Pazartesi, Temmuz 24, 2006

BorgesDefteri'nden "Utanın!..."

Kum zambağı...
Mis kokusuyla yaz başında bir görünür, kaybolur;
yitirdik sanır üzülürüz...
Oysa o zamanını bekler yeniden kokmak için...
İyiye, güzele adanmış tüm yaşamlar;
Leyla Necib ve güzel kokulu tüm kayıplar için...
Bu utançlar bizi de usul usul bitiriyor...
Fatma Özdirek

Borges Defteri'nden...

"Lübnan'lı Ünlü Kadın Fotoğraf sanatçısı Leyla Necib
Beyrut Bombardımanında (dün- öğlen) hayatını kaybetti.
Yeryüzünün, bütün fotoğraf sanatçılarının, duyarlı kalplerin başı sağolsun.
Bir hafta gün önce Pentagon'nun da onayı ve desteği ile "daha etkin" bombalar İsrail'e sevk edilmeye başlandı. Bu haberi Cumartesi günü Cumhuriyet Gazetesi de onayladı.

Bu nasıl bir dünya?
Nasıl bir adalet?
Nasıl bir vicdan?

Sevgili Sufi deftere son geçtiği yazısında ( daha yayınlanmadı), insanın öyküsünü ibrani metinlerden çıkartarak etkileyici bir biçimde aktarıyor, işte bütün mesele o arkaik "tikanımışlıkta" özetleniyor.
Başka da söze hiç gerek yok, gerek de kalmadı!
Filistinli küçük kızın haykırışı kulaklarımızda çınlıyor:

" Ve yektelunuuu ....şehideddud şehid,
şehid üstüne şehid düşüyor

AAAARUK ELEYKUMMMM, ARRRRRUK ALEYKUM....

"UTANIN
UTANIN
UTANIN"

Güle güle gül yüzlü Leyla ...


Borges Defteri

Savaşa, Saldırılara, Masum insanların katliamına Hayır!"

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Oyun bahçesi...

 Posted by Picasa

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Tümceler - Oruç Aruoba














Akşamüstü
Tümceleri

7.
Dünya bana doğru dönüyor,
ama kimseyi yakınıma getirmiyor –
sadece güneşi alıp uzağıma götürüyor.
20.
En değerli aydınlık,
karanlıktan sonraki, ve,
önceki aydınlıktır
-biteviye aydınlık değil…
27.
Neyiz ki biz:-
Rüzgar çoktan ters taraftan esmeğe başlamışken
kıyıya vuran gecikmiş dalgalardan başka…
28.
En hırçın halinde bile, deniz dinginmiş gibi görülebilir:
bütün dalgaları, tamamiyle dingin bir havada
kıyıya vuran “ölü” dalgalar olarak…
30.
Bulutların üstünde hava hep açıktır.

Şuradan-buradan
Tümceler
21.
En yoksul toprak bile tohum doludur.
24.
Dünya, uyur da.
36.
Hiçbir zaman kazanılmaz, çünkü hiç kaybedilmemiştir.
47.
Hayaller işitilir de.
61.
Herşey durgun
herşey durmuş
herşey duracak
- işte, bile
METAFİZİK
Sevmiyorsak, yokuz.
97.
Deniz de bakım istiyor – artık: Orman da koruma – Yeryüzü de, merhamet!
99.
Alışıyorlar demek: Serçe pervaza, Karga bacaya; Kırlangıç birikete; Güvercin terasa – Bülbül duvara…
100.
Kaynak da beslenir.
103.
Acaba nasıl oluyor da kafası hep havaya kalkık yüzerken, aşağıdaki balıkları görüyor, diye sorarsın – ama, belki, sorun yanlış : belki, gördüğü falan yok : zamanı gelince, öylesine, dalıyor – arıyor…
104.
Solucan gibi : nasıl, yolu boyu, yerin altında, önünden aldığı, alıp içine kattığı toprak parçalarını, içlerinden kendisini besleyebilecek maddeleri özümsedikten sonra, gerisinden çıkarıp, ardında bırakıp, yeni topraklara yönelirse – hep ilerleyerek…
AY:YA
Yarımsın – ama tam karşımdasın:
Tam karşımdasın – ve yarım’sın –
112.
Nasıl, gelmeyeceğini bildiğini beklemen “bilgelik sevgisi” idiyse, geleceğini bildiğini beklemen de, sevginin kendisidir…
113.
Verimli bir çaresizlik –
olabilir mi?…
116.
Biliyor musun : Güneş’in tam üstünde oyalı işlemeli (pırılpırıl ve pespembe) bir dantel örtü vardı bugün – sana uğurlarken onu…
119.
Daha kaç kez Dut yiyebileceğini hesaplayabilirsen, daha kaç Yaz yaşayabileceğini bulabilirsin.
KARANLIK
Pencerenin arkasında birçok şey çullanır üstüne – ama, tek bir ışıktır onlara karşı kendini korumanı sağlayabilecek olan – tek bir aydınlık kızıltı…
125.
Kış gelince, gölgeler uzarlar; ama, azalırlar da, aynı zamanda…
135.
Bir apartmanın bacası içinde çiftleşen Kargaların yarattıkları gürültü içinde, dişinin(?) acıklı(?) çığlıkları(?), nasıl da, bacanın içine sıkışmışlar, takılmışlar, yukarıya uçamayıp aşağıda düşeceklermiş gibi gelir – gürültü kesilip ikisi de baca boşluğundan çıkıp sessizce uçup gidene dek…
138.
Fırtınayı bile dineltir mi Ay, bulutların arasından sıyrılıp çıkınca?
142.
İnsanın kullanıp, yıpratıp, atıp bıraktığını, anakucağına geri alır Doğa.
143.
Bir Karga’nın gözünde bile parıldayabilir Güneş _
146.
Güz, Ağustos ortasında da gelmeğe karar verebilir – bir-iki Martı da, itiraz edebilir, buna...
147.
Güz çoktan gelmişken dalının ucunda yeşeriveren ince Çam yaprağı gibi…
159.
Güneş de gitmişti buraya geldiğimde – sanki niye bu yöne dönük oturdum ki?
166.
Yalnızca Güneş ısıtıyor artık – hep öyle değil mi ki, zaten?…

