Cuma, Temmuz 07, 2006

Ayvaini Mağarası

2004’ün 23 Nisan’ında Bursa’ya yaptığımız bir gezide ilk kez duymuştum Ayvaini mağarasını. Apolyont (Uluabat) gölünü gezdikten sonra sevgili Hüseyin Şişman doğayla tarihe olan ilgi ve bilgisiyle otobüsün yönünü Balıkesir Bursa karayolundan sağa, Ayva köyü yönüne çevirtmişti. Yol kıvrılarak yükseliyor, her dönüşte Apolyont gölünün zarif manzarası beni büyülüyordu. Sürekli yükselerek minicik Ayva köyüne vardık. Köyden sarp bir patika ile zaman zaman ağaçlar ve kayaların üzerinden atlayarak mağaranın girişine ulaştık. Henüz turizme açılmamış, aydınlatma yok. Birkaç adım atıp içerisi nasıl diye bakalım dedik. Elinde fener olan arkadaşlar biraz ilerledi, içeride göletler varmış. Bende ne fener var, ne de gölete kaza ile düşersem yüzme bilgisi; böylelikle tüm merakıma rağmen mağarayı göremedim.

Yılmazlar geçen yıl bu mağaraya girmişler ve güzelliğini anlata anlata bitiremiyorlardı. Hep söyledikleri, ne yapıp edip buraya girmeyi her yıl yineleyelimdi. Nerede ise bir yıl doluyordu, zaman gelip çatmıştı. Birkaç haftadır yapılan plana göre hazırlıklar başladı. Ben de bu kez girmeye kesin kararlıydım, lakin aylardır grip de beni bırakmaz olmuştu. Bu durumda beş kilometreden uzun olup, içinde pek çok gölettin bulunduğu bu mağarayı nasıl geçecektim? Tüm olumsuzluklara boş verdim, madem ki grip beni sevmiş bırakmıyordu, mağarada artacaksa artsındı.

Arkadaşlar iniş-çıkış için gerekli teknik malzeme ve göletleri geçmek için iki bot aldı. Biz de kask, kafa feneri, tulum, can yeleği, eldiven, yedek pil gibi kişisel malzemeyi tamamladık.

Yine o güzelim yoldan Apolyont gölünün pastoral manzarasını izleyerek Ayva köyünü geçerek üstten giriş yapacağımız noktaya varıp, kamp kurduk. Sekizer kişilik üç grup oluşturuldu. İlk grup yukarıdan giriş yapıp Ayva köyünden çıkacak, diğer grup Ayva köyünden girip yukarıdan çıkacak, son grup da yine yukarıdan girip aşağıdan çıkacaktı. Ben ilk gruptaydım.

Mağara girişi bir gayya kuyusu gibi ürkütücüydü. Kayalara adeta pençelerimi geçirerek aşağıya bir göz atayım dedim ki elim ayağım tutmaz oldu. Yusuf’un kuyusu böyle olsa gerekti. Korkmasına korktum ama bu defa korkuya yenilmeyecektim, kararlıydım bu bilinmez(im)e yolculuğa. Birkaç arkadaş mağaraya indi. Sıra bana gelince birden sakinleştim. Bunun nedeni sevgili Orkun’un bilinçli, sabırlı ve bir o kadar başarılı indirme becerisiydi sanırım. Emniyet kolonunu arkadaşların yardımıyla giydim. Orkun beni indirme sistemine bağladı. “Ayaklarını kayaya doksan derece dik ve V şeklinde basacaksın.” diyerek gerekli uyarıyı yaptı ve iniş başladı. Yaklaşık yirmi metrelik bir iniş olacak. Ayaklarım V şeklinde ve doksan derecelik bir açıyla kayaya yapışmış, sağ elimle yardımcı emniyet ipini kalça hizamda arkamda tutmakta ve yavaş yavaş aşağıya inmekteyim. Yusuf’u düşünüyorum. O’nu kardeşleri kuyuya nasıl atmıştı? Benim Trekist kardeşlerim gibi onlar da O’na güven vermiş miydi? Nasıldı O’nun kuyusu?.. Aşağıdan İbrahim’in “Sola doğru git!” diye seslenişiyle aşağı baktım; birkaç metre altımda su dolu bir kuyucuk. Bir türlü sola gidemiyor, İbrahim’e doğru kaykılıyor ve yakınıyorum “Ya İbrahim ben niye bir türlü sola gidemiyorum?”. Ondan gelen “Ben erkeğim ya seni çekiyorum.” cevabıyla gülme krizine girdim. Neyse ki Hz. İbrahim beni kuyuya düşmekten kurtarıdı. Emniyet kolonunu çıkarıp on metre aşağıdaki bir göletin başında bekleyen arkadaşların yanına travertenlerden kayarak indim. Daha önce birkaç kez teknik kaya tırmanışını denemiş başarılı olamamıştım. Bana göre mağaranın en tehlikeli ve zor yeri olan bu inişini tamamladıktan sonra gerisi kolaydı. Artık elim işte aklım düşlerde bu yolculuk sürecekti.

