Perşembe, Nisan 06, 2006

Fotografların Çağrıştırdıkları


Bir yer/mekan fotografına baktığımda eğer fotograf beni içine çekmiş ise ilk aklıma gelen orayı gidip görmek ve fotograflamak olur. Önce Dünya haritasını açarım önüme, sonra coğrafi bilgi içeren dergi ve kitapları. Son yıllarda buna internet de eklendi. Burası nerede, nasıl gidilir? başlarım araştırmaya.

SiZedebiyat’dan e-postama düşen fotografları görünce ve üstünde de Şili – Puerto Montt’u okuyunca, bu defa da bir ay önce bulunduğum Madrid’in Plaza Mayor’unda buluverdim kendimi; sıcacık bir gece ve saat 22 civarı. Plaza Mayor, kafeleri, restoranları ve dört yanını sur gibi kapatan binaları ve bu binaların altından kentten meydana giriş çıkışı sağlayan kemerli kapıları ve içindeki çeşitli izlenceleri ile kendine çeker insanı. O gece, o saatte kapı girişlerinde “masaj masaj….” diye sizi rahatlatacaklarını inandırmaya zorlayan Asyalılar, içeride bir köşede klasik gitar çalan bir genç, diğer köşede flemenko yapan bir grup, bir başka köşede elinde ateşlenmiş meşalelerle tehlikeli bir gösteri yapan genç kız, bir başka köşede Romeo & Julliet’ten bir bölüm sunan sevimli iki genç, kemerli sundurmada Brahms’ın ninnisini çalan yaşlı bir kemancı, başka köşede ateşli bir tangoya tutuşmuş ikili, daha ileride bilmem ne gösterisi yapan bilmem kaç gösterici ve benim yanlarından ayrılamadığım Şilili müzisyen gençler. Ve gözümün önünde yeni bir görüntü belirir, belki o sabah gördüğüm anıt yüzünden (çünkü Kolomb İspanya kral ve kraliçesinin desteği ile yola çıkmıştır Amerika’nın keşfi için), Kristof Kolomb ve Macellan gemileriyle deniz yolculuğundadırlar, yelkenler fora…

Bununla bitmedi bir başka gönderme yaptı fotograflar; çok sevdiğim şair Pablo Neruda, sevimli tombul cüssesi ile geldi karşıma ve ozanla ilgili Postacı filmi. Fotograftaki limandan Puerto Montt’dan gemiler beni O’nun adasına götürebilir miydi acaba? Onun postacısı gibi ben de bir bisiklet ile tepedeki şirin eve ve Neruda’ya ulaşabilir miydim?

Eminim ki ona Postacısı gibi “Ne güzel yazıyorsunuz, ben de sizin gibi yazmak isterdim” derdim? O da bana “Herkes yazabilir. Gezginliğe devam etmemen ilginç. En azından çok yürür ve hiç şişmanlamazsın. Yazarlar şişman olur” diye karşılık verir miydi? “Ama yazar olsaydım, söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.” derdim ben ona, “Ne söylemek istiyorsun?” diye sorar ve eminim ki Postacısına yaptığı gibi, söylemek istediklerimi yazabilmem için bana da bir tiyo verirdi. Acaba ben bunun üzerine harekete geçer yazmayı mı denerdim, yoksa yine sadece yazılmışları okuyarak avutur muydum kendimi?

Su yaşam… ev dinginlik/huzur… liman kapı, bekleyiş/ayrılış/kavuşma… gemi ve kayıklar gidiş/geliş…dağ zirvesi azim/güç… Bunların hepsi için gerekli olan zaman…

İnsan… Herhangi bir ulaşım aracı ile bir limandan hareket edip bir başka limandan varabilmeli istenen yere… Çıkmalı dağlara, yaşadığının tadını duymalı dağların zirvesinde. Yaşadığı sevinci, hüznü; denizlerde dalgalarla, balıklarla paylaşmalı... şehirlerde, kentlerde, kasabalarda insanlarla… ormanda hayvanlarla, bitkilerle… Ve evine dönebilmeli mutluluk ve yepyeni deneyimlerle…

Güney Amerika! gezginliğimde daima ikinci emekliliğime ertelediğim bölge. Olacak mı buna zamanım? Kendimi atabilecek miyim en az üç aylığına oralara ve uğrayabilecek miyim Puerto Monnt’a?

Gözüm/gönlüm yakınların da tadına vararak daima uzaklarda… Fotograflardan biri, bana yakını çağrıştırdı; Kurucaşile’yi. Gidemesem de Puerto Monnt’a, en kısa zamanda yeniden kendimi atmalıyım yakın diyarlara… Belki, Kurucaşile’de kulağımda Jara’nın ezgileri, çok renkli olmasa da özgün evleri, dolaşırım kumsaldaki kayıkların arasında…


İstanbul, 22.10.2004 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home