Boğaz’dan
Tümceler
NİSAN

2.
Önemli olan bir tek şey var şimdi : Bülbüllerin seslerini ne zaman – hangi gün – yeniden işitmeğe başlayacağım. _
16.
Kenarı yitik Ay – hiç bu kadar aşağıda, bu kadar karşımda olmamıştın! –
22.
Rüzgar dindi : şimdi, Yağmur gelecek mi – yetecek mi, Bulutlar?
30.
Geldiniz işte : ama, soğuk karşıladı sizi – şimdi, geri döner misiniz?
MAYIS
2.
Burada, Güney’in en kuzey noktasında, kocaman Doğa büyümeğe, gelişmeğe, serpilmeğe yönelmişken, ben, nasıl da…*
* Her yeniden-doğuş noktası,
bir yitip-gidiş noktasının
komşusudur.
6.
Sesler – siz susun : bırakın ışıklar konuşsun.
16.
Bülbül sesleri dingince direniyor hala insan gürültülerine.
16.
Tam karşımdasın; öyle ki, senden başka hiçbirşeyim olmasaydı da, olabilirdim – sen, yeterdin varolmam için…
23.
Yağmur sonrası : ne çok ıslanmıştır Bülbüller –
Bülbüller hep ıslanırlar!
23.
Çiseleyip çiseleyip, sesinden başka iz bırakmayan Yağmur…
HAZİRAN
4.
Sen ey geç kalmış Bülbül – Yaz’a girmiş Bağaz’ın üstünde gidip gelen serin esintilere aldanıp, Bahar geri mi geldi sandın?
15.Bülbül, bir ötüş önce dizdiği sesleri bir ötüş sonra unutur – onu Bülbül yapan da budur : Bülbül, unutur…
16.
Şu rüzgar artık bir karar verse ya – duracak mı, yoksa Doğu’dan mı esecek, Batı’dan mı, yoksa Güney’den…
18.
Küçülüyorsun –
Küçülüyorsun…
22.
Burada, tam olgunluğuna ereceksin
Güneş doğarken, gideceksin
23.
Bülbülleri unutmalı artık – şimdi Kurbağa zamanı; yakında da sıra Cırcırböcekleri’ne gelecek…
TEMMUZ
GEL-GİT
Bir an sessizlik oldu:
Geldin sandım
Gene başladı gürültü:
Gittin sandım
AĞUSTOS
12.
Acaba bütün dünyada tek bir Ağustosböceği mi var – böylesine inatçı olduğuna göre?…
Yoksa, zaten, bütün dünya tek bir Ağustosböceği mi?
13.
Çekip giderler sonunda önünden – yeter ki sen dur, diren, bekle…
İşte; gördün mü!…
23.
Ay’ın doğuşu gecikti ya : tozlu topraklı inşaat tepesinin üstündeki zebani ışık öykünüyor O’na – pırıltı serpmeğe çalışıyor sulara – ama, gelecek O; o zaman da, kalmayacak bu sefil taklitçinin izi bile Boğaz’da.