Saat 18:30 gibi grubun tamamı inişi tamamlandı. Yılmaz, Funda, İbrahim ve kızı Büşra bir botu, Celal, Behiye, Hüsniye ve ben diğer botu yüklendik, yolculuk başladı. Kafa fenerlerinin aydınlığında düşe kalka ilerliyor, arada bir de ışığımızın gücü kadar gördüğümüz nefis oluşumları izliyoruz. Değişik renklerde sarkıtlar, dikitler, pırıl pırıl göletler. Belimize kadar buz gibi sulara giriyor, derinlerde botu kullanıyoruz. Botu kullanmak da bizim gibi acemi çaylaklar için kolay değil. Hele ben, grubun en zayıf halkasıyım. Yaşlıyım, şişmanım, bu yetmezmiş gibi daha önceleri yaşamış olduğum kırıklar yüzünden kollarım yeterince güçlü değil. Neyse ki her botta iki kürek var. Bu işi bilen ve kolları güçlü olan arkadaşların kürek çekişi, bizim de el ve ayak desteğimiz ile bot ilerliyor. İçerisi buz gibi, eğer hareket etmesek donabiliriz gibi geliyor bana. Zira dişlerim birbirine vurup durmakta.

Mağaraların devamlı konukları yarasalar haricinde burada uzun süre bir canlı yaşayamaz diye düşünüyorum. Oysa bazı göletlerde kurbağalara rastlıyoruz. Ve kafa fenerlerinin ışığına yarasalar uçuşmaya başlıyor. Bu zindanda bizden başka canlılara da rastlamak hoş bir duygu. Yürüyüş rutin hale gelince Yusuf’la oluyorum. Nasıl geçmişti O’nun zamanı yıllarca kuyuda? Ben bir Yusuf olabilir miydim? Onun sabır ve yaşama direncinin zerresini gösterebilir miydim? Yoksa zaten ben bir Yusuf muydum? Bottan inerken gölete düşüp tamamen ıslandım. Soğuktan tir tir titriyorum, ayrıca ufak tefek çizikler de oldu sanırım, sızım sızım sızlıyor kolum bacağım. Ah... Şimdi dışarıda sıcacık yaz güneşinde olsaydık ya da kamp ateşi başında. Ateş! Şu an ateşe o kadar ihtiyacım var ki diye düşünürken, Sivas kıyımı geliyor aklıma. Yarından sonra bu korkunç olayın yıldönümü. Bu tür olayları bir daha yaşamamak için O günü unutmamak ve unutturmamak gerektiğini hep düşünürüm. Sevgili Hakan İşçen’in “Alfabe’nin Külleri” şiiri, bu olayla ilgili okuduğum en güzel şiirlerden biridir. Dün kendisine bu şiirini blog sayfama eklemek istediğimi belirten bir ileti yazmış, iznini istemiştim. Yanıt gelmedi. O’na dağlara kaçıyorum demiştim, acaba O da bir yerlere kaçmıştı da yanıt mı verememişti? Neydi beni daimi sevgilim İstanbul’dan sık sık kaçırtan? Yoksa O muydu benim gerçek kuyum? Çoğunlukla dağlara ve ötekilere olan sevdam, ama bazen de o girift kuyuya yeniden yenilenerek kavuşmanın sevinci diye düşünüyorum.

Düşünceler kafamda dönüp dolaşırken, molalar da naylonlara sararak koruduğum sigarayla soluklanma zamanıydı. Yine böyle bir molada birkaç on metre arkamızdaki arkadaşlardan gelen İbrahim’in sesini duydum

“Beyaz giyme söz olur siyah giyme toz olur
Gel beraber gezelim muradımız tez olur
Salınada salınada gel
Haydi yavrum dön dolaş yine bana gel”

diyordu. Bu hüzünlü türküyü öylesine coşkuyla söylüyordu ki, O’na

“Beyaz giyme tanırlar seni yolcu sanırlar
Zaten bende talih yok seni benden alırlar........”

diyerek katılmamak mümkün değildi. Lakin ben onun gibi neşeli söyleyemiyor, sesim hüzün makamına çalıyordu. Kimbilir O’nun için ne güzel bir duyguydu kızıyla aynı serüveni paylaşmak, belki de bu hüzünlü türküde sesine yansıyan çoşku bundandı.

