.

Kendimi dışarı atınca eski kente gitmek için rikşa buldum. Nedense beni ters yöne götürüyor diye endişelenip kızmaya başladım. Neyse ki gittiği yön doğruymuş. Aksilikler birbiri ardına sıralanıp güven sarsılınca, insan daima tetikte oluyor. Artık herkesten şüphelenir oldum. Paranoyaya mı tutuluyorum ne? Dolaşıp dururken kendimi Delhi Kapısında buldum. İlginç camilerden birine girdim. Buradaki görevli içerideki türbenin Hz. Şkışah Muhammed Ges’e ait olduğunu, buranın onun dergahı, yanındakinin de eşinin türbesi olduğunu söyledi. Benim Türk ve Müslüman olmama memnun olup, boynuma gül ve karagözden oluşan mis kokulu iki çiçek halkası astı. Başka bir camiye daha uğrayıp, eski kente girdim. Ve olağanüstü bir cami ile karşılaştım. Saat 15:30 olmasına rağmen hava karanlık, fotograf için ışık yetersiz. Bu mekandan adeta büyülendim, daha sonra mutlaka uğramalıyım. İnsanlarla sohbet etmeye çalışıyorum. Film seti gibi bir yer burası.

Pazardan buralı kadınların burunlarına taktıkları hızmayı küpe olarak kullanmak için kendime, rengarenk bileziklerden de yeğenlerime aldım. Henüz saat 17 ama her yer zifiri kapkaranlık. Binbir güçlükle bir rikşacı bulup, 25 Rupi’ye anlaştık. Fakat trafik sorunu yüzünden YWCA’ya değil, yakınındaki Mall Road’a gidecek. Yol tahminimden de uzun sürdü. Andrealar’a da veririm diye bol miktarda çerez aldım. Onlar yine yoktu. Gök gürültüsü ve şimşek çakmaya başlayınca, her zamanki gibi korktum. Havanın kapalı olması fotograf çekmemi engelliyor olmasına rağmen keyfim yerinde.

YWCA’ya dönünce çantamı açtım, bir sürü kirli çamaşır. Neyse ki su var ve oda boşalmış, yalnız kalabileceğim. Çamaşırları yıkadım. Çantamı yerleştirdim, yarın için plan yaptım. Andrealar’a bir not yazdım. Görüşemezsek yarın çadırlarına bırakacağım. Artık yatmalıyım. Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Umarım yarın hava açık olur.

28.11.1995 – Lahor

YWCA’dan ayrılırken Adrealar’a uğradım, yoktular. Mektubu ve çerezleri çadırlarının yanına bıraktım. Hava tam aydınlanmamış, yağmur çiseliyor. Rikşa ile eski kente gittim. Yerler balçık gibi çamur. Henüz sokaklar boş. Fotograf için ışık müsait değil. Önce Nazir Khan’s camisine, oradan Golden Mosque’a (Altın cami) gittim. Bisküvi ve gazozla kahvaltı yaptım. Çamurdan dans eder gibi yürünen pazara daldım. Kayıp düşmemek için çaba harcayarak dolaşıyorum. Daracık sokaklar, her türlü trafiğe açık; yaya, bisiklet, motor, rikşa, at/öküz arabası, hamalların çekçekleri vs. Civar sokaklara girip çıktım, eski binalar tahta oymalarıyla, çok ilginç. Wazir Khan’s camisinin yanındaki sokaklar oya gibi tahta işlemeli ve çok katlı evleriyle olağanüstü. Daracık sokaklar düşsel görüntüler sunuyor.

Nihayet varmayı istediğim Lahore Fort’a (Lahor kalesi; buraya Şahi Kale de deniyor) ulaştım. Kalenin içindeki binalarda restorasyon yapılıyor. Çalışanlardan çocuk yaşlarda iki gencin evleri kalenin içindeki bir müştemilatmış. İçeri davet ettiler. İlginç bir yapı, mermer merdivenleri zarif oyuntulu. Anneleri bana çay ikram etti. Buranın güzel bir bahçe ve çevre düzenlemesi var. Mimarisi Moğol tarzı. Kiremit rengi sütunlar ve latalarla düzenlenmiş bu yapılar topluluğunun, balkonlarının çoğu nakışlanmış mermer. İşçiler bu mermer blokları bir tür kum ile ovuyordu. Herkes benimle konuşmaya ve fotograf çektirmeye çalışıp, çiçekler armağan ediyor. Okul çocukları gruplar halinde öğretmenleriyle geziyor. Fotograf karelerimi renklendiriyorlardı.

Burada Jharoka (balkon), şişe mahal (aynalı salon), Azmiri kapısı, Hahhi Pol girişi, Divan-ı Am salonu, çıkışın hemen yanında Şahi mescidi gördüm. Biraz ileride Minaret Pakistan ihtişamlı bir şekilde görünüyor, ama ben Badışah camisine gitmeyi yeğledim. Son dönem Moğol tarzı, kiremit rengi, müthiş bir yapı. Caminin çok büyük bir namaz kılma alanı var. Burada 50 binin üzerinde kişi aynı anda ibadet edebiliyormuş. Üstü açık. Zaten buradaki camilerin kapalı alanları çok küçük. Çok güzel çini ve duvar süslemeleri var. Çiniler çiçek motifleri ve minyatür tarz resimlerden oluşuyor. Cihangir’in annesinin mezarı da buradaymış ve bu türbe yalnızca kadınlara aitmiş. Dizimin ağrısı başladı, yürümemi engelliyor. Ağrıyı unutmak için fotograf çekmeye çalışırken bir kadın yanıma geldi. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor; meğer beni Larkana’da gördüğünü söylüyormuş. Camiden çıkmadan küçük müzesini de ziyaret ettim. Hz. Muhammed, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’e ait bazı eşyaları gördüm. Çıkışta dayanılmaz olan ağrı yüzünden merdivenlere oturdum, yanıma bir adam geldi. Türk ve Müslüman olduğumu anlayınca buradaki çoğunluk gibi sevindi, konuşmaya çalışıyoruz. İlkokul öğretmeniymiş. Nur’un türbesini de görmelisin diye ısrar ediyor. Otobüs ile gidiş yolunu tarif etti. Zamanımın az olduğunu söyleyince, ben götürüp getiririm dedi.

Wazir Khans camisinden müzeye gitmek için bindiğim rikşaya, elindeki kağıtta AIDS yazan bir kadın yaklaştı. AIDSliler için yardım topluyor. Müzeyi oldukça zor bulduk, vardığımızda kapanmasına 20 dakika kalmıştı. Çantamı emanete bırakıp içeri girdim. Olağanüstü tahta oyma işleri, heykelcikler, minyatürler, modern resimler, Hindu heykelcikleri vardı. Çok güzel bir Sidarta heykeline bakıyordum ki saat tam 16 olunca “Hede tmam!” deyip ışıkları kapadılar. Oysa ben bu heykeli hayran hayran seyrederek Herman Hesse’nin Sidartasını düşünüyordum. Böylece müze gezim yarım kaldı. İlginç mimarili adliye binasını daha önce görmüştüm. Pencap Üniversitesi’ni (Old Campus) gördüm.

Çiçekçinin önünden geçerken birine fiyat sordum, bana bir demet nergis hediye etti. Filmleri alıp çiçekçiye yeniden uğrayacağım. E6 banyolar fena olmamış, ama filmleri düzensiz kesmişler. Hemen yakında Dai Agan’s camisi vardı ona uğradım.

Andrea ve Haticani için çiçek, çocuklar için armağanlar alıp, YWCA’ya geldim. Andrea bir örtü işliyordu. Yakında kayınvalidesinin doğum günü varmış, ona armağan edecekmiş. Onlarla vedalaştım. Peter yoktu, teşekkür ve selamlarımı iletmelerini rica ettim.

YWCA’ya borcumu ödeyip, Ali beylere gitmek üzere bir rikşacıyla anlaştım. Yol çok uzun sürdü. Rikşacı adresi bulamayınca beni indirmeye kalktı, tartıştık. Adresi bulup Ali beyin abisinin şıh selamı ile başımı sıvazlayarak selamladığını görünce, yaptığından mahcup olup, boynunu büktü.

Birbirimizi yeniden görmekten hepimiz sevinçliydik. Haticani sebze ve börek benzeri güzel yemekler yaptı. Ben de ekmekleri yapıp, pişirdim. Bu arada hem Ali bey ile sohbet ediyoruz, hem ev halkı ile anlaşmama çevirmenlik yapıyor. Söz döndü dolaştı evlilik konusuna geldi. İkimiz de kırklara yakın yaşlardayız. Bizim gibi toplumlarda bu yaşa kadar evlenmemiş olmak garipsenen bir durum. Onlarda durum bizden de beter. Ben “Beni kimse beğenmedi, evde kaldım.” diye geçiştirdim. O da “Biz şıh ailesiyiz ya gördüğünüz gibi gelenimiz gidenimiz çok oluyor. Eğitimli bir hatun bu işlerle uğraşmak istemez, eğitimsiz birini de ben istemedim. Böyle idare edip gidiyoruz.” dedi.

Yakınlarda bir fuar merkezi varmış. Ali bey oraya gitmeyi önerdi. Motosikletle kısa bir yolculukla vardık. Fuar, içinde hemen her şeyin satıldığı düzenli bir pazar görünümündeydi. Fotograf çantamı Ali bey taşımakta ısrar ediyor, ben vermemeye çalışıyorum. “Burada yanında erkek olan kadınlar yük taşımaz, herkese beni ayıplatacak mısın? dedi, çaresiz verdim.

İzleyebildiğim kadarıyla burada insanlar geleneklerine bağlı. Sokaklarda hemen herkes şalvar-kamiz ile dolaşıyor. Modern giysili birine rastlamak zor. Ali bey de evde yerel giysiler giyiyor. Benim kalacağım odayı düzenledi. Herkese zahmetler veriyorum diye utanıp sıkılıyorum. O ise bana Türkler bana çok iyilik yaptı, ben size ne yapsam yeterli olmaz diyor. Yatıyordum ki, yine çocuklar geldi. Canım sıkılmasın diye Ali bey yollamış. Çocuklar gibi benim de canıma minnet. Yine çok eğlendik. Gülsüm kına getirmiş. İki elimin her yerine kalem ile nakış yapar gibi, kına ile çiçek desenleri yaptı. Bu işlem bana saatler sürdü gibi geldi. Görüntü öyle güzeldi ki, bunun ellerimden kısa bir süre sonra çıkacağını bilmek beni üzüyordu. Bu arada yine herkes kendi dilinde şiirler okudu, şarkılar söyledi.

Ali beyin benden ricası “Öğrenciliğim sırasında Taksim’deki Refik Saydam Caddesi 75 numarada Mustafa diye bir arkadaşım vardı, onun annesinin bana çok emeği geçti. Oraya uğrayıp selamımı götürebilir misin?” oldu. Ona oraların çok değiştiğini söyledim. Yine de isteğini yerine getirmek için elimden geleni yapacağıma söz verdim. “Eğer ben bulamazsam, siz gelince birlikte araştırırız.” dedim. Bunun üzerine “Okul bittikten sonra Türkiye’ye hiç gitmedim. Artık gitmek için bir nedenimiz olacak, çünkü sen orada olacaksın.” dedi.

Çocuklar bana onlarca bilezik almışlardı. Benim gibi renksiz biri için böylesine renkli ve parlak takıları kullanmak olanaksız. Birkaç tanesini olmaları mutlu etmek için takmıştım. Onlar yanımdaki yataklarda uyuyunca, ben de rengarenk bileziklerim, kınalı ve sargılı ellerimle uyumuşum.

29.11.1995 – Lahor – Karaçi

Uyanır uyanmaz kınaları yıkadım. Ellerim çiçek bahçesi gibi oldu. Çocuklar çok zor uyandı. Kızlar hemen formalarını ütüleyip, okula koşturdular. Benim yüzümden geç kalıp, kahvaltı edemediler diye üzüldüm.

Uçuş saatim yaklaşıyordu vedalaşmak istedim, Ali bey “Olmaz öyle şey, ben götüreceğim.” dedi. İşi bitene kadar Fazıl ile kriket oynadık. Fida bey vedalaşırken yine kafamı sıvazladı. Şıh olduğu için selamlaması böyle imiş, el sıkmıyor.

Saat 8,5 gibi motosikletle yola çıktık. Motosiklet korkumu bilen Ali bey “İnşallah bir dahaki gelişinde araba almış olurum.” diyordu. Yol oldukça uzun, hava ise çok soğuk. Sohbet ederek alana vardık. Başka bir ülkede okumak insanları etkiliyor. Kendi ülkelerinden farklı gördüğü yaşam ile ülkesindeki arasında sıkışıp kalıyor insan. Zor bir durum.

Ali bey ile vedalaştık. Alanda kimseler yok. Çantamı röntgenden geçirtmemek için yine savaşmak zorunda kaldım. Uçak seyahatlerinde cam kenarında oturmak tercihimdir. Kocaman bir uçak, çantamı yukarı minicik boyumla yerleştirmem imkansız, yanımda oturan genç yardım edip yerleştirdi. Gözüm camdan dışarıda dalıp gittim. Bakalım Karaçi’de neler görüp, neler yaşayacağım?

Mehmet -kaza sonrasında bana yardım eden ve Karaçi’de tıp eğitimi görmekte olan genç bir dost- ile iki yıldır yazışıyorduk. Bu gezide Karaçi’ye uğrayacağımızı düşünüp, onu da görmek istediğimi bildirmiştim. Umarım ona ulaşabilirim. Görmekten mutluluk duyacağım insanlardandır.

Nihayet uçak 11:20’de hareket etti. İçime bir hüzün çöktü, gözümden akan yaşlara engel olamıyorum, görecekler diye de utanıyorum. Bana yardım eden genç, benimle konuşmaya çalışıyor. Ben düşüncelere dalmış, onunla uğraşmak istemiyor, “İngilizce bilmiyorum” deyip duruyorum. O da ısrarla “Bu kadarı yeterli, anlaşabiliyoruz.” deyip, anlatmaya ve soru sormaya devam ediyor. Uçak yükseldikçe kulaklarım tıkandı. Ağzımı açıp kapayarak kulaklarımdaki ağrıya engel olmaya çalışıyorum. Bana sakız verdi, ama ağrıda bir değişiklik yok. Baktım başka çare yok, konuşmaya başladık. Adı Amir Khan, Interflow Communications Ltd.’de satış müdürüymüş. İş, politika, vs. hakkında anlatıp duruyor. Doğum günümü sordu. Deli mi ne, doğum günümü ne yapacak diye düşünüyorum. Meğer cep telefonundan fal bakacakmış. Daha önce yazdım ya burada el falı sanayi haline gelmiş diye, gençler bu işe teknolojiyi de karıştırmışlar. Baktı da. Çıkan fal ile ilgili bir şeyler söyledi ama anlamadım. Aman, bir falımız eksikti!

Ben de iyice geçimsiz oldum. Önce konuşmamak için mırın kırın ettim ama iyi ki ona rastlamışım, yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamadım. Ayrıca etraftan gelen iç bayıltıcı kötü kokular, onun parfüm kokusu ve şık görüntüsü ile katlanılır oluyordu. Nerede kalacağımı sorunca, YWCA ya da Haci Kamp dedim. Asistanları alanda onu karşılayacakmış. Seni gitmek istediğin yere bırakırlar dedi. Hayır, gerekmez dedim. Tanımadığım bir kişi, tanısam da zaten zahmete girsin istemem. Ama dinletemedim. Onun bavulu yoktu, arkadaşlarını buldu. Benim bavulumu aldı ve asistanlarını tanıştırdı. Adları Oruç ve Amir. Bürolarına gidene kadar asistan Amir arabayı kullandı. Amir Khan benimle oturdu. Bu arada rezervasyonum olup olmadığını soruyor, boş oda bulamazsan ne yapacaksın diyor. Bana yolda bazı yerleri gösterip sakın buralara gelme, burası otonom bölge, herkes silahlıdır falan diyor. Ben zaten hangi cesaretle bu adamların arabasına bindiğimi sorgulayıp duruyorum.

Baktı benim durumum pek parlak değil. Arabayı kullanan arkadaşı büroya bıraktık. En iyisi ben seni götürüp yerine yerleştireyim, içim rahat etsin dedi. Vallahi o İngilizce konuştuğu, ben de İngilizce bilmediğim için ne dediğini pek anlamıyor, ama böyle dediğini sanıyordum ki yanılmamışım. İngilizce ile Almanca’nın benzer sözcüklerinden dediklerini çözmeye çalışıyorum. Bu defa Oruç bize sürücülük yaptı, YWCA’ya gittik. İyi ki de benimle gelmiş. Orada sayesinde her şey kolay oldu. Müdire hanım ile konuşup, Fatima benim arkadaşım Türkiye’den geldi deyip, bana en güzel odayı ayarladı. Müdüre de kartını verip bir şeye ihtiyacım olursa kendisine her ne zaman olursa olsun hemen haber iletmelerini istedi. Nasıl teşekkür edeceğimi şaşırdım, vedalaştık.

Tanrılar! Atalarımız boşuna dememiş her işte bir hayır vardır diye. Bazen benim gibi kötümser birinin bile işte böyle iyimserliği tutabiliyor. Bencillik edip, iyi ki arkadaşla anlaşamayıp ayrılmışız, bu sürprizleri yaşayamazdım diye düşünüyorum.

Mehmet’in hastane adresine bir rikşa ile gittim. Hastanede değildi, beni yurda yolladılar. Yurttaki odasında oda arkadaşı Yunus vardı, Mehmet dışarıdaymış. Pakistan İslam Cumhuriyetinde erkekler yurdundaki odada bir kadın; öğrenciler çocuğum yaşta olsa da pek hoş bir durum olmasa gerek. Dışarı çıkıp bir şeyler içerek sohbet edelim dedik. Yolda Mehmet’e rastlayınca, özlem ve şaşkınlıkla sarılıştık. Yunus bizi baş başa bırakıp gitti. Eğer yabancı bir ülkedeyseniz kendi ülkenizden birini görmek, hastaya ilaç gibi gelir. Hele ki bu kişiyi daha önceden tanıyorsanız. Biraz önce hapşırık nedeniyle eczaneden aldığım ilacı bile içmeyi unuttum.

Mehmet beni rahat edeyim diye Hilton oteline götürdü. Ben ona ne kadar sefil bir gezgin olduğumu anlatıyorum ama demek ki başarılı bir anlatıcı değilim. Benim için kalacağım yerin temiz olması yeterli, lüks gerekmez. Öyle ki yeni bir yer görmek adına pisliğe bile katlandığım çok olmuştur.

Mehmet yola çıktığım arkadaşı da tanıyordu. Neden birlikte olmadığımızı sorunca durumu anlattım, şaşırdı. Buraya geleceğimiz tarihi aşağı yukarı Mehmet’e bir ay önce yazmıştım, o da YWCA’da rezervasyon yaptırmış ama bizden haber çıkmayınca bir hafta önce iptal ettirmiş. Yürüyerek beni kaldığım yere götürdü. Fakat yanlış gelmişiz, YWCA değil, burası YMCA imiş; yani erkekler için olan bölüm. Adres sorduğumuz biri Türk olduğumuzu öğrenince, bizi arabası ile biraz ilerideki YWCA’ya bıraktı. Pakistan’da Türk olmak yaşamı kolaylaştırıyor. Türk olduğumu öğrenen pek çok kişi yardım etmek için çırpınıyor. Mehmet yarın dersten sonra 14’te beni almaya gelecek, birlikte dolaşacağız.

YWCA’nın bahçesine çok büyük bir çadır kurulmuş. Hıristiyanların bir toplantısı var. Yüzlerce kişi ilahiler okunuyor, söylev veriliyor. Çok etkileyici bir görüntü. İnsanlar ayakta, eller havada “Halleluya.. Halleluya..., Şukur kar... Şifa payı... Şifa biye...” diyerek huşu içinde haykırıyorlar. Kadınların hepsi, erkeklerin bazıları Pakistan giysili ve kadınların hepsinin başları çadırlı. Üstleri tertemiz pırıl pırıl. Böyle bir görüntü kaçırılır mı, saldırdım fotograf makinesine.

Kimseye bağımlı olmadan seyahat etmek ne keyifli diye düşünerek uykuya dalarken, kendi kendime “Sen de kolay bir insan değilsin!...” diyorum.

30.11.1995 – Karaçi

Erkenden uyandım, grip olmuşum. Olabildiğince çabuk kendimi dışarı attım. Bir şeyler yiyip, ilaç içmeliyim. Yiyecek problemim nedeniyle bir şey bulamadım. Aç bilaç Cinnah’ın anıt mezarına kadar yürüdüm. Dönüşte birine Empress Bazar’a nasıl gideceğimi sordum. Kadın beni bir otobüse bindirip, kendi de bindi. İşe gidiyorlar belli, şık kıyafeti ve elinde evrak çantasıyla. Kalabalık bir yere gelince indik. İmparatoriçe Pazarı, İngiliz sömürge döneminden kalma Viktoryan tarzı sarı bir bina, güzel bir saat kulesi de var. Burası gıda pazarıymış. Bir meyve aldım; adını bilmiyorum. Hindistan cevizi ağaçları (gupra) altında, kavun ile armut arası bir şey olan bu meyveyi yedim. Sararmış yerleri lezzetli, yeşili tatsız tuzsuz bir şey. İçinde boncuk gibi siyah ve küçük çekirdekleri var. Bekçi bahçeden herkesi zorla çıkartıyor, nedense bana bir şey demedi. Yiyeceklerim bitince çevreyi dolaşmaya başladım.

Sokak aralarında gezerken bir kiliseye rastladım, kapalıydı. Dün Mehmet’in sözünü ettiği kilise, görünce anımsadım. Kazadan dört gün sonra Türkiye’ye dönüp ameliyat olabilmem için iki arkadaşım –ki bunlardan biri bu geziye birlikte başladığım kişi- beni buraya bir paket halinde getirmişti. Burada birkaç gün uçak beklememiz gerekti. Bu sırada Mehmet bize rehberlik yapıp çevreyi gezdirmişti. O zaman bizi bu kiliseye ve pazarlara da getirmiş. Mehmet beni, ellerimi kullanamadığımdan gördüğüm her şeye fotograf diye iç geçirirken, hatta bununla yetinmeyip arkadaşa bir yönetmen edasıyla şunu şöyle çek diye direktifler verirken hatırladığını söyledi. O zamanlar ne kadar komada kaldığımı hatırlamadığım gibi pek çok detayı da hatırlamıyordum. Tek hatırladığım su içersem tuvalete gitmek zorunda olacağım ve bunun için birinin bana yardım etmesi gerekeceğiydi ki bu yüzden yemek yemediğim gibi su da içmiyordum. Dudaklarım susuzluktan patlamış, yara olmuştu. Esin hanım bana su içirmek için adeta yalvarıyor, dudaklarımı ıslattığı mendil ile siliyordu. Ne korkunç günlerdi onlar. Açlık grevine yatmış protestocular gibiydim. Acaba su içmeyen insanın hafızası da mı zayıflıyor? Neden o günlere ait ayrıntıları hatırlamıyorum?

Biraz da Sadar Bazar’ı dolaşıp YWCA’ye döndüm. Mehmet gelince yeniden Sadar’a yürüdük. Uzaktan uluslar arası limanın da görüldüğü sahile bir taksi ile gittik. Kumu simsiyah ve pırıl pırıl, mikalı gibi. Şalvar-kamiz ile denize girenler, deve ve at binenler... Müthiş bir günbatımı... İnsanın canı buralardan ayrılmak istemiyor. Playland’a (lunapark) giderken kumsalda el arabasında balık satan birine rastladık. Görünüşe göre temiz değil. Ama balık olur da ben yemeden durabilir miyim? 26 Rupi’ye satılan bu balıklardan, kendim alıp yediğim gibi, Murat’ı da yemeye zorladım. Burada da balıklar kırmızı renkli baharatla tatlandırılmış.

Yürümeyi çok seviyorum, elimden gelse dünyayı yürüyerek dolaşacağım ya Murat’ın durumunu düşünmeden çocuğu yürütüp duruyorum. Böyle orası senin burası benim yürürken müthiş bir mahalleye vardık. Her yer tertemiz, tek ya da iki katlı villalardan oluşuyor. Birinin önünden geçerken burada oynayan çocuklar “Benazir’s Haus” diye Benazir Butto’nun evini gösterdiler. Sokaklarından belli, ayrı bir dünya burası. Yöneticiler her yerde pastanın en büyük ve en güzel dilimini kapıyorlar. Hele ki geri kalmış ülkeyseniz bu pay daha da iri oluyor. Yanımızdan geçen son model arabaları kullanan genç kızlar görüyorum. Mehmet’i oğlum ya da kardeşim sanıp göz süzüp klakson çaldıkları da oluyor. Burada kız-erkek arkadaşlıkları nasıl diye Mehmet’e sorası oldum. “Bizdeki kadar rahat değil ama zengin kızlar gençleri arabalarına alır.” dedi. Yani bizdekinden farklı bir durum.

Yarın alışveriş mekanları kapalı olacağı için ufak tefek hediyeler almak üzere Sadar’a döndük. Geçen gelişimde de uğradığımız, yılan derisinden ürünler satan –ki burada bunun ülke ekonomisine ciddi bir getirisi var- ve Türkçe konuşan gencin dükkanına gittik. Beni hatırlayıp bacı diye karşıladı. Bir başka arkadaşlarının dükkanına uğradık. Oradakiler bana Nataşa diyor. Mehmet sinirlenip “Len Nataşalar Rus, Ablam Türk.” dedi. Çocuk bu söz üzerine “Namaza gidiyoomm.” deyip kaçtı.

Benim dur durak bilmez koşturmalarımdan Mehmet çok yoruldu, ama belli etmiyor. Onu burada ayrılmaya güçlükle razı ettim. Yemek için nar almak istedim. Fiyatını İngilizce olarak sorduğum kişi bana 50 Rupi, aynı anda soran yerliye ise 20 Rupi dedi. Çarşı Pazar dolaşırken yuvarlak sayıların Urduca’sını da öğrendim ya itiraz edip 20 Rupi’den aldım.

YWCA’ya döndüm. Deniz kenarında yürürken ayakkabı ve çoraplarım berbat olmuş, onları yıkadım. Bahçede yine Hıristiyanların etkinliği var, arada bir çok güzel müzik sesleri geliyor, fakat yorgunluktan oraya gidecek gücüm yok.

01.12.1995 – Karaçi

Gripten sanırım ölü gibi uyumuşum. Dışarı çıkabildiğimde saat sekizi geçiyordu. Yollar oldukça boş, fakat yollarda bir sürü üzerinde “Rangers” yazan ve kasasında makineli tüfek olan askerleri arabalar dolaşıyor. Memon Camisini arıyorum, bulamadım. Bir yerde pazar kuruluyordu, fotografa daldım. Adamın biri beni kolumdan tutup Mitharam diye bir binaya götürdü. Avlu içerisinde polisler, ne olduğunu anlayamadığım için binanın içine girmeye çekindim. Oradan çıkınca gördüğüm bir camiye girdim, adı Arambal mescitmiş. Daha sonra sora sora Karaçi müzesini buldum. Oysa biraz önce yakınında fotograf çekmiştim, fark etmemişim. Müze girişi 4 Rupi. İçeride temizlik yapılıyormuş, açılmasını bekledim. Tertemiz ve güzel bahçesinde insanlar sere serpe uzanmış dinleniyor. Bu müzedeki görevliler daha kibar, peşimde koşturup durmadılar. Fakat Pakistan’da gördüğüm en ilginç müze Lahor’daki idi, onu da tam görememiştim. Sokaklardaki her boşlukta çocuğundan orta yaşlısına kadar bütün erkekler kriket oynuyor. Dünya kriket şampiyonu da bir Pakistanlıymış.

Mehmet ile YWCA’da buluşacaktık. Müzeden çıkınca oraya koşturdum. Kapıda biri “Fatma Abla!” diye seslendi, Mehmet’in arkadaşı Mahmut. Mehmet’in böbrek ağrıları tutmuş, beni dolaştırması için onu yollamış. Nasıl üzüldüm. Çocukcağız dün benim yüzümden çok yürüyüp, yorulmuştu. Belki de bu yüzden hastalandı. İçim parçalandı. Onu ziyaret edelim istedim. Mahmut bir yararımız olmaz dedi.

YWCA ile hesabı kapatıp çıktık. Çantalarımı Mahmut’un yurttaki odasına bırakıp, sahile gittik. Bir Budist tapınağını gezdik. Bizim gençler eski kente pek uğramak istemiyorlar, yine lüks mahallelerde yürüdük. Uzaktan çok güzel görünen bir yapının yanına vardık. Bu Kuade Azzam Cinnah’ın eviymiş, harap durumda. İçeri sokmadıkları gibi, fotograf da çektirmediler.

Mahmut Memon Camisinin yerini biliyormuş oraya geçtik. Yarım daire şeklinde bir yapı, minaresi binadan ayrı duruyor. Camiyi dolaşırken Türkçe konuştuğumuzu duyan birkaç kişi yanımıza gelip selam verdiler. Türkiye’den bir ihale için gelmiş müteahhitler. Caminin içi çok sade. Müteahhit olan arkadaş caminin akustiğinin çok iyi olduğunu söyledi. Oradan bir başka Memon camisine gittik. Bu ise dikdörtgen şeklinde bir yapı. Avlusu namazgah ve avlunun tamamı mermer kaplı. Bahçesindeki çeşmeleri sunniler, havuzu ise şialar aptes almak için kullanıyorlarmış. Bir saat kulesi görüp yanına gittik. Burada sürücüler devamlı klaksona basıyor, inanılmaz bir gürültü kirliliği. Pakistan’ın o ünlü süslü otobüsleriyle de Sadar’a döndük. Bu otobüsün önü kadınlar, arkası erkekler için. Sadar’a gelince acayip klaksonlar eşliğinde, güçlükle otobüsten inebildik. Zira arabaların durduğu ile kalktığı bir oluyor; durunca indin indin, inmedin bir başka durağı beklemen gerekiyor.

Çantalarımı almak üzere Mahmut’un yurduna gittik. Doğal olarak hatunların girmesi yasak. Nasıl üzülüyorum çocukların başını derde sokacağım diye. Mahmut çay yapıp, Ürdünlü bir arkadaşını davet etti. Eşiyle geldiler. Ürdün’e gittiğimi, ama bir kez daha Petra, Vadi Rum ve Akabe’yi görmek istediğimi söyleyince, eşi Mara’nın orada yaşadığını ve bir lokantaları olduğunu, gidersem kendilerine de uğramamı isteyip, adres verdi.

Tüm itirazlarıma rağmen havaalanına beni Mara götürdü. Zira eşi Said, Karaçi’de altı eylemci muhacirin yakalandığını, çevredeki polis ve askerlerin bu nedenle çok olduğunu, yolların tehlikeli olabileceğini söylemiş. Başıma bir şey gelir diye korkuyorlar. Oysa ben de onun dönüşü için endişeleniyordum. Yollarda silahlarla donatılmış askeri araçlar dolaşıyor.

Alana gelince aceleyle içeri daldım, Telaşımdan Mara ile vedalaşmadığımı fark ettim. Yine bagaj tartışması... Bu kez fotograf yeleğim bile röntgenden geçti. Bu yetmezmiş gibi kadın polis sırt çantamı açtırıp içini aradı. Doğaya meraklı olan annem için aldığım kestane benzeri yemişi tanımadı, bu kadın pazara uğramıyor mu acaba? Fotograf çantasını röntgenden kurtardım. Sonunda uçağa geçebildim, oldukça küçük bir uçak. Üstümde Paki giysileri, kollarımda rengarenk şıngırdayan bilezikler, eller kınalı.. Yerimi yine cam kenarından istemiştim; uçak her zamanki gibi kuran okunarak hareket etti, yanımdaki koltuklar boş. Oralara da yolcuların eşyalarını koydular. Amir’i aradım... Geveze, ne iyi yol arkadaşıydı.

Aktarmalı gideceğiz, ilk durağımız İslamabat. Verilen güzel yemeklerin hepsini afiyetle yedim. Uçakta saat 19:45 sıraları, yerlere kadar uzun elbise ve şalvarlı bir genç ezan okudu, sonra da namaz kıldı. Daha sonra bu garip kılık kıyafetli kişi arkamdaki Türklere söylev çekip durdu; sanırım Tebliğcilerden. Saat 21:10’da İslamabat’a geldik. Yolcular indikten sonra uçakta temizlik ve güvenlik kontrolü yapıldı. Burada hostesler de değişti. Birkaç gün önceki Lahor-Karaçi uçuşundaki erkek hostes beni görünce, “Again!” diye şakalaştı.

İslamabat’tan 22:25’de hareket ettik. Yol bu kadar uzun olunca sıkıntıdan önüme konulan her şeyi yiyorum. Tuvaletler bir rezalet. Tam da tren ve otobüsleri gibi her şey koltuk aralarında... Bir tek tavuklar eksik.

İslamabat’tan sonra bir ara uyumuşum, 1:30’da uyandım. Camdan aşağıyı izliyorum. Biraz sonra olağanüstü ışıklı bir şehir göründü, tahminimce Dubai. Yaklaşık 20 dakika sonra bir başka ışıklı şehre indi uçak, Abu Dabi imiş. Bir saat de burada bekledik. Bu arada kaptan pilot yanıma gelip kılık kıyafetime iltifatlar ederek “Lahor’dan mı?” dedi. Sanırım o da Tebliğcilerden. Saçı sakalı onlara benziyor ve bıyıksız. Güler yüzlü bir şişko. Saat 7’ye doğru uçak Kahire’ye indi, 50 dakika da orada bekledik.

Abu Dabi – Kahire arası gazeteye göz atarken, Writing ödülleri Benazir tarafından verildi başlığına takılıp anlamaya çalışırken, Amir Khan’ın şirketinin iki ödül aldığını gördüm. Dünya ne kadar küçük.

İşe başlayınca yazmaya zaman bulamayabilirim diye ve sıkıntısından yurtdışında yaşayan arkadaşlara döndüğümü bildiren mektuplar yazarken, erkek hosteslerden biri ile de sohbet ediyoruz. Pakistan’da ne kadar kaldığımı, hangi kenti sevdiğimi soruyor. Benim için her ülkenin, her kentin sevecek mutlaka bir yanı oluyordu: Bazısında yaz, bahar... Bazısında insan, kültür, doğa, mimari... Bazısında gece, gündüz...

Mısır semalarında tan ağarmakta. Karaçi – İslamabat yemek, İslamabat – Abu Dabi aperatif, Abu Dabi – Kahire aperatif, Kahire – Şam ve Şam - İstanbul kahvaltı; 12 saatten fazladır yiyip duruyorum. Bu yetmez gibi çikolata sevdiğimi öğrenen hostesler, durmaksızın bana çikolata taşıyor.