EYLÜL
1.
Ne yani – imdi de “Eylülböceği” mi demeliyim sana; orada, hala, bütün o kara bulutlara meydan okumana bakarak?!
6.
Orada öyle durup kırık bir bulut taklidi yapıyorsun –
O kocaman –seni aydınlatan- gitsin diye beklerken:
Gitsin, ki, sen, gene, herşeye egemen olasın…
10.
Beklerken beklerken, bir Karanfil (tohumdan yetiştirdiklerimden) kıpkırmızı açıvermiş, hiç belli etmeden…
16.
Bezgin Cırcırböcekleri –
gene, Poyraz’da titreyen yaprak :
hiçbirşey, yok! _
ne bekliyordun ki…
EKİM
10.
Merak etme : Güneş gidince dinelir Lodos – diner, başağrın …
10.
Martı Mart’ı özler Ekim’de – oysa fark yoktur aralarında.
12.
Karanfil ve Kereviz –
yerliyerindeler…
26.
Günlerdir -ve gecelerdir- üfürüp duruyor hiddetli Lodos – ne yapacağı belli değil : yağmur mu getirecek; yoksa, göğü açacak mı…
27.
Sis kapladı heryeri : durgun havada, bitkilerime bile ulaşamıyorum --- heryeri…
KASIM
8.
Sığırcık Yalıçapkınlığına özense;
Meltem Poyraz gibi esse;
Fesleğen Begonya kadar Güneş istese-
15.
Dün akşam karar vermiş bütün Çınarlar, bütün yapraklarını dökmeğe, demek…
20.
Şimdi, akıntı dengelenmiştir : acaba, bir yelkenli, yelken açıp, Kuzey’e gidebilir mi, şimdi?
21.
Sis Güneş’e engel olamaz.
23.
Günlerdir, öğle saatlerine dek, sabah erken renkleri oluyor havada : Güneş, sanki, belini doğrultamıyor bir türlü; esniyor, geriniyor, zorlukla –ite-kaka- çıkıyor, bulutların üstüne.
23.
Kendi getirdiği Yağmur yumuşatıyor Lodos’u.
30.
Boyluboyunca uzanmış Boğaz’ın üstüne Sis; bırakmak istemiyor – ama yavaşça ivedilenip geliyor Karadeniz çıkışından Poyraz…
ARALIK
2.
-Sis, düşmüş Bulut’tur;
Bulut da, yücelmiş Sis…
9.
Sinsi, ufacık çıtırtılarla kendini eleveren soğuk Yağmur, gelecek Kar’ın yolunu açıyor.
9.
İlk Kar…
18.
Olabilir mi –
bu işittiğim, bir Bülbül olabilir mi –
olamaz, tabii ki! –
23.
Tek bir pırıltılı Kar tanesi uçup geçer buğunun tümüyle kaplamadığı pencerenden –
dersin, “Bu muydu, hepsi…” - değildir, tabii ki.
30.
Neden : epey zamandır görmüyorum Bağaz’ı – yalnızca, onca yıl geçti; şimdi de bir tane daha geçiyor diye mi _ yoksa, gözlerime birşey mi oldu?
30.
Buğu, şimdi, tam, duvar.
OCAK
1.
Günboyu karanlıktan sonra, kar olmaya kararlı, çıtırtılı bir yağmur başla : eski Usta’nın o geç kalmış sözünü düşünürsün : “Yeni yılla yeni değişim gelir.” – gelir, belki…
5.
Boğaz, asıl, hiçbir geminin, şilebin, tankerin, vapurun, takanın, motorun geçmediği zaman Boğaz’dır – tamamiyle karanlık ve boşken; öyle, öylesine, boşuna, kendi kendine, akarken…
6.
Yine söyleşiyorlardı yüksek Dallar ile karlı Rüzgar – yine işitemedim söylediklerini; yüzüme çarpan tanelere hak vere vere, yürüdüm.
11.
Karanlık arttıkça ışıklar da çoğalır.
11.
Aydınlığın karanlıktan ayırdedilemediği saatte Güneş’i gören bir ak çizgi geçiyor üzerimden –
13.
İçeride ısı olmadığından pencerede de buğu yok.
14.
Şimdi de içeride çok nem olduğundan pencerede buğu var.
21.
Hava olabildiğice açık –penceren buğulu da olsa- görebilsen, ta nerelere dek görebileceksin…
23.
Öyle işte bu gece de : birkaç köpek havlaması, birkaç anı – bütün açıklığıyla ve aydınlığıyla, orada, hala, Boğaz…
24.
Martıların da (Kediler gibi) kızışma zamanıysa, anlaşılabilir Boğaz yükseklerinde giriştikleri çılgınlıklar.
ŞUBAT
9.
Yalnızca toprakta kaldı Kar : çatılarda ve sokaklarda eridi.
10.
Şimdi de mevsim değişiminin sessizliği olmalı, bu.
11.
Yağmur olmaya da karar verebilir, Kar.
17.
En karanlık gecesinde bile, Boğazda Mehtap varsa, aydınlığı sularda görünür.
19.
Pencereden dışarı bakmak isteyenin görüşünü kapayan buğu, kendi bulunduğu odadan gelir.
24.
Kar mı Yağmur mu olacağına da karar veremez, bazen, yağış – ama yağıp durur.
26.
-Orada bulunmakla da haketmiştir buğusunu – işte : kişi görüşünü kapayan buğuyu da hakeder.
MART
1.
Dışarı çıkıp Bülbülleri dinleme vakti geliyor mu; gelecek mi - gelecekler mi?…
1.
Kaçıncı dalışında gagası balıklı çıkacak acaba Karabatak – bak; say!…
5.
Bu soğuk geceyi kar yüklü çalıların altında geçireceğini umduğum Bülbüller – keşke size sığınak olabilseydim…
10.
Bitkilerim söylüyor bana : Bahar burada – onlar, yanılmazlar…
17.
Şiddetli Kış’ın Bahar’ı da şiddetle gelir.
31.
Kapalı, durgun Boğaz –ama bungun değil : benim gibi işte…