Bu grupta bizi bir arada tutan doğa sevgisi, serüven heyecanı ne zamana kadar sürüp gidecek? Bana öyle geliyordu ki ömür vefa ettiğince yıllar sonra bizim belimiz bükülüp elimiz ayağımız tutmaz olduğunda da halen bu heyecanı yaşıyor olacağımız. Belli mi olur, belki yakında Funda ile Yılmaz’ın sevgisi tomurcuğa durup bize bir Yılda armağan ediverirler. Ve biz O'nunla da yeni serüvenlere yelken açarız. Farklı kuşaklarla aynı heyecanı yaşamak ne güzel bir duygu. Bu duygunun adı hiç büyümemek ya da büyüyüp de çocuk kalabilmek mi acaba?

Benim için saatler sonra üşümeler dayanılmaz hale geldi, her karaltıyı mağara ağzına vardık gibi yorumlamaya başladım. Sanırım arkadaşlarda da böyle oldu. Kumsal bir alana gelince artık çıkışa vardık diyerek botları bizden sonra girecek arkadaşlara bırakıp epey ilerledik. Yanılmışız, yine bir gölete rastladık, botsuz geçmek olanaksız. İki arkadaş botu almaya gitti, biz bekliyoruz. Fenerleri söndürdüğümüzde karanlık hepimizi farklı farklı yolculuklara çıkarıyor. Fenerlerimizi açtığımızda gölete yansıyan mağara tavanı derin ve ürkütücü bir kuyu görünümü oluşturuyor. Yusuf.. Yusuf... Ah Yusuf...

Düşe kalka, sulara gire çıka bu ilginç yolu binbir duygu ve düşünce selinde kimi zaman hüzünlenerek, çoğunlukla da neşeyle tamamladım. İmgeler düşleri, düşler hüzün ve mutlulukları çağrıştırdı. Saat 24’e yaklaşırken bizden sonra mağaraya girecek olan arkadaşların seslerini duyduk. Sevinç çıklıklarıyla yolculuk bitmişti. Dışarının sıcacık havasını iliklerimde hissedince, anacığımın kucağında olduğumu duyumsadım. Aceleciliğimden en önden gidiyordum. Köye inen dik patika hiç de kolay değil. Koca kaya ve ağaçlara inip çıkmayı gerektiriyordu. Ama köy çocuğu olunca böyle patikalar deyim yerindeyse insana vız geliyordu. Aşağıda durup ardımdan gelen arkadaşlara baktım. Kafalarındaki fenerlerin ışığıyla kaya ve yeşilliklerin arasında dolaşan ateş böceklerini andırıyorlardı.

Bu hafta sonunda yediğimiz, içtiğimiz, eğlendiğimiz, keyfimiz, keşfimiz bir yana; ille de yarenlik güzeldi...

İstanbul, 07.07.2006 – Fatma Özdirek

4 Comments:

Blogger sezgihan said...

merhaba;sayenizde güzel bir yer öğrendim.varsa lütfen biraz daha fotoğraf eklermisiniz.hoşçakalın.

2:07 ÖÖ  
Blogger fatma_ozdirek said...

Merhabalar..
Paylaşımlar mutluluk verici.
İç mekandan fazla fotograf yok. Zira zifiri karanlık bir ortam. Birkaç kare alabilmek için hepimizin kafa fenerlerini aynı noktaya tutmak gerekiyordu.
Ve yine de ışık yeterli olmuyordu.
Makinenin flaşı ile çekim yapmak ise başarılı sonuçlar vermedi.
Böyle bir mekanda çekim yapabilmek için üçayak ve yüksek ASA olanağı sunan bir makineye ihtiyaç vardı.
Dilerim bir başka sefere.
Sağlıcakla kalınız.

8:11 ÖS  
Anonymous FURKAN TURHAN said...

Arkdaşlar ben ayva köyü^nden furkan. eğer bir istek veya bir sorununuz olursa ben hizmetinizdeyim...

hotmail adresim: furkanturhan91@hotmail.com

web adresim: http:www.ayvagencleri.tr.gg

kendinize iyi davranın....

1:19 ÖS  
Anonymous Adsız said...

o magaraya hicbir tedbir olmadan direk halati tutarak inmek cok daha heyeacan verici :) deneyin derim ;)

9:27 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home