Saat 11 (Türkiye Saati ile 8)’de İstanbul’a vardık. Bagajımı beklerken en yakın arkadaşımı telefonla aradım. “Arkadaşın geldi, sen nerede kaldın, çok endişelendik!” dedi. Bagaj bandında dönüp duran çantamı kaptığım gibi dışarı fırladım. Polisleri sonra fark ettim. Onlar bu şaşkın halime gülüşüp, kontrole gerek duymadılar.

Başka kentlere göz süzmüş, gönül düşürmüş ama sonunda daimi sevgilim İstanbul’a dönmüştüm. Tüm gezilerimin ardından yaşadığım en büyük mutluluk İstanbul’a dönmekti.

Burada okuduklarınız, tutkulu bir gezginin küçük penceresinden görmüş olduğu o günlerin İran ve Pakistan İslam Cumhuriyetleri ile birlikte seyahatin tecellisi, belki de cilveleridir. Benim penceremden böyle göründü... Eminim ki farklı bir göz ve yürek bur(n)aları daha farklı görecek/yorumlayacaktı...

İstanbul, 06.10.2005 – Fatma Özdirek

İran - Pakistan Güncesi -5-

23.11.1995 – Ravalpindi – Peşaver

Arkadaşım çantasını yerleştirirken çıkan sese uyandım. Çantasını yüklenip çıktı. Bu kadar şeyi paylaştıktan sonra insan her ne olursa olsun vedalaşmadan gidebilir miydi? Artık bu kadarı fazlaydı. Ardından gidip “Allahaısmarladık demeyecek misin?” dedim. “Kahvaltıya iniyorum.” dedi. Çantalarımı yerleştirip ben de kahvaltıya indim. Hesap her zamanki gibi ortak geldi; hesabı bölüştük. Bu sırada Inge gelip, ne yapmaya karar verdiğimi sordu. “PIA’nın açılmasını bekliyorum, uçuş soracağım.” dedim.

Arkadaşım sırt çantasını alıp gidiyordu ki geri dönüp yanıma geldi. Karşımda uzun süre sessiz durdu, sonra da “İstersen seni Peşaver ya da Lahor’a kadar götüreyim.” dedi. “Sağol! Ben kesinlikle önce Peşaver’e gideceğim. Peşaver gibi zorlu bir yolu bir kadının yalnız başına yapmasının riskli olduğunu biliyorsun. Ama bu beni isteğimden vazgeçirtmiyor, sadece tedirgin ediyor. Araba ile başaramazsam, uçakla gideceğim. Garaja gidince vazgeçtim diyeceksen sen git. Sen beni hiçbir yere götüremezsin. Buraya kadar da sen getirmedin, birlikte geldik. Bundan sonra ancak tesadüfen yolun o yöne olursa, neden aynı arabada gitmeyelim?” dedim. “Ama, oradan buraya döneceğiz.” dedi. Bunun üzerine “Benim oradan nereye gideceğim seni ilgilendirmez. Ben Lahor ya da Karaçi’ye geçmek istiyorum.” dedim. “Biliyorsun Karaçi tehlikeli” dedi. “Buralarda tehlikeli olmayan bir yer mi var? Ben gideceğim.” dedim. “Hadi Peşaver’e gidelim.” dedi. Benim çantalarımdan birini de tüm itirazlarıma rağmen aldı. Minibüs garajına gittik, artık çantalarımı arabanın bagajına vermek istemiyorum. Zira içinde çekilmiş bir sürü film vardı. Üç kişilik bilet alıp, çantaları yanımızdaki koltuğa yerleştirdik.

Yolda hiç konuşmuyoruz, ara sıra ben Türkçe bir sözcüğün İngilizce’sini soruyorum. Pindi – Taxila – Junktion – Kamra’dan sonra tarım alanları başladı, bereketli ovalar, genellikle çok sevdiğim okaliptüs ağaçları... Çevrede dolaşan ve çalışan olarak yalnızca erkekler görülüyor.

Yol boyunca yaşam sokaktaki kerevetler üzerinde ve çadırlarda sürüyor. Öğretmenler çayırlara öğrencileri toplamış, açık havada ders yapıyorlar. Camilerin üstündeki maket gibi minicik minareler, süslemeler, yollarda satış için sergileniyor. Gammon, Nizampur civarı; İndus’un kollarından biri yayılmış ovaya çağlayarak akıyor. Güzelim nehrin akışıyla Peşaver’e gidiyor olmanın mutluluğu bana coşku veriyor. Nehri çok uzun bir köprü ile geçerken, sağda müthiş bir sur ve eski köprü kalıntıları göründü. Daha sonra koltuk komşum adının Rohsinera olduğunu söylediği bir yerde pembe müthiş bir bina gördüm, üzerinde Gülistan yazıyor. Saat 9’da minibüs Pindi’den hareket etmişti, Peşaver’e 12’ye doğru ulaştık. Yolun bu kadar kısa olduğunu bilseydim, bu arkadaşın kaprislerine katlanır mıydım? Yine de sağ olsun, her şeye rağmen bu yolculuğa çıkabilmeme neden olduğu için ona minnettarım.

Minibüsten inince buraya kadarki birliktelik ve yardımları için arkadaşa teşekkür edip, Inge’nin önerdiği Jean’s Bakery arkasında Tourist Inn Motel’e gitmek için bir rikşa çevirdim. “Nerede kalacaksın?” dedi. “Tourist In Hotel’de.” dedim. “Ben de seninle gelebilir miyim?” dedi. “İstiyorsan gel.” dedim. Taksi ile gitmek istiyor, ben rikşa ile gideceğim diye tutturunca o da yanıma oturdu, otele geldik. Kocaman bir bahçe içinde tek katlı bir bina. Kadın-erkek 8-10 kişi aynı odada kalıyor. Herkesin bir arada yattığını görünce çok şaşırdı ve “Sen filmlerinin çalınmasından korkuyordun, ayrı bir oda yok mu?” dedi. Gerçekten de filmler için endişeliydim. Bunun üzerine iki kişilik bir oda için anlaşıp, dolap ve oda kapısının anahtarları aldık. Herkesin yattığı bölümlerden geçerek odaya ulaştık. “Anahtarlar sende kalsın, ben erken çıkar geç gelirim.” dedi.

Burası beni çok keyiflendirdi. Almanya’da kaldığım Jugendherbergeler (Guesthouse) gibi bir sürü yabancı ile bir arada kalınıyor. Fiyatı da ucuz, 15 Rupi. Çantaları bıraktım, bir şeyler yiyip, çarşıya gittim. Ayrıca burada kendi yemeğimizi pişirme olanağımız da var. PIA büroya uçuş sordum. Anlaşmak oldukça zor oldu, ama bir Peşaver-Lahor-Karaçi-İstanbul uçuşu rezerve ettim. Hatta kafamda oluşan yeni sorularla ilgili olarak birkaç kez ofise girip çıktım. Artık güvenlik halime gülüyordu. Zira güvenlik için her girişte arama yapılıyordu, üzerimde de şalvar, elbise, başörtüsü komik bir giysi var. Sonunda anlaştık uçuş için 17.215 Rupi ödeyeceğim. Dışarı çıktığımda adamın birinin elle tacizine uğradım ki burada ilk kez böyle bir şey başıma geliyordu. Bu hareketinin karşılığını verdim, ama yine de sinirlerim bozuldu.

Mahabat Khan’s mescide gittim, dışarıdan harika görünüyor, ikindi sonrası fotograf ışığı da enfes. Adamın biri içeri sokmak istemiyor. Müslüman’ım deyince, pasaportuma bakmak istedi. Boş bulunup pasaportumu gösteriyordum ki başka bir adam pasaportumu kaptı ve çantama geri koymamı adeta emretti. Bana “Buralarda kimseye pasaport ve çanta gösterme, elinden alırlar!” dedi. Diğer adama da bağırıp, oradan kovdu. Korkudan ölüyorum, zira adam yine de çevremde dolaşıp “Hıristiyansın!!!” diye bağırıyor. Tartışarak oradan uzaklaştım. Bir rikşayla müzeye gittim. Onlar da bir alem. İçeride fotograf çekmek yasak olmasına rağmen, zorla çektirip para almak istiyorlar. Artık durumu öğrendim ya fotograf çekmedim. Müzenin mimarisi de, içi de çok güzel. Giriş ise sadece 1 Rupi. Arkeoloji, etnoloji ve Budizm ile ilgili bölümler var. Fakat çok bakımsız, aydınlatma yok, tavan yağmurdan akmış, duvarlar kabarmış.

Elle tacizden sonra tedirginim, ara sokaklara fazla girmiyorum yine bir rikşa ile Sadar’a gittim. Uçak bileti almak için döviz bozdurmam gerekiyor. Elimde yüklü bir para görenler ne yapar diye çekiniyorum. Çünkü adamlar bir yapıştı mı yakanı bırakmıyor. Yarın cuma, tatil günü, her yer kapalı olurmuş. PIA’ya yeniden uğradım, kredi kartı geçiyormuş, rahatladım.

Gece sokaklar çok tehlikeli olabilirmiş, otele döndüm. Motelin önündeki bir masada oturdum, art arda içtiğim K2 sigarası eşliğinde günlüğümü yazıyorum. Burada başıma bir şey gelirse; birinin nerede olduğumdan bari haberi olsun diye Türkiye’deki bir arkadaşıma yazmaya başladım. Pindi’de yalnızca silah sesleri duyuyorduk. Ama burada silahtan başka roketatar sesleri de duyulur oldu. Çoğu zaman üzerimizden geçen roket mermilerinden çıkan ışığı karanlıkta izleyebiliyoruz.

Çevremde bir sürü ulustan insan, her telden sohbet ediyor. Almanlarla konuştuğumu görenler, benimle de konuşmaya çalışıyorlar. İngilizce bilmediğimi söyleyince, bu keyifli ortamı izlemekle yetiniyorum.

Silah seslerine rağmen günler sonra ilk kez rahat uyuyabildim.

24.11.1995 – Peşaver

Sabah çorba pişirip içtim. Biraz temizlik yapıp, postaneye gitmek için çıktım. Yollar bomboş ve ürkütücü. Postane kapalıymış, yiyecek bir şeyler alıp otele döndüm. Hava oldukça soğuk. Ortalık hareketlenip ısınınca kendimi yeniden dışarı attım. Hava çok soğuk, sanki burada daha da geç gün doğuyor. PIA’ya uğrayıp biletimi aldım.

Bugün cuma tatil, biraz da bombalama olayının etkisiyle sokaklar bomboş. Bir yerde otoyolu kapatıp cuma namazı için hazırladıklarına tanık oldum. Havaalanı transferi için fotokopi çektirmem gerekiyordu, onları hallettim. Burada camilere girmek korkumu tetikliyor ve çoğunlukla da peşime iyi ve kötü niyetli birileri takılıyor. Peşaver Pakistan’ın diğer kentlerinden gerçekten çok farklı. Hırsızlık korkusu ile ne yapacağımı bilemiyor ve aklım camide kalarak çıkıyorum. Bir camide de yine böyle oldu, adamın biri Müslüman olduğumu anlayınca tutturdu namaz kıl diye. Aptestim yok diyorum, anlamıyor; ayakkabılarımı kapıp adeta kaçtım. Hemen ardından bir kilise bulup kendimi oraya attım. Paki (Pakistan) giysili, ama çok modern kıyafetli insanlar girişi doldurmuş ve adeta şıklık yarışındaydılar; kendimi bir baloda sandım. Düğün töreniymiş, hoşgörüyle fotograf çekmeme izin verdiler ve onlar da benimle fotograf çektirdiler. Oh fotograf olunca keyfim yerine geldi. Fotograf sonrası mutluluğum için Faruk Akbaş’ın söylediği sözünü hatırlayıp; yüzümün kızarmasına engel olamadan, kendi kendime güldüm. Bugün düğün günü sanırım, her yerde otomobiller süsleniyor.

Sebze pazarı ve eski pazara uğrayıp kuru üzüm, turp (havuç gibi ince ve uzun, beyaz, üzerine baharat ve tuz sürülerek yeniliyor) alıp sokaklarda yedim. Çantam çok ağır, yorgunluktan ölüyorum. Pazarda ilk kez beyaz peynire rastladım. Peynir ile nan (ekmek) alıp, otele döndüm. Oturduğum masaya bir sürü Avrupalı doluştu. İstanbullu olduğumu öğrenen bir İngiliz Türkiye anılarını anlatırken “Keşke şimdi İstanbul’da Kemancı Barda olsaydık.” diyor. Bu arada dışarıda silahlar konuşuyor. Pindi’de tanıştığımız muhabir olan İngiliz arkadaş gazete haberlerini bizlere okuyor. Ah bir de detaylarını anlayabilsem. Okuduğu haberler terör ile ilgili. Muhabir arkadaş bana devamlı “Senin kocan nerede, görünmüyor?” diyor, ben de onu oyalıyordum. Bilet sorununu da kendi başıma halledince iyice meraklandı, durumu ona anlatmak zorunda kaldım. “Demek ki onun için bize görünmüyormuş.” dedi.

Buradaki bütün gezginler bir Paki giysisi edinmiş. Kadınlar olabildiğince kapanıyor. Erkekler şalvar-kamize ilaveten bir Afgan veya Paki şapkası da takarak sokağa çıkıyorlar. Gereğinden fazla kapalı olan giysime rağmen, beni de yerel giysiler giymem konusunda uyardılar.

Merkezde uzun aramalar sonucu telefon postanesini buldum, faks da açık. Fakat içeriye girebilmek için çantamı kapıya bırakmalıyım. En değerli varlığım fotograf makinelerimi onlara güvenip bırakamayacağım için telefon ve faksa boş verip otele döndüm.

Saat 17’den sonra karanlık başlayıp, ortalık ıssızlaştığından ara sokaklar tekin değil. Bu durumda kendimi daha riske atıp fotograf çekmeye çalışmıyorum. Umarım Karaçi ya da Lahor’da durum daha iyidir. Fakat İngiliz arkadaş Karaçi’nin de oldukça tehlikeli olduğunu söyledi. Neyse, oraları da görmek için bir yöntem bulacağım.

Yarın ayrılacağımı söylediğim için motel sahibi parayı isteyip duruyor. Ödeme için arkadaşın gelmesini bekliyorum. Bu arada boş oturmaktan da sıkıldım ama silah sesleri ve karanlık yüzünden dışarı çıkmaya da cesaretim yok. Yemek yaptım. Yarın için peynir ve siyah ekmekten oluşan bir kumanya hazırladım. Lahor bu kadar tehlikeli olmasa da gece rahatça sokağa çıkabilsem.

Arkadaşım oda parasını verirken “Ben belki yarın ayrılırım.” dedi, “Ben de ayrılacağım.” dedim. “Nereye gidiyorsun?” deyince, “Bilmiyorum.” dedim. İnsanı böyle aksi yapıyorlar.

Keşke yanımda İngilizce sözlük getirseydim, sanırım kısa sürede epey sözcük öğrenebilirdim. Arkadaşımın garip davranışı hiç de fena olmadı. Böylece, ben İngilizce bilmeden de pekala Hindistan’da yalnız başıma dolaşabileceğimi anlamış oldum. Sanırım Radikal İslam’ın etkisindeki bölgelerden kurtulunca, seyahat daha kolaylaşacak.

25.11.1995 – Peşaver – Lahor

Erkenden uyanıp çantalarımı hazırlamaya başladım. Arkadaşım da kalktı. İkimizde de çıt yok. Çantasını alıp çıktı. Ben de odayı boşaltıp, para bozdurmak için dışarı çıktım. Yandaki okuldan sesler geliyordu. 12-15 yaş arası gençler korosu şarkılar söylüyor. Fotograf çekeyim istiyorum, içeri girmeye çekiniyorum. Bizim otelin işçisi gir işareti yaptı, yüreklendim. Ah şu insanlar...

Otelden ayrılırken, görevli not defterine bir şeyler yazmamı istedi. Aşağıdaki notu yazdım:

“İnsanları tanımak, geçmişin izlerini görüp, bugünü yaşamak ve yarınlara daha farklı ulaşmak için geziyorum ülkeleri. Bu nedenle bir arkadaşla çıktım yola, nihayet Pindi’de “buraya kadarmış” diyebildi. Yine de sağ olsun, o olmasaydı yalnız başıma çıkamazdım bu geziye (İslam’da kadın tek başına!!). Yine sağ olsun, buralarda da tek başına yapılacağını onun sayesinde öğrendim.
İngilizce bilmeyi isterdim, insanları daha iyi tanımak, kendimi de anlatabilmek için.
Neden olmasın, belki, birkaç yıl sonra biraz İngilizce öğrenmiş olarak yeniden gelirim TOURIST INN MOTEL’e.
“Yaşamak güzel şey be kardeşim
Bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine - Nazım Hikmet”
25.11.1995 = 8:00 - Fatma Özdirek”

Okulun önünde fotograf çekerken karşı yoldan arkadaşımın geçtiğini gördüm. Allahaısmarladık anlamında elini kaldırdı, ben de aynı şekilde güle güle dedim. İki yıl önceki gezide yaptığı iyilikleri asla unutmadım, unutamam da. Tüm aksiliklere rağmen ona minnettarım. Keşke daha açık davranıp, beni oyalamak yerine “Ben seninle anlaşamıyorum, bu yolculuk seninle sıkıcı olmaya başladı, ayrılalım.” deseydi. O zaman bütün bu tersliklere gerek kalmazdı.

Rikşacıyla 30 Rupi’ye anlaştık. Arkadaşlar Cantonment’in buranın en tehlikeli bölgesi olduğunu söylüyorlardı, oradan geçeceğimiz için biraz tedirgindim. Yol sadece 10 dakika sürdü. Herhangi bir aksilik de olmadı.

Alan girişinde filmler zarar görmesin diye fotograf çantamı röntgene vermemekte direttim. Kadın polis çağırdılar, kalemimin içini bile aramaya çalıştı. Uzun süre bagaj vermek için bekledik. Bizlere benzeyen birine rastladım, Azeri’ymiş. Sanırım o da beni kendilerine benzetti selam verdi, sohbet ettik.

Nihayet kapılar açıldı, otobüslere geçtik. Uçaktaki koltuğuma yerleştim, dualarla kalktı uçak. Yolculuk 45 dakika sürdü. Taksiciler kapıda üzerime saldırdı, güzelim rengarenk rikşalar dururken taksiye kim bakar? Bir rikşacı 100 Rupi istedi, 60’a anlaştık. Shahah-e-Fatima Cinnah Road ile Temple Road arasındaki YWCA’a (Young Women’s Christian Association) götürecek. Kapıda güler yüzle karşıladılar, ama boş odaları yokmuş. Şimdi işler karıştı!.. İngilizce olarak “Boş odanız var mı?” diye sorabiliyorum, ama “Ne zaman boşalır, vs..” gibi soruları sormayı bilemiyorum. Neyse ki onlar “Biraz bekle belki boşalır.” dediler. Bir süre bekledim, oda boşalmadı. Uyku tulumum da yok ki bahçede bir ağaç altına kıvrılayım. Bir süre sonra “Yalnız kalan Kanadalı bir bey var, konuşalım eğer o isterse birlikte kalın.” dediler. Çaresiz olur dedim, ama o da gelmiyor. Bu arada saat hızla ilerliyor. Gece sokakta kalmak istemiyorum. Sıradan bir otele Müslüman bir kadın olarak gidip rahatsız olmak da istemiyorum. Düzgün bir otele ise verecek param yok. Zira fiyatlar 80 Dolardan başlıyor.

Dr. Tarık beye uğradığımızda bize bir doktor arkadaşının telefonunu verip, Lahor’a giderseniz onu mutlaka bulun, bir Türk’le karşılaştığına sevinir, size de yardımcı olur demişti. Verdiği telefonunu aradım. Telefona çıkan kişi Urduca konuşuyor, anlaşamıyoruz. Birinin aracılığıyla Dr. Ali Mohammed’in şu anda orada olmadığını öğrendim. Ve ona Türkiye’den bir misafiriniz var diye not bıraktırtmayı başardım. Sinirlerim de bozulmaya başladı. Sinirlerim bozulunca her zamanki gibi aklıma yemek geldi. Çantaları bırakıp dışarı çıktım. Yemek problemim de var, her şeyi yiyemiyorum. Kestane benzeri bir yemiş (nilüfer gibi, gölet ve derelerdeki suda yetişen, yaprakları daha küçük ve sık bir bitkinin su içinde oluşan meyvesi) alıp yiyerek sakinleşmeye çalışıyorum.

Çıkışta ayağım kayıp düşünce, sinirlerim yeniden gerildi. YWCA’ya döndüm. Yine oda boşalmamış, bavulumu bıraktığım kişi ortalarda yok. Olamaz! Biri bana yardım etmeli, yoksa bu gece sokakta kalmam işten değil. Birden burada gördüğüm herkese “Almanca biliyor musunuz?” diye sorup, yardım istemek aklıma geldi ve bahçeye çıktım. Pakistan giysili, başı örtülü, kumral bir bayana yaklaştım, önünde duran bir tomar kartpostalı yazmaya çalışıyor. Görüntüsü de pek Avrupalıya benzemiyor. Çaresiz, İngilizce olarak “Almanca biliyor musunuz?” diye sordum. Bu arada gözüm kadının o anda yazmakta olduğu karta ilişti. Ne o! Adreste “Sivas-Turkey” yazıyor. Yazılar da Almanca. Gözlerime inanamıyorum... Hayal mi görüyorum?

Evet, Andrea bir Almanmış. Eşi ve bir arkadaşı ile uzun süredir burada çadırda kalıyorlarmış. Otuzlu yaşlarda görünüyor. Benim Türk olduğumu öğrenince, Türkçe’yi çok özledim deyip, anımsayabildiği birkaç kelimeyle benimle Türkçe konuşmaya çalışıyor. Odayı dert etmememi, eğer oda bulamazsak, kocasını arkadaşının çadırına gönderip benimle çadırını paylaşabileceğini söyledi. İnanılır gibi değil. Oysa ben yazdığı adresin Sivas, yazıların da Almanca olduğunu görünce rüya görüyorum sanmıştım. Biraz sonra Andrea’nın eşi Stefan ve Belçikalı arkadaşları Peter geldi, tanıştık. İngilizce bilmeden nasıl buralara geldiğimi sordular. Arkadaşımla olan terslikten söz ettim. Yöneticiyle konuştular, halen boşalan oda yok. Birlikte dışarı çıkmayı önerdiler. Çarşıyı dolaştık, postaneye uğrayıp postalarımızı gönderdik.

Yemekten sonra eski gözlemevine (Observatorium) gittik. Kendi hikayelerini anlattılar. Karı-koca ressam, minyatürü seviyorlarmış. 2,5 yıl önce Almanya’dan yürüyerek yola çıkmışlar. Önce Türkiye’ye gelmişler, amaçları Hindistan ve Nepal’e kadar yürümekmiş. Sivas’ta Yivli Minareye aşık olup orada iş bulmuş ve sekiz ay restorasyonda çalışıp Türkçe öğrenmişler. “Türkler bize çok yardım etti, onları çok seviyoruz.” diyorlar. Sivas’taki yedinci aylarının sonunda, bir gün yolda kendilerine benzeyen Peter’e rastlamışlar. “Burada ne yapıyorsun?” demişler, “Hindistan’a yürüyorum” demiş. Onu da yanlarına almışlar, bir ay daha Sivas’ta kalıp, sonra hep beraber yollara düşmüşler. 2,5 aydır Lahor’dalarmış. Daha 4 ay burada kalıp, çünkü buranın ahşap mimarisinden çok etkilenmişler, bu mimarinin eskizlerini çıkartmayı, resimlerini yapmayı düşünüyor, öncelikle yöresel mimariye sahip bir binaya yerleşmeyi istiyorlarmış. Çevredeki esnafın hemen hepsini tanıyorlar. Güzel ilişkiler kurmuşlar. Yaptıkları kartları ülkelerine gönderip, gelir elde ederek yaşıyorlarmış. 60 adet kartları postada kaybolmuş, çok üzülmüşler. O kartların fotograflarını çekmişlermiş. Bu akşam onları fotografçıdan aldık. Burada dia banyosu çok ucuzmuş. Benim dialarımı da burada yıkattırmam için ısrar ettiler. Kötü banyo olmasından korkarak 19 adet verdim. Beraber dolaştığımız sürece fotograf çantamı Peter ile Stefan taşıdı, bana bırakmıyorlar. “Sen ufak tefeksin, çok yorulursun bu koca çanta ile” diyorlar.

YWCA’ya dönünce öğrendim ki, odada kalan Kanadalı değil Japonmus. Son günlerde yaşadıklarımdan sonra Türkiye, İran ve Pakistanlı olmasın da, nereli olursa olsun diye düşündüm. Sonra da böyle düşünebildiğim için kendime kızdım. Andrea ile Stefan Japon arkadaşla konuştu, kabul etmiş, onunla kalacağım. Adı Katz, hoşsohbet biri, yirmili yaşlarda. Otomobil mühendisiymiş. Uzun uzun sohbet ettik. Katz gezmeye Türkiye’den başlayıp, İran ve Pakistan’ı görmüş. Yarın da Hindistan’a geçecekmiş. Çok da geveze, beni saatlerce lafa tutup uyumamı engelledi. Neyse ki konuşmaktan yorgun düşüp uyudu. Artık benim de dayanacak gücüm kalmamıştı. Yarın sabah buradan ayrılıyormuş, artık bu odada ben kalabilirim diye düşündüm. Nasılsa Karaçi uçuşuma daha dört gün var.

Yattığım yatak ya, yatak değil gibi bir şey. Eskiden bizdeki demir divanlar benzeri, ana elemanları bambudan, yatılacak yer hamak türü iplerle örülmüş. Üzerinde ne bir şilte, ne de bir yastık var. Neyse, birkaç saat önce sokakta bir uyku tulumunda uyumaya razıydım. Yıllar önce Gayrettepe 1. Şube’deki hücrede gözaltında kaldığım onaltı günde de bundan farklı değildi durum. Hatta o zaman bu boyutta bir yatağı beş kişi paylaşmıştık. Çaresiz kalınca taş üstünde bile uyuyabilirim. Konforlu değil, ama güvenli bir yer olması yeterli.

Stefan ile Peter atkılarını bana bırakmıştı. Benimkini altıma, onları da üstüme alınca fazla üşümedim. Huzurlu bir şekilde uyumuşum.

26.11.1995 – Lahor

Katz uyanmış toparlanıyor; saat 8,5’da gidecekmiş. Sular akmıyor. Her yerde su aradım yok. Bahçeye çıktım. Andrea çayıra kocaman bir halı sermiş, üstüne kahvaltı hazırlıyordu. Beni de çağırdı, ekmek ve peyniri alıp gittim. Bahçedeki kampçıların çoğu katıldı, keyifli oldu. Karavanda kalan Slovak’ın annesinin yaptığı marmelatlar, yumurta, bal, birkaç tür çay. Zengin bir kahvaltıydı. İlk kez misk ve ahududu çayı içtim. Ahududu çayının tadı ve kokusunu sevdim. Saat 10’a kadar kahvaltı ve sohbet sürdü. Slovak arkadaşı sevgilisi burada terk etmiş, benim de gezi arkadaşımla sorunlarım olmuştu. Bize takılıp gülüştüler. Sürekli İngilizce konuştukları için Andrea ve Stefan’ın çevirileri hariç, ben yine konuşulanları dinlemekle yetindim. Andrea fiziki olarak güzel bir kadın değil, ama öylesine içten, tatlı ve akıllı ki onunla sohbetti herkes seviyor, grubun lideri o. Kendinden yaşlı bile olsa herkese ana sevecenliğiyle yaklaşıyor. Avrupalılarda rastlamadığım bir durum.

Andrea şehrin eski yerleşim bölgesinde birkaç yeri mutlaka görmemi önerdi. Fakat oraya giderken yol üzerinde kiliselere rastlayınca, takılıp kaldım. Kiliseleri, adliye binasını dolaştım, sonra hayvanat bahçesine gittim. Filden, leopara, hipopotamdan kuşlara bir sürü canlı. En sevimlisi bir maymun ailesi ve minik yavrularıyla oyunlarıydı. En ilginci ise sürü halinde dolaşan Bengal kaplanlarıydı. Orayı dolaşıp YWCA’ya döndüm; çünkü dün Dr. Ali beye bugün arayacağım diye not bıraktırmıştım.

Bahçede Andrea’yı gördüm, yine bir şeyler yazıyor, Stefan da resim yapıyordu. Telefon için dışarı çıktım, yakında bulamadım. Acayip sokaklara girip çıkıyorum. Döviz bozucular peşimde koşturuyor. Sonunda bir dövizciden rica ettim, Ali beyi aradı. Telefona kendisi çıktı. Kısaca durumu anlatmaya çalıştım. Haberi alınca merak etmiş. “Hemen sizin yanınıza geliyorum.” dedi. YWCA’ya geri döndüm. Bekle bekle ne gelen var ne giden. Pirpirikliyim ya, yerimde duramıyor; bir kapıya gidiyor bir salona geliyorum. Bu arada yönetici geldi, odamı değiştirmek istiyor. Andrealar da yok. Kalabileceğim oda 4 kişilik, iki erkek, bir genç kız var. Eşyaları taşırken Andrea geldi. Akşam 19’da yeniden gözlemevine gitmek üzere sözleşmiştik. Odayı değiştirmem gerektiğini ve tanıdığımın geleceğini söyledim. Onlar gözlem zamanını kaçırmamak için gittiler.

Uzun bir süre sonra yönetici elinde Dr. Ali Mohammad’in kartı ile geldi. Sekreterliğe almış, tanıştık. Bana kendilerinde kalmam için ısrar etti. Onları rahatsız etmek istemiyor, fakat bir Pakistan ailesi tanıyıp, ev yaşantılarını görmeyi de çok istiyorum. Ali bey gidip motosikletini getirdi. Bu arada odayı ayarlayıp parasını verdiğim halde, onunla gitmeye karar verdim. İyi ki beni zorlamış, yoksa ben çekinir gitmezdim. Ali bey fotograf çantamı motosikletin önüne koydu. Küçük çantam sırtımda ben de arkasında oturuyorum. Motosikletle gitmekten de ödüm kopuyor. Adamcağıza tutunmaya çekiniyorum. O ise sıkı tutun deyip duruyor. Yol da uzun mu uzun. Allah’tan o sürekli konuşarak dikkatimi yola değil anlattıklarına vermemi sağlıyor.

Sonunda vardık. Ev dediği birkaç katlı hastane binası. Hastanedeki bir odaya beni yerleştirdi; odada dört yatak, TV var. Böylece hasta olmadan hastane odasında da yatacağım. Arkada ağabeyinin evi varmış, eşyaları bırakıp oraya geçtik. Ağabeyi Fida İlahi, eşi Haticani, Kızları Gülsüm (17), Büşra (14), Tenzile (13) ve küçük oğul Fazıl (7) ile tanıştık. Bana yemek hazırlayıp, çay yaptılar. Öylesine heyecanlıyım ki, yemek yiyecek durumda değilim. Sevmediğim halde çay içtim. Beni memnun etmek için her şeyi Türk usulü yapmaya çalışıyorlar. Dr. Ali Mohammad Türkiye’de tıbbı bitirip buraya dönerken çaydanlık, şekerlik, çay bardağı ve tabakları alıp beraberinde getirmiş. Yıllardır hiç kullanmamışlar; benim için onları çıkardılar. Ali bey tarif ediyor, kızlar hazırlıyorlar. Anneleri çok güzel ve zarif bir kadın, yemek ile uğraşıyor. Ekmek yapmaya başlayınca, ben de yardım ettim. Ali bey de ısrarla “Sen istediğin gibi yemek yap, bizimkileri beğenmezsin.” diyor. “Ben sizin yemeklerinizi tanıyıp tatmak istiyorum.” deyip, Haticani’nin yemeklerinden de yedim. Böylesine iptidai bir yerde pişen mis kokulu yemekler lezizdi.

Bu ev bizim Anadolu’daki toprak evlere benziyor. Çok büyük bir odadan oluşuyor. Toprak zeminli odanın içinde bir taş ocak, bir de gaz ocağı var. Ekmekleri taş ocakta, yemekleri gaz ocağında pişiriyorlar. Aynı odada çalışıyor, yiyor, içiyor ve yatıyorlar. Bambulardan ranzalar yapılmış, üstünde yataklar. Bulaşıkları evin önündeki bir yalakta yıkıyorlar.

Bu arada Ali bey sürekli dışarıya yemek servisi yapıyor, Fazıl da ona yardım ediyor. Bu servis gelen konuklaraymış. Burada kadınlar erkeklerin yanına çıkmıyormuş. Ali bey “Biz Şah ailesiyiz (Seyyide), yani Hz. Muhammed’in soyundan, ziyaretçimiz çok olur” dedi. Çok sevecen insanlar. Ağabey biraz soğuk gibi duruyor, ama çocuklar cıvıl cıvıl. Ali bey Urduca’nın Türkçe, Farsça, Arapça ve Hintçe’nin bileşiminden olan bir askeri dil olduğunu söyleyip, “Biz konuşurken sık sık Türkçe sözcükler duyabilirsin.” dedi.

Çocuklar okula gideceği için ben erkenden yatmaya gittim. Ardımdan önce Fazıl, sonra Tenzile ile Büşra geldi. Onlarla güzel bir iletişim kurduk. İngilizce, Türkçe, Urduca (benim elimdeki rehber kitap ve fotokopilerde günlük dilde kullanılan birkaç Urduca sözcük var) sözcüklerle konuşmaya çalışıyoruz.

Ali bey canı sıkılmasın diye, bana Türkçe kitaplar yollamış. Andrea Gide ve Ahmet Arif’in kitapları, Panaroma ve 2000’e Doğru dergileri vs, bir sürü kitap. Günlerdir Türkçe bir şey okumamış olmanın açlığıyla kitap ve dergileri karıştırıyorum. Çocuklar kendilerine de okumamı istediler. Ben çocuklara Ahmet Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim’inden şiirler okuyorum, onlar bir tiyatro izliyor gibi mutlu olup, şiir bitince beni alkışlıyorlar. Onlar okulda öğrendikleri şarkıları bana söylüyorlar ben onları alkışlıyorum. Saatlerce sohbet edip, şarkılar söyleyip, anı fotografları çektik. İnanamayacağım kadar keyifli bir gece geçirdim.

Tek endişem çocukların yarın okulda uyku problemi yaşayacakları. Saat 24’ü geçiyordu, bari ben yatayım da onlar da uyusun deyip uzandım.

(devam edecek...)

