Perşembe, Eylül 28, 2006

SORGU













burnunu çektiğinde
içi ürperdi

(uçağın merdivenlerindeydi)

hayatında ilk kez bu kadar yakın hissetti
bilinmezi ya da yaşamı

gördükleri bir serap
belki de aradığı

su bile içme demişlerdi
yola çıkmadan önce

(utandı ya da kızardı)
aşılar oldu yine de...

bütün ikramları
reddetmesi gerektiğinde
şaşırdı

(tutamadığında kendisini)
kulak arkası etti duyduklarını
ve suya doydu

taksiye binme demişlerdi
(kaçırırlar)
ilk işareti üzerine
duranların içine daldı...

altın tapınağın kapısındaydı
renk ve renk

kafasını örtmesini istediler

ayaklarını yıkarken
turuncuyu seçti

sarınırken
maviyi

yeri öptüğünde
etrafındakilerin kendisini süzdüğünü hissetti

mutlu olur gibi oldu
başını eğmedi

tapınaktan yükselen
müziğe doğru yol aldı.

çevresini dolanıyordu
gölün ortasında
kutsanan ya da andıran

içeriye girebilse
uzatıp başını dinleyecekti

yanaşıyordu
çağıran

altın kubbenin sesi
merakını zorlayan

göreceklerinin telaşesi

renk ve renk kafalar belirdi
seçebildiğince
bu kez yeşili seçti...

sessizce uzanıp
tavana dikti gözlerini
pırıltılar içinde...

(tam kendinden geçerken)
kolundan çekip götürdüler
bir başka aleme

ortalarına aldılar
(katılmaya çalıştı)
gülümsedi

(“Tanrı”larını işaret ederek)
onlardan olmasını istediler

(“Tanrı”nın yatağının başucunda)
bebeklerine yemek sunup
saygıyla eğilerek
ısınsın diye sobayı yaktılar...

kafasını kaldırdığında
ortalık kararmıştı

gözlerini silmek istedi
elleri gitmedi

kırpıştırdı olmadı

yerindeydi gözleri
etrafsa karanlık

sesler değişerek uğulduyordu
yerinde dans edermiş gibi
duramıyordu

kendisine acıyarak
bakıldığını farkettiğinde

anlamak ya da anlamamanın
önemi...

gülümseme belirdi yüzünde
cebindeki son kuruşunu
paylaşırcasına

gülümseme
ya da ağlama arası

olgun

ihtiyacı olanların varlığı
gözleri...

gördükleri bir serap
kanatlandı uçup uçup

bir kez daha düşündü

burnunu çekti
(uçağın merdivenlerindeydi)

alt üst olan hayalleri
heyecanı

geçmişi geldi aklına

sorgulamadı...



S.A.
.



Salı, Eylül 19, 2006

Albümden...

Eski fotograflar
































Çarşamba, Eylül 13, 2006

Bir eylül anısı ve sonrası...

Geçtiğimiz günlerden birinde, yüzlerce kez başına oturup bir türlü düzene sokamadığım geçen yılın Taylan-Laos-Mayanmar güncesi ile uğraşırken bir yandan da Ruhi Su dinliyordum. Usta, içimi titreten sazı ve sesiyle Halim Şefik Güzelson’un çok sevdiğim “Balık Ağzı” şiirini okumaya başladı. Aniden kendimi Halim Şefik Güzelson’a rastladığım o günde buldum.

Yanılmıyorsam seksenli yılların sonlarından birinde eylülün 20’si olmalı. O zamanlar aykırı bir anma olarak kabul edilen Ruhi Su’nun ölüm yıldönümünde Zincirlikuyu’daki mezarı başında toplanmış nerede ise yüzün üzerinde kişi. O’nu yadediyoruz. O’nunla ilgili konuşmalar yapılıyor, Ruhi Su Dostlar Korosunun söylediği türkülerle anma noktalanıyordu. Kimler gelmiyordu ki bu anmalara; her meslek grubundan insanlar, işliler-işsizler, tanıyanlar-tanımayanlar, hayranlar, onu yeni duymuş olanlar, ozanlar, yazarlar, şairler, ressamlar, pek çoğu 12 Eylül mağdurları ve dahi sivil polisler.

O’nu gördüğüm yer, bugün Ruhi Su’nun mezarının olduğu yer değildi. İlk mezar yeriydi orası; silahlı, balyozlu saldırılara dayanamayıp sonradan oradan taşındı. Mimarlar Odası’nın açtığı mezar proje yarışmasını yazar mimar Feride Çiçekoğlu kazanmıştı. Bana göre bu proje bir düştü. Mezar son derece sade Marmara mermeriyle çevrilmiş, içine buğday ekilmesi planlanmıştı. Baş hizasına içinde “Ruhi Su” yazan yaklaşık 60-70 santim yükseklikte 20-25 santim kalınlıkta cam bir dikdörtgen blok konulmuştu. Paşabahçe Cam İşçilerinin ürettiği bu blok, birçok kat camın birbiriyle birleşiminden oluşmuştu. Deniz gibiydi görüntüsü. Saydam cam blok bize mavi yeşil arası bir renk gibi görünüyordu.

