Çarşamba, Nisan 05, 2006

Bilinmez.... Karanlık.... Korku....

Geçen hafta sonu yürüyüşçü bir grup arkadaş ile mağara keşfi için Düzce ili, Yığılca ilçesi, Sarıkaya Köyü’nde kamp yaptık.

Şimdi siz keşfi yapılmamış bir yer mi kaldı yeryüzünde diyeceksiniz. Haklısınız. Burası da defalarca keşfedilmişti(r). Bilinmeyen her şey yeni öğrenecek için bir keşiftir. Yapacağımız ise bizim keşfimizdi.

Sarıkaya mağarası henüz turistlerin uğrak yeri olmamış. Özel giriş yolları ve elektrik aydınlatması yapılmamış, bakir bir durumda. Yani sıradan insan için bir bilinmez.

İnternette yaptığımız araştırmaya göre Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğundan 36 kişi 29 Ekim 2004 tarihinde burada keşif yapmıştı. Etkinlik raporlarında “Sarıkaya Mağarası, Düzce’nin 30 km kuzeydoğusundaki Yığılca ilçesinin 5 km güneybatısında bulunan Sarıkaya köyünün 1,5 km kuzeydoğusundadır. Melen çayı tarafından derince yarılmış plato karakterli bir düzlüğün üzerinde, geniş bir havzanın yüzey sularını toplayan ve yeraltına drene eden düden konumunda olan mağaraya; Düzce-Yığılca-Gökçeağaç-Sarıkaya yoluyla gidilmektedir. Yığılca’dan Gökçeağaç-Sarıkaya Köylerine giden yol, stabilize fakat düzgündür. Bu yoldan Sarıkaya Köyüne varmadan sağa ayrılan yol mağaranın önüne kadar gitmektedir. Jeomorfoloji ve Oluşumlar: Sarıkaya mağarası tek girişi olan, yarı yatay, yarı aktif bir mağaradır. Toplam uzunluğu 717 metre olan mağaranın son noktası girişe göre -151 metredir. Mağaranın giriş genişliği 80, boyu 75, tavan yüksekliği ise 15-40 metre arasında değişen büyük bir salona açılır. Büyük salonun yüksek ve yamaçlı yerleri travertenlerin üzerinde devam eder. Büyük salonda dışarıdan gelen derenin oluşturduğu kanyon şekilli bir yatak yer alır ve dışarıdan gelen dere suyu burada şelale yaparak düşmektedir. Ana galerinin tabanı iri bloklar ve çakıllarla kaplıdır. Bu şelaleye gelmek için ana galeride önce sağ duvara yakın yamaçtan inerek 1 – 1,5 metre yüksekliğinde ters “L” şeklinde bir damlataşı oluşumuna kadar gelinir, ardından sol duvara doğru devam edilerek ip yardımı ile inilebilecek duvar bulunur. İpten indikten sonra tekrar sağ duvara doğru gidilerek oluşumca zengin, tabanı kumla kaplı ve 3 – 5 metre devam eden bir galeri de görülebilir. Bu galerinin hemen devamında ve tabandaki iri bloklar arasında kalan giriş, ardından gelen ikinci bir girişle beraber ana galerideki kanyonun sol tarafında ikinci bir şelaleye çıkmaktadır. Şelaleden sonra iri bloklar üzerinden inildikten sonra sağ tarafta oluşumca zengin bir girinti görülmeye değerdir. Burada bol miktarda sarkıt yer alır. Daralan bir şekilde ilerleyen bu kol fosil salona gider. Fosil salon girişinde dik yüzeye sahip iri bir kayadan gene bir ip yardımı ile inilir. Bu kayanın önünde küçük bir göl oluşumu gözlenebilir. Fosil salondan devam eden kol ilerledikçe küçük çakıllarla kaplı dar bir galeri ile sonlanır. Bu kolun sonu mağaranın bittiği düşüncesini uyandırsa da kolun bitimine 3 -5 metre kala sol tarafta kalan dar giriş mağaranın sonuna gider. Girişe göre -151 metrede bulunan mağaranın son bölümünde küçük bir göl yer alır. Bu göl kapalı sifonla sona ermektedir.” diyorlar.