İran - Pakistan Güncesi -4-


18.11.1995 – Bahavalpur

Hayvanat bahçesine gitmek için erkenden kalktım. Onların buralarda özgürlüklerinin kısıtlanmış olduğu yüreğimi burksa da, her gittiğim ülkede mutlaka hayvanat bahçelerine uğrarım. Fotograf derdinde koştururken, bir lama peşimde takıldı. Baktı ben ilgilenmiyorum, öyle bir tükürdü ki tükürüğü objektifime yapıştı. Dikkatimi çekmeyi de başardı, bir kuzu gibi uzattığı başını çekinerek okşadım.

Bir Feridgat’de arkadaşımla buluştuk. Fotograf çekerken rastladığımız bir adam bizi bir Mangan’a (tapınak) götürdü. Bir odadan oluşuyor. Burası şimdi ilkokul olarak kullanılıyormuş. İki sınıflı; biri bu oda, diğeri avludaki açık mekan. Üç öğretmen masada oturmuş sohbet ediyor, öğrenciler de ders çalışıyor. Bizimle ilgilenip, çay ve çerez ikram ettiler. Binanın mimarisi ilginçti, 400 yıllıkmış.

Otele döndüğümüzde badana yapıldığı için odamızı değiştirdiklerini gördük. Otobüsümüz 15’de hareket edecek. Otelden ayrılıp garaja gittik. Trenin hareketine 20 dakika kala Murat geldi. Yerlerimizi bulup yerleştik. Burada diğer araçlar gibi trenler de zamanında kalkmıyor. Yorgunluktan mı, ilaçlardan mı gözlerim kapanıp duruyor. Kuşetli bileti almıştık. Dayanamadım, yukarıya yatmaya çıktım. Yanımızdakiler müdahale etti, yanlış yere oturmuşuz. Bizim yerimizde de başkası yatıyor, yer değiştireceğiz adam kalkmıyor. Ben birine yatacağım, fakat biz iki yer için para ödemiştik, diğerine çalınır endişesi ile eşyaları koymak istiyorum. Dil bilmediğim için adamla anlaşamıyorum. Arkadaşımsa bilet alırken yatacak yer istediği halde şimdi yatmam diyor. Yine bir gerginlik. Onunla mı uğraşacağım, gidip yattım. Adamın yattığı yere de sırt çantamı koydum. Tahta üstünde uyumak kolay değil ama biraz ilacın etkisi, biraz da sinirlerim bozuk olduğundan sık sık uyanmama rağmen, çabucak uyudum. Tüm kompartımanlar ağzına kadar insan dolu. Yolcular her durakta neci gelirse alıp yiyor, çöplerini ve tükürüklerini yere atıyor. Aynı yere bir örtü serip ya kendileri yatıyor ya da çocuklarını yatırıyorlar.

19.11.1995 – Ravalpindi

Bu zorlu yolculukta biraz uyumak beni kendime getirdi. Yol yaklaşık 17 saat sürdü. Ravalpindi’ye saat 8’de vardık. Bu kadar uzun mesafeyi iyi ki otobüsle gelmemişiz. Yatılan yer tahta üzeri bile olsa, insan dinlenmiş oluyor. Otel bulmak için bir taksi ile İslamabat’a gittik. Fakat burada oteller çok pahalı. Aynı taksi ile geri dönüp daha çok bizim gibi sırt çantalı turistlerin konakladığı Ravalpindi Popular Inn’e yerleştik. Artık bundan sonra hangi yolu izleyeceğimize burada karar vermemiz gerekiyor. Arkadaşıma “Bundan sonraki programımız ne olacak?” diye sordum. Ondan bir cevap çıkmayınca; defalarca yoldaki Hindistan Bangladeş kararsızlığına istinaden, “Önce Hindistan vizesini uzatmayı deneyelim, olmazsa Bangladeş için bakarız.” dedim. Hay demez olaydım, böylece ikinci ve en ciddi tartışmamız başladı. “Ben bir daha Pakistan’a gelmek istemiyorum, geriye kalan olmuyor.” diyerek söyleniyor. Halbuki gezinin başından beri “Sen uçakla döneceğin için görebildiğince Pakistan’ı gör, ben nasılsa dönüşte de buraları görürüm diyordu”. Şimdi “Ben Hindistan’a nasılsa gideceğim, sen niye olumsuzluklar öne sürüyorsun. Şimdi dolaşabildiğimiz kadar burayı dolaşalım.” deyince. Bende ipler koptu ve “Sen ne istediğini bilmiyorsun. Niye durmadan fikir değiştiriyorsun. Ben bunları kendi kafamdan uydurmadım. Birlikte konuşup kararlaştırıyorduk. Lütfen bana ne istediğini doğru dürüst söyle.” dedim. Daha da hiddetlenerek “Sen de fikir değiştiriyorsun. Beni bu yüzden suçlayamazsın.” dedi. İran’dan çıkacağımız sıra Hindistan vizemizin zamanı dolmak üzereydi ve Bangladeş fikrini ortaya atan kendisiydi, bu fikir bana da çekici gelmiş, ben de kabul etmiştim. Bunun için şöyle demişti “Bir iki hafta için Hindistan’a gitmeye değmez, bu süre zaten yolda geçer. Bangladeş küçük bir ülke uçakla gidersek vakit kazanırız, bari orayı görelim.”. “Daha önce sen böyle diyordun” dedim. Neyse, bu minvalde tartıştık. Benim ihtiyacım olan ortak bir karardı, belki sadece bir karardı. Ne suçlamak ne de suçlanmakla uğraşacak durumda değildim. Gezi programı hakkında kesin bir anlaşmaya varamamış olsak da Pakistan vizesini uzatmaya karar verdik. Zira birkaç gün içinde Pakistan vizemiz de bitecekti.

Böylelikle tekrar İslamabat’a giderek pasaport polisini bulup vize uzatma işlemini sorduk. Ravalpindi’deki Registration Office’de yapılıyormuş. Buraya gelmişken mimari projesi Vedat Dalokay tarafından yapılan Faysal mescide uğrayalım dedik. Rahmetli Dalokay başkentimize belediye başkanı oldu, ama başarılı bir mimar olduğu halde modern bir cami yaptır(a)madı. Modern mimarili bu cami Suudi Arabistan’ın maddi katkıları ile inşa edilmiş. Minik bir dağın yamacına yakın bir düzlükte, oldukça etkileyici.

Buralıların Pindi dediği Ravalpindi eski başkent. Pakistan’ın daha önce gördüğüm şehirleri gibi. Yeni başkent İslamabat ise İngiliz tarzında yeni kurulmuş, modern binaları, iyi bir çevre düzenlemesi, cetvelle çizilmiş gibi cadde ve sokakları olan bir kent.

Arkadaşımın fotograf makinesi düşmüştü, tamirci ararken şivelerinden Laz olduğunu anladığım gençler bana laf attı. Türkçe yanıtım karşısında şaşırdılar.

Ravalpindi’ye giden otoyolda otobüs bekliyoruz. Otobüslerin içi gibi üstü ve yanları da salkım saçak insan dolu. Baktık otobüsler durmuyor, 90 Rupi’ye bir taksi ayarladık.

Bugün aynı otobüsle İslamabat’a gittiğimiz İngiliz’e otelde rastladık. Yanında bir erkek arkadaşı var. Bir İngiliz gazetesinde muhabirmiş. Burada yabancıyız ya hemen konuşulacak bir konu bulunuyor. “Bugün İslamabat’taki Mısır Elçiliği’ne bomba konmuş; 15 ölü, 60’ın üzerinde yaralı varmış.” dedi. Hemen televizyona koşup haberleri izledik. Korkunç bir tablo.

Yolda adres sorduğumuz biri “Niçin buraya geldiniz? Burada mutlu musunuz? Çocuğunuz var mı, o niye gelmedi, kaçta okuyor?” diye bizi lafa tuttu. Karşı cinsten iki Müslüman’ın yola çıkmasını uygun bulmayan bu kişilere, biz de çaresiz yalanlarımızı anlatmayı sürdürdük.

Otel odamızda Almanca bir Pakistan rehber kitapçığı buldum. Biraz yıpranmış, karıştırdım; daha sonra işime yarayabilir. Temizlik faslından sonra yattım. Gezi planımızın bozulması yetmezmiş gibi arkadaş ile aramızdaki bilgi alış verisinin düzeysizliği de çekilmez hal aldı. “Sen istediğin yere git, ben bu sıkıntıya artık katlanamıyorum.” demek zorunda kaldım. Buna da yanıtı “Hayır beraber geldik, ayrı ayrı olmaz.” oldu. Bakalım yarın nelere gebe?

20.11.1995 – Ravalpindi

Kahvaltı sonrası Ravalpindi Registration Office gitmek için çıktık. Bize Sadar Bazar civarında olduğunu söylemişlerdi. Biraz aradık bulamadık, meğer Kutscheri’deymiş. Bir taksiyle oraya gittik. Elimize bir kaç form tutuşturdular. Formları doldurup, pasaport ve üç fotografla birlikte bıraktık. Yarın 16’dan sonra uğramamızı istediler. Dönüş yolunda birkaç kilise gördük. Birinin üzerinde St. Pauls Church-Dr. (Rev.) Nazır Azam yazıyor. Dıştan güzel bir yapı, kapalı olduğundan içini göremedik.

Bir yere oturup, bugün ve yarın için program yaptık. O bugün saat 17’de objektifini tamirden alacak. Bu nedenle bugünü Ravalpindi’de geçirmeye karar verdik. Yarın ise antik kent Taxila’ya gideceğiz. Arkadaşlarımıza yazdığımız kartları atmak için postane aradık. Bu sırada arkadaşımın yazdığı bir karta gözüm ilişti. Ne kadar dürüst ve ilkeli olursan ol, bir şeyler çığırından çıkınca insan istemediği şeyleri de yapıyor. Yani harama da göz süzdüm. Kartta “Artık anladım ki yalnız daha iyi olacak, haftaya arkadaşım Türkiye’ye dönüyor, ben üç ay sonra dönerim.” yazısı gözüme ilişti. Ben de benzerini düşünüyordum, artık ona tahammül etmekte zorlanıyor, pazarı yalnız dolaşmayı düşünüyordum. Ben pazarı dolaşmaya gidiyorum diyecekken, onun zaten gitmiş olduğunu gördüm. Evet hiç de kolay bir insan değildim, hatta geçimsizin tekiydim. Biriyle dip dibe dolaşmaktan da çok sıkılırdım. Grup gezileri bana bir işkenceydi. Grup gezilerinde farkında olmadan alıp başımı gittiğim için Faruk Akbaş “Sana bir köpek tasması alıp bağlayarak gezdireceğim.” diye takılmıyor muydu? Ama yine de iki insan birlikte yola çıkmışsa en azından ben gidiyorum demeliydi. Artık nerede ise her saniye kötü bir sürprize gebe olan bu duruma çözümü tamamen ayrı dolaşmakta buldum.

Çevreyi dolaşırken yer fıstığı kavrulan bir fırın gördüm. Fotografını çekmeye çalışırken fırıncı yanına çağırdı. Karanlık, izbe bir yer. Hem tedirgin oluyor, hem de gitmemeyi kendime yediremiyorum. Yanına vardım, anlaşmaya çalıştık. Türk olduğumu öğrenince bir poşete fıstık doldurup elime tutuşturdu. Az ver dedim dinletemedim, ye ye bitmiyor. Türk’üz ya nerede ise fırını verecek. Birazını yolda fotografını çektiğim çocuklara dağıttım. Moralim çok bozuk, deli fişek gibiyim, içim içime sığmıyor. Bunalıyorum, üzülmüyorum desem yalan olur. Böyle bir davranışı hak ettiğimi sanmıyorum. İnsanlar anlaşamayabilir, oturur bir ortak yol bulursun ya da herkes kendi yoluna gider. Bu arkadaşla böyle bir şey mümkün değil, konuşup anlaşamıyoruz.

Taş, tahta vs ile yapılmış, olağanüstü güzellikte, birçoğu harap binalar ve camiler görerek, başarılı bir fotograf çıkartamayacağımı bile bile deklanşöre basıp duruyor, gördüğüm her şeyi fotograflamak istiyorum.

Saat 15 gibi otele varabildim. Trabzon hurması ve armut almıştım, onlarla doyundum. Saate baktım ki 16 olmuş. Burada saat 17’yi biraz geçe hava kararmaya başlıyor. Telaşla Raja Bazar’ı fotograflamaya koşturdum. Sanat kurumu olduğunu sandığım bir bina dikkatimi çekti, bir tiyatro. Kapıdaki görevliyle anlaşamadık, pazara yöneldim. Pazar gerçekten çok hoştu, bu ana kadar gördüklerimden çok daha kaliteli ve ucuz elişleri vardı. Nihayet filtresiz sigara buldum. Adı “K-2 Cigarettes”, fiyatı 6 Rupi. Bozuk Rupilerle, birkaç tane aldım. Güzel Sanatlarda dokuma profesörü olan arkadaşım için yerel kumaş parçaları aradım, bulamadım. Burada kumaşlar metre ile değil, elbiselik olarak tek parça halinde satılıyor. Bu nedenle minik örnek parçalar almak mümkün değil. Otelde arkadaşla buluştuk. O da pazara uğramış bol miktarda tütsü, buradaki adı ile agarbatti almış. Kalan fıstıkları ona verdim. Bu kadar fıstığı bedava verdiklerine inanamadı. Dolar bozdurmuş, parayı üleştik. Yolda balıkçılara rastlamış. Burada balık bolluğu şaşırtıcı. Kilo ile satın alıp, orada kızarttırarak yiyebilir ya da paket yaptırılabilir. Ben de bir tiyatro gördüğümü, yanlış anlamadıysam bu akşam bir oyun olduğunu söyledim. Gidip baktık. Oyunculardan biri gişeden davetiye almamıza yardım etti. Oyun saati 20:30.

Bekleme süresinde balıkçıya gittik. Kızarmış balık kırmızı renkli bir baharat sürülerek yeniyordu. Biz balık yerken önümüzden içi, dışı, kapıları, merdivenleri tıkış tıkış insan dolu rengarenk metal vb ile nakış türü süslenmiş otobüsler karanlığın içinden süzülerek geçiyor, fotograf çekemiyorum diye içim içimi yiyor. Doğallığı bozuyor diye flaşla çekimi sevmediğim halde, dayanamayıp birkaç kez deklanşöre bastım. Yemekten sonra tiyatroya koşturduk. Bu ülkede verilen saate nerede ise hiçbir yerde uyulmuyor. Bu defa da oyun 21’de başlayacak dediler. Otele dönmek zorunda kaldık. 21’e doğru tekrar gittik, salon halen açılmamış. Elimizdeki davetiyeye, numaralı bilet değil diye sorun çıkarttılar. Oysa biz para ödemiş, davetiyenin arkasına da koltuk numaralarını yazdırmıştık. Arkadaşım tekrar bilet almaya gitti. Bu arada bir genç benim yanıma geldi, konuşmaya çalışıyor. Müslüman ve Türk olmamız onları etkiliyor. Oyunun adı “Actor in Trouble”. Burası akademiymiş. Sahne ve salon oldukça güzel. Bizim Mimar Sinan Güzel Sanatların tiyatro salonuna benziyor. Oyun 21:15’de başladı ve aralıksız 2 saat 15 dakika sürdü. Urduca’da bazı sözcükler Türkçe’ye benziyor. Yer gösterici bahşiş almadı. Sıradan bir oyundu. Ne perdenin açılışı ne de kapanışında alkış yok, sadece bir kavga sahnesi alkışlandı. Oyun sırasında seyirciler arasında dolaşan biri bilet kontrolü yapıp, nedense önde oturanları arkaya yolladı.

21.11.1995 – Ravalpindi

Taxila’ya gitmek için tan ağarmadan uyandık. Bir taksi ile garaja, oradan minibüsle Taxila kasabasına, bir kamyonetle de arkeolojik bölgeye gittik. Saat henüz 7:15. Müze açık değil. Arkeoloji bölgesi çok geniş bir alan yürü yürü bitmiyor. Tüm çevreyi insan boyunda otlar kaplamış, kalıntıları görebilmek mucize. Jaulian’dayız, ortalıkta kimsecikler yok. Sonunda buranın görevlisi olduğunu söyleyen birine rastladık, üstünde sakil giysiler olan biri. Bizimle gezip bilgi vermeye başladı. Bir arada fotograf çekebilirsiniz dedi. Fotograf makinesini ayarlamaya çalışıyorum. Arkadaşım “Benim başımı belaya sokacaksın!” diye hiddetlendi. Birden ne yapacağımı şaşırdım. “Sen ne demek istiyorsun?” dedim. “Ben senden daha çok çekmek istiyorum, ama adamla uğraşamam, senin paran varsa ver çek.” dedi. Kendisini benim çobanım mı sanıyor, ne? Bozuk 40 Rupi vardı ve bunun bir kısmını gezinin sonunda görevliye vermek istiyordum, kendisine söyledim. Benden 30 Rupi’yi alıp ona uzattı. Kendimi tutamayıp “Adama istemeden parayı veriyorsun, ondan sonra anlamsız sinirleniyorsun.” dedim, söylenip durdu. Gerginliğe rağmen ikimiz de fotograf çekmeye başladık. Sinirden ellerim tir tir titriyor, ışık ve kompozisyon ayarlarını yapmakta zorlanıyorum. O birkaç kare çekip gitti. Sabahın köründe garip bir kadın gören görevlinin bana nasıl baktığının da farkında ve bundan benim ne kadar tedirgin olduğumu biliyor aklınca ders vermek istiyor. Daha sonra da her antik bölgede aynı tavrı tekrarladı. Adamları başımdan savmak için ne yapacağımı şaşırdım. Sanırım bana böyle davranırsa, ben ürküp onun kaprislerine katlanacağım sanıyor, yanılıyor. Bir süre sonra anladık ki burayı yürüyerek bir günde bitirmemiz mümkün değil, bir faytoncu bulup onunla dolaştık. Sirkamp Ramains, Tippland Remains, Jalian Remains, Sukh (Sirsuck) Remains, Jandial Remains, Dharmarajika Stupa Or-Chir Tope, Mamdar kalıntılarını gördük.

Fayton ile oradan oraya koşturuyoruz. Fotograf tercihim bugünkü yaşam olmasına rağmen, geçmişin izlerini sürmeyi de keyifli buluyor, bundan da hoşlanıyorum. Yani illaki arkeolojik bölgeleri göreceğim diye bir takıntım yok. Arkeoloji arkadaşımın ilgi alanı. Fakat bu kadar hızlı dolaşarak, ne görüyor pek anlamış değilim. Neyse ki fayton sayesinde bu antik bölgeyi dolaşmayı beş saatte başardık.

Taxila civarı, tarım alanları ve narenciye bölgesi. Buradaki otoyolun sağ ve solundaki ağaçlar öyle birleşmiş ki, fantastik tüneller oluşturuyorlar; adeta görsel bir şölen. Dolaştığım yerlerde çaputlar bağlanmış yatırlara rastlıyorum. Göllerde, su birikintilerinde mandalar dolaşıyor, üstlerinde kargalar asalak olarak yaşıyorlar.

Civarda taş işleyicileri var. Saksı, vazo, şekerlik ve biblo üretiyorlar. Aynı yerde ayaklı rengarenk mozaik vazolar da satılıyor. Antik kenti gördükten sonra, onları fotograflamak için uğrayalım istedim, arkadaşım kabul etmedi. Aklı sıra çok demokrat davranıp, bana “şimdi ne yapalım?” diye sormadan da bir şey yapmıyor. Ama bu arada nedense benim istediğim pek çok yer görülemiyor. Ben taş işçilerini nasıl görüntüleyeceğim derdindeyim, oraya giderken zaman kazanmak için bir arabaya binmeliyim. Fakat bozuk param yok. Güç de olsa çevredeki esnaftan para bozdurmayı başardım. Arkadaşımı orada bırakıp içinde erkekler güruhunun bulunduğu bir kamyonete asılarak taş işçilerinin yanına gittim. Biraz fotograf çekip, yürüyerek geri döndüm.

Arkadaşımın müzeyi dolaşmış olduğunu gördüm. Ben de hızlıca da olsa görmek istiyordum. Antik kentten çıkartılan arkeolojik buluntular bu müzede. Çok iyi ve bakımlı bir durumda. Eminim ki İngilizlerin götüremedikleridir. Müzenin mimarisi çok güzel. İçi ve bahçesi İngiliz tarzı ve titizliği ile düzenlenmiş. Müze görevlilerinin bilgi verme çabaları olmasa daha rahat izleyeceğim. Fotograf yasak olmasına rağmen, önce fotograf çek, sonra da fotograf çektin para ver diye tutturuyorlar.

Müzeyi gezdikten sora bir otobüsle Taxila şehir merkezine, oradan da minibüsle saat 14’de Ravalpindi’ye dönebildik. Hemen bir taksi ile Kutscheri’ye Registration Ofise gittik. Vizemizi bir ay uzatmışlar.

Pakistanlılar nara anar diyor. Hemen her yerde satılıyor. Yemesi de, suyunu içmesi de çok keyifli. Ben her şeyi doğal haliyle yemeyi sevdiğim için yine bir tabak nar aldım, arkadaşım da nar suyu. Bu sırada çevreyi izliyorum. Sıkış tokuş insan dolu arabalar önümde seyrüsefer eylemekte. Karşımda birkaç metre boyunda falcı ilanları. Burada el falı sanayi haline gelmiş, sokaklar, binalar ilanla dolu. Berberlerin havluları sokaklarda dizim dizim ve gerçek rengi seçilemiyor.

Pazardan gelirken bir kavşakta polislerin elleri kelepçeli, ayakları prangalı mahkumları götürdüğünü gördüm. Fotograf için ışık müsait değildi. Günümüzde sokakta prangalı bir mahkuma rastlamak ve fotograflayamamak; ikisi de kahrediciydi.

Bağırsak düzenim sinirden mi yolculuktan mı bozuldu, berbat durumdayım. Artık kafamda tek bir düşünce var, gezinin bundan sonrasını yalnız başına yapmak. Çünkü bir ertesi gün için yapacağımız programı ne zaman konuşmaya başlasak, bir hırçınlıktır gidiyor. Ben ise bu durumu nasıl dayanıp da kavgaya vardırmadığıma şaşırıp kalıyorum. Ah gezi tutkusu ah...

Oteldeki personel çok kibar, her gören selamlayıp hatır soruyor. Otel oldukça kalabalık. Tamamına yakını yabancı; özellikle Alman, İngiliz ve Japonlar var.

Akşam yemeği için balık yiyelim mi sohbeti başladı. Ben acıkmamıştım “Şu anda aç değilim, ama acıkınca balık yemek isterim.” dedim. O da “Ben de.” deyip dışarı çıktı. Dönüşünde “Ben acıktım balık yemeye gidelim mi?” dedim, “Otelde yesek mi?” diyor, “O zaman sen burada ye, ben balık yemek istiyorum.” dedim. “Para durumun nedir?” diye sordu. Cebimizdeki paraları ortaya koyup üleştik. “Ben balık yemeye gidiyorum.” deyip çıktım. O cadde senin bu cadde benim, arşınlayıp durdum. Epey sonra bir balıkçıya uğradım. Yarım kilogramı 38 Rupi. Ekmek vs ile bakalım kaça çıkacak. O kadar sinirliyim ki, yarım kilo değil önüme bir kazan balık koysalar yiyecek durumdayım. Çatlayıncaya kadar yedim. 39 Rupi hesap geldi.

Gittiğim yoldan geri dönmeyi hiç sevmem. Zira farklı bir yol farklı bir görüntü ve sürprizdir benim için. Otele farklı bir yoldan dönmeye karar verip, ara sokaklara girdim. Yollar darlaşıp, ıssızlaştı; epey tedirgin oldum, ama otele sorunsuz döndüm.

Yemekten önce arkadaşa “Yarın ne yapıyoruz? diye sordum. “Sonra söylerim.” dedi. Yemekten sonra yine tek söz yok. Ben duşa girdim, daha sonra da o. İkimizden de tek sözcük çıkmıyor. Kafamda para meselesi var. Niye ortak kasa bozulup, paralar eşit olarak bölüşüldü? Elimizde bir sürü Rupi varken, niye yeniden para bozduralım diye öneri getirdi? Oysa elimizdeki paraları bölüşünce, artık otel odasından başka ortak bir şeyimiz kalmamıştı.

İki yıldır uygar, dayanışmacı, sorumluluk sahibi olarak tanıdığım bu insana ne olmuştu da bu gezide birden bire değişmişti? Artık ben de kafamı kullanamaz hale gelmiş, iyice hırçınlaşmıştım. Atalar boşuna dememiş “birini tanımak için ya onunla gez, ya alışveriş et” diye. Yoldaşlığımız artık çatırdamıyor, yıkılmıştı.

22.11.1995 – Ravalpindi

Saat 7’de uyanıp, kahvaltıya indim. Kahvaltı sonrası odaya çıkarken merdivende ona rastlayıp anahtarı aldım. “Anahtarı resepsiyona bırak!” dedi, lobiye indiğimde gitmişti. Oysa dün İslamabat’a birlikte gideriz diye konuşmuştuk.

Anahtarı bırakıp, İslamabat’a gitmek üzere otelden ayrıldım. Tıkış tıkış olan otobüslere binmek değil ayağını bile atmak mümkün değil. Taksi ile ise bu kadar yol çok pahalı olur. Fotograf çekerek ileriye doğru yürüdüm ve nihayet binebileceğim bir otobüs buldum. Trafik çok yoğundu, kısacık yolu uzun bir sürede aldık. Merkeze gelince inmedim, zira bu araba Faysal camisine kadar gidiyormuş. İyi oldu, yeniden araba aramayacağım. Taksi ile gitmek en az 30-40 Rupi tutar. Fakat trafik yoğunluğundan polis arabayı cami önüne sokmadı. Bu benim işime yaradı. Ağaç ve rengarenk çiçeklerle bezeli parkın içinden yürüyüp, hem fotograf çektim, hem de mis gibi çiçek kokularıyla ferahladım. Hava sıcaklığından mıdır nedir? Buralardaki çiçeklerin kokusu öylesine güzel ki, etraf mis gibi kokuyor. Avrupa ülkelerinde de güzel çiçekli parklarda dolaşırdım, ama hiç biri böylesine güzel kokmazdı. Bunları düşünürken Almanya’daki kurstan Koreli arkadaşım Kuyng’u hatırladım. Geceleri içer içer bütün çiçekleri koklardık, baktık kokusuz. Bizde bunlar böyle mi olur diyip, kah güler kah ağlardık.

Böyle iyi kötü düşünerek ilerlerken bir PIA (Pakistan Hava Yolları) ofisine rastladım. İçeri girip, Lahor-Karaçi-İstanbul uçuşu sordum. Fiyat aşağı yukarı 17.175 Rupi’ymiş. Buna göre kalan zamanım için oturup bir plan yapmalı, arkadaşla yolları ayırmalıyım. Caminin içinde fotograf çektirmediler. Book Shop’da cami ile ilgili bir kitap ararken, İslam Üniversitesinde din bilimi okuyan biri ile tanıştım. Görüşelim diye tutturdu. İlk kez İngilizce bilmemek işime yaradı, bir halle ondan kurtuldum. Merkeze gitmek için taksi ile çok uzun bir pazarlık yaptım, sonunda 45 Rupi’den 25’e indi. Fakat arabada garip öneriler getirmeye başladı. Sert çıkınca, sustu. Allah’tan burada insanlar sert çıkınca korkuyorlar.

Merkezde rastladığım bir arzuhalciyi fotograflarken, yanındaki kişi itiraz etti. Sanırım Tebliğcilerden –Tebliğcilik, 1920 lerde Hindistan’da çıkan ve bugün Pakistan’dan yayılan köktenci İslam hareketi-, sakal ve bıyıkları o tarzda kesilmiş. Uzun süre tartıştık. Adam pek çok dil biliyor, sonunda Almanca anlaşabildik. Kötü niyetli bir gazeteci olmadığıma onu ikna edebildim.

Lal mescidin bahçesinde ayakkabıyla dolaştığımı gören biri beni azarladı. Evet, buradaki mescit ve camilerin içi küçük olduğundan avlusunda namaz kılınıyor, bu mekanlarda ayakkabı ile dolaşılmıyordu. Ama bahçede dolaşmama niye itiraz etti anlamış değilim.

Fotograf çantam çok ağır diye ayrı ayrı rehber kitap almamıştık ve yanımızda olan kitap arkadaşındı. Bir rehber kitabım olmaması bana iyi bir ceza oldu. Çevre ile ilgili elimde bir bilgi ve harita olmayınca oldukça zorluk çektim, ama her şeyi yolunda gidince keyfim yerine geldi.

İslamabat ile Ravalpindi arasındaki yollar çok geniş ve muntazam. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde otobüslerin içi ve üstü tıklım tıklım dolu oluyor. Bu saatlerde eli sopalı gençler yolun ortasında barikat kurup otobüsü durdurup biniyor, buna binmek denirse. Zira gövdeleri arabanın dışında, bulabildikleri bir tutağa ilişip, üstten, yanlardan sarkıp duruyorlar.

Süsleri fotograflara konu olup dillerde dolaşan Pakistan’ın o ünlü otobüslerinden birine merkezden bindim. Önü kadınlar, arkası erkekler için olan tıklım tıkış dolu otobüs; zaman zaman jet, bazen de kaplumbağa hızı ile gidiyor.Trafik öyle yoğundu ki, şoför ara yollara girmek zorunda kaldı, böylece çok ilginç sokaklar gördüm. Buralarda çok güzel modern yapılar var. Asya-İslam mimarisini İngiliz mimarisi ile karıştırıp, çok güzel villalar yapmışlar. Nedense bu güzel binaların çamaşır asmak için bir mekanı yok, çamaşırları evin üstlerine ya da duvarlara seriyorlar. Bu durumu bizim doğu köylerinde tezekleri kurutmak için evlerin bahçe duvarlarının üstüne yapıştırmalarına benzettim. Raja Bazar’a girmek için Liyakat Bağ’a gelmeden indim. Tekrar tekrar aynı sokakları ve pazarı dolaştım, inanılmaz güzellikte ahşap ve kagir mimari örnekleri, dapdaracık şirin sokaklar, tek derdim kanalların dayanılmaz kokusu.

950 yıllık olduğunu söyledikleri, içi olağanüstü boyama tekniği ile süslenmiş Jama mescidi (Büyük Merkez camisi) İslam olduğumu binbir zorlukla kanıtladıktan sonra fotograflayabildim. Çıkışta ayağıma bir şey oldu, yürüyemez hale geldim. Herhalde herkese “Müslüman’ım elhamdülillah” demekten gazaba uğradım. Dinsel inancım için agnostist (agnostizm = bilinmezcilik; tanrının varlığının bilinmez olduğunu savunma) denilebilir. Öğretiler kolay silinmiyor, yine de gazaba uğramış olmak dillendi. Burada camilerin içi çok dar ve karanlık, dışında ise kocaman bir avlu var, herkes önüne ayakkabılarını koyup avluda namaz kılıyor. Kadınlar ise camilerde yok denilecek kadar az.

Ravalindi’de inanılmayacak kadar çok fotografçı var. Sanırım Japonya’da bu kadar yoktur. İnsanlar durmaksızın fotograf çekse bunlara iş çıkmaz. Sadece fotografçı dükkanlarından oluşan upuzun bir sokağa rastladım.

Otele epey geç geldim. Resepsiyondan anahtarı istedim, arkadaşımı gösterdiler. Selamlayıp yanına oturdum, selamımı almadı. Anahtarı alıp, odaya çantalarımı bırakıp, yeniden aşağı indim. Hiçbir şey konuşmuyor. Bundan sonra ne olacaksa olsun diyerek yanına varıp “Yarın ne yapıyoruz?” dedim. “Hiç!” dedi. “Ne demek hiç, kaç gündür Peşaver planlamıyor muyduk, ne oldu?” dedim. “Ben burada kalıyorum.” dedi. “Tamam, o zaman bunu bana kaç gündür niye söylemiyor, beni oyalıyorsun?” dedim. “Şimdi söylüyorum ya!” dedi. Bunun üzerine “Ne oldu, bu zamana kadar ki tavırların bundan mıydı? Daha önce söyleyebilirdin, uygar arkadaşlık bunu gerektirir.” dedim. “Buraya kadarmış, ben odayı ayırmak istiyorum.” deyip sustu. Bunları söylerken yüzüme değil yere bakıyordu. “Peki o zaman benim için de böylesi daha iyi olur. Artık bu tavırlarından iyice sıkıldım.” Dedim. Yine ses yok. “Peşaver hakkında bir şey biliyor musun, bana biraz bilgi verebilir misin?” dedim. “Tehlikeli, bilmiyorum.” dedi. Ondan sonra biraz durdu “Arkada faks, bilmem nerede telefon var...” gibi bir şeyler söylemeye başladı. “Ben faksı ne yapayım?” deyince, “Döneceğini bildirirsin” dedi. Deli mi ne? “Neyi kime bildiriyorum. Ben hayatımda ilk kez yalnız geziye çıkmıyorum, başımın çaresine bakarım.” dedim. Ama bunları öyle sakin söylüyorum ki, ben bile kendime şaştım. “Senden çevre ile ilgili dokümanları rica ediyorum, onların fotokopisini çektireyim.” dedim. Arkadaşıma otel ücretini verdim. Birden aklıma oteldeki durumumuz geldi. “Senden iki ricam daha var. İlki bu gece odayı ayırmayalım. Bu saatte başka bir otel bulmam zor, artık burada da kalmak istemem. Zira buradakilere eşiz dedik, ayrı odalarda kalmaya başlarsak bu otelde kalmak benim için sorun olabilir. Yarın sabah ben bu otelden ayrılırım. İkinci ricam ise nereye gideceğime karar verince, bilet almama yardım eder misin? İngilizce bilmediğim için zorlanabilirim.” dedim. “Olur, ama Türkiye’ye döneceksin, eğer Türkiye’ye dönmeyeceksen ben başka yere bilet almam.” dedi. “Ben istediğim yere giderim.” deyince, “O zaman işini sen hallet.” dedi.

Birden aklıma bu otelde tanıştığımız Alman Inge geldi. Odasına uğradım, dişini fırçalıyordu. Arkadaşımla aramızda geçenleri özetleyip “Ben yalnız Peşaver’e gitmek istiyorum, bilgin var mı?” dedim. Kendisi gitmemiş, ama oda arkadaşı Japon gitmiş. O dışarıdaymış, gelince bilgi alıp bana iletecek.