Eski Istanbul
E f e n d i s i
(şimdi/artık)
Kimse bilemez benden başka, niye.
6.
Boğaz gene dümdüz – ve ışıklı; sessiz, dingin – beklentili…
-Sen de…
10.
Tam, senlik, bu dingin gece – ama yoksun. Belki geçip gittin bile iskelene; belki de, daha geçmedin : bomboş Boğaz şimdi.
Sen yoksun.
12.
Gene de : Yoksun işte – bomboş şimdi apaçık Boğaz artık.
13.
Birdenbire çıkıverirsin karşıma : Boğaz en dingin halindeyken- şimdiyse, artık, bomboş…

Pazartesi, Temmuz 10, 2006

Güle güle sevgili Eser Tunguç...

Can dostumun biricik abisi, benim sevgili dostum.
İlk merhabamız Van yolculuğundaydı. Yazın en sıcak zamanlarından birinde gündüzleri Van gölü çevresini dolaşır yorulur, akşam senin sazın sevgili Yarserciğim’in söylediği türküler eşliğinde yorgunluk atardık. Bir sabah Süphan dağına tırmanılacaktı. Ben yediklerimden rahatsızlanmış tırmanamamış, akşama kadar karnımdaki ağrı ile boğuşarak sizin dönüşünüzü sabırsızlıkla beklemiştim. Dönmüştünüz, lakin oldukça güç bir dönüş olmuştu. Suyunuz yetmemiş, ciddi sorun yaşamıştınız. Yarser döndüğünde ayakta duracak halde değdi. Susuzluktan nasıl ölünebileceğini öğrendiğini söylüyordu yaşlı gözlerle. Susuzluktan yerdeki otları kemirdim, abimin bana ayırdığı salatalık olmasaydı ölürdüm diyordu. Nasıl güzel bir duyguydu düşünülmek. Keşke benim de bir abim olsaydı diye burulmadım desem yalan olur. İkinci buluşma Tire’de oldu. Yanlışlıkla bizi aynı odaya vermişler, biz şimdi ne yapacağız telaşına girmiştik. Neyse ki ikimize de ayrı oda bulunabilmişti. Biz ayrı odalarda kalmıştık kalmasına da, farkında olmadan dostluğun pak odasına girmiştik.
Bu dostluk sesle, sazla, sözle; ille de güzelliklerle sürdü...
On yaşındaki yeğenim Öykü’yü ilk kez kampa götürmüştüm. Çocuk çok mutluydu, fakat çocuk işte, gece olunca ana baba kardeş özlemi tuttu bir hüzne bulandı. Gece çadırda güçlükle uyuttum. Sabah bir de baktık yanımıza bir komşu çadır konmuş. Öykü, Eser abiyi tanımaz ama çadırından başını çıkartıp o sevimli gülümseyişini ona sununca, ben de “Aaaa Yarser teyzenin abisi komşu gelmiş yanımıza” deyince O’na yetmişti.
O gün zorlu Sansarak kanyonunu bitirmiş, grubun ardından epey mesafede üçümüz yürüyorduk. Eser yine bize bir sürpriz yaptı ve mızıkasını çıkardı. Onun nağmeleri eşliğinde Öyküyle el ele tutuşarak kelebek yürüyüşü yaptık, dans ettik. O ise bir elinde asası, diğerinde mızıkası gülücükleriyle bizim mutluluğumuzu izledi. Karanlık basınca Öykücük yine aileyi özledi. Bu defa da Eser hocanın curası imdada yetişip, ninni yerine geçti.
Sevgili oğlunun nikahında yüzündeki mutluluğa tanık olmayı yaşadım.
ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu’nun İstanbul’daki her konseri için kardeşiyle bana bir davetiye iletti. Türkülerin, Halk oyunlarının en yalınını son günlerde O’nun sayesinde dinledim, izledim.