Her anmada olduğu gibi o yıl da günü belgeleyen fotografları çekiyordum. Mezarların üzerinde daha iyi bir görüntü diye oradan oraya koştururken ayağıma tutan el ile irkildim. O zamanlar bana oldukça yaşlı görünen bir adamdı, adeta bir deri bir kemik. Seksenlerinde olmalıydı; ayakta zor duruyordu. Tedirgin olduğumu anlayınca “Korkma ben Halim Şefik’im, senden fotografımı çekmeni rica edecektim” dedi. O telaşla kim olduğunu anımsamadım, fakat “Peki, işim bitsin çekerim” deyip yanından uzaklaştım. Anma bittikten sonra O’nu da fotografladım. Koltuğunun altındaki fermuarlı siyah çantayı titreyen elleriyle açtı, kırmızı kalemle dosya kağıdına yazılmış bir şiir uzattı bana. “Bu da benim sana armağanım olsun” dedi, o zaman anımsadım “Bu bir kılıç balığının öyküsüydü, yazılmasa da olurdu.....” dizelerinin şairi Halim Şefik Güzelson olduğunu. Belki de onunkilerden daha çok titreyen ellerle alıp nereye saklayacağımı şaşırdım bu güzel armağanı.

İşte o gün, yani o günce ile boğuşurken dinlenen Ruhi Su anımsattı bu güzel armağanı. Akşam eve koştuğumda olabilecek yerleri araştırdım durdum, ne yazık ki öyle iyi saklamıştım ki bulamıyordum. O sırada başka bir şeye rastladım; yazına meraklı olduğumu fark eden bir gezi arkadaşımın, şuna bir göz atıver diye elime tutuşturduğu SORGU(LAMA) adlı dosyaya.

Okuduğum her şeyde olduğu gibi üzerine notlar almak için fotokopisini çekip bende alıkoymuşum, doksanlı yılların başıydı sanırım. O zamanlar çok beğenmiştim bu şiir dosyasını. Yeniden okumaya başladım ve aynı şekilde şiirler beni etkiledi. Bu şiirleri web sayfamda yayınlamak için arkadaşa hemen bir ileti yolladım. Gelen yanıtta “Böyle düşündüğüne sevindim, ama ben çok değiştim, artık daha doğulu düşünüyorum. İstediğini yapabilirsin ama adımı kullanma” diyordu. Böylece o şiirlerden birkaçı “S.A.” ismi ile sayfaya konuldu. Bilmem okudunuz mu? Naçizane düşüncem imge, kurgu, ses ahengi olarak şiir olmayı hak ediyorlar.

Kim demişti şimdi anımsamıyorum “anılar yazılmadıkça zamanla solar” diye...

İstanbul, 13.09.2006 – Fatma Özdirek

ben



















hey sen
sevişirken korkuya kapılan

hey ben
yüzerken balıklardan korkan

hey biz
bir arada karşı koyabilen

hey siz

neler yaşadınız...

S.A.
.
.

SÜS








Heyecanını duydu
Her seferinde
Mercan kırmızısında
Elde edilebilen

Bazen yakaladığı
Çoğu uzaklaştığı
Kaybolan hayallerin
Canlandırılması

Heyecanını yitiren
Kimselerin
Süsü
Parçası
Özel kolleksiyonların...


S.A.



Pazartesi, Eylül 11, 2006

Ağıt

















Ayvalık, 10.09.2006


Ey insanlar, sessiz cığlıklarımızı duyuyor musunuz???!!!!!.........

Düşüncesiz elleriniz mi, yoksa kara yürekleriniz miydi bize kıyan?

Oysa biz sizin dileklerinizi dallarımızda taşıyorduk, O'na iletmek için!

Bizi öldürmeye bir kıvılcımınız yeter... Sizse bizsiz, yani oksijensiz bir dünyada ağır ağır ölürsünüz, farkında bile ol(a)madan.

******

Gördüğüm her ağacı selamlıyor, önünde saygı ile eğiliyorum; onlara minnettarım...

Salı, Eylül 05, 2006

Thailand / Tayland








Sunum:
Cem Yurtsev

Fotograf:
Fatma Özdirek





İndirim Linki:
http://www.hemenpaylas.com/download/1458147/thailand_C_1_.Y..pps.html
.
.