Odaya dönüp arkadaşın elinden rehber kitabı aldığım gibi fotokopiciye koşup, gerekli sayfaların fotokopisini çektirdim. Saat de 21’i geçiyor. Aslında çok kötü olmam gerekir, ama değilim. Durumun belli olması beni rahatlattı. Bugün çarşıda yalnız dolaşırken türküler söylüyordum, yeniden mırıldanmaya başladım. Her yer zifiri karanlık. Etrafta benden başka kadın yok. Sataşanlar oluyor, Allah’tan kızınca sırnaşamıyorlar. Bunu fark ettiğim çok iyi oldu. Fotokopiciden dönerken bir şenlik gördüm, düğünmüş. Bir delikanlı içeri girmeme ve yayınlanmamak koşulu ile fotograf çekmeme izin verdi. Gelin ve damat çok renkli giysiler ve süs olarak takılan para ve çiçekler içinde.

Peşaver en çok görmek istediğim şehirlerden biri. Afgan sınırına yakın. Duyduklarıma göre oldukça tehlikeli, bizim Şırnak misali. Otele dönünce Inge’ye uğradım. Oda arkadaşı gitmiş; benim için “Giyimine, çevreye, otonom bölgeye ve hırsıza dikkat etsin, korkmasın yabancılar var.” demiş. Kalınacak ve görülecek yerler konusunda bir sürü bilgiyi yazdığı kağıdı elime tutuşturdu. Bir yandan İngilizce bilmeden bu kadar yükle -üç çantam var, yaklaşık 30 kg’lık bir yük- Peşaver gibi tehlikeli bir yeri nasıl yalnız başaracağım diyor, gitmeyi de çok istiyordum. Bu uyarılarından sonra epey rahatladım. Bavulumu hazırladım, Peşaver’e her ne olursa olsun gitmeye karar verdim.

Acaba bu olay bana insanlara gereğinden fazla güvenmeme konusunda ders vermiş olabilir mi? Sanmam. Ben karşımdaki insanı tanıyana kadar, kendim gibi bilirim. Gezi öncesinde arkadaşımı sıradan bir insan olarak değil, özgür ve uygar bir insan olarak görüyordum. Çünkü daha önce birlikte gittiğimiz gezilerde öyle davranıyordu. Demek ki insanların birbirini tanıması için, kısa değil uzun süre yalnız olarak aynı mekanı paylaşmaları gerekiyormuş. Bu gezide benim hiç mi hatam olmadı? Tabii ki oldu, hem de çok. Ben sabır küpü olmadığım gibi, oldukça asabi bir insanım. Aksiliğim ve cadılığım tutmaya görsün; bu durumlardan öteki ben bile korkar.

(devam edecek...)

İran - Pakistan Güncesi -3-

10.11.1995 – Zohedan

Şükürler olsun ki, kaza bela olmadan, sağ salim saat 6’da Zohedan’a vardık. Bir süre Celale’yi bekledik. Haber çıkmayınca arkadaşım telefonla aradı, dil sorunu yüzünden anlaşamamışlar. Anladığı kadarıyla biraz daha beklememizi istemiş. İki saatcik bir süre... O’nu beklerken kahvaltı ettik. Burada insanların zaman kavramları çok geniş, hiç aceleleri yok. Sonunda biri gelip bizi aldı ve misafirhaneye götürdü. Celale bey bizi karşıladı. Kahvaltı yaptık dememize rağmen kahvaltı hazırlattı. Kahvaltı, çay ve dinlenceden sonra, kenti gezme faslı başladı. Arkadaşımın “Moskamber (tütsü) nereden alabiliriz?” sorusu üzerine pazara daldık. Burada mimari ve kullanım şekilleri açısından Şii ve Sünni camilerinin birbirinden farklı olduğu dikkatimi çekti. Daha sonra şirketin çiftliğine gittik, modern tesislerde Holstein inek, buzağı ve boğaları görüp, tavukların olduğu bölüme geçtik. Çiftliklerin girişinde arabayı ve insanları dezenfekte etme sistemleri var. Civciv bölümü çok ilginçti. Sayısını tahmin edemeyeceğim kadar çok civciv binlerce metrekarelik kapalı bir alanda, günlerine göre ayrılmışlar. Cik... Cik... sesleri olmasa, yerde limon sarısı bir halı var sanırsınız.

Tahran ve İsfahan’ın pırıl pırıl cadde ve sokaklarından sonra Shiraz’da hayali sukuta uğramıştım. Zohedan ise kanallarındaki atık kirli sular ve pis kokusu ile beni şaşırtmaya devam etti. Bizim İstanbul’umuz ile Urfa arasındaki fark gibi. Fakat ne yazık ki bizim sevgili İstanbul’umuz ne İsfahan ne de Tahran kadar temiz değil.

Misafirhaneye geri döndük. Ortada dil gibi ciddi bir sorun olmasına rağmen sohbet etmeye çalışıyoruz. Ben makineleri temizlerken, Celale oyun kağıtları çıkardı, arkadaşımla oynadılar. Bizi gümrüğe götürebilecek birini ayarlamışlar. Bir kavşağa kadar misafirhanenin arabasıyla götürüp, oradaki bir kamyon sürücüsüne rica edip gümrüğe kadar onunla gitmemizi sağladılar. Girişte polis pasaportlarımızı aldı, gümrük kapalı deyip duruyor. Herhalde amirleri, yaşlıca bir adam, zifiri kararanlıkta kulübenin yanında oturuyor. O olur verdi de yükler sırtımızda gümrük alanına geçtik. Muradi isimli şoför arkadaş da yardım ediyor. TIRlarla dolu bir alana geldik. Bizim eşyalarımızı kendi TIR’ına yükleyip, arkadaşlarını buldu. Bizi de tanıştırdı. Birlikte oturup sohbet edip, çay içtik. Daha sonra yemek faslına geçildi. Tam teçhizat TIRlarda mutfak mevcut. TIRcıların akşam yemeğine konuk olup, patates kızartması ve balık konservesinden oluşan yemeği keyifle yedik. Bizde en sık görülen isim nasıl ki Mehmet, Ahmet ise, bu ülkede de Ali ve Reza galiba. TIRcılardan birinin oğlu da beraberinde. Onun adı da Ali Reza, altı yaşında, çok şirin bir çocuk. Bu ıssız ve yalnız yerde şoförlere neşe katıyor. Pasaportu da olmadığı için gizleyip gümrükten geçiriyorlarmış.

Bizim evli olduğumuzu sanan Muradi bey Volvo TIRının içindeki kendi yatağını bize hazırladı. Geniş, yumuşacık ve temiz. Çaresiz yine aynı yatağı paylaşmak zorunda kaldık.

Buralıların aradan beş dakika geçmiş bile olsa her karşılaşmalarında ilk karşılaşıyormuş gibi selamlaşmaları bana ilginç geldi.

11.11.1995 – Zohedan – Taftan - Mircaveh

Gece çok üşüdüm, erkenden uyandım. Şoförler de sırayla uyanıyor, ama önce minik Ali Reza uyandı. Şoförlerden Reza çay ve yumurta hazırlayıp, Muradi’nin kamyonda bize de ikram etti. Saat 8,5 gibi Muradi bey bizi gümrük işlemi için büroya götürdü. İki yıl öncesine göre burası biraz değişmiş, binalar yenilenmiş. Sıra beklerken Türkçe konuştuğumuzu duyan biri, yanımıza gelip, “Ben de Adanalıyım, Pakistan’a gidiyorum.” dedi. Bir Türk ile karşılaştığımıza sevindik. Sırada iki de yabancı var. Almanca konuşuyorlar, birinin şivesi Avusturyalılarınkine benziyor. Muradi bey işlemler tamamlanana kadar bekledi. Başka kadın olmadığı için, öncelikle benim işlemlerim tamamlandı. 9,5’da İran’dan çıkış yaptık.

Görülememiş bir sürü yer, çekilemeyen bir sürü fotograf, tanış ve dostları İran’da bırakıp Pakistan’a Taftan gümrüğünden girdik. Böylece saçlarım da güneşe ve özgürlüğüne kavuştu. Tekrar saatlerimizi 1,5 saat ileri aldık. Türkiye ile saat farkımız artı 3.

Pakistan girişinde epey bekledik, ama yeni tanışlarla sohbette olduğumuzdan zaman çabuk geçti. Saat 12:10’da pasaportumuza giriş kaşesi vuruldu. Döviz bozanlar paspal giysileri ile karşımızda birbiriyle yarışarak teklif getiriyorlar. Döviz karaborsacılarının yaşları 10 küsurlardan başlıyor. 1 $’ı 34 Rupi’den 100 $ bozdurduk. Elimizde kalan 8000 İran Riyali ile de 60 Rupi aldık.

Bir otobüs bulduk ve Pakistan’daki yolculuğumuz başladı. Mircaveh’e doğru yola koyulduk. Fakat 10 dakika gitmemiştik ki polis durdurdu. Yolcuların battaniye, sentetik yolluk ve su bidonlarından oluşan eşyaları otobüsün üstündeki bagajdan aşağı indirildi. Bir saate yakın arama işlemi yapıldı. Polis bu eşyalardan çoğuna el koydu ve yeniden yola koyulduk. Saat 14 civarı tekrar durduk. İhtiyaç molası sandım, fakat bagaj bağlama işlemiymiş. Burada da tam 2 saat boşuna bekledik. Müthiş bir sıcak var. Tuvalet yok, araziye açılmak zorundayız.

Bugün 11 Kasım 1995. 1993 yılının 11 Kasımında da yine aynı yerden giriş yapmışız, pasaportumda görünce arkadaşıma söyledim. “Yine kaza için korkma!” dedi. Oysa bana sadece rastlantı ilginç gelmişti. Saat 17:30’da Nakundi’ye vardık, yarım saatlik bir mola. Buralarda her şey 1993 yılında bıraktığımız gibi. Fakat yollar biraz daha düzelmiş. Söylendiğine göre bizim müteahhitler yapıyormuş. O zaman buraya gece gelmiş ve güvenlik nedeniyle burada alıkonulmuştuk. Karanlıkta ürkütücü olduğu için arkadaşıma tuvalet için minik bir camiye birlikte gitmeyi önerdim. “Ben yalnız giderim, senle gitmem, sen istiyorsan yalnız git.” gibi zırvaladı. Ne tuhaf bir davranış bu. Tabii ki yalnız gittim.

Otobüs yolculuğumuz tek kelime ile felaketti; otobüs tıkış tıkış dolu. Gümrükte tanıştığımız Avusturyalı Klemens, Hollandalı Olav ve Ramazan ile ben en arka dörtlüde oturuyoruz, arkadaşım ise birkaç koltuk önde. Herkes değişik bir çift olarak gördükleri bizi merak ediyor. Yalana bir kez başlayınca sonu gelmez. Böylelikle arkadaşımı eşim, gümrükte tanıştığımız Ramazan’ı da onun kardeşi olarak tanıtıyoruz. Yalanın her türüne karşı olan ben gezme sevdasına buna da katlanıyorum. Eğer böyle bir tanıtma numarası yapmasak, niye bu adamla dolaşıyorsun sorusuna muhatap kalacağımızı artık çok iyi biliyoruz. Açıkçası ne gereksiz sorulara muhatap olmak, ne de kötü kadın muamelesi görmek istemiyorum.

Önümde oturan kadın alışkın olduğumuz tarzda tespih çekiyor. Türk ve Müslüman olduğumu öğrenince, mırıldandığı dualar arasından bana da laf yetiştirmeye çalışıyor. Otobüsümüzün bir klaksonu var, bir orkestraya bedel. Zaman zaman dayanılmaz oluyor. Ayrıca çok sık ve uzun süreli molalar veriyoruz. Örneğin her namaz vakti duruluyor. Molalar ise 1 - 1,5 saat sürüyor. Bu arada otobüse yeni yolcular tıkıştırılıyor. Arkadaşıma birkaç kez yer değiştirttiler. Nefes alınacak gibi değil, adeta boğuluyoruz. Koltukların yatması gibi bir lükse sahip değiliz. Ayaklarımızın altı dolu. Yanımızda on yaş civarı iki çocuk var. Erkek olan anasının yanındaki koltukta yatıyor, yani evin paşası. Kız olanı ise ya ayakta kalıyor, ya da yerde oturuyor, malumunuz kızların ikinci sınıf durumu. Kıza öylesine acıyorum ki kucağıma oturtacağım ama yorgunluktan dayanacak gücüm yok. Bir ara yol hiç bitmeyecek sandım. Ramazan çıldırmak üzere. Uyku ile uykusuzluk arası gel-gitlerdeyiz.

12.11.1995 - Kuetta

Nihayet saat 6’ya doğru Kuett’ya vardık. Tanrılar!.. Şükürler olsun. Otobüsle gelmek buradaki yaşamı, insanları tanımak açısından çok iyi, fakat bir işkence. Bir Toyoto skoda kiralayıp daha rahatça gelebilirdik, ama bu yol deneyimini de yaşayamazdık.

Otel arama faslı başladı. 250 Rupi’ye çift kişilik bir oda bulduk. Ramazan’a ilave yatak koymaları için 100 Rupi verdik. Oteli bulunca bütün yorgunluğumuz gitti. Kahvaltı için çarşıya çıktık, siyah bir ekmek, ezme peynir alıp çaycıya daladık. Keyifli bir kahvaltı, bizi kendimize getirdi; böylece yatıp dinlenmekten vazgeçip çarşıyı dolaşıp, fotograf çektik.

Burada havaya bir sis tabakası hakim, sanırım arabaların kullandığı yakıttan. İki yıl önce ilk kez buraya geldiğimizde gün batımı saatleriydi ve ben minibüsümüzün üstüne sarıp sarmaladığımız bagajların üzerinde kente girmiştim. O zaman bu görüntü beni büyülemişti. Ortaçağ yaşamının yansıtıldığı bir film platosu izlenimi veriyordu.

Hindistan’a giriş yapma zorunluluğumuz olan gün bitmek üzere. Bu bizi ciddi bir şekilde geriyor. Bunun üzerine arkadaşın önerisiyle Bangladeş ile ilgili araştırma yapmaya başladık. Pakistan’dan uçak ile gidiş-dönüş bilet fiyatı 310 Dolar civarı. Tam Hindistan’dan vazgeçip Bangladeş’te karar kılmıştık ki arkadaşım yeniden karar değiştirdi. Onun sürekli karar değiştirmesi beni çıldırtıyor. Bir vazgeçiyor, bir yaparız diyor. Böylelikle benim moralim berbat oluyor.

Temizlik faslından sonra dinlenmek için uzandığımda uyuyakalmışım. Uyandığımda arkadaşlar yoktu, yemeğe gitmişler. Birlikte dolaşmak için çıktığımızda saat 16’yı geçiyordu ki, tesadüfen şehrin çok ilginç bir bölgesine vardık. Sefaletin daha çok görüldüğü, bir demiryolu ötesi. Çadır kent benzeri bir yer. Çadırları çul, toprak, naylon, çaput, kısaca ne bulursa onunla örtmüşler, görünen o ki, sefalet içinde acınası bir yaşam sürülüyor burada. Köprünün üstünden bakıyoruz; çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar hepsi bir arada. Bu görüntü bizi etkileyince içine daldık. Etopya benzeri karınları şiş, bacakları çırpı gibi hastalıklı çocuklar. Burası Afgan mülteci kampıymış. O anki ışık fotograf için uygun değildi. “Yarın sabah fotograf çekmek için buraya yeniden gelelim.” dedim, arkadaşım da keyifle onayladı.

Akşam karanlıkta otele geldik. Her zamanki gibi yine pide ile doyundum. Dışarıdan yiyemiyorum. Üzüm ve nar almıştık, üzümler ezilmiş, narları yedim. Otele yerleştikten sonra bizim Hollandalı ile Avusturyalıyı görmemiştik, onlar geldiler. Bilgi alışverişinde bulunduk. Yarın için plan yaparken arkadaşım “Ben seninle gelmem, sen Ramazanla git.” deyince, “Ben yalnız giderim, birine ihtiyacım yok.” dedim, bu kez de kızdı. Bu garip davranışlara daha ne kadar dayanabilirim? Gezip görme aşkı bana neler yaptırıyor? Saat 22 gibi yattık. Bir tek battaniye var üstümüzde, hava buz gibi. Ramazan için bir ilave yatak verdiler. Şiltesi yırtık pırtık. Yere atıldı, üstündeki çarşaf kirden görünmüyor. Güya buranın en lüks otelinde, Bloom Star’da kalıyoruz. Gece boyu döndüm. Arkadaşımı rahatsız etmekten hem korkuyor, hem de üstümdeki kat kat giysilere rağmen soğuktan titriyorum.

13.11.1995 – Kuetta

Soğuktan gece doğru dürüst uyuyamamıştım. Saat 7,5’da kahvaltı için restorana indim, kahvaltıyı ancak yarım saat sonra getirdiler. Bir süre sonra arkadaşım, daha sonra da Ramazan geldi. Kahvaltı çay, tavada iki yumurta ve kızarmış tost ekmeğinden oluşuyor. Yumurtaların sarısına, sarı demek mümkün değil, kirli beyaz. Arkadaşımın dünkü tavrından sonra kahvaltı sonrası Afgan mülteci kampına yalnız gitmek için onlardan ayrılıyordum ki biz de geleceğiz dediler. “Işık kaçmasın ben hızlı gideyim, köprüde buluşuruz” deyip çıktım.

Yolda fotografa dalmıştım ki onlar da bana yetiştiler. Arkadaşım kampa girmekten yine vazgeçti. Benim de sabrım sürekli zorlanmakta. 11’de buluşup oteli değiştirmek üzere anlaşıp onlardan ayrıldım. Bugün, dün bulup anlaştığımız Hotel Lahor’a geçeceğiz. Onlar gitti, ben kampa girdim. Kampın yanında derme çatma bir cami var. Önce camiden detay fotografları çektim. Kampta fotograf çekerken çocuklar objektiften korkup ağlamaya başlayınca onları rahatsız etmemek için fotograftan vazgeçip başka istikamete yöneldim.

Burada çöpçüler ilginç kıyafetle dolaşıyor. Sanırım çoğu da kadın. Zira yüzlerinin tamamı sarılı. Erkeklerin giysileri de şalvar kamiz olduğu için, ne olduklarını anlamak mümkün değil. Bugün konuşmaya çalıştığım çöpçü kadındı. Fotograf çektirmek için para istedi. Ellerinde çalıdan yapılmış upuzun bir süpürge var; onunla etrafı süpürüp, biriken pisliği kanallara itiyorlar. Caddeyle sokakların sağ ve solunda kanallar var. Kentin tüm pisliği yol kenarlarındaki sulu arklar vasıtasıyla atılıyor. Çevreye iğrenç bir koku hakim. Araba, rikşa (Asya ülkelerine özgü, daha çok motosiklet bazen de bisikletten yapılan iki kişilik bir taşıt) ve motosikletlerin egzozundan çıkan dumana, kanallardaki atık suların kokusu da eklenince, nefes almak mesele; herkes ağzını burnunu sararak dolaşıyor. Yol kenarındaki kanallar tuvalet ihtiyacını da görüyor. Hemen önünüzde biri kanalın yanına çömelmişse işini hallediyor demektir ki bu bir dakika bile sürmüyor, onu uçkurunu bağlarken görüyorsunuz. Her konuda ne kadar yavaş iseler, bu konuda tamamen aksi yıldırım hızı ile hareket ediyorlar. Buradaki pisliği ve sefaleti anlatmak güç. Trafik soldan olduğundan sürekli panik halindeyim.

Yollar küçük otobüs, rikşa, motosiklet, bisiklet vs, pek çok türde aracın, onlarca türde ve renkte malzeme ile fantastik bir şekilde süslenmişi ile dolu. Bu süsler akşam ışığında fantastik görüntüler oluşturuyor. Rikşalar büyük kolaylık, 10-15 dakikalık yolu yaklaşık 15-20 Rupi’ye yorulmadan gidebiliyorsunuz.

Oteli değiştirip yemeğe gittik. İçinde balık adı geçen bir şey ısmarladık. Birer kap balık, yanında sebze, üç kap sos geldi, leziz bir yemekti; 50 Rupi kişi başı. Rikşa ile garaja gidip Ramazan’ı yolcu ettik. Biz de yeni garaja gidip yarın için otobüs sorduk. Otobüs şirketinin adı Koch (Koç). Bu ne benzerlik! Garajda fotografımızı çek diye üzerimize saldırıyorlardı.

Burada insan her dakika yeni bir düşe girip, adeta zamanın ötesine yolculuğa çıkıyor. Giysiler, araçlar, hayvanlar, çağlar öncesi gibi. Birkaç yere daha uğrayıp otele geldik. Otelde bir şeyler içerken, Hindistan olayını gündeme getirdim. Zira artık benim Hindistan’a gitmeye hiç keyfim kalmadı. Vize sorununu halletsek bile, benim izin sürem nedeniyle sadece birkaç gün için giriş yapacağım ki uğraşmaya değmeyecek. Zamanımızın çoğu araba ve gümrükte geçecek. Oraya nasılsa başka bir şekilde de giderim. Arkadaşın daha önceki önerisine atfen Bangladeş’i düşünelim dedim. Çünkü uçakla gidiş bize zaman kazandıracaktı. Arkadaşım yine vazgeçti. Ne olur bu işkence artık bitsin.

Harcamalarımızı gözden geçirdik. Buraya kadar yaptığımız harcama kişi başı 110 Dolar.

14.11.1995 – Kuetta - Larkana

Erkenden uyanıp, kahvaltımızı yaptık. Anlaştığımız rikşacı bizi farklı bir yoldan garaja götürdü. Buraları daha önce görmemiştim. Nasıl olurdu? Oysa kaç gündür Kuetta’dayız, girip çıkmadığımız delik kalmadı diye düşünüyordum. Garaja girdiğimizde otobüsçülerden biri “Sakar.. Sukur.. (Pakistan’daki antik kentlerden biri)” diye bağırıyordu. Onun aracına sırt çantamızı yükledik. Fotograf çantamı kaptığım gibi koşturmaya başladım.

Buralarda dolaşırken iki yıl önce arabamızın sorunu için yardım istediğimiz bir polisin bizi yemeğe götürdüğü lokantaya rastladım. Hani o yerde bağdaş kurup oturularak elle yemek yenilen lokantalardan, ama en otantik ve en lüksü. O kadar lüks ki tuvalet taşı ve yıkanmak üzere olan sebze ve meyveler, hatta etler aynı zeminde yan yana. Açlık da gönül gibi ferman dinlemiyordu. O zamanlar burada yemek zorunda kalmıştık.

Çevrede metrelerce uzunlukta bambular, sanırım inşaat malzemesi olarak kullanılmak üzere depolanmış. 10 cm’ye yakın çapları, kabuğu soyulunca ortaya çıkan sarı-kızıl renkleri ile ilginç görünüyorlardı. Birkaç yerde merdiven olarak kullanıldıklarını gördüm, boyları 5-6 m, daha uzunlarını da görmek mümkün. Kuetta’nın çevresi çorak ve koyu gri görünümlü dağlarla çevrili.

Saat 8,5’da otobüs hareket etti. Öndeki bir koltukta, şoförün arkasında oturuyoruz. Sabahleyin hava soğuktu, daha sonra korkunç bir sıcak bastırdı. Saat 10’da İran’dan bu yana görmekte olduğumuz çöl görünümü değişmeye başladı, bir vadide yol almaya başladık. Yanımızdan da tren yolu geçiyor. Çok güzel tünel girişleri görünüyor, her birinin İngilizce bir adı var. Genellikle bu adların altında yapım yılı 1894 olarak yazılmış. Saat 10:30 civarı geçtiğimiz yerlerin yamaçlarında maden ocaklarının ağızları göründü, pek çok giriş var ve önleri griden siyaha renklenmiş. Kömür madeni ocakları olmalı diye düşünüyorum. Bir göçük sırasında fotograf için gittiğim Zonguldak Kozlu’da gördüğüm ocak girişlerine hiç benzemiyor, derme çatma bir giriş.

Artık, yıllar önce kurumuş izlenimi veren koca bir nehir yatağının yanından gidiyoruz ve yol kilometrelerce böyle devam etti. Sonra birden bu nehir yatağının minicik bir bölümünde turkuvaz renkte dingin akan su belirdi; doğa yeşillendi, otlar, tek tük doğal ağaçlar... Önce develere, daha sonra deve, eşek, koyun, keçi ve köpekten oluşan büyük bir sürüye rastladık. Hatta birinde Bremen mızıkacılarında olduğu gibi, küçük bir köpek de eşeğin üstüne çıkmış, ayakta seyahat ediyordu. İnsanlar tuvalet ihtiyacını hemen yanımızda, alabildiğine rahat ve çabuk hallediyordu. Şalvar ve kamiz (uzun etekli gömlek), bu işi kolaylaştırmak için yapılmış sanki. Maden ocaklarının bitiminden sonra bu nehir yatağı büyükçe bir yerleşim yerini koynuna almıştı. Sibu’ya 30-40 km kala, yol çevresinde üretim alanları belirdi. Şimdi de yemyeşil bir vahada yol alıyoruz. Ara sıra hurma ağaçları, tanımadığım bir sürü ağaç türü görülüyor. Oysa, doğaya meraklı benim gibi bir orman köylüsü tüm ağaçları tanır sanırdım. Neyse ki bu ağaçlardan bir türü tanıdım. Çok sevdiğim okaliptüs ağaçları. Bizim Ege yöremizde de sıkça görülür. Hatta bu ağaçlarla ve onları yetiştirenlerle ilgili bir söylenti de vardır. Şöyle ki; Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda buradaki bataklıkları kurutmak için su deposu olarak adlandırılan okaliptüs ağaçlarının fideleri Pakistan’dan yetiştiricileri ile birlikte ülkemize getirilmiş. Gelenlerden bazıları buralı kadınlarla evlenip yurtlarına dönmeyip buraları kendine mesken tutmuş. Bugün Güney Ege’de gördüğümüz karaya yakın derili insanların bunlar ya da onların çocukları olduğu rivayeti vardır.

Tanrılarım! Ağaçlar ve yeşil; ne güzel şey. Sibu’da bir yanda yeşillik, bir yanda çölümsü bitki örtüsü ve turkuvaz rengi akan nehir; beni adeta büyülüyor. Mısıra benzer bir bitki görülüyor, şeker kamışıymış. Saman yüklü kamyonlara rastlıyoruz, sarı renkleriyle hüzünlere dalıyorum. Trafik iyice yoğunlaştı. Şoförümüz korkunç araba kullanıyor; korkudan ameliyatlı olan sol kolum tutmaz oldu. Korkularıma rağmen otobüs ile gelmekle çok iyi ettiğimizi düşünüyorum, molalar keyifli oluyor. Tek derdim tuvalet. Yine bir yemek molası. Ben yine nan ve gazoz aldım. Bu gidişle, sadece ekmek yiyerek 100 kiloya varacağım.

Bu arada her fırsatta ilk sevgilim fotografla kaçamaklar yaşıyorum... Delikanlının biri geçen molada adımı sormuştu. Tam böyle bir kaçamak sırasında “Fatima!” diyerek yanıma koşturdu. İlla ki kendi otobüsü önünde “Yusuf Koch Şirketi” fotografını çekmeliymişim. Ona sevgilimle aramıza girme diyemedim ve kıydım bir kareye. Sanırım burada da otobüs piyasasına Türkiye’deki gibi Koç’lar hakim. Kuetta garajında kendimi Harem garajında duyumsayıp, herhalde Harem garajının 50-60 yıl önceki hali bu olsa gerek diye düşünmüştüm. Erkekler fotograf çektirebilmek için çok fazla ısrarcılar, kadınlar ise tam tersi. Otobüse çok ilginç yaşlı kadınlar biniyordu; kulaklarında onlarca küpe, saçlarında kumaş parçaları, kurdele, püskül ile rengarenk sıralı belikler. Kadınlar ortada dolaşmıyor, bir görünüp bir kayboluyorlar. Otobüsümüz her yerleşim yerine uğrayıp sürekli yolcu topluyor. Bu nedenle her yörenin insanını görüyoruz.

Çok ilginç birkaç yerleşim yerini geçtikten sonra, arabamız içinde rengarenk giysili insanların olduğu bir yerde durdu. Yoluculuk buraya kadarmış. Ama Sukur’a varmamıştık. Bizi bir faytona bindirip, Sukur minibüsüne bırakmasını söylediler. Orada Sukur’a gitmekten vazgeçip, bizi daha ilginç olduğuna ikna ettikleri Larkana’daki Monjedoro’ya gitmeye karar verdik. Larkana’ya trenle gidilebilirmiş. Faytonla tren istasyonuna gittik. Günbatımı başladı, çevre ilginç görünüyor, fakat insanlar Kuetta’dakinden farklı olarak yabanileşti. Buranın adı Jakobabad imiş. Arkadaşım bilet işini halletti. Tuvalet arıyoruz. Herkes önümüzdeki rayların üzerine hacet gidermekte. Oysa tuvalet 10 m uzaktaymış.

Sonunda trene binebildik ve uzun bir beklemeden sonra 18:30’da hareket etti. İnsanlar bütün çöplerini trenin içine atıyor, bu konuda son derece özgürler. Trende yatıyor, yiyor, içiyor, yerlere tükürüyor, sigara içebiliyorlar. Satıcılar ve görevli memurlar ortalıkta dolaşıyor. Bir grup polis de bir ara dolaşıp gitti. Saat 20’de kocaman bir nehir köprüsünden geçtik. İndus nehri olmalı. “Ayın şavkı vuruyor suya...” diyen Nazım’ın şiirini mırıldanıyorum. Yanımda kedilerim Tamil ve Adsız eksik... Onların özlemi içimi burkuyor.

Pakistan’da saat 18’i geçtikten sonra hava kararıyor, elektrik sistemi de güçlü olmadığı için akşamları kentler karanlığa bürünüyor. Çevreyi izleyemeyince tren yolculuğu da sıkıcı gelmeye başladı. Larkana’da inip otele gitmeye karar verdik. Trende arkadaşın tanıştığı doktorlar yardım etti. Bir otele yerleştik. İçi rezil bir durumda, ama hiç yoktan yatacak bir yer. Oda fiyatı 300 Rupi. Her zamanki gibi pislikten görünmüyor. Yastık, yorgan ve sıcak su yok. Almanların dediği gibi “kedi yıkamasıyla” temizlendim. Dışarıda korkunç bir gürültü var, seçim propagandası sanırım. Burası Zülfikar Ali Butto’nun memleketiymiş. Sabaha kadar bu gürültü devam etti; dayanılır gibi değil, adeta bir kabustu.

Yollarda ağır silahlı cemse ve kamyonetler dolaşıyor, ülkemizin doğusunda tanık olduklarım gibi. Güya, buralarda çok soygun olduğu için askerler gövde gösterisi yapıyormuş.

15.11.1995 – Larkana

Hotel Royal City Larkana’da uyumak işkenceydi. Saat 6’ya doğru tüm kapıların korkunç bir şekilde yumruklanmasına uyandık. Kapıyı açtığımızda kimseler yoktu. Bunun namaza davet olabileceğini düşündük.

Hazır erkenden uyanmışken kahvaltıyı beklemeyip Monjedaro antik kentine gitmek için çıktık. Rikşa ile garaja gidip, bir minibüsle Monjedaro’ya doğru yola koyulduk. Larkana kentinin dışına çıkınca doğa olağanüstüydü. Her yerde pirinç tarlaları, küçük gölcükler, bu göllerde rengarenk nilüferler, kuşlar, mandalar, çocuklar... Antik kente 5 km kala araba bizi bıraktı. Buradan bir taksiyle Monjedaro antik kentine ulaştık. Briketlerden oluşturulmuş, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarına zamanlanan kalıntılar. Sıcak dayanılır gibi değil, antik kenti dolaşırken sıcaktan bayılacak gibiyiz. Çok değişik kuşlar, sürüngen gibi çizgili gri sincaplar, çok renkli kuşlar gördük. Müzeyi gezdik. Buluntular birkaç parçadan ibaret, fakat oldukça iyi düzenlenmiş. Antik kentte kullanılan atık kanal sistemi günümüzdekiyle aynı.

Paramız epey azaldı, 100 Dolar daha bozdurduk. Sınır kapısında 100 Dolara 3.400 Rupi almıştık. Bankada 300 Rupi daha düşüğe bozdurabildik. İran’da da aynı hataya düşmüştük. Sınırlardaki karaborsada para bozdurmak daha avantajlı.

Geri dönüş için bir süre yürümek zorunda kaldık. Bulduğumuz ilk araba ile kavşağa kadar gittik. Gölcüklerde 15 dakika kuş fotografı peşinde koşturdum, ama sonuç hüsran. Bu arada arkadaş da benim bu koşturmacalarımdan rahatsız olup, garip tavırlar takınıyor. Gezideki amaç ortak değilse ve biraz da anlayış eksikliği varsa her şey sorun oluyor. Benim gibi yaşam fotografı peşinde olan biri ile arkeoloji meraklısı birinin birlikte yolculuğu kolay olmuyordu. Acaba ben yeterince anlayışlı davranıyor muydum? Elimden geldiğince öyle davranmaya çalıştığımı sanıyordum. Zira en güzel fotograf ışığı zamanında, ilginç çekim olanakları varken onunla müze, arkeoloji bölgeleri ve tapınak dolaşıyorum. Annemin sık sık söylediği bir söz “Suçu gelin etmişler, kimse benim dememiş.” der. Bir suçlu aramıyorum, ama insan kırılınca neden arıyor. Biraz anlayışın pek çok sorunu çözeceğinden eminim, fakat bu aralar anlayış ikimizden de uzak gibi. Bilmediğim bir varlığa bana anlayış, sabır ve dahi güzellikler bağışlaması için yakarmak istiyorum. Bunlara çok ihtiyacım var.

Sonunda bizi Larkana’ya götürecek bir kamyonet bulduk. Çekeceğim fotografların bir işe yaramayıp anı olacağını bile bile, fotograf çekebilirim ümidiyle arka kasaya oturdum. Fakat öyle hızlı ve tehlikeli gidiyor ki enstantane diyafram ayarı hak getire. İstasyona geldiğimizde arkadaşın tavırları dayanılmaz hal alınca, biraz yalnız dolaşmak istediğimi söyleyip saat 15’de otelde buluşmayı kararlaştırarak ondan ayrıldım. Sabah uzaktan görüp merak ettiğim mezarlığa gittim. Susmuşlar vadisinin daimi konukları kuşlardan başka kimsecikler yoktu. Biraz sonra birkaç kişi etrafımı kuşattı. Bu sessizlikte anlamsız bir şekilde ürperip, kendimi dışarı attım. Buralılar yabancı birini yakaladılar mı bırakmıyorlar; sorular sorular... Bu gerginliğimde yalnız olmak istiyorum. Burada okuma yazma bilmeyenler bile İngilizce konuşuyor. İngilizce bilmediğim için beni suçladıkları da oluyor. Onlara, şükür ki biz hiç İngiliz sömürgesi olmadık diyemiyorum. Susuzluktan da bitabım. Çevrede su satılmıyor, genellikle sokaktaki küplerde su yanında da maşrapa bulunuyor. Çebilmek ise cesaret işi. Portakalla susuzluğumu bastırmaya çalıştım. Susuzluk dayanılmaz bir hal alınca, koruyucu aşı olmadığım için risklerini bile bile çaresiz bu küplerdeki sudan içmek zorunda kaldım.