Zaman geldi seninkiler benim, benimkiler senin yakının oldu.
1 Nisan’dan 8 Nisan’a kaydırılan konser tarihiniz beni yanılttı, görev addettiğim bir başka konsere gitmek zorunda kaldım. Böylece son konseri belki de son buluşmayı kaçırdım.
Geçen 19 Mayıs Taraklı kampında “Kütahya’nın pınarları”nı Yarser’den dinlemiş... Keşke diğer Kütahyalı da curası ile bu güzel sese eşlik edebilseydi ne güzel olurdu diye düşünmüştüm. Seni gelmeye ikna etmek için ne diller dökmüştük, ama gelememiştin.
3 Temmuz Ruhi Su’yu anma konserinde Açık Hava Tiyatrosu’ndaymışsınız, çıkışta rastladığım Vural bey söyledi. Ama benim her zaman olduğu gibi yine acelem vardı. Seni arayıp bir merhaba diyemedim, zira Sıdıka hanım hastalanmış hastaneye kaldırılmıştı, O'nun durumunu merak ediyordum, O’na koşturmuştum. Anı yaşamayı öğrenememiştim, belki hiç bir zaman da öğrenemeyeceğim hocam.
Kardeşinin mani yazdığını benden öğrendiğini söyleyip, sitem ettin...
Okyanusun tuzlu sularından gelip, selam ettin...
Ah dostum... Karadeniz’den de kara haber değil de yine selamın geleydi, ne olurdu....
Duyarlı yüreğini, sazını sözünü, dostluğunu, zarif gülüşünü çok özleyeceğim.
İşte geldik, gidiyoruz....
Hoşça kal sevgili dostum.

Cuma, Temmuz 07, 2006

Ayvaini Mağarası

2004’ün 23 Nisan’ında Bursa’ya yaptığımız bir gezide ilk kez duymuştum Ayvaini mağarasını. Apolyont (Uluabat) gölünü gezdikten sonra sevgili Hüseyin Şişman doğayla tarihe olan ilgi ve bilgisiyle otobüsün yönünü Balıkesir Bursa karayolundan sağa, Ayva köyü yönüne çevirtmişti. Yol kıvrılarak yükseliyor, her dönüşte Apolyont gölünün zarif manzarası beni büyülüyordu. Sürekli yükselerek minicik Ayva köyüne vardık. Köyden sarp bir patika ile zaman zaman ağaçlar ve kayaların üzerinden atlayarak mağaranın girişine ulaştık. Henüz turizme açılmamış, aydınlatma yok. Birkaç adım atıp içerisi nasıl diye bakalım dedik. Elinde fener olan arkadaşlar biraz ilerledi, içeride göletler varmış. Bende ne fener var, ne de gölete kaza ile düşersem yüzme bilgisi; böylelikle tüm merakıma rağmen mağarayı göremedim.

Yılmazlar geçen yıl bu mağaraya girmişler ve güzelliğini anlata anlata bitiremiyorlardı. Hep söyledikleri, ne yapıp edip buraya girmeyi her yıl yineleyelimdi. Nerede ise bir yıl doluyordu, zaman gelip çatmıştı. Birkaç haftadır yapılan plana göre hazırlıklar başladı. Ben de bu kez girmeye kesin kararlıydım, lakin aylardır grip de beni bırakmaz olmuştu. Bu durumda beş kilometreden uzun olup, içinde pek çok gölettin bulunduğu bu mağarayı nasıl geçecektim? Tüm olumsuzluklara boş verdim, madem ki grip beni sevmiş bırakmıyordu, mağarada artacaksa artsındı.

