Salı, Haziran 27, 2006

Vücut şehri...

Kimine kâfi gelir bu ten sûreti
Böyle doğar, böyle sırlanır
Kimine dar gelir bu ten sûreti
Hep arar, savrulur

Kiminin imanı korkudur
“Ve inne rabbeke leşediydül’ikaab”1
Kiminin imanı safi aşktır
“Ve ma rabbüke bizzallamin lil’abiyd”2

Her kim ki aşk için, aşkla yaşar
Aşkı arar, aşkla yanar
İşbu vücud şehrinin
Kapısını aralar

------------------------------
1. “Gerçekten senin Tanrı’nın azabı çok şiddetlidir” (Da’d suresi,6. ayet)
2. “Rabbin kullarına asla zulmedici değildir” (Fussilet suresi, 46. ayet)


PİNHAN - Elif Şafak
.

Perşembe, Haziran 22, 2006

Dinlence...

Çarşamba, Haziran 21, 2006

Kurşun Kalem

















Fotograf: ?? (internetten)


Gezmeyi, görmeyi severdim sevmesine de bunların hep karada yapabileceğimi sanırdım... Bu amacımı gerçekleştirmek için bazen uçağı kullanmış belli bir fersah yüksekliğe çıkmış, bazen de metro ve tünel ile yeraltından ulaşım sağlamıştım. Yeryüzünde görülecek şeylere ulaşmak için bunlar yeterliydi bana, ama arkadaşların dolduruşuna gelip bir de denizleri deneyelim dedik.

Duyardım, Jacques Cousteau ve Emile Gagnan'ın geliştirdikleri soluk alma aracı (regülatör) ve hava dolu bir tüp ile ilk kez yüzeye bağlı kalmadan sualtında özgürce dolaşabilme olanağı sağlanmış ve SCUBA (Self Contained Underwater Breathing Apparatus = Kendi Üzerinde Taşınabilen Sualtında Soluma Aygıtı) adıyla anılan bu buluş sayesinde dalış hızla yayılan bir spor haline gelmiş.

Açıkçası ben bu scuba fikrine ilk başta mırın kırın ettim. Yüzmeyi doğru dürüst beceremiyordum. Bilmem kaç kere Karadeniz’in azgın dalgalarında kapılıp canımı zor kurtarmış, bir kez de havuzun dibini boylamışlığım vardı. Bu nedenle sularla sevişmek/boğuşmak yerine uzaktan izlemeyi severdim. Bu yetmezmiş gibi plastik diş fırçası bile beni rahatsız ediyordu ki ağzımda regülatör ile onlarca dakika dolaşmam olası değildi. Deniz altının renkli dünyasını, deniz canlılarını her zaman merak ediyordum da fakat dalmak için bu yeterli olmuyordu. Çünkü korkular insanı durduruveriyordu çoğu zaman. Denizaltını fotograflardan, belgesellerden, sunumlardan izlemek yetiyordu. Böyle bir sürü bahane ileri sürdüm ve fakat yine de kendimi birden teorik eğitimde buldum. Baktım arkadaşlardan kurtuluş yok; nasılsa ben bu işi yapamam, bari biraz bilgi sahibi olayım deyip derslere girdim.

Teorik eğitimin ilk derslerinden biri su altında kullanılan işaret diliydi. Anlayabildiğim kadarıyla işaret diliyle her şeyi anlatmak mümkün değildi. “Farklı bir fazla derdimiz olursa nasıl anlatacağız?” diye eğitmene sorası oldum. “Yazarak” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Basbayağı yazı tahtası üzerine kurşun kalemle yazarak ya da çizerek. Sonra tahtayı bildiğimiz silgi ile silip, yeni bir meramımız için yeniden yazmaya devam edebiliriz” dedi.

Hay Allah! Kurşun kalem ve silgi sözcükleri kulağımdan beynime ulaştığında binlerce düşünce, anı birbiri ardına sökün etti. Dersten koptuğum gibi içinde bulunduğum andan da kopup gitmiş, imgelerin ardında sürükleniyordum ki hocanın “suda, uzayda, hatta ayda bile yazan tek kalem kurşun kalem” dediğini duyarak kendime geldim. Yine bir imgeye esir düşmüştüm.

Bildiklerimin bilmediklerim yanında bir hiç olduğunu bilir ve o hiçleri çoğaltmaya çalışırdım. Böylelikle Muhyiddin Şekûr’dan su üstüne yazı yazmayı öğrendiğim gibi, Kerim hocadan da deniz altında kurşun kalem ile yazı yazılabileceğini öğrendim. Böylece takıldım bir kuşun kanadına... Af buyurun, kurşun kalemin ardına gidiyordum.

Artık havuzda pratik eğitimdeyim. Önceleri biraz zorlandım, ama nihayetinde havuz bu en derini iki metre, bir sıçrayışta su yüzeyindeyim, canımdan olacağım korkusu yoktu.