Çevrede hasat zamanı, tarlalarda ekinler toplanıp, taşınıyor. Karnım ağrıyor, yine tuvalet dert. Umarsız bir duvar dibine ilişiyorum, ama olanaksız, çıldıracağım. Adım başı cami var, tuvaleti yok. Bura insanları bir duvar kenarında ihtiyaç giderip, camiye namaza koşuyorlar. Aptes kavramları ne acaba?

Fotograf çekmeye çalıştığımı gören çocuk ve erkekler başıma toplandı. Yabancı olduğumu anlayanlar hemen etrafımı sarıyor. Bazıları yardım etmek için uğraşıyor, bazıları da işin gırgırında. Daha fazla dikkat çekmemek için başımı bağlamak zorunda kaldım.

Omzunda çocuğuyla önümde bir adam yürüyor. Yanında da kulaklarında onlarca renkli küpe, peştamallı bir kadın. Belli ki çocuğun anası. Fotografını çekmek için izin istedim. Adam birden hiddetlenip beni itip kakmaya başladı. Burası Kuetta’ya göre oldukça renkli. Erkeklerin giyimi değişti. Şalvar yerine peştamal (etek yerine vücuda sarılan kumaş) görülmeye ve renkler canlanmaya başladı. Burada Hint tarzı giyim, kuşam ve yaşam tarzı izleniyor, ama insanlar yabanıllaştı. Otobüs garajları bir alem. Oldukça sık olarak şişman insanlara rastlıyorum, oysa Kuetta ve civarında insanlar çok zayıftı. Şişmanlık çoğunlukla zenginlik, bolluk ya da kötü beslenme sonucu oluşan bir durum. Yörede izlediğim ise ciddi bir gelir dağılımı eşitsizliği. Çarşıyı dolaşıyorum, pislik ve sefalet. Buna açlık da ekleniyor, zira yüzlerce dilenci var.

Açlık hiçbir şey dinlemiyor, toz toprak ve dumana rağmen buradan ekmek alıp, yarısını bir dilenci ile bölüşerek yedim. Süsten her ne kadar anlamasam da, sonuçta kadınım. Pazarda dikkatimi enfes kutulu sürmelik ve rengarenk bilezikler çekiyor.

Bir dişçi gördüm, muayenehanesi yaya kaldırımın üstü. Yaşlı bir adamın bağırtarak dişini çekip, penseyi yola doğru sallayarak dişi fırlattı. Sokakta sünnet çocukları ve damatlar için boyuna takılan çiçek ve kağıt para dizileri ilginç görüntüler oluşturuyor. Çok sayıda Afganlı buralarda dolaşıyor. Onları genellikle kahverengi olan keplerinden tanıyorum. Pakistanlılar başlarına ya bir kumaş sarıyor ya da Paki şapkası takıyorlar.

Otelden ayrılıp garaja gittik. 19’dan sonra bir otobüs geldi, herkes koşturdu, binmek mümkün değil. Neyse ki biri bize yardım etti; önlerde bir sıraya sıkış tokuş oturduk. Koltuklar çocuk için yapılmış izlenimi veriyor; daracık, bir de ayağımızın altına bavulları sıkıştırdık. Bize yardım eden adam da yanımıza oturdu. Çantalarımız berbat oldu, pislikten göz gözü görmüyor. Arabanın her yeri; aralar, üst bagaj da dahil eşya ve üzerinde insanlarla tıka basa dolu. Pakistan’da her arabanın içinde mutlaka bir saat asılı, hem de oldukça iri göze batan cinsten, ama hiçbiri çalışmıyor. Acaba böylelikle zamanın esiri olmak yerine zamanı durdurmuş mu oluyorlar? Akşam ışığı altında yoldaki görüntüler olağanüstü. Gölcüklerde müthiş yansımaları izliyor, fotograf çekemediğim için adeta deliriyorum. Sinirlerim de bir yay gibi, sanırım bu yüzden de sık sık uyuyakalıyorum.

Otobüs seyir halindeyken arkadaşım bir cenaze töreni gösterdi. Cenaze tabutta değil, iki odun üzerine gerilen bez üzerine yatırılmış, üstü rengarenk bir kumaşla örtülü, en üste de güller serpiştirilmiş. Cemaat sadece erkeklerden oluşuyor.

16.11.1995 - Multan – Bahavalpur

Yolculuk onbir saat sürdü. Sıkış tokuş bu arabada bir paket gibi nasıl uyumuşsam, arkadaşın geldik seslenişiyle uyandım. Hemen arabadan atladık, yanımızdakiler Bahavalpur arabasına koşturdular, biz de. İndiğimiz yer Multan imiş. Yeni arabamızın ne camı var ne çerçevesi. Binme telaşıyla fotograf çantamı da üst bagaja vermişim. Ben, nerede ise onu ellemeye kıyamıyorken, adam çantamı bagaja fırlatıverdi. Şoför arabayı öyle hızlı sürüyor ki, her an açık camdan dışarı uçabilirim. Donduğumuz da cabası. Fotograf çantam; eğer üstüne biri oturmamışsa muhtemelen bu hızda uçar, biri oturmuşsa makineler zarar görür. Birden feryada başladım, muavin ile güç bela anlaştık. 60-70 km hızla giden arabanın camsız olan penceresinden bagaja çıkıp, benim çantayı getirdi. Oh!.. Neredeyse çıldıracaktım.

Gece çok soğuk oluyor, hava karanlık olduğundan yolu ve çevreyi göremiyorum. Çok güzel ağaçlıklı yerlerden gidiyor olmalıyız. İran’dakinin aksine sokaklarda bol miktarda kedi ve köpek görmek mümkün. Zaten insanlar kuş, keçi, eşek, öküz, inek, deve gibi hayvanlarla iç içe yaşıyorlar. Bir buçuk saat sonra otobüste donarak, oysa ne bulduysak sarınmıştık Bahavalpur’a vardık. Hemen bir çaycı bulup, yağda kızarmış ekmek ve yumurtadan oluşan bir şeyler yedik. Nihayet tuvalet demeye bin şahit isteyen bir tuvalet buldum. Hemen önündeki yatakta iki oğlan yatıyor. Yap yapabilirsen (ç)işini.

Hotel City adlı bir otele baktık. İlk kez banyolu, temiz çarşaflı ama yine pis bir oda bulduk. Biraz temizlikle uğraştım, sonra uyumuşum. Bu sırada arkadaşım çarşıya çıkmış, uyandığımda henüz gelmemişti. Camdan gelen geçene bakıyor, ilginç görüntülere tanık oluyorum. Bir süre arkadaşı bekledim, dayanamayıp kendimi sokağa attım. Bir saat dolaşıp geldim. Baktım arkadaş yok, yine çıktım. Birkaç saat sonra arkadaşım geldi. Dr. Tarık bey ve Murat’ı bulmuş. Onlar, iki yıl önce burada geçirdiğimiz trafik kazasında bize inanılmaz yardımları yapan kişiler. Dr. Tarık bey Pakistanlı, fakat tıp eğitimini Türkiye’de yapmış. Murat ise buradaki üniversitede tıp eğitimi almakta olan bir Türk öğrenci. Konuşma uzayınca geç kalmış. Yarın akşama bizi yemeğe davet etmişler. Ben bugün Murat’ı görmek istiyorum, eğer hastalarından fırsat olursa Dr. Tarık ve Dr. Abit beyi de görmek arzusundayım. Dr. Abit bey de benim ortopedistimdi. Rikşa ile hastaneye gittik.

İki yıl önceki olayın acılarını anımsamak istemiyorum. Zaten onlara olan minnet borcum ve onları yeniden görme heyecanım gözlerimin önüne güzel bir tül çekiyor. Hastanenin bahçesi süs ağaçları ve çim ile düzenlenmiş, keyifli bir mekan. Bu bölümü o zaman görmemiştim. Oysa odanın kapısı açık olduğunda sık sık hastaneden kaçarak farkında olmadan o mahalle senin bu mahalle benim dolaşıyormuşum. Sokakta bana rastlayanlar hemen doktorlara rapor ediyorlarmış durumu. Başı sargılı, iki kolu alçılı göğsüne bir paket gibi sarılmış, etrafa boş bakışlarla bakarak sokaklarda dolaşan bir tipin ancak hastaneden kaçmış olabileceği, sanırım rastlayanlarca tahmin ediliyordu. Murat’ı bulduk, biraz odasında oturup sohbet ettik. Arkadaşımı karşısında görünce şok olduğunu söyledi. Tok olmamıza rağmen bizi yemeğe götürdü. Onlar sipariş ettiğimiz yemeğin hazırlanmasını beklerken, ben çevrede dolanıp fotograf çektim. Mönüden Murat’ın bizim için seçtiği tavuktu. Tavuk etini ilginç bir sosla pişirmişler, lezizdi. Biraz çarşıyı dolaşıp Murat’ın yurtta kaldığı odaya gittik. Bu arada İran’daki dostlara kart yazdım. Fakat adres Farsça olduğu için zarfı yazamıyorum. Murat bunun için Suriyeli bir arkadaşını çağırdı. Bu arkadaşla da iki yıl önce tanışmıştık. Hatta bana yardım etmek için çırpınanların başında geliyordu. Şöyle ki ben iki elimi de kullanamadığım için arkadaşlarıma yük olmayayım diye ölmeyecek kadar yemek yiyip su içiyordum. Zira yemek ve su demek, tuvalet ihtiyacı demekti. Yıllardır birlikte gezdiğim arkadaşlarım benim böyle doğal bir ihtiyacım olacağını akıllarına getirmiyor, ben de onlara bunu belirtmekten çekiniyordum. Sadece Esin hanım ki bu gezide tanımış, ondan ömrümün sonuna kadar minnetle anacağım yardımını görmüştüm. Bir ara Suriyeli bu arkadaş geldi. Suriye ve yemeklerden konu açılınca, nerden gerektiyse ben Şam’da humus yediğimi söyledim. Akşama baktım elinde bir tabak humus ve yanında eşi ile beni ziyarete geldiler. Yesem tuvalet ihtiyacım olacak, yemesem onlara ayıp olacak. Zaten eşi benim yemem dememi dinlemedi. Bir tabak humusu elindeki kaşıkla ağzımdan burnumdan sokarak zorla yedirdi. Bunlar kısacık sürede tanıdığımız, her zaman minnetle anımsadığım güzel insanlardı.

Uzunca bir sohbetten sonra bizi otele bırakmak için direttiler. Biz rikşa, onlar motosikletle otele vardık. Odadaki sıcak su ve diğer ihtiyaçlara baktılar. Suriyeli arkadaşın ısrarı ile otelde her şey kontrol edildi. Sonra onlar gittiler, biz de yattık. Otelden genelde memnunuz. Her taraf leş gibi olmasına rağmen, ilk defa temiz bir çarşaf ve battaniyede uyuyacağız.

Buraların tozu öylesine pis ki, insanın üstünden çıkmak bilmiyor. Ne kadar yıkarsak yıkayalım çamaşırlarımız iğrenç görünüyor. Günde iki kez duş alıyorum, yine de saçım köpürmüyor. Burada da bütün kanallar sokak aralarından ve açık aktığı için iğrenç bir koku hakim. Ama içinde yaşayınca insan alışıyor, zaman zaman ben bile bu kokuyu duymaz oluyorum.

17.11.1995 – Bahavalpur

Bugün biraz geç kalktım. Otelde omlet ve çay ile kahvaltı yaptık. Dün rikşa ile gezerken gördüğümüz stadyumda kriket oynayanları, sokak berberlerini, pazarı fotografladık. Dün akşam uğrayıp beğendiğimiz bir Feridgat’e -Bizdeki sokak büfeleri benzeri, içinde ve önünde masaya oturularak bir şeyler yenilip içilen yer.- gittik. Ben nar yedim, arkadaşım nar suyu içti. Burada narları ayıklayıp ya bir tabakta, ya da suyunu sıkıp kocaman bir bardakta sunuyorlar. Çalışanların elleri öyle pis ki yemek gerçekten cesaret istiyor. Narlar bildiğimizden iri taneleri ve koyu renkleri ile harika görünüyor, tatları da nefis.

Yeniden Murat’a gittik. Tarık bey biraz önce Murat’ı uyandırıp gitmiş. Çok yorgun görünüyor. Bizim yüzümüzden gündüz çalışamayıp gece geç saatlere kadar ders yapmış olmalı. Biraz sonra Tarık bey Abid beyi alıp geldi. Abid beyi nerede ise tanıyamıyordum. Oysa benim için ne çok koşturmuştu. Koluma baktı, ameliyatı beğenmedi. Adamcağız bir de bu ameliyat için ne kadar para ödediğimi bilse! Sanırım onun bir yıllık maaşından çoktur. O zaman biz seni ameliyat edelim diye ne kadar ısrar etmişti de yanımda ilgilenecek biri yok diye kabul etmemiştim. Aslında bugün burada kalma olanağım olsa, en azından kendi doktoruma vereceğim parayı ona verip kolumdaki plağı çıkarttırsam ne iyi olurdu. Ama ona bu parayı vermek mümkün değil. Kendi doktorumun imkanlarını düşününce, içim burkuldu.

Bizdeki gibi, Doğuluların yemek ikramı bitmez... Tarık ve Abid bey yemek alıp getirdiler. Tavuk çevirme, tatlı yoğurt, meyve, vs. Tok olmamıza rağmen, ısrarlarına dayanamayıp tıka basa yemek zorunda kaldık. Onlar çalışmak, biz ise Ravalpindi için tren bileti almak üzere birbirimizden ayrıldık.

Pakistan’ın ilk başkenti Karaçi’ymiş. Fakat daha sonra başkent stratejik açıdan çok eski bir kent olan Ravalpindi’ye taşınmış. Böyle de kalmamış. Ravalpindi’nin yanına yeni ve modern olarak inşa edilen İslamabat günümüz Pakistan’ının başkenti olmuş.

Akşam yemeği öncesi otelin restoranında Murat ile garam pani yiyip, kahve içerek Tarık beyleri bekledik. Abit beyin kullandığı bir araba ile Bahavalpur’un epey dışındaki Humeyra oteline oldukça kötü yollardan vardık. Otelin önü devasa okaliptüs ağaçları ve güzel kokulu çiçekleri olan ağaç ve bitkilerle süslü. Sahibi Abit beyin tanıdığıymış. Mimari ve doğa ile ilgilendiğimi görünce beni gezdirip bilgi verdi.

Sebzeli pirinç pilavı, tavuk sote, tatlı yoğurt, salata ve gazozdan oluşan olağanüstü lezzette bir yemeği, teypten yayılan Nusrat Fateh Ali Khan’ın sesinden dinlediğimiz Qawalli (kavalli) müziği (Pakistan Sufilerinin müziği) eşliğinde yedik.

Tarık beyin üzerinde şalvar-kamiz ve yelekten oluşan Pakistan giysisi var. Abid bey ise son derece modern gri fitilli kadife bir pantolon, üstüne gömlek ve süveter giymiş. Bu kadar koyu tenli olmasa, giyim kuşam ve kibarlığıyla İngiliz lordu sanırsınız. Abit beyin oğlu 15 yaşına gelmiş ve liseye gidiyormuş. Bizim kazadan hemen sonra Tarık bey evlenmiş ve bir çocuğu olmuş. Söz döndü dolaştı politikaya geldi. Tarık bey Necmettin Erbakan için “bizim hoca” diyor. Neden onu ülkemizin yönetiminde istemediğimizi kendisine bir türlü anlatamadık. Zaten arkadaşım da işi şakaya vurunca konu değişti.

Sol kulağım müthiş bir şekilde ağrıyor, Murat’a bir antibiyotik önermesini rica ettim. Bu yıl okulu bitiyor, artık doktor sayılır. O ise ricamı Tarık beye aktardı. Tarık bey de Abid beyle konuşarak bir antibiyotik adı yazdı. Fakat ağrı öylesine artıyor ki, yemekte gülerken sürekli kulağımı tutmak zorunda kalıyorum. Bu durum Abid beyi rahatsız etti, sürekli ağrı ile ilgili sorular sordu.

Yemekten sonra bizi araba ile dolaştırdılar. Çok uzun bir nehir köprüsünden geçtik. Bu köprüden her geçiş ve dönüşte para ödeniyormuş. Gecenin bir yarısı kendimizi hastanenin yakınında bulduk. Nedenini biraz sonra anladım. Abid bey bana ilaç almak istemiş. Tarık bey de bizimle “Abid bu akşam gezmek istiyor.” diye şakalaşıyordu. Ne kadar düşünceli insanlar. Oysa ben, iki yıl önce bize çok iyilikleri oldu, buraya gelmişken uğrayıp hem teşekkür edelim hem de onları bir yemeğe davet edelim istemiştim. Buraya uğrayabileceğimizden emin olmadığımız için gelirken onlara bir hediye de almamıştım. Bunların mahcubiyetini yaşarken, şimdi de peşimizde bu kadar koşturarak, beni daha çok utandırıyorlar. Eczaneye uğrayınca, burada ilaçların kutu ile değil de genellikle sayı ile satıldığını görüp şaşırdım.

Bizi otele getirdiklerinde doktor arkadaşlarıyla karşılaştılar. Selamlaşmaları ilginçti. Vücutlarının sağ taraflarını birbirine değdirerek ve sarılarak selamlaşıyor, çok samimi ve heyecanlı bir karşılaşmaysa birbirlerini havaya kaldırıyorlardı.

Vedalaşma vakti geldiğinde, ısrarla yarın sizi yolcu edelim dediler. Artık bu kadar zahmet yeterliydi. Kabul etmedik, bunun üzerine Tarık bey koşturarak size veda dondurması alayım dedi. Değişik bir tat, mangolu imiş.

İlaçlarımı içip yattım, umarım kulağımın durumu yarına daha iyi olur.

(devam edecek...)

İran - Pakistan Güncesi -2-

04.11.1995 – Şiraz

Şiraz’a saat 5’de vardık. Her yer zifiri karanlık, soğuktan titriyoruz. Arkadaşım otel bulalım istiyor, ben ise vakit kaybetmeyip antik kente gitmeyi. Bir minibüs ile saat 6’ya doğru 30 km uzaktaki Mervdeşt’e vardık. İstediğimiz gibi bir otel bulamayınca, bir taksi bulup 20 Dolara anlaştık. Akşama kadar bize çevreyi gezdirecek. İlk gezi noktamız Kroş’un mezarının olduğu Pasargard, Şiraz’a 70 km uzaklıkta. Şoförümüzün adı Kuruş imiş. Kroş ile Kuruş arasındaki benzerliği ilginç bulup, şakalaştık. Burada görülecek üç bölüm var; mezar, antik kapı ve antik kent. Fotograf çekip, bekçilerle söyleştik. Şoförümüz oldukça hoş sohbet biri. Yolda bir ara durup ZamZam ve ekmek aldık. Oradan Nakş-e Rüstem’e geçtik. Kaya mezarları, kabartma ve figürlerle süslü. Burada ayrıca çok büyük bir mezar yapısı da var (Achaemenian Tombs). Taşların arasında yerlerde mor pembe arası çok güzel çiçekler, halı dokusu gibi... İnsan yere basmaya kıyamıyor. Pasargard’da fotograf ve video çeken bir çift dışında kimseye rastlamadık, sanırım onlar da İranlılar.

İkinci durak Persepolis antik kenti. Meydana çıkılan merdivenlerin yanındaki duvarlar tanrılara adak sunma ve yaşamı anlatan rölyeflerle bezeli. İlk göze çarpan upuzun sütunlar... Üstleri satranç taşlarını anımsatan figürlerle süslü, çok etkileyici bir mekan. Buraya merdivenlerden giriliyor. Merdivenlerin üstü uyduruk bir metal aksam ile korumaya alınmış. Görüntüsü estetik olmadığı gibi neye yaradığını da pek anlayamadım. Burayı dolaştıkça gördüm ki bütün önemli kalıntıların üstü metal aksam ve ondülin türü bir şeylerle örtülü. Antik kentin tümünü dolaştık. Hummalı bir tamir çalışması var. Çevrede çocuklar koşturup duruyor. Bir ara benim de peşime takıldılar, kendimi ellerinden zor kurtardım. Bunlardan biri anı olsun deyip 20 kuruş verdi. Burada sadece iki yabancı turiste rastladım.

Saat 17’de şoförümüz Kuruş ile buluştuk. Bizi Mervdeşt’e garaja götürüp Şiraz’a gidecek bir arabaya yerleştirdi. Bize aldığı yolluk yetmezmiş gibi bir Türkmen ile de tanıştırıp, bize yardımcı olmasını istedi. O da bize yol ve çevre ile ilgili bilgiler verdi. Garajdan otellerin olduğu bölgeye gitmek için bindiğimiz dolmuşta arkadaşın parası çalındı, bana da ufak tefek değmeler oldu. Biraz keyfimiz kaçtı. İlk rastladığımız otele oda sorduk, 12.000 Tümen; oda pis ve içinde tuvalet yok, beğenmedik. Daha sonra uğradıklarımız ise çok daha pahalıydı, yeniden ona dönmek zorunda kaldık. Fakat bu defa oda fiyatı artıp 13.000 oldu. İtirazım üzerine eski fiyattan anlaşıp odaya yerleştik. Odanın pis olması yetmezmiş gibi, tek kişilik iki yatak yerine çift kişilik bir yatak var. Sırt çantalarımızı bırakıp kendimizi sokağa attık.

Plansız programsız dolaşırken ışıklandırılmış Şah Şeraz camisine rastladık. Önündeki havuza düşen yansıması ile büyüleyici bir mekana sahip. Çok yorgun olduğumuz için fazla dolaşamayıp yemek yer yemez otele döndük.

Pis bir yatakta beraberimde getirdiğim çarşafa uyku tulumu niyetine sarınıp uyudum.

05.11.1995 - Şiraz

Oldukça geç uyandım. Otelden çıkışta şalvar, buluz ve üzerinde fotograf yeleğinden oluşan giysimi arkadaşım sorun etti. Güya polis giysime itiraz edebilirmiş. Bu güne kadar uygar biri olarak tanıdığım arkadaşımın, birlikte dolaştığı insanın giysisini bile sorun edebileceğini asla düşünemeyeceğim için şaşırıp kaldım. İnatçılığım tuttu ve bu giysi ile çıkmakta direttim.

Merkeze gidip Meşhed’e uçak ayarlamak için 50 $ bozdurduk. Kişi başı 17 Dolar civarı uçak biletlerini ayarladık. Meydanda dolaşırken rastladığımız Reza isimli Türkmen bir genç bize rehberlik etmeyi önerdi. Birkaç cami, çarşı ve Kerim Han Kalesi (zindanı) gördük. Kerim Han Zindanının dört köşesinde kuleler var. İçinde pek çok tür bitki ve çiçeği barındıran güzel bir yapı. Akşam beraber sinemaya gitmek üzere anlaşıp Reza’dan ayrıldık.

Dolaşırken ilginç mimarili bir yapıya rastladık, Şiraz Üniversitesiymiş. Bahçesi yüksek duvarlarla çevrili. İllegal bir şekilde içeriye sızdım. Güller, narenciye bitkileri ve tanımadığım meyveli birkaç ağaç türü bahçeyi süslüyor. Okul bahçesi değil de sanki botanik bahçesi gibi. Oradan tekrar yatık kuleli Kerim Han Kalesi’ne gidip önündeki çayırlara konuşlanıp yemek yedik. Benim her zaman yemek problemim olduğu için peynir, ekmek ve meyve ile idare ediyorum. Buranın yufka ekmeklerine olduğu gibi meyvelerine de bayılıyorum.

Reza ile buluşup, sinema bileti aldık. Filmin başlamasına uzun bir süre vardı, çarşıda dolaştık. Filmde kaza geçiren bir kadın için şoför, öğretmen ve tiyatroculardan oluşan bir grubun ilaç bulma konusu işleniyordu. İlginç bulmama rağmen öylesine yavaş bir tempoda seyrediyordu ki, dili Farsça ve görüntüler de sıradan olunca felsefesini anlayamayıp sıkıldım.

Reza 19 yaşında bir genç. Bize “Ne olur bana bir davet yollayın da Türkiye’ye gelip buradan kurtulayım.” diyor. Buranın hatunlarının da derdi buralardan kurtulmak. Arkadaşıma da oldukça yakın davranıyorlar. Sürekli yalnızlıktan şikayet eden arkadaşım ise gözlerinden çok etkilendiğini söylediği hatunlardan birini olsun kurtarmaktan yana değil. Her insanın kurtuluşunun kendi elinde olduğuna inanan bendeniz, inancıma ters düşen bu esprime kızdım.

Bugün bir kahvede oturmuş çaylarımızı yudumlarken televizyondaki haberlerin Türkçe okunmaya başladığını izleyip şaşırdık. Reza’nın bize söylediğine göre. İran televizyonu günün belli saatlerinde çok kısa da olsa, burada yaşayan etnik gruplar için haber programı yapıyormuş.

Yatacağımız sıra arkadaşım çantasındaki sabun ve kremlerin kaybolduğunu fark etti. O İsfahan’da çalınmış olduğunu sanıyor. Bence bu olanaksız, herhalde bir yerde unuttuk.

06.11.1995 – Şiraz – Kuçhan

Sabah erken kalkıp, bilinçsizce ve uzun bir yürüyüşten sonra Emam Zade Hüseyin camisine gittik. İçi oldukça görkemli. Avlusunda mezarlar, havuz ve çiçekli bir bahçe var. Havuzda öylesine güzel bir yansıma var ki insanı mest ediyor. Mezarların üzeri rengarenk çelenklerle süslü. Birinde mavi glayör gördüm. Mavi glayör de mi olurmuş? İlk kez görüyordum.

Ve nihayet buraya gelme nedenlerimizden biri olan, İran’ın büyük gazel şairlerinden Hafız’ın mezarına gittik (Hafız-ı Şirazi, 1317/1326 – 1390). Etkileyici bir mekan; avlu içinde çiçekler ve ağaçlarla bir cennet adeta. Burada güzel bir müzik ve müziğe eşlik eden kuşların seremonisinde çaylarımızı içtik. Bu kuşlar Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde sözünü ettiği bülbüller değildi, ama öylesine huzurlu bir ortamdı ki burası, tüm bu sesler onlarca farklı duyguyu bir arada yaşatıyordu bana. Ziyaretçilerin gömüdü okşayıp, şiirler okuyarak ağlayışları ise inanılır gibi değildi. Ömrümde ilk kez bir şairin mezarına yüz süren insanlara burada tanık olup, müthiş etkilendim.

Söz konusu şiirde şöyle diyordu Yahya Kemel Beyatlı:
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Her gün yeniden açarmış kanayan rengiyle
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü buhurdan gibi her gece tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Buralarla ilgili elimizde ne bir harita ne de tanıtım kitabı var. Öğlen dükkanlar kapanıp, trafik azalıyor ve sokaklar adeta boşalıyor. Ve buralarda bütün güzellikler gizli saklı yerlerde, duvarların ardında. Farsça bilmediğimiz için belirteçleri de okuyamıyoruz, belki kapılarında adı yazıyordur. Açıkta da bir kahvehane görmediğimiz için dolanıp duruyoruz. Yine böyle serseri mayın gibi dolaşarak bir şeyler içecek yer ararken, minicik bir kapıya rastlayıp, burası nedir diyerek, alçacık kapısından başımızı eğerek içeri girdik. Yemyeşil bir bahçe ve çayhane ile karşılaşıp, boş bir masaya oturduk. Yanımızdaki masada Türkçe konuştuğumuzu duyan biri bizi masasına davet etti. Adı Şah Murteza Ali Asker. Öğretmenmiş, emekli olmuş, şimdi araba ticareti yapıyormuş. Zarif eşi ile birlikteydi. Ali bey bize kendisine ait olduğunu söylediği şiirler okudu, çay ikram etti. Onlarla keyifli bir zaman geçirdik.

Sıra geldi Bostan ve Gülistan’ın yazarı Sadi’nin türbesine (Sadi-i Şirazi, 1193 – 1292). İki türbe de birbirinden ilginç. Bahçedeki kuş sesleri müziğe karışıyor, insanı başka alemlere sürüklüyor.

Yalnız bir kadın olarak İran’da seyahat çok kolay değildi. Arada sırada laf atıp dokunanlar oluyordu. Bunun yanında çok güzel şeyler de yaşıyorduk. Bizi evine çağırıp ağırlamak isteyenler, gideceğimiz yere kadar vakit ayırıp bizi götürenler, bize konuksunuz diyerek kahvelerde bile en güzel masaya oturmanızı sağlamaya çalışanlar mı dersiniz... Kısaca ufak tefek aksiliklere rağmen burada olmak harikaydı.

Otelden çantalarımızı alıp bir taksi ile havaalanına gittik. Devasa büyüklükteki uçağımız dualar okunarak gecikmeli olarak kalktı. Bir uçağın yükselişi sırasında ilk kez ciddi olarak midem bulandı. Sanırım izlememiz için kentin üzerinde birkaç tur attı. Zira kent aydınlanmış camileri, gölü ve dağları ile nefis bir görüntü oluşturuyordu. Bir de dolunaya yakın ay vardı ki, izleyenleri farklı bir yolculuğa çıkarıyordu. Yolculuk iki saatten biraz fazla sürdü. Meşhed’in üzerinde de birkaç tur attık. Şehir rengarenk; özellikle İmam Reza Türbesi mavi ile yeşil arası rengiyle, kentin ortasında parıldayıp duruyor. Kalkıştaki gibi dualarla alana indik. Bekleme salonunda Reza’yı Muhammed adlı bir arkadaşı ile bizi bekler bulup, şaşırdık.

Muhammed’in son model Toyoto’su ile onun evine kadar gidip, Reza’nın eski püskü Mazda kamyoneti ile Kuçhan’a gitmek üzere yola çıktık. Meşhed Kuçhan arası yaklaşık 110 km. Özellikle kent içinde trafik oldukça yoğun, uzun süreli beklemelerle ilerleyebiliyoruz. Yoğun trafikte ilginç olaylarla da karşılaşıyorduk. Otomobillerin kornalarından yükselen horoz, inek sesleri gibi. Otoyolda yanan bir tanker ve epey uzaklarda devasa görünümlü ve gazla çalışan bir elektrik santralı gördük.

Etrafı izlemekten fırsat buldukça da sohbet ediyoruz. Reza bizim Şiraz’da hangi otelde kaldığımızı nasıl öğrenmiş onu anlatıyor. Önce lüks otelleri aramış, bakmış bizden iz yok, sonra durumu kavrayıp en sefil otelleri aramaya başlamış. Neyse şansı yaver gitmiş birkaç aramadan sonra bizim kaldığımız otele ulaşabilmiş. Onlardan hangi uçakla döneceğimizi öğrenmiş. Kötü bir otelde kaldığımız yetmezmiş gibi, niçin pazarlık etmiyorsunuz da bu kadar çok para ödüyorsunuz diye fırça yedik. Oysa biz fiyatı düşürmek için daima ciddi pazarlıklar yapıyorduk.

Eve vardığımızda saat 20’yi geçiyordu. Sara ve çocuklar, ilk kez görüşecek olmamıza rağmen, ailenin yıllardır göremeyip özledikleri bir ferdi gelmiş gibi bizi karşıladılar. Hemen yemek için yerdeki halının üzerine muşamba örtü yayılarak sofra kuruldu. Reza bana, biz elle yemek yeriz diye şaka olsun diye mi söylüyordu bilmiyorum ama buraya herkes için tabak, kaşık, çatal, bıçak ve bardak konmuştu. Reza benim balığı sevdiğimi biliyordu. Nehirden sadece bir balık tutabilmiş ve Sara’da bunu pişirmiş. Görünüşü bizdeki çipuraya benziyor. Sofradaki balığın görünüşü, nehirden alıp hiç ellemeden fırına atılıp sofraya getirmiş izlenimi veriyor. Sofrada da oldukça kalabalığız, bu kadarcık balık kime yeter endişesi ile elimi süremiyorum. Israrları üzerine küçük bir parça kestim. Balıktan akan kıpkırmızı bir sıvı tabağı doldurdu. Bizde “Eti kanıyla, balığı canıyla yiyeceksin.” diye söylenen deyimi hatırlayıp, ellerim titremeye başladı. Aman Tanrım! Hatır için şimdi pişmemiş balık mı yiyecektim? Kestiğim balığın parçası çatalımda, bir türlü ağzıma koyamıyorum. Onlar ise “Biz bunu sadece senin için yaptık.” diye ısrar ediyorlar, çaresiz balıktan minicik bir parçayı ağzıma koydum. Aklım sıra bir süre ağzımda tutup, onların görmez yerinden atacağım. Ama o ne? Ağzıma yayılan tat anlatılabilir cinsten değil. Biraz evirip çevirip yuttum. Nefis bir şey. Sorum üzerine Sara bana balığı nasıl pişirdiğini anlattı. O gün tutulan balığın içi temizlenmiş ve nar taneciklerinin kurutulmuşu gibi bir şey (adı zeriş), soğan, sebze ve baharat ile harmanlanan malzeme ile doldurulup dikilerek fırına verilmiş. Minicik parçayı kesip “Bana bu kadar yeter.” dediğim için pişman olmadım desem yalan olur. Neyse ki sofrada çok güzel bir pilav ve tavuk vardı, onlarla doydum.

İran’da konuk olduğum evlerde yemeğe başlamadan hemen önce çay ikramı yapılıyor, ardından da yemek. Bizdekinin tam tersi.

Çocuklar okula gidecekleri için uyudular. Yarın için yaptığımız plana göre Reza işe, arkadaşım Meşhed’e gidecekler. Ben de Sara ile çocukları daha iyi tanımak, çevreyi görmek ve Ali’nin gömüdünü ziyaret etmek için burada kalacaktım.

07.11.1995 – Kuçhan

Kahvaltıdan sonra Reza’nın oğlu Afşin arkadaşımı Meşhed’e gidebilmesi için terminale götürdü. Bu sırada ben de evde makine olmadığı için çamaşırlarımı elde yıkadım. Daha sonra görecektim ki burada iyi deterjan bulmak da sorundu.