Arkadaşlar iniş-çıkış için gerekli teknik malzeme ve göletleri geçmek için iki bot aldı. Biz de kask, kafa feneri, tulum, can yeleği, eldiven, yedek pil gibi kişisel malzemeyi tamamladık.

Yine o güzelim yoldan Apolyont gölünün pastoral manzarasını izleyerek Ayva köyünü geçerek üstten giriş yapacağımız noktaya varıp, kamp kurduk. Sekizer kişilik üç grup oluşturuldu. İlk grup yukarıdan giriş yapıp Ayva köyünden çıkacak, diğer grup Ayva köyünden girip yukarıdan çıkacak, son grup da yine yukarıdan girip aşağıdan çıkacaktı. Ben ilk gruptaydım.

Mağara girişi bir gayya kuyusu gibi ürkütücüydü. Kayalara adeta pençelerimi geçirerek aşağıya bir göz atayım dedim ki elim ayağım tutmaz oldu. Yusuf’un kuyusu böyle olsa gerekti. Korkmasına korktum ama bu defa korkuya yenilmeyecektim, kararlıydım bu bilinmez(im)e yolculuğa. Birkaç arkadaş mağaraya indi. Sıra bana gelince birden sakinleştim. Bunun nedeni sevgili Orkun’un bilinçli, sabırlı ve bir o kadar başarılı indirme becerisiydi sanırım. Emniyet kolonunu arkadaşların yardımıyla giydim. Orkun beni indirme sistemine bağladı. “Ayaklarını kayaya doksan derece dik ve V şeklinde basacaksın.” diyerek gerekli uyarıyı yaptı ve iniş başladı. Yaklaşık yirmi metrelik bir iniş olacak. Ayaklarım V şeklinde ve doksan derecelik bir açıyla kayaya yapışmış, sağ elimle yardımcı emniyet ipini kalça hizamda arkamda tutmakta ve yavaş yavaş aşağıya inmekteyim. Yusuf’u düşünüyorum. O’nu kardeşleri kuyuya nasıl atmıştı? Benim Trekist kardeşlerim gibi onlar da O’na güven vermiş miydi? Nasıldı O’nun kuyusu?.. Aşağıdan İbrahim’in “Sola doğru git!” diye seslenişiyle aşağı baktım; birkaç metre altımda su dolu bir kuyucuk. Bir türlü sola gidemiyor, İbrahim’e doğru kaykılıyor ve yakınıyorum “Ya İbrahim ben niye bir türlü sola gidemiyorum?”. Ondan gelen “Ben erkeğim ya seni çekiyorum.” cevabıyla gülme krizine girdim. Neyse ki Hz. İbrahim beni kuyuya düşmekten kurtarıdı. Emniyet kolonunu çıkarıp on metre aşağıdaki bir göletin başında bekleyen arkadaşların yanına travertenlerden kayarak indim. Daha önce birkaç kez teknik kaya tırmanışını denemiş başarılı olamamıştım. Bana göre mağaranın en tehlikeli ve zor yeri olan bu inişini tamamladıktan sonra gerisi kolaydı. Artık elim işte aklım düşlerde bu yolculuk sürecekti.

Saat 18:30 gibi grubun tamamı inişi tamamlandı. Yılmaz, Funda, İbrahim ve kızı Büşra bir botu, Celal, Behiye, Hüsniye ve ben diğer botu yüklendik, yolculuk başladı. Kafa fenerlerinin aydınlığında düşe kalka ilerliyor, arada bir de ışığımızın gücü kadar gördüğümüz nefis oluşumları izliyoruz. Değişik renklerde sarkıtlar, dikitler, pırıl pırıl göletler. Belimize kadar buz gibi sulara giriyor, derinlerde botu kullanıyoruz. Botu kullanmak da bizim gibi acemi çaylaklar için kolay değil. Hele ben, grubun en zayıf halkasıyım. Yaşlıyım, şişmanım, bu yetmezmiş gibi daha önceleri yaşamış olduğum kırıklar yüzünden kollarım yeterince güçlü değil. Neyse ki her botta iki kürek var. Bu işi bilen ve kolları güçlü olan arkadaşların kürek çekişi, bizim de el ve ayak desteğimiz ile bot ilerliyor. İçerisi buz gibi, eğer hareket etmesek donabiliriz gibi geliyor bana. Zira dişlerim birbirine vurup durmakta.

