Çarşamba, Eylül 13, 2006

Bir eylül anısı ve sonrası...

Geçtiğimiz günlerden birinde, yüzlerce kez başına oturup bir türlü düzene sokamadığım geçen yılın Taylan-Laos-Mayanmar güncesi ile uğraşırken bir yandan da Ruhi Su dinliyordum. Usta, içimi titreten sazı ve sesiyle Halim Şefik Güzelson’un çok sevdiğim “Balık Ağzı” şiirini okumaya başladı. Aniden kendimi Halim Şefik Güzelson’a rastladığım o günde buldum.

Yanılmıyorsam seksenli yılların sonlarından birinde eylülün 20’si olmalı. O zamanlar aykırı bir anma olarak kabul edilen Ruhi Su’nun ölüm yıldönümünde Zincirlikuyu’daki mezarı başında toplanmış nerede ise yüzün üzerinde kişi. O’nu yadediyoruz. O’nunla ilgili konuşmalar yapılıyor, Ruhi Su Dostlar Korosunun söylediği türkülerle anma noktalanıyordu. Kimler gelmiyordu ki bu anmalara; her meslek grubundan insanlar, işliler-işsizler, tanıyanlar-tanımayanlar, hayranlar, onu yeni duymuş olanlar, ozanlar, yazarlar, şairler, ressamlar, pek çoğu 12 Eylül mağdurları ve dahi sivil polisler.

O’nu gördüğüm yer, bugün Ruhi Su’nun mezarının olduğu yer değildi. İlk mezar yeriydi orası; silahlı, balyozlu saldırılara dayanamayıp sonradan oradan taşındı. Mimarlar Odası’nın açtığı mezar proje yarışmasını yazar mimar Feride Çiçekoğlu kazanmıştı. Bana göre bu proje bir düştü. Mezar son derece sade Marmara mermeriyle çevrilmiş, içine buğday ekilmesi planlanmıştı. Baş hizasına içinde “Ruhi Su” yazan yaklaşık 60-70 santim yükseklikte 20-25 santim kalınlıkta cam bir dikdörtgen blok konulmuştu. Paşabahçe Cam İşçilerinin ürettiği bu blok, birçok kat camın birbiriyle birleşiminden oluşmuştu. Deniz gibiydi görüntüsü. Saydam cam blok bize mavi yeşil arası bir renk gibi görünüyordu.

Her anmada olduğu gibi o yıl da günü belgeleyen fotografları çekiyordum. Mezarların üzerinde daha iyi bir görüntü diye oradan oraya koştururken ayağıma tutan el ile irkildim. O zamanlar bana oldukça yaşlı görünen bir adamdı, adeta bir deri bir kemik. Seksenlerinde olmalıydı; ayakta zor duruyordu. Tedirgin olduğumu anlayınca “Korkma ben Halim Şefik’im, senden fotografımı çekmeni rica edecektim” dedi. O telaşla kim olduğunu anımsamadım, fakat “Peki, işim bitsin çekerim” deyip yanından uzaklaştım. Anma bittikten sonra O’nu da fotografladım. Koltuğunun altındaki fermuarlı siyah çantayı titreyen elleriyle açtı, kırmızı kalemle dosya kağıdına yazılmış bir şiir uzattı bana. “Bu da benim sana armağanım olsun” dedi, o zaman anımsadım “Bu bir kılıç balığının öyküsüydü, yazılmasa da olurdu.....” dizelerinin şairi Halim Şefik Güzelson olduğunu. Belki de onunkilerden daha çok titreyen ellerle alıp nereye saklayacağımı şaşırdım bu güzel armağanı.

İşte o gün, yani o günce ile boğuşurken dinlenen Ruhi Su anımsattı bu güzel armağanı. Akşam eve koştuğumda olabilecek yerleri araştırdım durdum, ne yazık ki öyle iyi saklamıştım ki bulamıyordum. O sırada başka bir şeye rastladım; yazına meraklı olduğumu fark eden bir gezi arkadaşımın, şuna bir göz atıver diye elime tutuşturduğu SORGU(LAMA) adlı dosyaya.

Okuduğum her şeyde olduğu gibi üzerine notlar almak için fotokopisini çekip bende alıkoymuşum, doksanlı yılların başıydı sanırım. O zamanlar çok beğenmiştim bu şiir dosyasını. Yeniden okumaya başladım ve aynı şekilde şiirler beni etkiledi. Bu şiirleri web sayfamda yayınlamak için arkadaşa hemen bir ileti yolladım. Gelen yanıtta “Böyle düşündüğüne sevindim, ama ben çok değiştim, artık daha doğulu düşünüyorum. İstediğini yapabilirsin ama adımı kullanma” diyordu. Böylece o şiirlerden birkaçı “S.A.” ismi ile sayfaya konuldu. Bilmem okudunuz mu? Naçizane düşüncem imge, kurgu, ses ahengi olarak şiir olmayı hak ediyorlar.

Kim demişti şimdi anımsamıyorum “anılar yazılmadıkça zamanla solar” diye...

İstanbul, 13.09.2006 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home