İran’da Türkiye gibi deprem kuşağında olan ülkelerden. Bu nedenle yeni yapılan binaların çelik konstrüksiyon (yapım tarzında) olmasına özellikle dikkat ediyorlar. Şöyle ki; bizdeki gibi binayı demir ve çimento ile oluşturulmuş kolon ana bağlantıları yerine, I ve L profil şeklindeki demir/çelik kolonlara oturtuyorlar. Duvarları ise bizde kullanılan delikli tuğla yerine sarı renkli küçücük paket tuğlalar ile örüyorlar. Konakladığımız bu ev de yeni yapılmış bir bina. Tek katlı ve altında bir bodrumdan oluşuyor. Bodruma evin dışındaki bir beton merdivenle iniliyor. Odalar oldukça büyük. Salonun ortasında kocaman fıskiyeli mermer bir havuz, havuzun tam üzerindeki çatıda ışık girmesi için camlı bir kubbe ve havuzun çevresinde yine mermerden bir çiçek tarhı var. Havuzun fıskiyesinden sıçrayan sular ve çatıdan aldıkları ışık ile çiçek adeta coşmuş. Mutfak ise nerede ise bir salon büyüklüğünde.

Konuk olduğumuzu duyan konu komşu hoş geldin ziyaretine geliyor. Bunlardan biri Kürt asıllı Peri nene. Evin minik kızı Elnaz’ın “nene” olarak seslendiği; çok renkli ve parlak giysili, kapkara gözlü, simsiyah saçlı ve nene olamayacak kadar genç ve hoş bir kadın. Reza ile Sara’nın üç çocuğundan sonra bir daha çocuk istememelerine rağmen kazara dünyaya gelen dördüncü çocukları Elnaz. Reza, Elnaz’ın kazara dünyaya gelişiyle ciddi bir bunalıma girip, bu dünyalar tatlısı davetsiz misafire bir süre ilgi gösterememiş. O sırada Peri nene Elnaz ile ilgilenmiş, hatta bir nevi tüm aileye analık yapmış. Komşuluktan başka yakınlıkları olmamasına rağmen ailenin gerçek büyük anası gibi. Peri nene, hani her derde deva ilaç gibi biri. Birazcık Türkçe de biliyor, hem Sara hem de çocuklarla anlaşmamıza yardımcı oluyor.

Beni görmeye gelen kadınlar, kapıdan girip üzerindeki çador ya da pardösüleri çıkarınca; modern ve renkli giysileri, bakımlı saçları, rujlu dudakları ille de sürmeli gözleriyle çok şık ve zarifler. Gelen konuklara önce çayla kek ikram ediliyor. Kasetçalardaki oyun havaları eşliğinde oyuna davet ediliyorlar. Ben oynamayı beceremediğim için ısrarları geri çeviriyor, onlara elimle tempo tutmakla yetiniyorum.

Bir tanıdığın evine konuk olmak genelde sıkıldığım ve keyif almadığım bir durumdur. Bu kuralı sadece yabancı bir yerde, uzun süreli olmamak şartıyla bozuyorum, ki bu da çektiğim sıkıntıya değiyor. Böylelikle onların gelenek göreneklerini daha iyi izleyebilme şansına erişiyorum. Bu şık hanımlar eve gelen yabancı erkeklerin yanında da kapanmak gereğini duymuyorlar. Yani devletin sokakta uyguladığı örtünme kuralı evlerde geçerli değil.

Konuklardan fırsat bulunca hamuşana (sessizler/susmuşlar evi) gittik. Sevdiklerini yüreğine gömen biri olarak yakınlarımın mezarını ziyaret etmem. Ama her kültürün göstergelerinden biri olduğu için her gittiğim ülkede mezarlıkları ziyaret etmek de vardır programımda. Nerede ise tüm mezarların başında camekanlı bir pano var. İçinde çeşitli fotograflar, anı eşyaları ve yazılı notlar. Hemen her mezar rengarenk doğal ya da yapma çiçeklerle süslenmiş. Bundan başka İran-Irak savaşında ölenlerin mezarları üzerinde siyah kumaşlar asılı. Dostumun mezarını görmek; her zaman o sıcacık gülümsemesiyle anımsadığım insanın gülüşünü görememek, ne yazık ki ölümü somutlaştırdı. Yine de üzerindeki bitkilere ve toprağa dokunarak, ona dokunduğumu var saydım.

Susmuşlar evinde fazla kalamadım, hemen çarşıya geçtik. Çocukları bir oyun alanına götürüp onların neşesiyle acı ve özlemle aramıza bir tül gerdik. Postaneden posta kartı ve pul aldım. Böylelikle resmi dairede bile kazıklanabileceğimi öğrenmiş oldum. Demek ki rahmetli Ali “Sen ki Türksün bu işi bilirsin. Almanya’da bile her zaman pazarlık etmelisin!” diyerek beni boşuna uyarmıyormuş.

Daha sonra sessizlik kulesinin olduğu Nadir Şah’a geçtik. Minik bir tepe üzerinde, yuvarlak bir yapı. Uzaktan görkemli görünüyor, yarısı yıkık. Çevresi çok bakımsız ve pis. Ne acı ki bizdeki antik kalıntılar gibi tuvalet olarak kullanılmış. Yapılış amacını ve kaybolan değerleri düşününce insan kötü oluyor. Dikkatli bir gözle bakınca minik iskelet parçaları görülebiliyor. Çıkışı bayır olduğu için zordu. İnişi ise kartopunun yuvarlanışı gibi oldu. Küçük Ramin’i kontrol edemedik, dikenlerin içine yuvarlandı ve vücudu çizilip yaralandı.

Eve döndüğümüzde ziyaretçiler gelmeye devam etti. Her yeni gelenle çay faslı ve oyunlar sürüp gitti. Türk asıllı olduğunu söyleyen bir kadın geldi. Benzer dili konuştuğum birine rastlamak keyifli oldu. Bugün fotograf çekemedim diye huzursuz değilim, gördüklerim ve yaşadıklarım da çok ilginç.

Kedileri çok sevdiğimi babasından duyan Arezu, okuldan dönerken benim için iki minik kedi biblosu almış. Hem de oğlum gibi Siyam. Onlara oğullarımın adını verdik; Tamil ve Adsız. Yaptığı dantelleri beğendiğim Sara da dantel bir örtü hediye etti.

Reza ve Sara’ya okullar tatil olunca çocuklardan birini olsun Türkçe öğrenmeleri için bana yollamalarını rica ettim. Onlar pek istekli değil, ama çocuklar bu önerime çok sevindiler.

Arkadaşım geç saatte Meşhed’den döndü. Akşam sohbetini şarap eşliğinde sürdürdük. Kırmızı şarabı sevmediğimi söyleyince, komşulardan benim için beyaz şarap buldular. Yasaklar ülkesinde başımıza bir şey gelecek diye ödüm kopuyor. Reza “Merak etme hemen herkes evinde mutlaka kendi şarabını yapıyor.” diyerek beni rahatlatmaya çalışıyor. Bu arada arkadaşım “Sen olmadığında daha rahat geziyorum.” diyerek şaka mı gerçek mi olduğu belli olmayan bir şeyler mırıldanıyor. İşin gerçeği o olmadığında ben de daha rahat dolaşıyorum.

08.11.1995 – Kuçhan – Meşhed

Sara bizi otobüs terminaline getirip yolcu etti. İki saatlik bir otobüs yolculuğuyla Meşhed’e vardık. Burada aldığımız bilgi üzerine bir taksi ile İmam Reza’nın gulamlarından (köle, esir) Hace Murad’a gittik. Türbenin başında sesindeki aydınlık yüzüne yansımamış bir adam dualar okuyor. Giysilerinden Hintli olduğunu sandığım kadınlar tütsü yakıyorlar. İçerideki dualar, tütsü ve kargaşa mistik bir atmosfer oluşturuyor. Yakınında yarenine ait bir mezar daha var. Bu mezar, başında bir resim bulunan Derviş Hacı Muhammed Ali’ye aitmiş. Burada rastladığımız Türk asıllı bir kişi bize bilgi verdi. İçeride fotograf çekmek yasakmış.

Oradan Beheşti Reza’ya gittik. Dışarıdan sıradan görünüyordu, bekçisi bizi içeride aldı, olağanüstü bir sessizler vadisi. Burası Mezarı Şuheda’ymış (şehitler mezarlığı). Burada da her mezarın başında camekanlı bir kutu içerisinde da o kişiye ait eşyalar, fotograflar, çiçekler, bayraklar, flamalar, yazılar... Burada ölüler için çiçeğe çok önem veriliyor. Durmadan deklanşöre basıyorum. Doğru dürüst bir fotograf elde edemeyebilirim, zira müthiş bir görüntü karmaşası var. Fotograf için ayıklama sanatıdır da denir. Eğer becerebilirsen gereksiz nesneleri ayıkla ayıklayabilirsen. Biraz ilerimizde mezarların yanında namaz kılıyorlardı. Daha sonra buraya bir cenaze geldi ve törenle gömüldü. Cenazeye katılan herkesin giysisi simsiyah. Bize söylediklerine göre ölünün fotografı arabaların üstünde bir gün dolaşıyormuş. Kahverengi cüppeli, beyaz sarıklı mollalar dua ediyor, ölünün yakınları çiçeklerle mezarı süslüyor. Kadınlar da mezarlığa geliyor, ama erkeklerin ardında duruyorlar.

Buradan Hace Abasöld’e gittik. Yenice bir bina, bu ana kadar gördüklerimizden farklı, henüz iç duvarları kaplamaya çalışıyorlar. İmam Humeyni’nin mezarı gibi. Buradaki camilerde bizdekinden farklı olarak, kadın ve erkekler aynı yerde oturup, dolaşabiliyorlar.

Taksimizin sürücüsü Azeri. Bizi Ferdowsi’ye götürmesini istedik. Buraya çok uzakmış. Böylece Haram (İmam Reza)’a gittik. Yol üzerinde iki yıl önce fotograf çektiğimiz bir yere rastladık, Gudbed Sabs imiş ve burada meddahlar Cuma günleri şiir okuyorlarmış. Şoförlerle ne kadar pazarlık yaparsak yapalım yine de fazla para ödemekten kurtulamıyorduk.

İmam Reza’nın çevresini dolaşmaya başladık. Buralarda hummalı bir altyapı çalışması var. Çevre düzenlemesi yapılmış. Akşam ışığında görüntü büyüleyici. Ben yine fotograf konusunda kendimi kaybettim, fırfır dönüp duruyorum. Arkadaşım da benim bu halime sinirlenip duruyor. Daha fazla ona dayanamayıp yalnız dolaşmaya karar verdim. Ama bu durumda da yalnız olduğumu gören sokaktaki adamlar başıma toplanmaya başladı. Böylelikle özgürlükten taviz vermeye başladım. Bir tarafta bu adamlar, diğer tarafta arkadaş, ne zamana kadar böyle dayanırım bilemiyorum. Bir çözüm bulamadığım bu sorun ve sıkıntıları, deklanşör sesiyle bastırmaya çalışıyorum. Şu açı, bu açı daha ilginç diye dolaşırken, birden protestocu sandığımız bir gruba rastladık. Yöneticileri elindeki kağıttan şiir gibi bir şeyler okuyor -zaten Farsça da şiir gibi bir dil-, çevresindekiler de ağlaşıp duruyor. Sonra bu grup davul ve zillerle bazı hareketler yapıp, zincirlerle ahenkli bir şekilde kendilerini dövmeye başladılar. Kerbelayı anma etkinlikleri her halde. O sırada bir adam bize evinin üstünü gösteriyordu. Hemen oraya koşturdum, gerçekten de çok iyi bir görüş açısı sunuyor. Ayrıca bu kişi bize Hace Rebi’ye gitmemizi önerdi. Bir süre aradık, bulamadık. Her yer karma karışık çok da yorgunuz, aramaktan vazgeçip kapalı çarşıya girdik. Arkadaşım çay içmek için bir Azeri kahvesine oturdu, ben de fotograf için koşturmaya devam ettim. Bu arada da Sünni mezhebinden olan babama hediye etmek için namaz taşı bakıyorum. Namaz taşı; Şiilerin namaz kılarken başının değeceği yere konulan iki santimden on küsur santime kadar çeşitli büyüklüklerde bir tablet. Bakalım babam bu hediyeye nasıl bir tepki verecek?

Ben fotograf, namaz taşı diye koşturup dururken burnuma gelen ekmek kokularıyla aç olduğumu anımsayıp, elinde ekmek ile gelen bir kişiye fırın sordum. Epey uzaktaymış, hava da karanlık. Fırın sorduğum kişi, sen orayı bulamazsın deyip elindeki yufka ekmeklerden birini bana verdi. Hemen oracıkta oturup bakkaldan aldığım Pipi (ZamZam) ile Hint fakirleri açlığımı bastırdım.

Kuçhan’a çocukların yanına eli boş dönmemek için alışveriş ederken müthiş bir dolunay belirdi. Dolunayı hayranlıkla izlediğimi gören daha önce tanıştığımız bir misafirhane sahibi avlusuna buyur edip, terastan fotograf çekebilirsin dedi. Yanımda üçayak olmadığı için izlemekle yetinip, sohbet ettik.

Terminale gitmek için bir taksiye bindik. Sürücüsü herkese salavat getirtip yola koyuldu. Terminale vardığımızda Kuçhan otobüsü gitmişti. Orada rastladığımız Türkçe konuşanlar bize yardım etmeye çalışıyorlardı. Onlarla bir süre araba aradık. Geç de olsa bir araba bulduk. Yoldaki bütün yolcuları toplayarak Kuçhan’a vardık. Eve gitmek için taksi arıyoruz. Herkes ben götüreyim diye üzerimize saldırıyor. Sonunda bir adam adresi görüp “Sara, Ramin, Afşin, Arezu...” demeye başladı. Anladık ki onları tanıyor. Oldukça yüksek bir ücret istedi, uzun süre pazarlık yapmaya çalıştık, ama o pazarlıktan yana değil. Ben tutturdum Reza pazarlık yapmamı istedi diye. Bir anlaşmaya varıp, atladık arabaya. Sürücümüz nedense arabasına binince birden Türkçe konuşmaya başladı. Kürt asıllıymış. Eve vardığınızda, kimse uyumadığı gibi yemek de yemeyip bizi beklemişler.

Sara bizi çok merak etmiş. Başını iki elinin arasına alıp endişeyle “Caannn, caannn....” diyor. Ortak tek sözcüğümüz “can” olduğu halde Sara ile nasıl da anlaşıyoruz. Onun “Caannn” seslenişi akıldan çıkacak gibi değil. Sanki can demiyor da canını veriyor...

Beş yaşındaki Ramin bana bibi (hala) diyor. Tutturdu ben bibiyle yatacağım diye. Biriyle aynı yatağı paylaşmaktan çok sıkıldığım halde onu üzmemek için izin verdim. Minicik kollarıyla boynuma kenetlenip uyudu.

09.11.1995 – Kuçhan – Meşhed

Akşamki ısrarlarıma dayanamayıp Reza beni erkenden uyandırdı. Okula gidecek çocukları biraz daha görmek istiyorum. Sara’yı ve minikleri de tabii ki. Konuşamıyorum gözlerim yaşlarla doldu, Sara da devamlı ağlıyor. Canlardan ayrılmak zor geliyor.

Reza Sara’nın bizi terminale götürmek istediğini söyledi. Tanrım! Bu insanlara ne zahmetler verdik. Çocuklarla kahvaltı ettik. Ortak bir dilimiz olmadığı için “Bibi... Caannn...” gibi seslenişlerle yetinemiyor, gözlerimizle adeta birbirimizin suretini gönlümüze nakşediyoruz. Naz ile Ramin’i Peri neneye bırakıp terminale gittik. Reza’nın “Ben 10’da terminalde olacağım, beni beklesinler.” diye not bıraktığını söylediler. 10 dakika sonra İsfahan’daki Murteza’nın kuzeni olan arkadaşı Abbas geldiler. Abbas, İran’da görmeye alışık olmadığım kadar şık biri.

Bizi önce Ferdowsi’ye götürdüler; zira dünden beri Zindanı Harun diye sayıklayıp duruyoruz. Taksi ile çok para tutuyor, bu paraları ödememiz de Rezacığımın yüreğine oturuyor. Bizim her taksi tutmamızdan sonra kaç para verdiniz deyip, bize göre az olan parayı söylediğimizde, o para ile burada on gün idare edilir diye, feryat ediyor.

Ferdovsi’nin kabrini görüp, oradan Zindanı Harun’a geçtik. İkisi de çok ilginç mekanlar. Buralı insanlar akın akın bütün bu ziyaretgahlara gelip, el ve yüz sürüp, bol bol anı fotografı çektirip, mozole ile yarenlik ediyorlar.

Yol boyunca gördüğümüz tebligat (ilanlar) çok güzel yazı örnekleriyle bezenmiş... Reza ile Abbas’ın söylediğine göre; bu yazılara Nastaligh deniyormuş. Tebligatlarda Sınal, Şikesta, Kufi, Kitabi gibi diğer yazı türleri de kullanılıyormuş.

Dolaştıkça İran’da ki kentleşme ve altyapının bizden daha iyi durumda olduğunu izliyorum. Ayrıca iki yıl önce gördüğüm İran’a göre durum giderek daha iyileşiyor. O zamanlar biz buralarda ne bir benzin istasyonu ne de tuvalet bulabilirdik. Şimdi pek çok yerde bu tür binalar yapılmış. İlk geldiğimizde arabamızın deposuna aldığımız mazotu alüminyum bir ibrikten teneke bir huni vasıtası ile doldururlar, petrolün yarısı yere akar da kimsenin aldırdığı olmazdı. Verdiğimiz para da bir depo benzine bizdeki iki ekmek parası değildi.

İran bir baharat ve çerez cenneti. Çok güzel çerezleri var. Burada her şeyi kurutuyorlar. Yeşil bir kuru üzümleri var ki, incecik ve uzun, harika bir şey. Minicik incirlerin kurutulmuşu nefis. Karpuz çekirdeğinden, gündöndüye kadar inanılmaz türde çekirdek. Ay çekirdekleri öylesine uzun ve şişman ki şaşırıp kalıyorum.

Bu mevsimde meyve olarak daha çok şirin ki ben bunu limon sandım, mandalina, portakal, kivi ve muz gördüm. Şirini mandalina gibi yiyorlar, çünkü ekşi ile tatlı arası bir meyve, kokusu da limondan değişik. Bazen limon yerine çorbaya sıkmak için kesiyorum, o kadar tatlı ki çorbanın tadını bozuyor. Bir de minicik limonları var. O ise bizdeki limon tadındaymış, tazesini görmedim. Kurutulmuşu baharatçılarda satılıyor. Golmasebz gibi bazı yemekleri pişirirken içine koyuyorlar. Güzel bir koku ve tat veriyor.

Bizi Mesched terminaline bıraktılar. Reza olmasa başımıza dert açılacakmış. Zira dün aldığımız Zohedan biletimizde hareket saati 14 olarak yazıyormuş. Oysa bize saat 16’da gelin demişlerdi. Reza sordu, gerçekten de otobüsün hareket saati bilette yazdığı gibiymiş. Neyse ki erken gelmişiz. Bir yerde oturup çay içtik. O sırada Reza’nın gözü bir hatuna takılmış, sonra da bir daha görememiş. Mavili nereye gitti diye bana soruyor. Ben de şaka olsun diye “Ne bileyim senin maviliyi, ben yakışıklı erkeklere bakıyorum.” dedim. “Seni öldürürem!” diye bağırdı. Ah bu Doğulu erkekler. Kendi bacıları, karıları, anaları önüne bakıp oturacak, onların ise gözü daima dışarıda olacak.

Hatunlar ve beyler ile ilgili yapılan bu espriler üzerine arkadaşım geldi. Reza’ya “Biz Fatma’yı burada bırakıp, bu hatunlarla yola devam edelim.” gibi bir espri yaptı. Bunun üzerine Reza bana “Arkadaşın niye böyle garip şakalar yapıyor? Bizden ayrılınca seni yalnız başına bırakmasın.” dedi.

Gerçeği söylemek gerekirse, espri olarak söylenen bu sözler, artık benim kafama da takılmaya başlamıştı. Ama sonunda ölüm yoktu ya, en fazla bu iş yürütemiyoruz deyip yollarımıza ayrı devam ederdik. Ayrı devam etmek diyorum da İran’da yalnız bir kadın olarak, hem de Müslüman bir kadın olarak bu gerçekten kolay değildi. İran’da gezgin birkaç kadına rastlamıştım, fakat bunların tamamı Avrupa ülkelerinden gelen kadınlardı. İran halkına göre Hıristiyanlar için her şey mubahtı. Oysa bize bu kadar yakın davranılmasının başında Müslüman olmamız geliyordu ki, sohbetlerimizden anladığımız kadarıyla Müslüman bir kadının yalnız başına gezmesi, sümme haşa, nâmümkündü. İlk günler karşılaştığımız herkese sadece gezi arkadaşı olduğumuzu söyledik. Tabii ki Müslüman bir kadın ile erkek arkadaşın yollara düşmesini hiç de hoş karşılamadılar. Bu durum bizim ülkemizde de çok farklı değildi, ki bu durum beni çok iyi tanıyan uygar arkadaşlarımın kafasında bile soru işaretleri oluşturmuştu. Bu duruma sokaktaki sıradan insanın bakışını varın siz tahmin edin. Biz de bunun üzerine evliyiz demek zorunda kaldık. Nasılsa ülkemizin bazı otellerinde olduğu gibi burada evlilik cüzdanı gösterme zorunluluğu da yoktu.

Reza beni tanıyordu, Avrupa ülkelerinde tek başına istediğim gibi dolaşıyordum. Bize geldiğinde bunları konuşmuştuk. O ülkesindeki kadına bakışı ve hatta Pakistan’daki durumu gayet iyi biliyor, yalnız kalmamdan bu yüzden endişe duyuyordu.

Onu yatıştırmak için “Biz bu arkadaş ile iki zorlu ve ciddi yolculuğa birlikte çıktık ve bir sorun yaşamadık. Tanıyabildiğim kadarıyla içten, dost, uygar ve özgür bir insan. Hatta öyle ki Pakistan’daki kaza anında grup yöneticisi arkadaş yerine en büyük yardım ve desteği ondan gördüm. Yönetici arkadaşın gösteremediği sorumluluğu o üstlenmiş, beni Türkiye’ye gönderebilmek için günlerce uğraşmıştı. Ayrıca iki yıldır birçok etkinliğe, eğlenceye birlikte katılıyor, bir sorun yaşamıyorduk. Evet sık sık karar değiştiren bir insan, ama sorumluluk bilinci var. En azından birliktelik sorun teşkil ederse, oturup konuşur bir çözüme varırız. Birlikte yola çıkmamızı sağlayan tek neden ikimizin de gezginliğe olan tutkusu. Bunun için de göze alamayacağımız risk yok. Tüm bunlara rağmen bu gezide bir şeyi fark ettim ki arkadaşım yalnızlıktan şiddetle korkuyor. Zira eğer yanımızda başka bir arkadaş, ya da rehberlik edecek biri yoksa sürekli yalnızlıktan şikayet ediyor. Onu da kendimi de gayet iyi tanıyorum, sen endişelenme biz birlikteliği sürdüremezsek uygar bir çözüm buluruz.” dedim. Ona böyle demiştim ama benim düşüncelerim de karışmaya başlamıştı.

Otobüsün kalkışı devamlı erteleniyordu. Israrım üzerine Reza 14:30’da gitti. Bugün de bizim yüzümüzden işi gücü bırakmıştı, bari çocuklarını görüp biraz da dinlenebilsin. Dostluk ne güzel şeydi, gerçek dostlardan ayrılmak ne zordu.

Bu arada Reza boş durmamış. Zohedan’da kalmamız için Abbas isimli arkadaşının müdürü olduğu şirketin misafirhanesini ayarlamış. Orada Celale adında biri bizi karşılayacakmış. Otobüsümüz saat 15’de kalktı. Otobüsün hareketiyle uyumuşum. Uzun bir süre uyur uyanık gittik. Buralarda doğa oldukça kıraç görünüyor. Meşhed ile Zohedan arası çölümsü bir görünümünde. Dümdüz ve muntazam yollarda ilerliyoruz. Çevre dikenli çöl bitkileri ve dağlarla kaplı. Oysa Maku ile İsfahan arası böyle miydi? Çok olmasa da çevrede ekili alanlar görülüyordu. Buralarda ağaca sadece köy, kent ve kasabalarda rastlanabiliyor.

Araba rahattı, fakat saatlerce durmadan gidiyor, tuvalet molası bile verilmiyordu. Uzun zaman sonra bir ara birkaç dakikalığına durdu. Pakistan giysili (şalvar-kamiz) iki erkek, bir kadın ve bir kız çocuğu arabadan inerek, inanılmaz bir hızla namaz kılıp tekrar bindiler. Bu duruma şaşırıp kaldım. Bir aile namaz kılacak diye, otobüs durmak zorunda kalmıştı.

Sonunda bir ara tuvalet ve yemek için duruldu. Fakat öyle acele ediyorlar ki bir çay içecek fırsat bulamadık. Şoför gidiyoruz diye kalktı. Arabaya bindik, hareket etti. 10 dakika sonra Pakistan giysili adamlardan biri yanımıza gelip arkadaşıma keyif verici olduğunu sandığım yeşil bir toz ikram etti.

Yolculuk devam ediyor, yollarda inen binen oluyordu. Saatler sonra uyandığımda yolcuların epey azalmış, hatta sadece birkaç kişi kalmış olduğunu gördüm. Arkadaşım uyuyor. Şoför ise hem arabayı kullanıyor hem de aynadan bana bakıyor. O tarafa bakmamaya çalışıyorum, arabanın yalpalayarak gidişinden endişelenip bu adam ne yapıyor diye göz atıyorum. Artık ayna ile idare etmeyip seyir halinde yola değil, arkasına dönmüş bana bakıyor. Arabayı bir yere uçuracak diye korkudan ödüm kopuyor. Baktı bakarak halledemiyor, arabayı durdurup indi ve benim altımdaki bagajı açtı. Ne yapıyor diye merak ettim, bagajla ilgilenmiyor orada durup bana bakmaya devam ediyor. Ciddi olarak tedirgin oluyorum. İçimden de bana yüz vermiyor deyip bavullarımızı atmasın diye geçiriyorum. Paranoyaya mı kapılıyorum ne? Bir süre bekledi, gelip arabayı çalıştırdı. Korkudan uyuyan arkadaşıma doğru kaykılıyor, hatta ona yapışıyorum. Tanrılar! Ne hallere düştüm. Arkadaşım uyandı ve baktı her yer bomboş. Arkaya gidip uzanarak rahat uyumak istiyor. Ben durumu anlatamıyorum, ona yapıştım bırakmıyorum. O kim bilir içinden neler düşünüyor? Neyse ki ikimiz de uykuya yenik düştük.

(devam edecek...)

İran - Pakistan Güncesi -1-



24 yıl birlikte çalışmaktan onur duyduğum,
eski işverenim Sayın Bengiz Bayraktaroğlu’na
ithafen.




Önsöz

Son üç yıldır yurtdışına uzun soluklu seyahatler yapıyordum. Bunun ilki; fotografa gönüllü 16 arkadaşın ortak parasıyla alınan eski bir minibüs ile Suriye, Ürdün ve Mısır denilerek yola çıkılan, ama Mısır’a girilemeyen geziydi. Mısır vizemiz olduğu halde Kızıldeniz’deki Nuweiba limanından giriş yapamamış, tüm çabalarıma rağmen nedenini de öğrenememiştim. İkincisi; İran, Pakistan, Hindistan, Nepal diye yola çıkılan ve Pakistan’ın Bahavalpur kentinde geçirdiğimiz trafik kazasında parçalanan minibüsümüz ve benim kırılan kemiklerim yüzünden tarafımdan yarım bırakılan yolculuktu. Üçüncüsü; şükür ki kazasız belasız atlatılan İran, Afganistan, Türki Cumhuriyetler ve Çin’in Uygur Bölgesini görüp geri dönüşü kapsayan düşsel geziydi.

Grup gezleri benim gibi zamana-zemine hassas olan birini huysuz yapıyor, ayrıca bu geziler her ne kadar profesyonel bir tur tarafından yapılmıyor olsa da düzenleyiciye belli bir maddi bedel ödeniyordu ki, bu da benim sınırlı bütçemi zorluyordu. Madem ki bu işe gönül koymuş, her yıl yapacaktım; daha bağımsız ve ucuz olmasının yollarını arıyordum. En iyisi tek başına yollara düşmekti, ama bu seçende benim elimi kolumu bağlayan İngilizce bilmemekti. Ayrıca düşündüğüm güzergah Dünyamızın birkaç İslam Cumhuriyetinden ikisinden geçiyordu ki buralara kadın olarak tek gitmenin zorluklarını da önceki deneyimlerimden az çok biliyordum. Böylelikle bu yolculukların son ikisine birlikte katıldığımız bir gezi arkadaşımla birlikte yeni gezi için plan yapmaya başladık.

Sefil geziler hakkında epey bilgi sahibiydim. Son iki gezi ise sefilliğin dik alasıydı. Bunda da aynı sefilliği, hatta daha beterini göze almamak olmazdı. Fakat birlikte seyahat hakkında daha öncesinden –gruplar hariç- bir bilgim yoktu. Ama on yıl öncesinden beri Avrupa’da yalnız dolaşıyor, on/onbeş kişinin aynı yerde yatıp kalktığı misafirhanelerde konaklıyor, oralarda kalanların birlikte seyahat deneyimlerini dinliyordum. Aklımca tüm olumsuzlukları düşünmüştüm. Arkadaşın İngilizce bilgisi ve refakatiyle seyahat kolaylaşacak sanıyordum.

Yeni yollar, kentler, ülkeler görmek, yeni insanlar ve kültürlerle tanışmak isteği bana hep bir sevgi eylemi gibi geliyordu, oysa gezinin sonunda ben bu işe yalnızca gönül koymayıp baş koyduğumu da anladım.

Önceki sevgilerimden biri fotograftı. Onun için de bazı güçlüklere katlanmıştım ki bunlar daha çok ekonomik güçlüklerdi, bağımsızlık esastı. Fotograf çekemediğim bir gezide kendimi hep eksik hissediyordum. Onun her zaman önceliği vardı, ama bilirdim ki an, yer, zaman ve ışık elvermiyorsa fotograf çekilemezdi zaten. Daha önce böyle bir sevginin ne esiri olmuş ne de yeterince çile çekmiştim. Hep sevgiden yanaydım... Aklı başta tutan, bilgelik taşıyan sevgiden... İnsan bir aşka tutulunca gözü pek çok şeyi görmez oluyormuş. Ben de daha önce böyle bir duyguyu yaşamadığım için, bu sırada aklımın seyahate çıktığının farkında değildim. Aklım seyahate çıkmıştı çıkmasına da, bendeki enerjisi ve cesaret de o derece arttırmıştı. Fakat yine de seyahat tutkusuna henüz bu duygulardan hangisiyle bağlandığımın farkında değildim. İtiraf etmeliyim ki bu işe baş koyduğumda aşk ile sevgi arasındaki farkı da bilmiyormuşum. Kitaplarda okuyordum “Kendinden vazgeçmemiş olan, aşık değildir daha.” diyordu. Ve ben bu delilik-divanelik katına hiç erişmemiş, yaşadığım her yürek kıpırtısını aşk sanmışım.

İlk olarak yol güzergahını belirledik. Kaza yüzünden Pakistan ve Hindistan’ı görememiştim, öncelikli hedefim buralarıydı. Arkadaşın zaman konusunda durmaksızın karar değiştirmesine rağmen vize işlemlerine başladık. Komşumuz İran Türklere vize uygulamıyordu. Pakistan’dan vize almak sorun olmadı. Zira Ankara’daki “Asya Söylencesi” isimli slayt gösterime konuk olduğu sırada tanıştığım Pakistan’ın basın ataşesi dostum bu işi kısa sürede çözümleyiverdi. Hindistan’a sıra gelince işler zorlaştı… Vize alabilmek için tek başına seyahatte İngilizce bilme zorunluluğu vardı ki bunu da gezi yoldaşım aracılığıyla çözdük. İkimizin birlikte gitmesi koşuluyla, güç de olsa ortak vizeyi aldık. Yine de sorunlu bir vizeydi, çünkü 15 gün içinde Hindistan’a giriş yapmamız gerekiyordu.

Sıra geldi otobüs biletlerini almaya. Arkadaşım müzmin bir işsiz olmasına rağmen seyahat gününe bir türlü karar veremiyordu. Sevgili hoşgörülü ve uygar patronum sayesinde işten kolaylıkla uzun süreli izin almak ise benim için bir şanstı. Sonunda bir karara varıp Aksaray’dan Tahran’a sürecek yolculuk için otobüs biletimizi kişi başı 25 Dolar karşılığı aldık. İnanmayacaksınız ama üzerinde “Sayro Safar Sepahan – Seiro Sepahan – Sayr & Safar Sepahan Agency” yazan biletimi kimsenin görmez yerinden okşuyor, hatta öpüp kokluyordum.

Sonunda günü geldi, düştük yollara.......

27.10.1995 – İstanbul ….

Otobüsün hareket saati 12 olmasına rağmen, alışkanlığım olmadığı halde sabahın köründe uyandım. Tahran’da uğramayı planladığım Gül arkadaş için yufka ve zeytin alıp bavula yerleştirdim. Gül’ün kardeşi de ona iletmem için bir şeyler getirdi. Gül ile tanışıklığımız, şimdi rahmetli olan Almanya’da tanıdığım İranlı dostum Ali nedeniyleydi. Kendisi Türk’tü. İzmir’deki üniversite eğitimi sırasında bir İranlı ile tanışıp evlenmiş ve Tahran’ı mesken tutmuştu. Daha önce kendisi ile sadece birkaç kez telefonla konuşmuştum. Oraya vardığımızda mutlaka kendilerine uğramamı istemişti. Ben de eli boş gitmek istemiyordum. Buradan ne istersin deyince, “Türk yufkası ve zeytinini çok özledim” dedi. Bavullar elde düştük yollara.

Arkadaşımla yapacağımız harcamalar için daha önceki gezilerde de olduğu gibi ortak bir kasa oluşturduk. Türkiye sınırları içinde ikimiz de eşit miktarda Türk Lirası, diğer ülkelerde de Dolar koyarak, ortak harcamalarımızı bu kasadan yapıp, böylece kimsenin hakkının kimseye geçmemesine çalışacağız.

Aksaray’a bizi uğurlamaya dostlar da gelmişti. Bir yolcu gecikmiş, iki saat beklemek zorunda kaldık. Otobüsümüz saat 14 gibi hareket etti. Atatürk Köprüsünde trafik çok yoğundu. Çankırı-Ilgaz’a kadar hiç durmaksızın yol aldık. Otobüste İranlı iki öğrenci, bir de şarkıcı olduğunu söyleyen Azeri Mehmet var. Onlarla sohbet ettik. Müjgan tıbbı, Peykan Yadigar iktisadı bitirmiş, ülkelerine dönüyorlar. Özellikle Müjgan geri dönmekten çok huzursuz. Burada özgürdük, orada ne yapacağız endişesi içinde.