Bilgi insan için ışıktır, öğrendikçe voltajı yükselen. Yukarıdaki bilgi ile bir ışığımız olmuştu. Ama bu yeterli değildi. Karanlığı, bilinmezi aydınlatmak için daha çok bilgi ve elemana ihtiyacımız vardı.

Söz konusu mağara olunca mağaracılık ve dağcılık tekniklerini bilmek, kullanılacak ekipmana da sahip olmak gerekiyordu. Eğer bizim gibi bilmeyenlerdenseniz, bir eğitmen ve eğitime ihtiyacınız vardı.

Keşif için her şeyden önce merak gerekir. Ancak merak, araştırma, sabır, emek birleşince bilgiye ulaşılabilir. Bilgi karanlıkları aydınlatacak ışıktır. Farkına varabilmişsek eğer çoğunlukla bizi korkutan bilinmezliklerdir. Bilinmezlik de bende karanlık ve boşluk ile imgelenir.

Mağaranın yakınına çadırlarımızı kurduk. Kısa bir dinlenme sonrası keşif hazırlıkları başladı. Bir kişi hariç grup teknik bilgiye sahip değildi. Bunun için bu yöreye yakın bir yerde yaşayan arama-kurtarmacı bir arkadaş bize teknik rehberlik edecekti. Kendisi de bu mağaraya daha önce girmemiş, ama giren arkadaşlarından bilgi almıştı.

Bir dere yatağında bulunan mağaraya patika bir yoldan ulaşılabiliyordu. İkinci seçenek ise 25 metre yükseklikteki kaya üzerinden girişe iniş yapmaktı. Bir grup arkadaş bu yolu seçti. Kask, emniyet kemeri, 11 mm statik (esnemeyen) ve 11 mm dinamik (esneyen şok emen) ip, cumar, sikke, bolt, ID, sekiz demiri, karabin, HMS, kafa lambası, perlon, frend gibi malzemelerle kayanın üzerinde hazırlıklara başladılar. Kasklar takıldı... İplerin bir ucu kayalara sabitlenip diğer ucu aşağıya sarkıtıldı... Emniyet kemerleri bağlandı...

Benim derdim ise keşif yapmak değil fotograf. Fotograf çekmek için bile kayanın ucuna gidemiyorum, ayaklarım titriyor. Neyse, arkadaşlar sarkıtılan bu iple bağlantı sağlayıp teker teker aşağıya inmeye başladılar. İlk kez teknik kaya inişi izleyen ben korkudan yerimde duramıyorum. Zira iki arkadaş hariç diğerlerinin bu konuda teknik bilgi ve deneyimleri yok. Fakat merak, azim, cesaret ve kararlılığa sahipler. İki uzman arkadaşın desteğiyle dört arkadaş daha başarıyla iniş yaptı.

Şimdi artık mağaraya girebilirdik. Kafa fenerleri takıldı. Zaten diğer malzeme kuşanılmıştı. Birkaç metre mağaranın içinde yürüdük. Yerler ıslak, yukarıdan sular damlamakta. Mağaranın bir bölümünden derenin suyu akmakta. Elimizde güçlü ışığa sahip fener de olmayınca, mağara ağzındaki birkaç ilginç traverten oluşumunu izleyerek keşif grubunu burada bırakıp biz geri döndük. Keşif yapacak arkadaşlar bize dört-beş saat süre vermişti. Bu süre içinde geri dönecekler, dönemezlerse bir sorun olduğunu anlayacaktık.

Biz de bu süreyi civarda yürüyüş yaparak değerlendirmeye karar verdik. Genellikle fındık bahçeleri ve mısır tarlalarının bulunduğu bu alan köye yaklaşık bir kilometre uzaklıktaydı. Fındıklardan birkaç göz hakkı, doğanın armağanı böğürtlenlerden avuçlar dolusu yiyerek köye vardık. Burnumuza çalınan mis kokularla fırına ulaştık. Bir nine yaptığı ekmeklerde gözümüz kaldığını anlayınca, birini bize armağan etti. Fırın ateşinde pişmekte olan mısırları da, nasılsa biz her zaman yiyoruz diyerek elimize tutuşturdu. Koltuğumun altında sıcacık köy ekmeği, elimizde bölüşülmüş mısırları yiyerek ve köyden bir bacıyı da yanımıza alarak bir mısır tarlasına vardık. Biz mısırları tatmıştık, keşifçi arkadaşların tatması için de bir miktar satın aldık.