Mağaraların devamlı konukları yarasalar haricinde burada uzun süre bir canlı yaşayamaz diye düşünüyorum. Oysa bazı göletlerde kurbağalara rastlıyoruz. Ve kafa fenerlerinin ışığına yarasalar uçuşmaya başlıyor. Bu zindanda bizden başka canlılara da rastlamak hoş bir duygu. Yürüyüş rutin hale gelince Yusuf’la oluyorum. Nasıl geçmişti O’nun zamanı yıllarca kuyuda? Ben bir Yusuf olabilir miydim? Onun sabır ve yaşama direncinin zerresini gösterebilir miydim? Yoksa zaten ben bir Yusuf muydum? Bottan inerken gölete düşüp tamamen ıslandım. Soğuktan tir tir titriyorum, ayrıca ufak tefek çizikler de oldu sanırım, sızım sızım sızlıyor kolum bacağım. Ah... Şimdi dışarıda sıcacık yaz güneşinde olsaydık ya da kamp ateşi başında. Ateş! Şu an ateşe o kadar ihtiyacım var ki diye düşünürken, Sivas kıyımı geliyor aklıma. Yarından sonra bu korkunç olayın yıldönümü. Bu tür olayları bir daha yaşamamak için O günü unutmamak ve unutturmamak gerektiğini hep düşünürüm. Sevgili Hakan İşçen’in “Alfabe’nin Külleri” şiiri, bu olayla ilgili okuduğum en güzel şiirlerden biridir. Dün kendisine bu şiirini blog sayfama eklemek istediğimi belirten bir ileti yazmış, iznini istemiştim. Yanıt gelmedi. O’na dağlara kaçıyorum demiştim, acaba O da bir yerlere kaçmıştı da yanıt mı verememişti? Neydi beni daimi sevgilim İstanbul’dan sık sık kaçırtan? Yoksa O muydu benim gerçek kuyum? Çoğunlukla dağlara ve ötekilere olan sevdam, ama bazen de o girift kuyuya yeniden yenilenerek kavuşmanın sevinci diye düşünüyorum.

Düşünceler kafamda dönüp dolaşırken, molalar da naylonlara sararak koruduğum sigarayla soluklanma zamanıydı. Yine böyle bir molada birkaç on metre arkamızdaki arkadaşlardan gelen İbrahim’in sesini duydum

“Beyaz giyme söz olur siyah giyme toz olur
Gel beraber gezelim muradımız tez olur
Salınada salınada gel
Haydi yavrum dön dolaş yine bana gel”

diyordu. Bu hüzünlü türküyü öylesine coşkuyla söylüyordu ki, O’na

“Beyaz giyme tanırlar seni yolcu sanırlar
Zaten bende talih yok seni benden alırlar........”

diyerek katılmamak mümkün değildi. Lakin ben onun gibi neşeli söyleyemiyor, sesim hüzün makamına çalıyordu. Kimbilir O’nun için ne güzel bir duyguydu kızıyla aynı serüveni paylaşmak, belki de bu hüzünlü türküde sesine yansıyan çoşku bundandı.

Bu grupta bizi bir arada tutan doğa sevgisi, serüven heyecanı ne zamana kadar sürüp gidecek? Bana öyle geliyordu ki ömür vefa ettiğince yıllar sonra bizim belimiz bükülüp elimiz ayağımız tutmaz olduğunda da halen bu heyecanı yaşıyor olacağımız. Belli mi olur, belki yakında Funda ile Yılmaz’ın sevgisi tomurcuğa durup bize bir Yılda armağan ediverirler. Ve biz O'nunla da yeni serüvenlere yelken açarız. Farklı kuşaklarla aynı heyecanı yaşamak ne güzel bir duygu. Bu duygunun adı hiç büyümemek ya da büyüyüp de çocuk kalabilmek mi acaba?

Benim için saatler sonra üşümeler dayanılmaz hale geldi, her karaltıyı mağara ağzına vardık gibi yorumlamaya başladım. Sanırım arkadaşlarda da böyle oldu. Kumsal bir alana gelince artık çıkışa vardık diyerek botları bizden sonra girecek arkadaşlara bırakıp epey ilerledik. Yanılmışız, yine bir gölete rastladık, botsuz geçmek olanaksız. İki arkadaş botu almaya gitti, biz bekliyoruz. Fenerleri söndürdüğümüzde karanlık hepimizi farklı farklı yolculuklara çıkarıyor. Fenerlerimizi açtığımızda gölete yansıyan mağara tavanı derin ve ürkütücü bir kuyu görünümü oluşturuyor. Yusuf.. Yusuf... Ah Yusuf...