28. - 29.10.1995 - …….

Ülkemizin en yüksek rakımlı (2160 m) geçitlerinden biri olan Sakaltutan’a vardığımızda sisler içindeydi. Yollarda sık sık tam teçhizatlı askeri arabalara rastlıyorduk. Erzincan’a girerken sıkı bir polis kontrolünden geçtik. Karşımızda sisler içinden yanılmıyorsam Munzur dağı görünüyor. Hemen önünde 180 derecelik müthiş bir gökkuşağı; sanki elimi uzatsam tutacağım bir oyuncak. İçimdeki bu coşkuya rağmen, civarda Cumhuriyet Bayramı ile ilgili hiçbir belirti olmamasının burukluğunu yaşıyorum. Ülkemin doğusu sessiz, suskun, bayraksız…

Gürbulak gümrüğündeki işlemler tamamlanınca, kadınlar kapalı giysilerini giyip başlarını örttü. Ben bir arkadaşımın hacdan getirdiği yere kadar uzanan koyu renk elbiseyi giyip, başıma da bir yazma taktım. Müjgan modern kıyafetinin üzerine çok şık siyah ipek bir manto giyip bunu ipek bir başörtüsüyle tamamladı. İranlılar, ellerindeki kasetlerin İran gümrüğünde sorun çıkmasından korktukları için bizden yardım istediler. Arkadaşımla ben Bazargan gümrüğünden sorunsuz olarak saat 22:30’da İran’a giriş yaptık. Türkiye ile İran arasındaki zaman farkı 1,5 saat. Saatlerimizi ileri aldık.

30.10.1995 – Tahran

Fakat yola devam edemedik. Zira bize uygulanan kolaylığın aksine İranlıların bagajları çok sıkı bir şekilde kontrol edildi. Saatlerce bekledik. Otobüsün hareketinden hemen sonra uyumuşum, geceyi uyuyarak geçirdim. Tebriz’de yolcular inmeye başladı. Peykan ve Müjgan ile sohbetimize devam ettik. Müjgan’ın buraya dönmekten ödü kopuyor. Kendisi Türkiye’de kalmak istiyor, ama ailesi buna izin vermiyormuş. Kesin dönüş olduğu için Türkiye’deki arabasını satmış, ailesinin burada onu evlendireceğinden ürküyor ve çok üzgün. Akşam 18 gibi Tahran garajına geldik.

Telefonla Tahran’daki arkadaşlara ulaştık. Reza, benim rahmetli dostum Ali’nin kardeşi. Meşhed yakınındaki Kuçhan şehrinden Tahran’a benimle görüşmeye gelmiş. Telefonda sözleştiğimiz üzere Simrahn Meydanı Gots’a taksi ile gidip, Belediyenin önünde buluştuk. Reza’nın yanında Gül’ün oğlu 16 yaşındaki Emir de vardı. Güllerin Tahran’ın en lüks semtindeki apartman dairelerine gittik. Doğululara has bir misafirperverlikle bizi karşıladılar. Dairelerini Türk zevkine göre düzenlemişler. Kaçak olarak uydu anteni ile Türkiye televizyonlarını izliyorlarmış. Bir de kızları var, Zehra. Gül bize nefis İran yemekleri hazırlamış. Gül’ün eşi Macit de viski ve şarap bulmuş. Gece çok güzel geçti, onları tanımaktan, Reza’yı yeniden görmekten çok mutlu oldum.

Otele gitmemize izin vermediler, geceyi onlarda geçirmek zorunda kaldık. Çok geç uyuduk, zira Türk televizyonunda Betty Mahmudi’nin “Kızım Olmadan Asla!” adlı kitabından senaryolaştırılarak çekilen aynı adlı film vardı. Yazarın İran'daki hayatını... İranlı kocasının kendi ülkesinde alıkoymak istediği kızını kaçırışını... Amerikan kültürüne yeniden ayak uydurma çabalarını... Kocasının kendisine yaşattığı intikam korkusunu... Kendisine ve kızına yasal bir koruma sağlayamayan hukuk sistemi karşısında çaresizliğini... dile getiren otobiyografik bir öyküyü anlatıyordu film. Betty Mahmudi de İran’da yaşadığı sürece, bizim bulunduğumuz bu sokakta yaşamış. Ev sahiplerimiz filmin abartılı olduğunu, gelenek görenekleri çarpıttığını söylediler.

Buraya gelişimiz kesinleşince, bizi gezdirmek için kendilerince bir program yapmışlar. Bu program üzerinde konuşup, bir karara vardık. Yarın sabah 6:30’da kalkıp, kahvaltı sonrası, Macit bizi Arjantin Meydanı’na bırakacak. Tahran’ı gezeceğiz. Daha sonra Reza ile İsfahan’a geçerek, orada birkaç günü beraber geçireceğiz. Sonra o evine dönecek, biz önce Kirman’a, oradan da Kuçhan’a gidip Reza’nın ailesini, Meşhed’i ve çevreyi göreceğiz.

Kuçhan’a mutlaka uğramak istiyorum. Çünkü benim kadim dostum Ali çok sevdiği ülkesinin buradaki toprağında sonsuz uykusunda. Onunla buralara gelemedim, hiç yoktan burada buluşmalıydım. Ali’nin en büyük arzularından biriydi bana İran’ı ve ailesini tanıtmak. O zamanlar bunun için bana Almanya’dan Almanca-Farsça bir sözlük yollamış “Biraz Farsça öğren ki gidince bizimkilerle anlaşabilmen kolay olsun.” diye not yazmıştı. Ne yazık ki ömrü beni İran’a götürmeye yetmedi. Gerçeği söylemek gerekirse o zamanlar ben de İran’a gitmekten şiddetle korkuyordum. Zira ülkemizden İran’a pek iyi gözle bakılmıyordu. Oysa insanlarımız benzer acıları paylaşıyordu. İtiraf etmeliyim ki, ben Ali’nin çabalarının aksine İran hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için herhangi bir uğraşı içine girmemiştim. Fakat Ali’yi son kez gördüğüm gün pek çok şey değişmişti. Şöyle ki, aslında bunu anlatmadan önce Ali ile tanışmamızı anlatayım. 1986 yılında dil kursu için Almanya’ya Goethe Enstitüsü’ne Almanca öğrenmek için gitmiştim. O da bu okulun bir gezisinde otobüste koltuk arkadaşım olmuştu. Gevezenin tekiydi, durmadan konuşuyordu. Ben üç beş kelime Almanca’dan başka bir şey bilmiyordum. O ise mutlaka derdini anlatacak Almanca, Farsça, Türkçe bir sözcük buluyordu. İlk anlarda çok sıkılmıştım, fakat onun yılmaz çabaları sonuç verdi. Artık kurstaki en yakın arkadaşım olmuştu. Nerede ise her yere birlikte gidiyor, dersten arta kalan zamanı birlikte geçiriyorduk. Humeyni zamanında İran’dan kaçıp Türkiye’ye gelmiş, oradan da Almanya’ya geçmişti ve artık Almanya’da ülke hasreti ile yanan bir haymatlos (vatansız) olarak yaşıyordu. Belki kendini bana yakın hissetmesinin sebebi de komşu ülke ve kültürlerden olmamızdı. İki ayın sonunda Türkiye’ye dönerken bir can dostu Almanya’da bırakıyordum. Ama bu dostluk bu kadarla kalmayacaktı. İlk zamanlar sık sık yazışacak, daha sonra da gidemediği ülkesindeki kardeşi ile buluşmak üzere Türkiye’ye gelecek ve bana konuk olacaktı.

Almanya’ya yaptığım son ziyarette, Ali’nin kayınvalidesi, baldızı ve eşi ile paylaştığı evde konuktum. Salondaki koltuklardan birinde uyuyordum. Son gecenin sabahı Ali ağlayarak yanıma gelip bana sarılmıştı. Oda kalabalıktı. Daha önce onun ne çaresiz bir haline ne de ağlayışına tanık olmuştum. Hıçkırıklarıyla ben de sarsılıyor, kollarından kurtulamıyordum. O kendini kaybetmiş olarak sürekli “Ben artık İran’a asla gidemeyeceğim Fatma.” diye tekrarlayıp duruyordu. Göz yaşlarımı tutamıyordum. Odada hiç kimsenin sesi çıkmıyordu. Uzun bir süre sonra sakinleşti ve kocaman başını dizlerime koyup nedenini anlatmaya başladı. Gece bir rüya görmüş ve buna yormuştu. Rüyasını uzun uzun anlattı. Birden çok kızdığımı hatırlıyorum. Bizim gibi düşünen insanlar bir rüyadan bu kadar etkilenir miydi? Onun ilk kez tanık olduğum bu acınası durumuna bakıp kızdığımı belli etmemeye çalışıyordum. Oysa bir insanın öz vatanına gidemeyecek olmasının acısını çok iyi biliyor, durumuna çok üzülüyordum. Ben ki türkülerimizin güzel sesi Sümeyra dostumu vatan hasreti yüzden yaban ellerde yitirmemiş miydim? Sakinleşip aklı başına gelince, davranışının beni yaralayacağını bildiği için “Saçmaladım, sen üzülme” dedi. Kahvaltımızı yaptıktan sonra beni bir başka eyalette oturan arkadaşıma araba ile götürmek istedi. Tren ile gitmekte ısrar ettiğim halde, buna razı olmadı. Arabayı o kadar dikkatsiz ve kötü kullanıyordu ki, bu nedenle bir ara ciddi olarak tartıştık. Ona “Senin rüyalarından değil ama araba kullanmandan korkuyorum.” demek zorunda kaldım. Böylece yolun son yüz kilometresini suskunlukla tamamladık. Vedalaşırken bana sıkı sıkı sarılıp “Senden küs ayrılamam. Endişelenme, giderken daha dikkatli olacağım.” dedi. Ve bu onu son görüşüm oldu. Kısa bir süre sonra kardeşi Reza’dan aldığım mektupta, O’nu Polonya’da bir trafik kazasında kaybettiğimizi öğrendim.

31.10.1995 – Tahran

Çok geç yatmıştık, sabah erken uyanamadık. Macit kızı Zehra’yı okula götürüp döndü. Sonra Gül ile beraber bizi önce İmamzaide (İmamın oğlu) Kasım, daha sonra İmamzaide Salih adlı ziyaretgahlara götürdü. Oradan Gül’ü işe bırakıp, İsfahan için bilet almak üzere otobüs garajına gittik. Macit ile vedalaşıp belediye otobüsüyle -Reza ve arkadaşım otobüsün ön, ben arka bölümünde (İran’da kadınlar otobüsün arka, erkekler ön kısmına binebiliyor ve metal bir bölme ile iki cinsin binecekleri bölümler ayrılıyor.)- merkeze gittik. Seyyad Nasreddin camisine uğradık. Birkaç camiyi daha dolaşıp, Bazar’a geçip, güzel bir kahvede çay içip fotograf çektik. Şehri Rey’e gitmek için çıktık, ama Reza çok acıktım diye tutturunca önce bir lokantaya gidip abguşt yedik. Taksi ile Şehri Rey Pazarına gidip, orayı dolaştık.

Geçen gezide Tahran’da tanıştığım, üniversite eğitimini Türkiye’de tamamlayıp, şimdi burada bir okulda müdür olan ve çok güzel Türkçe konuşan Meliha Hanım’a telefon ettim. Buraya gelmişken onu da görüp sohbet etmek istiyordum. Akşama terminale gelecek.

Daha sonra Şah Abdülaziz’in türbesine gittik, olağanüstü bir mimariye sahip. İmam Reza türbesinin benzeri, hacim olarak ondan çok küçük, ama mistik etkisi çok güçlü. Oradan bir taksi ile İmam Homeyni’nin (yani Şah Rıza Pehlevi’nin sonunu hazırlayıp, İran’ın kapılarını pek çok şeye kapayan Humeyni) türbesine gittik. Artık güneş batmıştı. Çok büyük bir alanda kurulu, altın kubbeli, dört minareli etkileyici bir yapı; içini dolaştık. Çantalarımız sorun oldu, fakat fotograf çekme izni alabildim. Gece ışıklandırılınca çılgınlar gibi fotograf çektim, film dayanmadı. O’nun için bu denli film harcayacağımı düşünemezdim. Reza’nın söylediğine göre buranın aydınlatma sistemini bir Türk firması gerçekleştirmiş, oldukça başarılı.

Bir otobüsle merkeze, oradan da taksi ile Güllere gittik. Tahran’da trafik çok yoğun. Gül yine çok güzel yemekler yapmış. Golmasebz denilen sebzeli ve etti bir yemek, pilav, yoğurtlu diken vs. Acele yemeklerimizi yiyip vedalaştık. Macit ile Emir bizi terminale bıraktı. Meliha Hanımı bekleteceğiz telaşı içindeyim. Bekletmişiz de. Kızı, oğlu ve kardeşinin kızı ile birlikte gelmişler. Geç kaldığımız için sadece on dakikacık sohbet edebildik. Kendilerinde kalmadığım için bana sitem etti. Kızı İstanbul’da okuyacakmış “O da İstanbul’a gelince size uğramaz.” dedi, üzüldüm. Ah kısıtlı zaman! Ne diyebilirim ki, sadece “Kızınız İstanbul’a gelirse mutlaka bana buyursun. Onun için elimden geleni severek yaparım.” diyebildim. Geçen yıl çektiğim fotografını ve onun için beraberimde getirdiğim Ruhi Su’nun Yunus Emre kasetini verdim. Vedalaştık.

Otobüsümüz 22:30’da hareket etti. Hepimiz öyle keyifliyiz ki, birlikte olmaktan, yollarda olmaktan; kahkahalarımız otobüsü çınlatıyor. Bizim bu neşemiz arka sırada oturan iki genç kızı da etkisine aldı, onlarla sohbete başladık. İsfahan’a kadar da uyumadık. Yaşları yirmi civarı olan bu hatunların isimleri Raziye ve Azam. Onların kahve ikramına, biz de meyve ile karşılık verdik. Yolculuk çok keyifli geçti.

01.11.1995 – İsfahan

Saat 6’da Selçuklu ve Safeviler’e başkentlik etmiş, Dünyanın yarısı (Nısf-ı Cihan) olarak adlandırılan İsfahan’a vardık. Yol arkadaşlarımıza telefonlarımızı verip onların telefonlarını aldık, ayarlayabilirsek birlikte çevreyi dolaşacağız. İsfahan’da bizi Reza’nın arkadaşı Murteza karşılayıp, çalıştıkları şirketin misafirhanesine götürdü. Reza, Macit, Gül ve Murteza aynı şirkettin farklı şehirlerdeki şubelerinde çalışıyorlarmış. Temizlik ve uyku faslından sonra Raziye ve Azam’ı arayıp, saat 16:00’da buluşmak üzere anlaştık.

Oturmuş buluşma saatini beklerken söz döndü dolaştı, gazetelerimizden birinde “Ateşe Tapanlar” adı ile yayınlanan yazıya geldi. Buraya gelmek üzere araştırma yaptığımız sırada bu yazıya rastlamış, yazan arkadaşla irtibata geçip kısa bir tanışma ve bilgi alma şansı yakalamıştık. Ben yazıyı çok beğendiğimi söyleyince yol arkadaşım köpürdü. Yazana da yazıya da verdi veriştirdi. Ben fikrimde ısrar edince de aramızda bir gerginlik oluştu.

Bulunduğumuz yer kent merkezine oldukça uzakta. Bir araba ile Dünyanın en büyük meydanlarından olduğu söylenen İmam Meydanı’na (Nakş-ı Cihan) gittik. Meydanı, Şah Abbas camisi, Şah Abbas evi, Lütfullah camisi, Pazar camisini gezdik, büyüleyici bir mekan. Mimari, çevre düzenlemesi, meydanda dolaşan faytonlar, halkın devinimleri. Saat 16’da Raziye ve Azam geldi. Nereye gideceğiz konusunda her kafadan bir ses çıkıyor, bir türlü karar alınamıyor. Bu arada da benim yemeklerden bozulan bağırsaklarım feryat ediyor. Uzun süre verilemeyen kararlardan her zaman sıkılırım. Fotograf çantamı kaptığım gibi hemen tuvalet ve fotografa diye koşturdum... Kızlar da benimle geldi. Dikdörtgen şeklindeki İmam meydanı çok büyük ve çiçekler içinde. Camilerin kubbeleri mavi çinilerle kaplanarak, ikişer minik minareyle tamamlanıp; görsel bir şölene dönüşmüş. Çarşıda dükkanları dolaşıp çalışanları fotograflamaya çalıştım. Gümüş işleyen yaşlı bir amca beni yanına çağırıp bir şeyler söyledi. Ana, baba adı ve doğum tarihimi sorup, onun için kitaba bakacağım diyormuş. Baktı da… Ne dedi bilmem ama dediklerine bizim kızlar gülüşüp durdular. Bana da neye güldüklerini bir türlü söylemediler.

Buradaki dükkanlarda satılan genellikle elişleri. Bakırcıların aynı anda çalışması ile oluşan sesleri dinlemek müzik zevki veriyor. Kemik ve sedef kakma ayna çerçeveleri, kutu ve benzeri işleri yapıp satan işlikler... Bu elişlerinde, zaman zaman zanaat ile sanatın buluşması sağlanmış.

Buradan Zayenderud nehri üzerindeki onlarca köprüden biri olan Si-o-Sepol’a (33 sütunlu köprü) gittik. Köprü ve çevresi büyüleyici. Üstü yayalar için, ender olarak arabalar da geçiyor. Köprünün altında çay ve nargile içilebilecek kahveler var. Bu şehir cıvıl cıvıl. İsfahan da Tahran gibi tertemiz. Çok güzel düzenlenmiş park ve yaya yolları nehrin kıyısını donatmış. Söylendiğine göre İsfahan’ı böylesine güzel ve bakımlı hale getiren belediye başkanından halk o kadar memnun kalmış ki onu başkentine belediye başkanı yapmış. Gerçekten de iki yıl önce gördüğüm Tahran ile bugünkü Tahran arasındaki fark gözle izlenebiliyor. Oradan diğer köprüye Pol-e-Khaju’ya yürüdük. Kızlara şaşıyorum. İran’ın kapalı ortamında tanışır tanışmaz, gece bizimle yürüyüşe çıktılar. Çok rahat, hoş, sevimli ve zekiler. Arkadaşlar kahvede oturup sohbet, ben de fotograf derdindeyim. Murteza, eşi Mina ve çocukları ile Pol-e-Khaju köprüsünde buluştuk. Burada yemiş olarak el arabasında haşlanmış kuru bakla satıyorlar, sıcacık. Onlardan aldım.

İki kattan oluşan Pol-e-Khaju köprüsü buradaki köprülerin en güzeli. Köprünün üst katının sağı ve solunda olan yaya yolunda kemerler, geniş sohbet ve seyir alanları var. Alt kat ise, iki yanı yürüyüş için galeri şeklinde, simetrik alanlarla zenginleştirilmiş… Merdivenlerle nehrin akıntısına doğru iniyor; olağanüstü bir görüntü. Si-o-Sepol’e bakan yüzü daha farklı. Burada şarkıcılar şarkı söylüyorlardı. Biraz onları dinleyip Murteza’nın kamyonetine doluşup, onlara çay içmeye gittik. Mina Kızılbaşmış. Bana “Karım Türk, sizden.” diyor. Murteza ve Reza bizimle Azerice konuşuyorlar, böylece anlaşmak sorun olmuyor.

Bir Ruhi Su tutkunu olarak bu geziye çıkarken, ziyaret edeceğim kişiler için onlarca Ruhi Su kasetini, O’nun değerli eşi Sıdıka Su dosttan almıştım. Daha önce İran’a yaptığım gezilerden biliyordum ki İranlı birine en güzel hediye Türkçe kasetlerdi. Gerçi onlar daha çok İbrahim Tatlıses ve Sibel Can istiyorlardı, ama bu kez benim tercihime katlanmak zorundaydılar. Ayrıca nereden bilsinler ki Türk radyo ve TVlerinde bile yasaklı olan Ruhi Su gibi bir deryamız olduğunu. O’nu herkese tanıtıp sevdirmek benim en büyük arzumdu. Murtezalar için de Ruhi Su’nun “Semahlar” kasetini götürmüştüm. Çok sevdiler. Çay ile başlayan sohbet, votka ile devam etti. Öyle misafirperver davranıyorlardı ki ne yapacağımı şaşırıyordum.

Bu arada yol arkadaşım tartıştığımız yazı yüzünden bana kızgın ya, Reza’ya “Ben Fatma’yı bırakıp giderim.” gibi sözler ediyor. Ben pek ciddiye almıyorum, ama Reza rahatsız oluyor. “Aldırma sen o aklı sıra şaka yapıyor.” diyorum. Her zaman şakalar bir gerçeğe göndermedir diye düşünür ve söylerim. Reza bana bu sözümü anımsatıyor. Tamam sen takılma bizim atalarımız bir de “Bir insanı tanımak için onunla ya yola çıkılır, ya da alışverişe.” demiş deyip konuyu kapatıyorum.

Misafirhaneye dönüp yattım. Yarın sabah ışığında köprülerin fotografını çekmek istiyorum.

02.11.1995 – İsfahan

Murteza sabahın ilk ışıklarıyla bizi Pol-e-Khaju’ya bıraktı. Saat 10’da Reza ile buluşuncaya kadar buraları fotograflayabilecektim. Pol-e-Khaju, Si-o-Sepol ve Pol-e-Abuzar köprülerinde fotograf çekip, Ermeni kiliselerinin olduğu mahalleye geçtik. Türkçe bilen kilise görevlisi ricamız üzerine kapıları açıp bizi içeri aldı. Bir başka Ermeni kilisesine geçtik. Bizim ziyaretimiz sırasında bir resimin restorasyonu ile ilgileniyorlardı. Kiliselerin bulunduğu bu mahallede dolaşırken yolda Gregoryan bir din adamına rastlayıp, Türkçe olarak sohbet ettik. “İstanbul’da Ermeni var mı?” diye sordu. Biri çok yakın dostum, diğeri hem onun ağabeyi hem de benim çalıştığım şirketin ortağı olan Özkeskinleri ve diğer Ermeni arkadaşlarımı anlattım. Oradan Bethlehem Katedraline geçip, içindeki kütüphane ve müzeyi de ziyaret ettik. Burada çok eski bir Ermenistan haritası gördük. Ülkemizin büyük bir kısmı Ermenistan olarak gösteriliyordu. Müzede çeşitli el işleri yanında, Ağrı Dağı ve Akdamar adasındaki kilisenin resimleri duvarları süslüyor. İsfahan’daki kiliseler İslam mimarisinden izler taşıyor ve çok etkileyici. Kubbeleri olağanüstü ve binanın alt kısmı maviyle sarının hakim olduğu çinilerle kaplanmış. Kilise ve mahalleyi ziyaret ve fotograf çekimlerinden sonra Pol-e-Abuzar ve Pol-e-Felezzi köprülerine uğrayarak, İmam meydanına geçtik. Pol-e-Felezzi’den Pol-e-Marnan görünüyor, ama yanına gitmek zaman sorunumuzdan mümkün olmadı. Trafik yoğun olduğu için randevumuza da biraz geç kaldık. Yollarda karşılaştığımız Azerilerle sohbet ettik. Buralarda herkes turistlerle sohbet etmek istiyor, özellikle kadınlar.

Reza ve Murteza ile buluşup Büyük Camiye gittik. Bu arada Murteza’ya trafik cezası yazdılar. İran’da trafik cezaları oldukça yüksek bir meblağ tutuyormuş, çok üzüldüm. Onlar bizi camiye bırakıp, arabanın sorunu için gittiler. Büyük Caminin yüksek duvarlarla çevrili bahçesine caddedeki basit bir kapıdan giriliyor. Üzerinde simsiyah bez pankartlarda beyaz Farsça yazılar ve kocaman birkaç İmam Humeyni ve molla fotografı var. Bahçenin ortasındaki cami paket tuğlalarla yapılmış kare bir mimariye sahip. Mimarisi insanı adeta büyülüyor. İçi sütunlar ve basık kemerlerle desteklenmiş. Kubbesi çok büyük, tahta oyma yazılarla süslü. Bahçeye açılan iki kapısı var. Burada camilerin avlusunun ortasında kocaman bir havuz oluyor ve herkes orada aptes alıyor. Saatlerce bu camiden ayrılamadık. Buradan çıkınca çok ilginç sokaklara girdik, önümüze bir kule çıktı. İzlediğimiz bu yol bizi Haruni (İmam Reza’nın kardeşi) camisine götürdü. İran’da cami içlerinde mutlaka bir türbe oluyor, burada da var ve kilise gibi resimlerle süslü. Bu resimler çoğunlukla Hz. Ali’ye ait. Hz. Ali tıpkı kilise resimlerinde Hz. İsa’nın başında bulunan hare (ışık, nur) ile betimlenmiş. Buraları ziyaret eden insanlar, kapılara, yatırlara, resimlere yüz sürüp, dua ediyorlar.

Bozuk paramız olmadığı için ekmek alamıyoruz. Para bozduramadığımızı gören bir genç ekmek paramızı ödedi de açlığımızı bastırdık. Türkiye’ye telefon etmek için postane aradık. Burada mektup ve telefon postaneleri ayrı. Telefon postanesi sorduğumuz bir özel otomobil sürücüsü “Buyurun ben sizi götüreyim.” deyip, bizi arabasına buyur etti. Bizi postaneye götürdü ama öncesinde pazarlık etmeyi düşünmediğimiz için yüksek bir bedel ödedik. Oysa Tahran’da özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde, özel arabaların da taşımacılık yaptığını biliyorduk.

Tekrar İmam meydanına döndük. Bu şehir, tanıdıkça beni etkiliyordu. En korktuğum sözcük “ihanet” düşüncelerimde seyrüsefere başlamıştı. Yoksa ben ütüne asla gül koklayamayacağım daimi sevgilim İstanbul’a ihanet mi ediyordum ya da İsfahan bana yar üstüne yar sevmenin mümkün olabileceğini mi öğretiyordu? Dışımdaki dünyayı unutmuş kafamda bu düşüncelerle yürürken Si-o-Sepol’e vardık.

Bugün İsfahan’da son günümüz. Zayenderud nehrinin hayat verdiği bu kenti nasıl özleyeceğim. Köprülerini, mimarisini, doğasını, tertemiz sokaklarını, hatta tanımadığım, bilmediğim insanlarını. Nasıl ki İstanbul boğazında dolaşmak, şirinler şirini şehir hatları vapurları ile karşıdan karşıya geçmek beni mutlu ediyorsa, bu köprüler üzerinde dolaşmak da bana benzer mutluluğu veriyor. Kendimi Zayenderud’a düşmüş bir yaprak olarak düşlüyorum. Suyun aktığı yönde gitsem, gitsem, gitsem... Köprülerin altlarını, suyun içindekileri, nehrin tüm uzantısını görsem, tanısam...

Artık gitme zamanı, akşama Minalar gelecek onlara ikram için hazırlık yapmak gerek. Buranın rengarenk pasta ve kurabiyelerinden aldım. Misafirhane kentin dışında. Gece ışıklandırılmış köprüler ve bunların Zayenderud nehrindeki yansımalarının büyüsünden kurtulamadığımdan bu kentten ayrılmak istemiyorum.

Bu ruh halinde, bir fotograf bir fotograf daha diyerek Pol-e-Khaju’yu fotograflarken objektifim nehre uçtu. “Güzelim şehir… Ruhumu aldın, bari objektifimi bana geri ver!” dediğimi duydu sanırım, nehrin kıyısındaki çimenlere yatıp kolumu omzuma kadar suya sokunca bu koca nehirde bir mucize eseri onu bulabildim. Benim güzelim orijinal Canon objektifimin sudan çıkışı, elimin titremesiyle balığın sudan çıkışı gibiydi. Üstünden sular akıyor, bir balık gibi ölüme direniyordu. Oysa muhtemelen ölecekti. Ben de anlamıştım ki buradan ayrılacak, ama kalbimin bir kısmını burada bırakacaktım… Misafirhaneye dönünce objektifi kaloriferin üzerine koyup kurutmak gibi bir hata yaptım. Doğal ortamda kurumadığından içinde lekeler oluştu.

Konuklarımız geldi, geç saatlere kadar sohbet edip eğlendik. Reza Meşhed’e uçak bulamamış. Bu biraz keyfimizi kaçırdı, zira işe yetişmesi gerekiyordu. Yarın Ateşgah’a gitmek için program yaptık.

03.11.1995 – İsfahan

Tan ağarmadan Murteza’nın kamyonetine, ben ve Azam öne, diğerleri arkadaki açık bölüme olmak üzere yerleştik. Soğuk bıçak gibi kesiyor. Murteza bizi Ateşgah’a bırakıp Mina’yı işe götürmek için evine döndü. Bugün Cuma İran’da tatil günü. Fakat Mina bir hastanede hemşire olduğu için bugün nöbetçi, yarın izinli olacakmış. Dostların bizim için böyle koşturmalarına çok üzülüyorum, bütün düzenleri bizim yüzümüzden bozuldu.

Ateşgah Zerdüştilerin tapınağı (Ateşgah: Farsça’da ateş yeri demekmiş. Zerdüştilerin kutsal simgesi ateş, hiç sönmeden yanmaya devam eden ateşin olduğu mekan Ateşgah). (Zerdüştlük ise; M.Ö. VII. YY’da İran’da efsaneleşmiş bir kişinin ikicilik ilkelerine göre kurduğu ve öğretisi Avesta adlı kitapta toplanan din). İsfahan’dan oldukça uzak bir tepede, Ateşgah diye gittiğimiz yerde bugün kullanılmayan sessizlik kulesi var. Zerdüştilerin ölülerini kuşlara terk ettikleri bu kule harap durumda. Buraya vardığımızda bir grup İbrahim Tatlıses kaseti dinleyip, çay içiyordu. Bize de çay ikram ettiler. Bizim kızlar da evden yiyecek getirmiş onları paylaşıp sohbet ettik. Kızlarımız da Zerdüşti. Bir süre Friedrich Nitzche, Hermann Hesse ve Şamanizm hakkında konuştuk. Raziye ağabeyinin yazar ve illegal sosyalist bir partinin üyesi olduğunu, bu nedenle yurtdışında yaşadığını söyledi. Azam ile de kardeş çocukları oluyorlarmış. Sohbete doyum olmuyordu olmasına da, benim asla doyamadığımsa sabahın sunduğu bu yumuşacık fotograf ışığıydı. Onları baş başa bırakıp fotograf derdine düştüm. Bulunduğumuz tepenin diğer yanından yukarıya tırmanmaya başladım. Kendimi fotografa öylesine kaptırmışım ki, çantamı koyduğum yerin bir uçurum olduğunu çantam kaymaya başlayınca anlayıp, donup kaldım. Yükseklik korkum da tutunca aşağı inmeyi güçlükle başardım. Ateşgah’ın olduğu tepeden, uzakta sisler içindeki İsfahan bir görünüp bir kayboluyor. Karşımdaki dağlar, nehir, kent gün doğumunda göz alabildiğine sis ile düşsel görüntüler oluşturuyor.

Dönüş sırasında sessizlik kulesini başka açıdan da fotograflayabilmek için arkadaşlardan ayrılıp otobana koşturdum. Sabahın ilk saatlerinde otobanda garip kıyafetiyle elinde fotograf makineli bir hatun, dikkat çekmeyecek gibi değil. Muhtemelen herkes bu garip insana bakıp geçiyordu. Fakat motorlu bir genç bakıp geçmekle kalmadı, yanımda durdu ve işler karıştı. Farsça bir şeyler söylüyor. Ne dediğini anlamadım, ama pek iyi şeyler söylemediğini gözlerinden anlıyordum. Ondan uzaklaşmak için yolun diğer bölümüne geçtim. O da motosikletle nasıl başardı ise yanıma geldi. Burası bir otoban dört şeritli iki ayrı yol. Baktı Farsça derdini anlatamıyor, işaretle anlatmaya çalıştı. Yine oralı olmadığımı görünce kolumdan çekiştirmeye başladı. Yandaki ağaçlıkları gösterip, beni oraya davet ediyor. Ondan bir şekilde kurtulacağımı biliyorum, ama ya bu arada bir polis gelirse diye de ödüm kopuyor. Nedir bu başıma gelenler? Dün objektifim nehre düştü, bugün bir yamaçtan çantamla aşağı uçuyordum, şimdi de bu gözü karanın teklifi. Hani benim yaptıklarım da pek akıllı işi değil ama niye sonuçları bu kadar sorun yaratıyor? Ben bu arada ona arkadaşlarım biraz sonra gelecek, sen o zaman gününü görürsün demeye çalışıyorum, ama onun derdi değil. Kolumdan çekiştirip duruyor. Elinden kurtulup hızla oradan uzaklaşıp arkadaşların yanına koşturdum. Beni beti benzi solmuş nefes nefese koşar gören Reza’ya durumu açıklamak zorunda kaldım. “Men şimdi öldürürem onu!” diyerek o yana koşturdu. Allah’tan adam beni onlarla görünce tüydü de bir tatsızlık çıkmadı.

Ateşgah’dan sonra Minar Comban’a gittik. İçinde türbesi olan, küçük, şirin bir cami. Minar Comban’ın üstüne çok dar merdivenlerden çıkılıyor. Merdivenler öylesine dar ki, insan sıkışıp kalacağım sanıyor. Çatısı düz, iki küçük ve süslü minaresi var. Minarenin iki bölümünü çapraz yerleştirilmiş latalar tutuyor. Bu minarelerin birini sallayınca diğeri de sallanıyor.

İran’da cami ve türbeler çok süslü. Kapıları genellikle gümüş ya da bakır işlemeli. Duvarlar ve kubbelerin içi ise ayna kaplama. İnsan ışık seline kapılmış gibi oluyor. Ayrıca bir de çiniler var ki genellikle çiçek, geometrik desen ve dinsel efsaneleri anlatan resimler ve güzel yazı örnekleriyle bezenmiş, anlamlarını çözmek isteyeni esir alıyor, izleyeni içine çekip tutsak ediyor.

Benim ısrarım üzerine bir kez daha İmam Meydanına uğramaya karar verildi. Bugün meydan kapalı olur diyorlardı, zira meydanda da cuma namazı kılınıyormuş. Meydan boştu boş olmasına, ama camiler polis kordonu altındaydı. Bilmezden gelip polise “İçeri girebilir miyim?” dedim. Saat 14’de açılacağını söyledi. Baktım giriş ümidi yok geri döndüm. Olağanüstü büyük olan bu meydandan bir fotograf çıkartamayacağımı da anladım, zira garip bir sis tabakası var. Arkadaşların yanına dönerken, baktım ellerinde flamalarla çadorlu bir grup kadın geliyor. Hem ürküyor, hem de fotograflamaya çalışıyorum. İstediğim kompozisyonu yakalayamayacağımı anlayınca, arkadaşları bekletmeyeyim diye yanlarına döndüm.