Bir işe başlayınca yarım bırakmak olmaz. Yarım bıraksam da o bana kendini en olmadık yerde anımsatarak, kendimi kötü hissetmemi sağlar. Bu nedenle zamanı uzatmaya da gelmez. Gözümü tüm olumsuzluklara kapattım ve bu olayı uygulamak için Ayvalık’a doğru yola çıktık; yirmi kişi civarı acemi, bir hoca ve üç yardımcısı ile.
Ertesi gün Ayvalık’ın güzel adacıklarından birinin kenarındaki teknede anımsatma açıklamalarından sonra; vücudu soğuk ve dış etkilerden koruyan neopren elbiseleri giydik, suda yüzerliği yenmek için kurşun ağırlıklar kemere geçirilip bele bağlandı, sırtımızda sualtında seviye ayarlamak için kullanılan ve tehlike anında veya dalış öncesi ve sonrası yüzeyde kalmaya yarayan dengeleyici B.C. (Buoyancy Compensator) ve can yeleği ve tüp, yüzümüzde maske, ağzımızda teneffüs ortamı akışının tüplerden dalgıca gitmesini sağlayan ve tüp içindeki yüksek basınçta sıkıştırılmış soluma havasını derinliğe uygun basınçta kullanmayı sağlayan regülatör, B.C.ye bağlı tüpteki basınçlı havayı ölçmeye yarayan manometre, derinliği belirlemeye yarayan derinlik geyci, ayaklarımızda paletler. Eğitmenlerde ise bizdekine ek olarak karanlıkta işaret verilebilen ve görüş sağlayan sualtı feneri, olası bir balık ağına takılma, dolaşma gibi tehlikelerden kurtulmaya yarayan paslanmaz çelikten bıçak, yön bulmak için pusula, sualtı arkadaşı ile irtibatı kaybetmemek için buddy line, yazı tahtası, dalgıcı satıhtan takip amacıyla küçük bir takip şamandırasını kuşanıp teknenin kıçına vardık. Sağ elimizle regülatör ve maskeyi tutarak doksan derece öne bakıp, sol ayağı büyük bir adım boyunda açılarak öne, sağ ayağı arkaya doğru çekerek cup diye buz gibi suya atladık. BCler şişik hemen su yüzüne çıktık. Hoca sağ elini baş üzerine götürerek scuba işaret diliyle soruyor iyi misin, bizden de aynı şekilde iyiyim yanıtı... BC’nin havasını indiriyoruz, iniş başlıyor. Yaklaşık iki metre sonra dibe yaklaşınca hoca işaret ile orta parmağını çatal yapıp diğer avucunda bükerek oturun diyor. Maskedeki suyu boşalt, regülatör ve maske tak çıkar, sağa git, sola git, basıncı ayarla deneyleri... Benim pek başarılı olduğum söylenemez. Bu başarısızlığımı beceriksizliğimden çok ağırlıkların yeterli olmaması ve dengeli takılmamasına veriyor, işi fazla uzatmayıp, korkuya da esir olmadan kendimi su yüzüne atıyorum. Ben su yüzüne çıkıyorum çıkmasına da aklım o hengamede aşağıda gördüğüm balıklarda kalıyor.

İkinci denemem de pek uzun sürmüyor, yine ciddi bir başarı elde edemiyorum. Fakat o balık yok mu o balık, tam ben bu işi artık başaramayacağım derken, sanki kurşun kalemin ucundan bana el edip, göz kırpıp, yeniden gel diyor...

Aynı mekanda uzun süre kalmak benim gibi pirpiriklere işkencedir. Hep o kurşun kalemin ucundaki balık yüzünden bu motordaki küçük mekana bir o yana bir bu yana ağzımda hiç sönmeyen sigara ile turlayarak zor dayanıyorum. Gün bitiyor, otele dönüyoruz.

Arkadaşımın 10 metreye kadar inip, basıncı ayarlayamaması yüzünden kulağında oluşan sancı tadımı kaçıyor. Biliyorum ki o sıradan ağrılara bana mısın demez. Ağrı yetmezmiş gibi kulağından kan da gelince iyice panik oluyoruz. Yaşadığımız bu olumsuz deney arkadaşımı dalıştan vazgeçiriyor. Ama ben biliyorum ki ağrıları dindiğinde yeniden deneyecek. Ertesi gün denizden vaz cayıp Ayvalık ve Cunda (Alibey) Adası’nın güzelim mimarisinin, rengarenk bahçelerinin ve nefis yemeklerinin tadına dalıyoruz, deniz yerine.

Şimdilik kurşun kalem ve denizin renkli canlıları derinliklerde bizi bekliyor... Doğadaki pek çok şey büyüdükçe görüp geçirir, oysa kurşun kalem öyle mi? O küçüldükçe nelerin tanığı olur... Artık biliyorum ki her dalışta boyu kısalmadıkça o kurşun kalemin ucu beni kanatacak.

Istanbul, 21.06.2006

Salı, Haziran 20, 2006

Kamboçya - Cambodia



















Sunum'u aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.
http://www.hemenpaylas.com/download/1013700/Cambodia.wmv.html
.
.
.

Perşembe, Haziran 08, 2006

Sevgili



















Öyle bir sevgili olmalı ki
Kimse duymamış bilmemiş
Kimse sevmemiş olsun

Diyecek sözün kalmasın
Olan da boğazında
Düğümlensin istersin

Bir bakmışsın ki şiirin
Odasında asılı
Gözlerin yaşarmış olsun

Yetmişinde bir zeytin fidesini
Beraber dikmek istersin…

İstersin gönlüm
Dahasını da istersin de
Aslında sen bir yoldaş istersin.

ALİ GÖKHAN T.