Düşe kalka, sulara gire çıka bu ilginç yolu binbir duygu ve düşünce selinde kimi zaman hüzünlenerek, çoğunlukla da neşeyle tamamladım. İmgeler düşleri, düşler hüzün ve mutlulukları çağrıştırdı. Saat 24’e yaklaşırken bizden sonra mağaraya girecek olan arkadaşların seslerini duyduk. Sevinç çıklıklarıyla yolculuk bitmişti. Dışarının sıcacık havasını iliklerimde hissedince, anacığımın kucağında olduğumu duyumsadım. Aceleciliğimden en önden gidiyordum. Köye inen dik patika hiç de kolay değil. Koca kaya ve ağaçlara inip çıkmayı gerektiriyordu. Ama köy çocuğu olunca böyle patikalar deyim yerindeyse insana vız geliyordu. Aşağıda durup ardımdan gelen arkadaşlara baktım. Kafalarındaki fenerlerin ışığıyla kaya ve yeşilliklerin arasında dolaşan ateş böceklerini andırıyorlardı.

Bu hafta sonunda yediğimiz, içtiğimiz, eğlendiğimiz, keyfimiz, keşfimiz bir yana; ille de yarenlik güzeldi...

İstanbul, 07.07.2006 – Fatma Özdirek

Çarşamba, Temmuz 05, 2006

A L F E B E ' N İ N K Ü L L E R İ





A uzandı
yanağını yavaşça alevlere yasladı.
zulüm, aymazlık zırhını giymiş
Z ' nin zehir zemberek gözlerinden süzülüyordu.
gözü dönmüş bozkır sıcağında
S ve U değil
lobide sırları dökülen boy aynasında
tersyüz olmuş suretleriydi eriyen.
cehennemin tepelerinde her şeyden bihaber
madımak topluyordu kadınlar;mırıldandı M :
" saz yansa söz yanar mı ?... "
ora işi çakısıyla sopasını yontuyordu Ç,
çipil çipil kıymıklar saçılıyordu ora işi çığlıklara.
gücü tükenmişti Ü ' nün,
son bir çabayla üfledi başucundaki umuda : püf !...
korkusunu bastırmaktan öte
zalimlere karşı titrek bir öfkeydi
I ' nın ıslığı...
Çağırdı denizleri D; dalga dalga
R; yağmur getiren rüzgârları
her kimse duydu;
hiç kimse gelmedi !
kendi ateşinde bile aydınlanmadı karanlık
kaçsa kaçabilirdi K,
göz göze geldi F ile
fal taşı gibi açılmış o yeşil gözleri yeğledi.
gün ölümüyle atışıyordu âşıkların Dedesi :
ne ola ki insana dair en eski türkü ?
O : özgürlük
V : ölüm...
dedi; sevda unutuldu
oysa H düşünmüyordu ölümü
G ' yi düşündüğü kadar !...

kan mı çekti ne
ölüm Ö ' yü öptü önce.
tırabzana yürüdü alevler
sonra B ' nin buklelerine
İ ; iple çekti düzmece muştuları
pürtelaş ipini çekti P düşlerinin;
alevin ilmiğinde sallandılar peşpeşe.
islenmişti hayat
dumandan boğulana dek
burada, böyle öleceğine
hiçbir zaman inanmadı N...
Ş ' nin külleri savruldu gökyüzüne
dizi dizi dizeler uçtu sonsuza.
E ve L, el ele tutuşmuşlardı;
tutuştular öylece.
yan yana sarılmış bulundu J ve Y;
gizlemişlerdi bunca zaman
dokundu biri
dağıldılar.

o gün, vahşetin yüzlerce taşeronu vardı ama
T ve C yoktu !
rastlantı mı bilinmez;belki korktu gelmedi : sadece Ğ kurtuldu.
acı olan şu ki,
bu memlekette
ne Ğ ile başlayabiliyor
ne de geriye kalan binlerce sessiz harften
kurulabiliyor tekbir...
sözcük.

Hakan İşcen

Pazar, Temmuz 02, 2006

Unutmamalı, unutturmamalıyız...













Bir inancın bir diğer inancı yoketme barbarlığı birçok çağda yaşandı.
Demokrasi çağı denilen günümüzde yine bir düşünce karşı düşünceyi ateşe vererek susturmak istedi.
Yönetimin olayı çaresiz izleyişi, yaşananların dehşetinden daha az korkutucu değildi...
Canları anmak, benzer acıları yeniden yaşamamak için Sivas kıyımını unutmamalı, unutturmamalıyız.