Yolda bir kaftanhaneye (Kuşluk: Güvercin gübrelerini biriktirmek için yapılmış 4-6 m yüksekliğinde konik yapılar.) rastladık. Akşam ışığı da etrafı yalayıp geçiyor. Ricam üzerine biraz burada konakladık. Sabahki otoban olayından sonra artık ne Reza ne de Murteza beni ıssız yerlerde yalnız bırakmıyorlar. Bu durumdan sıkılsam da itiraz edemiyorum. Beni önemsediklerini bilmek de hoşuma gitmiyor değil.

Burada insanlar ancak kendilerini eve kapatınca özgür davranabiliyorlar. Azam ile Raziye’nin sokak kıyafetleri eşarp, kısa bir pardösü ve pantolondan oluşuyor. Yani İslam Cumhuriyetinin kurallarına tam uymuyor. Zaten bu kıyafetlerle okula da almıyorlarmış. Kapalı mekana girip üstlerindeki pardösüyü çıkarınca öylesine şıklar ki.

Oturarak yapılan uzun süreli sohbetler beni bir süre sonra sıkıyor. Ayrıca en güzel fotograf ışığı zamanı kendimi evde kapana kısılmış bir fare gibi hissediyorum. Neyse ki Reza ve Raziye’nin güzel sesleriyle söyledikleri şarkı ve okudukları şiirler kapalı ortama dayanma gücü sağlıyor. Yalnız yaşayan insanım, kalabalıklara fazla tahammül edemem, eh biraz da huysuzumdur. Sıradan sohbet başlayınca dayanamaz oldum. Kentten bu kadar uzakta olmasam bir yolunu bulup kendimi dışarı atarım, burada o da olanaksız. Neyse ki, bu sırada Murteza gelip “Çiftliği görmek ister misin?” dedi. Bundan daha güzel teklif mi olur? Hemen dışarı fırladım. Efsanevi kuşun adı ile anılan tavuk çiftliği binlerce metrekarelik bir alanda kurulu. Besleme, ısı, aydınlatma, havalandırma, ilaçlama ve yumurtaların toplanıp kutulanması elektronik bir sistemle çalışıyor. Alman Know-How’ı (sistemi) ile yapılmış.

Dönüşte bana ne oldu bilmiyorum, aniden bir üşüme... Kaloriferler açık ama ben tir tir titriyorum. Beni sarıp sarmalayıp yatırdılar, gürültülerinden rahatsız olmayayım diye de kapıyı kapadılar. Her sıkıntımda olduğu gibi uykuya sığındım.

Biraz uyumak iyi geldi, toparlanıp Murtezalara gittik. Mina güzel bir sofra donatmış. Azam “Bu arkadaş yemeği de olsa özel bir sofrada şık olmak gerekir!” diyerek beni sürmelerle süsledi. Bir de ben elimi gözüme götürmeyip onları gözümde tutabilsem. Sofrayı yerdeki hayvan figürlü nefis Acem halısının üzerine yaydıkları bir örtü üzerine hazırlamışlar. Herkese bir tabak, kaşık, çatal ve bardak; ayrıca ZamZam “Pipi” (yani İranlıların kolası), onu da yatık olarak yere bırakmışlar. Yemeklerin her birinden birer kap; balık, tavuk, yoğurtlu ıspanak (Reza bize gelince yapmıştı da, ben çok sevmiştim) yeşil salatalar ve minik köfteli, patatesli, üzümlü pilav çeşitleri...

Yemekten sonra kasetçalara bir oyun havası koydular. Müziği çok yüksek sesle dinliyorlar, kulaklarımı tırmalıyor. Önce çocuklar oynamaya başladı. Sonra bizim kızlar, sonra Mina ve Murteza. Çok şirin, kaç göç olmayan ilişkileri var. Misafirperverlikleri inanılır gibi değil. Murteza günlerdir bizi taşıyıp ağırlamaktan bitti adeta. Bu arada votkalar açıldı. Ben önce içmeyeceğim dedim ama dayanamayıp onların bardağından birkaç yudum aldım. Otobüs saatimiz yaklaşıyordu, aceleyle sofrayı topladık.
Artık ayrılık saati gelip çatmıştı. Hep beraber bizi otogara götürdüler. Kırk yıllık dostlardan ayrılıyormuş gibi etkiledim. Biz Şiraz otobüsüne, Reza Meşhed otobüsüne bindik. Bizim otobüs kalkana kadar da beklediler. Yolculuğumuz uyuyarak geçti.

(devam edecek...)

Pazar, Mart 19, 2006

Türkçe'nin Geçmişine Doğru Bir Yolculuk



Önsöz
Siz hiç 15 kişi bir midibüs içinde, 38 gün – 39 gece 17.000 km’lik bir Aysa yolculuğu ki, bu yolculukta yalnızca 10 geceyi otel, çadır veya misafirhanede düz bir zeminde yatarak, kalan yaklaşık 30 geceyi araçta geçirerek, yapmayı düşünüzde canlandırabilir misiniz? Ben ve 14 arkadaşım –10’u ile bu gezide tanıştım-, bunu gerçekleştirdik, hem de birçok soruna rağmen, büyük bir coşku ile.

Bir geziye öncelikle nereye, nasıl, ne zaman, kimlerle gideceğine karar verip, düşler kurup, bunları gerçeğe dönüştürmek için planlar yaparak başlanır. Benim için de öyle oldu sayılır, birazcık farkla: Benim düşlerim, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak; bu yerleri ve insanları fotograflamak ve belki de bu şekilde kendimi bulmaktır.

Evet, böylece son birkaç yıldır yaptığım gibi, fotograf çekme amacıyla Asya’ya karayolundan yeni bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Gerçi son gezimin yarım kalmasından beri sayrı yatağımda bile hep bunu düşünüyordum. Karar vermek yine de kolay olmadı. Çünkü aynı amaçla geçen yıl yaptığım bir gezide çok ciddi bir trafik kazası atlatmış, iki kolum kırılmış, başım ve bacaklarım da çeşitli yerlerinden yaralanmıştı ve ufak zorlanmalar hala müthiş ağrılara sebep olabiliyordu.

Son 10 küsur yılımı yalnız yaşayarak geçirdiğimden, bu kaza nedeniyle 5 ay başkalarına bağımlı kalmış, bunun sonucu çeşitli bunalımlar yaşamış, neredeyse intiharın ucundan dönmüşken; nasıl oluyor da yeniden aynı şekilde, aynı amaçla ve benzer ülkelere yol alabiliyordum? Bu soruyu bana yöneltenleri; yaşam amacımı oluşturan, öğrenmek, gezmek, görmek, tanımak ve fotografa aktarmak tutkumu, bunları yapmadan mutlu olamayacağımı, onun için de bu yolculuğa çıkmam gerektiğini, benim overland (kara yolu ile yapılan ülkeler arası gezi)’da görüp yaşayacaklarımı havayolu ile yapılan bir yolculukta yaşayamayacağımı anlatarak yanıtladım.

Ve böylece başladı bu gezi; gezi sonunda anladık ki bu “Türkçe’nin geçmişi”ne bir yolculuk oldu, çünkü yol boyunca anadilimizden başkasına gerek kalmadı. Aşağıda bunun güncesi:

09 Eylül 1994 – Cuma
Günler önce geziye hazırlık olarak koruyucu aşılar olunup, sıtma tabletleri almaya başlamıştık. Saat 21:45’de AKM önünden Çin yolculuğu başladı.

10 Eylül 1994 – Cumartesi
Arabanın bakımı için Amasya’da uzun süre bekledik. Yusuf gitar çalıp, “Çin’e doğru” diye bir şarkı oluşturmaya çalışıyor, biz de söz bulmaya katılıyoruz. Ortak bir ezgi bulmak keyifli. Sakaltutan geçidini (2160 m) saat 17:15’de aşıyoruz.

11 Eylül 1994 – Pazar
Ağrı Dağı’nı fotografladık. Kontrollerde polis ve askerlerle sohbet ediyoruz yine, daha önceki gezilerde olduğu gibi; “Yolunuz nereye?”, “Çin’e.”, “Ora nere?” falan gibi. Gürbulak’dan çıkınca İran için özel giysilerimizi giyiyoruz. İran gümrüğünde çok bekleyip, Maku’ya ancak gece girebiliyoruz. Merend, Tebriz, Mianeh; bütün gece yol alıyoruz.

12 Eylül 1994 – Pazartesi
Saat 7’de Sendchan’a varıp, kahvaltıya ekmek almak için fırına gidiyoruz. Kadın ve erkekler ayrı sıralar oluşturmuş. Bu insanlarla bakışarak, işaretle, biraz da Türkçemiz ile anlaşmaya çalışıyoruz. Adamın biri birkaç pideyi kolumun altına tutuşturup, bizi oradan uzaklaştırıyor; halkla yakınlık kurmamızı engellemek isteyen softanın teki sanırım. Arabamıza aldığımız bir polisten, İran’da polislerin yurtdışına gidemeyeceğini öğreniyoruz. Nehaqend, Kemalabad, Keredş’den Tahran’a varıyoruz. Yeterince örtücü olmayan giysilerimiz bir sorun; özellikle başörtüsü; araba içinde taksak mı, takmasak mı? İki arkadaşımla Tahran çarşısının bir kısmını dolaşıyoruz, dışarı çıktığımızda Türkiye’de iktisat okumuş, 40 yaşın üstünde bir İranlı bayanla tanışıyoruz. Simsiyah kapalı giysilerinden bile zarafeti okunuyor. Güzel bir sohbete tutuşunca, tiyatro görme isteğimizi ola iletiyoruz, bizi bir tiyatroya bırakıyor. Bu gece İranlı bir grup yok, bir Bulgar grubunu siyah ve kapalı giysileriyle, bir çocuk oyununda izliyor ve bolca fotograf çekiyoruz. Tahran’da otobüse biniş; erkekler önden, bayanlar arkadan, ama ben her zamanki tersliğimle önden binmeye çalışıyorum. Sürücü “Haram, haram!” deyip, arka kapıyı işaret ediyor. Gece “Zulhane” denen yerde, kadınların kesinlikle giremediği, sadece erkeklerin oynayıp, izleyebildiği, Şiiler’in kendine özgü ayinimsi bir gösterisini izliyoruz; bayan arkadaşlarla ilk olmanın heyecanıyla.

13 Eylül 1994 – Salı
Tahranlıların önerisi ile Keredş üzerinden Hazar kıyısındaki yolu izleyerek Türkmenistan’a gitmek için yola çıkıyoruz. Elbruz Dağları arasında bir vadide Kredş, çok güzel bir baraj gölü ve çok uzun tünelleri aşıp, Nessa ve Getşer’den geçiyoruz. Yoldaki manzara harika. Neşehr’de kendimi tutamayıp üstümdeki uzun elbise ve başörtüsü ile Hazar Denizi’nin ılık sularına atlayınca, bir olay oluyorum!

14 Eylül 1994 – Çarşamba
Gece boyu yol alırken, uyumasın diye sürücümüzle gevezelik ediyorum. Bodşnurd’da bir yerde konaklıyoruz, pislik ve koku dayanılır gibi değil. Arabanın yağı değiştirilip, bakımı yapıldıktan sonra; Şirman, Ghutşan, Emamgholi’den Derges’e varıyoruz. Buralarda hemen herkes Türkçe konuşuyor. Türkiye’den geldiğimizi duyanların sorduğu ilk soru hep İbrahim Tatlıses üzerine. Lotfabad gümrüğüne vardığımızda gümrük kapalı; çadır kurup, yemek yapıyoruz. Yanımıza Türkçe konuşan birileri gelip gidiyor; gümrükten geçemeyeceğimizi söyleyip, yerli yersiz bir sürü şeyler anlatıyorlar. Herkeste bir panik, beni de bir korku sarıyor; iki yıl önce Mısır’da olduğu gibi gümrükten döndürülürsek diye. Ben geceyi çadır yerine arabada huzursuz bir şekilde uyuyarak geçiriyorum.

15 Eylül 1994 – Perşembe
Erkenden kalkıp tuvalet ve alışveriş için kente gidiyoruz. Gümrük açılınca turist olduğumuz için Türkmenistan’a bu kapıdan giriş yapamayacağımızı öğreniyor -İran’dan Türkmenistan’a uluslararası bir kapı olmadığı için-, gümrükçülerin önerisi ve deyimi ile Derges’de bir Ağa’dan geçiş belgesi almaya gidiyoruz. Ağalık bizi Meşhed’e yabancılar polisine yolluyor. Önce Bodşgiran gümrük kapısını denemeye karar veriyoruz, ama geçmemiz yine olanaksız. Pakistan’dan geçiş ise, özel triptik gerektirdiğinden yapılamıyor. Artık tek olasılık Meşhed. Gece yol alıp, Ghutşan’da yemek molası veriyoruz.

16 Eylül 1994 – Cuma
Meşhed, İran’ın kutsal kenti. Yollar İmam Reza Türbesi’ni ziyaret için gelenlerle dolu, bu insanlar parklarda ve yol kenarlarında, yatağı-yorganı serip, çoluk çocuk uyuyorlar. Aradığımız kurum bugün Cuma olduğu için kapalı, işimiz yarına kalıyor. Biz de Meşhed’i dolaşıyor ve İmam Reza Türbesi’ne girebilmek için saatlerce çador (siyah çarşaf) arıyoruz. Ürkütücü görüntüde bir kadın bir arkadaşımla bana, inayete ermemiz dileğiyle birer tane hediye ediyor. Becerebildiğimizce sarınıp, yalnız gözlerimizi dışarıda bırakıyoruz. Kendimi siyah bir poşete konulmuş müstehcen bir şey gibi hissediyorum. Bu arada bir sürü fotograf fırsatı kaçıp gidiyor önümden. Ben de bir telaş, makineye davranıp çadoru unutunca, örtü kayıyor üstümden. Ajan diye koşturuyorlar peşimden. Bir ara da çadorlular arasında arkadaşım beni kaybedip “Fatma neredesin?” diye feryadı basıyor, oysa yan yana yürüyoruz; sadece kara Fatmalar çoğalmış. Bir İranlı’nın evinin alt katında 12 Dolar’a konaklıyoruz, hostel örneği.

17 Eylül 1994 – Cumartesi
Temizlenmek ve dinlenmek ne iyiymiş. Erkenden kalkıp yabancılar polisine gidiyoruz, onlar da dışişlerine yolluyor. Tahran Türk Elçiliği’ni arayıp, dışişleri ile elçilik telefonları arasında koşturmaya başlıyoruz. Ne yazık ki akşama kadar bir şey çıkmayınca, çadorlarımız sayesinde İmam Reza Türbesi’ni geziyoruz. Geceyi, yine aynı evde, nedense daha fazla ödeme yaparak geçiriyoruz!

18 Eylül 1994 – Pazar
Sabah yeniden dışişlerine gidip beklemeye başlıyoruz, fakat olumlu bir gelişme yok. Bu arada başka gidiş yolları düşünürken birden Afganistan geliyor aklımıza. Hemen konsolosluğuna koşuyor birkaç arkadaş, evet Afgan vizesi alınıp, geçilebilecek. Hiç birimizde vesikalık fotograf yok. Namaz saatine denk geldiği için açık bir fotografçı bulmak da zor, ama yine de biz fotografın emekçilerinden bir Ermeni fotografçı buluyoruz, ve yaşamımızın en korkunç vesikalık fotografını çektiriyoruz. Bu aradaki bekleme sıkıntısından bir arkadaşım ile sinemaya gidip, kadınlar bölümünde oturarak bir film izliyoruz; “Zarbe Aher” adı.

19 Eylül 1994 – Pazartesi
Afgan vizesi alınıp, yollara düşüyoruz. Savaşı düşünüp endişeleniyoruz, ama yeni bir yol bulduğumuz için de keyifliyiz. Dogharun gümrüğünden sonra Afganistan gümrüğündeyiz ve ütopik hayalim gerçekleşiyor; Afganistan’dayım. Savaş yüzünden yola benzemeyen yollardan geçerek, gecenin 10’unda düşüyoruz kokulu Heart’ın koynuna. 20 yıldır ülkeye ilk gelen turist grubu olarak armağanlarla (kuran) karşılanıp, TV’ye çıkıyoruz.

20 Eylül 1994 – Salı
Heart’ın insanlarını, insanların yaşam coşkusunu, peçeli mavi ve mavinin tonlarındaki burkaları içinde incecik çekici kadınlarını, anlamlı yüzlü erkeklerini, kara gözlü çocuklarını seviyor; savaşın izlerinden ürperiyorum. Tarihi yerleri, doğayı ve ille de insanlarını fotograflayıp; uyuşturucunun serbest, alkolün haram olduğu Heart’dan akşama doğru ayrılıyoruz. Çocukların gözbebeklerinde kalıyor gözlerim. Bütün gece, otostopçu bir asker ile Türkmen sınırına doğru yol alıyoruz. Mayına rastlayacağız diye tuvalet için bile doğaya açılmazken, günbatımında deve sürülerini görünce, fotograf tutkusuna kendimizi en iyi açıyı yakalamak için oradan oraya atıyoruz.

21 Eylül 1994 – Çarşamba
Afgan gümrük çıkışında arabamız ve çantalarımız iyice aranıyor, Türkmenistan girişinde de öyle… Artık mutluyuz, sonunda Afgan mucizesini de yaşayarak planladığımız güzergaha ulaştık. Türkmenistan’a girince araba ile ilgili sorunlar başlıyor; lastik pörtlüyor, hem de birkaç kez. Akşama doğru bir Türkmen köyünde yemek yiyip, köylülerle sohbet ediyoruz ve yola devam. Magazin adı verilen dükkanlar da ekmek, turşu ve reçelden başka bir şey yok; insanlar ise bizde gördükleri her şeyle ilgili.

22 Eylül 1994 – Perşembe
Sabah gözlerimi büyük bir gürültü ile, harika bir manzaraya açıyorum, dubalı bir köprüden Amuderya’yı geçiyoruz. Fotograf makineleri işbaşı yapıyor, gündoğumu ışığında. Uzun süre ekmek ve benzin bulmak mümkün değil. Piknik yeri gibi bir yerde konaklayıp, tuvalet ihtiyacımızı bostanda gideriyoruz. Yan masadaki güzel Özbek kadınları ile söyleşiyoruz. Buhara’nın görkemli çini kubbeli medreseleri, fotografa çağırıyor bizi; kalesini gezip, insanlarını tanıyor, ürünlerinden tadıyoruz. Taşkent’e yol alırken arabamızın camı kırılıyor, gecenin soğuğunda. Oysa tam da alkole bulanmanın sevincini yaşıyorken, İran ve Afganistan perhizinden sonra.

23 Eylül 1994 – Cuma
Taşkent elçiliğimizde çalışanların yardımı ile arabaya cam bulununcaya kadar bizler de kenti dolaşıyoruz. Metrosunu, çarşılarını, sanat galerilerini görüp, parklarında oturup söyleşiyoruz. Elçiliğimizin enfes oyma tahta işi duvar, tavan, merdiven detaylarını fotograflıyorum, yasağı delerek.

24 Eylül 1994 – Cumartesi
Sabahın ilk ışıklarıyla karlarla kaplı Altay dağları görünüyor. Bişkek’e az kala Türk TIRcılarına rastlayıp, arabamızın eksikleri için yardım istiyoruz. Nowa-Pavlafka’dayız, burada Apiyetli bir Türk ailesine rastladık. Müthiş bir misafirperverlik ve ilgiyle, Bişkek’i ve çevreyi tanıtıp, sorunlarımıza yardımcı olmaya çalışıyor ve Zöhre’nin toyuna konuk ediyorlar bizi; çeşitli halklardan insanı –Rus’u, Abaza’sı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Türk’ü- ile; burada bir düğün nasıl olur onu görüyoruz. Gece yatıya da onların konuğuyuz.

25 Eylül 1994 – Pazar
Sabah evin yetmişlik Adalet Anası bize güzel bir kahvaltı sunuyor. Yeniden Bişkek’i dolaşıp, heykellerle süslü parklarını geziyor, Lenin heykeli ile anı fotografı çektiriyoruz. Ve evin uçarı oğlu Zakir, Narin’e gitmemiz için kent çıkışına kadar, biri Koreli diğeri İsrailli iki koruması ile bize eskortluk ediyor. Yol boyundaki bütün yükseltiler hayvan ve insan figürlü heykellerle süslü, hemen her köye yaklaşırken bir heykel karşılıyor bizi, Lenin de bunlardan biri.

26 Eylül 1994 – Pazartesi
Narin’de geceledik, Atbaşı’nda fotograf yasağına tutulup, hemen kenti terke zorlandık. Artık Tiyenşan Dağlarının platolarındayız. En yüksek geçiş noktasında (3752 m) mola verip, fotograf çekiyor, Tiyenşan dağlarından anı taşı topluyoruz. Çin sınırına girdik, gümrük kapalı, Çinli rehberlerimiz gelmemiş, açız ve soğuktan donuyoruz; sonunda arkadaşın biri yemek yapıyor, biz bulaşık yıkıyoruz, burada tanıştığımız Türkmenler de bize ekmek ve alkol buluyor, mutluyuz alabildiğine.

27 Eylül 1994 – Salı
Sabah bozuk plaktan çıkan sese benzer bir müzikle eğitime başladı Çinli askerler, biz de uyandık. Rehberlerimiz giriş işlemlerini halletti, artık Kaşgar’a doğru yol alıyoruz. Çin girişindeki ilk köyde, bir otağın ve onun çevresindeki insanların büyüsüne kapılıp fotograf molası veriyoruz. Dün akşamki toydan kalan atın başı otağın girişinde. İstediğim yerde fotograf çekebiliyorsam eğer, yolculukta karşılaştığım zorluklar beni fazla etkilemiyor. Kötü yolları arabanın paletleri ile aşıp, Torugard’a ulaşıyoruz ve “Kızılsu Oteli”nde, tohum yastıkta uykuya dalıyorum.

28 Eylül 1994 – Çarşamba
Sabahın ilk sürprizi sabah jimnastiği ve trafiği oluşturan bisikletliler; insanlar, çoluk çocuklarıyla bisikletlerinin üstünde, özel arabalarındaymışçasına rahatlar. Kenti biraz dolaşıp, yeni bir sürü yiyecek keşfediyor, tıka-basa meyvelerle dolduruyoruz midemizi. Türkiye ile haberleşiyoruz. Öğle yemeğinde Çin mutfağını tanıdıktan sonra, Altuşi’ye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Smokinliden şalvarlıya, mini etekliden yüzü peçeliye, rengarenk ve donuk giysileri ile çeşitli insanlar, çeşitli renkte tenlerle… Fotograf makineleri coşuyor, biz coşuyoruz.

29 Eylül 1994 – Perşembe
Hotan’dan sonra Nurmil. Biraz ileride Taklamakan Çölü… Burada bütün çocukların dört-beş yaşına kadar pantolonlarının ağı açık, doğal yaşıyorlar. Anaları ise sere serpe oturuyor, kaç-göçten uzak. Ve bizden başka da bakan olmuyor. Yol kıyılarında özenle yetiştirilmiş; yaprakları çınar, boyu kavak benzeri bir ağacı çok sevdim. Bu ağaçlar ve pirinç tarlalarından sonra çöl başlıyor. Çöle girmeden hemen önce at ve karasabanın daha ilkeli ile insanlar toprağı sürüyor. Taklamakan (gidilip dönülmeyen yer demekmiş)’da kuma koşup, fotograf için ışık bekliyoruz. Gece çölde yıldızların altında yeme, içme, Çavuş arkadaşın mızıkası eşliğinde eğlence ve uyku…

30 Eylül 1994 – Cuma
Erkenden uyanıp, çölde gün doğumunu fotograflıyor, doğa ile bütünleşmenin mutluluğunu yaşadıktan sonra Taklamakan Çölü’nü terk ediyoruz. Yollar bize sonsuz sürprizler sunuyor, hepsini seviyorum. Akşama doğru Yeken’i keşfediyoruz; çok ilginç, Pakistan’ın Quetta’sına kardeş, birazcık donuk. Kaşgar’a yaklaşık 70 km uzaklıkta Mustagata Dağı’na ulaşmak için yol alıyoruz.

01 Ekim 1994 – Cumartesi
Karakurum Dağları olağanüstü. Kalakuli Gölü’nün yanında konaklıyoruz, 3500 m’de. Karşımızda görkemli zirveler, Mustagata zirvesi 7500’ün üzeri. Hava bulutlarla kaplı, yağmur yağacak diye korkuyoruz, ama yanılmışız. Biraz sonra bulutlar gezinmeye, zirveler ise bize göz kırpmaya başlıyor. Böyle bir doğa bulunur da durmak olur mu? Başlıyor deklanşör sesleri. Ama o ne, soğuktan bütün makinelerin pilleri sıfırı tüketmiş! Yedek piller koşuyor imdada. Yaklar, yaban tavşanları çift hörgüçlü develer görüp, Uygur’dan çok Kırgız olan insanlarla tanışıp, onları karelere sığdırıyoruz. Bu insanlarla kendi dilimizde sohbet kurduğumuzu gören Alman turistler şaşırıyor; onlara dilimizin aynı kökten geldiğini anlatıyoruz. Yükseklik ve saat değişiminden yaşadığım sorunlar bile, eşsiz doğa ve insanları tanımak sayesinde vız geliyor bana. Artık Kaşgar’dayız, gezimizin en uç noktasında. Biraz kenti dolaşıp, otele yerleşiyoruz.

02 Ekim 1994 – Pazar
İlk işimiz yalnızca 50.000 esnafın tezgah açtığı Kaşgar pazarını keşfe çıkmak! Erkenden dört arkadaş gidiyoruz, ama henüz Pazar açılmamış, eşek-taksi ile otele dönüp, dün yolda tanıştığımız Türkiyeli Uygular’dan kenti dolaşmak için yardım istiyoruz. Onlarla pazarı görüp, alışveriş yapıyoruz, akşam bir konsere gidiyoruz, ne yazık ki arabesk. Kaşgar’da Çin’deki en büyük dört Mao heykelinden birinin yanında ve daha bir sürü yerde fotograf çekiyoruz. Yeni damak zevkleri keşfediyoruz.

03 Ekim 1994 – Pazartesi
Sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapmaya hasretiz. Şiş kebap ile kahvaltı olur mu? Denedim, berbat. Artık Uygur ve Çin mahallesini keşfe çıkmalıyız. Nurhayat ile bütün kentte dolanıp, zanaatkarlar ile söyleşiyor, alışveriş ediyoruz. Uygurlarla Türkçe, Çinlilerle insan sevgisi dilinde anlaşıyoruz. Çinlilerin bol soslu, yeşillik ve mantarlarından yiyor, bizim hıyar dediğimiz kangualarına bayılıyoruz.

04 Ekim 1994 – Salı
Kaşgar’a gelmek olur da, güzel Türkçemizin üstadı Kaşgarlı Mahmut’un kabri ziyaret edilmez olur mu? Ama bakımsızlıktan berbat bir durumda. Bugün Kaşgar’dan ayrılacağız; gidemediğimiz sokaklarını gezip, Çin ipeği ve porseleni; özellikle de Mao şapkası alıyoruz. Buranın sazı ravaba taktım, illaki almalıyım; yılan derili olanının sesinin iyi olduğunu söylüyorlar, bana ürkütücü geliyor… Bu nedenle tanıştığımız bir genç, konuştuğumuz ilk çağdaş kafalı Uygur. Hiç görmediği Türkiye hakkında da bir çok fikre sahip; Nurhayat ile onun düşüncelerine ve çocuksu gözlerine tutuluyoruz.

05 Ekim 1994 - Çarşamba
Artık Sincan bölgesini ve Çin’i terk ediyoruz. Kaşgar’dan aklımdan çıkmayacak anılardan biri; insanların hem sohbet edip, hem de işini/çişini yaptığı on küsur kişilik tuvaletler! Bütün gece yol alıyoruz, yolda değişiklik yapılmış. Yükseğe çıkışta sağlık sorunlarım başlıyor, mide bulantısı ve nefes zorluğu. Gümrük çıkışımız kolay oluyor, rehberlerimizle vedalaşıyoruz. Kırgızistan girişinde beklerken, karlarda yatıp yuvarlanıyor, kartopu oynuyoruz. Öğleden sonra işlemleri bitirip, Atbaşı’na doğru yola çıkıyoruz, ama polis bizi Atbaşı’na sokmayınca, adeta açlıktan ölüyoruz. Yolda rastladığımız bir kadının tandır ekmeklerine saldırıp, ancak üç tane alabiliyoruz. Narin’de polis bu sefer kent dışına bırakmıyor bizi, bir Türk lisesine götürüyor; burada yemek ve yatıya konuk olup, sonunda alışık olduğumuz türde bir tuvalet buluyoruz.

06 Ekim 1994 - Perşembe
Okulun bir sınıfında 14 kişi uyukluyoruz. Bunca yorgunluktan sonra, ne keyif Tanrım, uzanarak uyumak, hem de temiz bir şeylerin içinde! Harika bir kahvaltı ve yeniden yollardayız. Derken, yine buralıların deyimiyle “lastik pörtlemesi”… Artık araba ile uğraşmaktan keyfimiz kaçtı. Issık Gölü’ne şöyle bir bakıp, yemek yiyip, uzaklaşıyoruz; Balıkçı adlı kasabadan, Bişkek’e doğru. Nowa-Pavlofka’da Odabaşlar’a konuk oluyoruz yine. Ben berbat bir gribe yakalandım, ayağa kalkamıyorum.

07 Ekim 1994 - Cuma
Erkenden yola çıkmalıyız, fakat Odabaş ailesi bizi bırakmıyor, kıramıyoruz. Yaylada koyun kesilip, güzel bir ziyafetle ağırlanıyoruz. Arabanın sorunlarını halledip, gece yarısı yola çıkıyoruz.

08 Ekim 1994 - Cumartesi
Kırgız mı, Kazak mı, Özbek mi belirsiz bir sürü sınır geçip, akşama Semerkant’a varıyoruz. Rengarenk medreseleri ile büyülüyor bizi bu kent, konuğuyuz O’nun. Gece otelde erkek arkadaşlarımıza konuk oluyor Nataşalar.

09 Ekim 1994 – Pazar
Sabah alelacele bir kahvaltı ve Registan Meydanı, büyünün bugünkü adı. Fotograf makinelerimizle güzellikleri donduruyoruz karelerde. Özbekler’in Nasreddin Efendisini tanıyoruz, tablo gibi süslü pidelerinden yiyoruz. Ve akşam Türkmenistan yolundayız.

10 Ekim 1994 – Pazartesi
Amuderya’yı öğlende geçtik ve Çarçov’a ulaştık. Arabanın lastiği nefes aldırmıyor bize, sürekli pörtlüyor! Burada her şeyden vazgeçip, onunla uğraşmaktayız, usul usul da moralimiz bozulmakta. Akşam tesadüfen karşılaştığımız bir Türk Lisesi bekçisinin evinde konaklıyoruz, dört hatun; bir Türkmen evi görmenin mutluluğuyla.

11 Ekim 1994 – Salı
Çarçov’u dolaşıp, insanlarıyla konuşuyor, buradaki yaşamı anlamaya çalışıyoruz. 80 yaş üstündeki insanların çalıştığını görüyoruz. Arabanın sorununu halledemedik, bir Türk TIR grubu ile birlikte yolculuk etmeye karar veriyoruz. Ben ve bir arkadaşım, hem arabanın yükünü hafifletmek, hem de TIRcılarla yolculuğu yaşamak için TIRlardan birine geçiyoruz, Mary’e kadar.

12 Ekim 1994 – Çarşamba
Sabah Aşkabad’a vardık. Elçiliğimizi bulup, İran geçişini sorduk, mümkün değil… Tek seçenek Hazar’dan Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden dönüş. Yollar? Eh birazcık (!) tehlikeli; savaş var, eşkiya var. Kenti dolaşıp, akşama doğru yeniden düşüyoruz yollara.

13 Ekim 1994 – Perşembe
Sabahleyin Türkmenbaşı’ndayız, Hazar Denizi geçişi için. Arabalı vapur ve gerekli işlemleri soruyoruz –ne kanun, ne nizam-, dökülen Dolarlar bütün kapıları açıyor. Bir gecede geçiyoruz Hazar’ı; üzerinde günbatımı ve gündoğumu yaşayıp, fahişelerin pazarlığını dinleyerek…

14 Ekim 1994 – Cuma
Sabah güvertede Hazar üzerindeki petrol platformlarının yanında açtık gözümüzü. Çok güzel bir kent Bakü. Vize formaliteleri ile uğraşıp, kenti dolaşıyor, fotograflıyoruz. Akşam Gürcistan’a doğru son sürat yol alıyoruz, önümüzü kesen ne olduğu belirsiz silahlı kişilerle kovalamaca oynayarak, havan toplarının altından geçerek.

15 Ekim 1994 – Cumartesi
Sabahın köründe Azerbaycan çıkışı bin bir güçlük ve rüşvetle tamamlandı. Gürcistan’a Kızılköprü’ye geçtik. Kendimi Kakava şenliklerinde duyumsadım, panayırda gibiyiz. Asker mi, terörist mi belli değil, silahı ile oynayan sınır görevlileri; Dolar’ı bastırıp, onları da atlatıyoruz. Önce, Rustavi kenti aşağıda kuşbakışı beliriyor, sevmedim onu, özellikle kocaman çirkin binalarını. Ama Tiflis büyülüyor beni, nehri, nehrin üstündeki köprüleri ve sevimli mimarisi ile. Bir kilisesini fotograflıyoruz, endişe ve zamansızlığa rağmen. Acelemiz var dönüş için ve yollar çok tehlikeli, sık sık yakılmış arabalarla karşılaşıyoruz. Yollarda Türk TIRları, klaksonlaşıp, özlem gideriyoruz. Doğanın ve üretken insan elinin etkisi ile oluşan çevreden büyüleniyoruz, Batum’a varırken. Ve artık Sarpi’deyiz. Gümrük işlemlerini zorlukla atlatıp, Türkiye’ye geçince, Sarp oluyor gümrük kapısının adı.

16 Ekim 1994 – Pazar
Artık, giderken bize pis gelip, döndüğümüzde temizliğine inanamadığımız ülkemizdeyiz. Yeni yerlerin keşfinden sonra, insanın sevdiği yerlere, sevdiği insanlara, sevdiği şeylere kavuşması, ne güzel…

17 Ekim 1994 – Pazartesi
Sabah 6’da girdik İstanbul’a, gezi yoldaşlarım saat 7’de bıraktılar beni işyerimin kapısına. Böyle bir geziden sonra işe başlamak, ne iyi…

İstanbul, Aralık 1994 - Fatma Özdirek