Köylülerle konuşuyoruz. Niçin geldiğimizi soruyorlar. Mağara keşfi ve kamp deyince. “Aman ha bu mağarada kaç kişi mahsur galdı, Angara’dan gelip de kurtardılar. Çok tehlikeliymiş, içinde gocaman gocman yarlar, guyular, göller varmış. Galırsınız içinde valla, kimse bulamaz sizi.” dediler. Ne diyelim biz de “Arkadaşlar da zaten onları merak ediyor.” dedik.

Bu köyde traktör gibi kullanılan üç tekerlekli, köylülerin gırgır dediği araçlardan var. Bunların arkasına bir kasa yapmışlar, ürünlerini taşıyor ya da binek aracı olarak kullanıyorlar. Adeta kasalı oyuncak bir traktör. Beraberimizde 7 ve 12 yaşında iki yeğen. Yanımızdan büyük bir gürültüyle geçen birinin sürücüsüne işaret edip, “Çocuklar merak ettiler, bizi de kasaya alır mısınız?” dedik. Sağ olsun, “Atlayın!” dedi. Birkaç yüz metre gidip, indik. Çocukları kendi merakımıza da alet edip, en az onlar kadar biz de eğlendik.

Kamp alanına elimizde sıcacık bir köy ekmeği, birkaç kilo fındık, onlarca mısır, bir de gırgıra bilmiş olmanın mutluluğuyla döndük.

Heyecan ve birbirimizden gizlediğimiz bir endişe ile keşif ekibini bekliyoruz. Şükür ki verilen saatte, zafer işareti ve mutlulukla döndüler. Bizim amatörler karanlığa girip, akşamın alaca karanlığında aydınlık bir yüzle dönmüşlerdi.

Kamp ateşi başında pişirilen mısırlar eşliğinde keşfin kritiği yapıldı. Mağaraya giremeyen arkadaşları da aldı bir merak, mutlaka tehlikeli olmayan bölümü tarafımızdan da görülmeliydi. Bu işi başarmış arkadaşlar yarın teknik malzeme kullanmayı gerektirmeyen bölüme kadar bizi de götüreceklerdi.

Sabah kahvaltısından sonra hazırlıklar yapıldı. Deneyimsiz arkadaşların da bu işi başardığını gören birkaç kişi daha cesaretlenip mağaraya iple inmeyi başardı. Benim gibi korkaklar ise yine patika yoldan mağaraya vardı. Hani bizim 7 ila 12 yaşındaki iki yeğen var ya, onlar tutturdular biz de iple iniş yapacağız diye. Onlara “Hadi buyurun!” diyemedim. Ben ne diyeyim diye düşünürken arkadaşım “14 yaşından küçüklere yasakmış” diyerek beni kurtardı. Mağaranın ağzını, yukarıdaki kayadan aşağıya kasap dükkanlarının kapısındaki boncuklu şıngırtılar örneği sarkan sarmaşıklar neredeyse kapatmıştı. Köy çocukları bunlara tutunup sallanıp duruyorlardı. Bizim ufaklıklara da bu yöntemi önerip, iple inme meraklarını köreltmeyip, ileriki yaşlara bırakmalarını sağladık.

Mağaraya giriş için bilenler bilmeyenlerin elinden tutarak yardımcı oldular. Böylelikle mağara içinde 30 metre ilerleyebildik. İçerideki oluşumlar etkileyiciydi, kalkerleşmeler müthiş dokular oluşturmuş. Doğanın oluşturduğu minik sarkıt ve dikitler bir heykeltıraşın titiz çalışma ile oluşturabileceği heykellere dönüşmüştü. Elimizdeki fenerlerle bu oluşumları aydınlatarak görmeye çalışıyor, görebildiklerimizi hayranlıkla izliyorduk. Korkaklar taifesi olarak, merakımız korkularımıza yenildi. Bize bu kadar keşif yeter deyip, dışarıya aydınlığa çıktık.

Bu durumda kazananlar korkularının esiri olmayanlar olmuştu. Ben ve benim gibiler ise neyi kaybettiğimizi bile bilmiyorduk.

İstanbul, 25.08.2005 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home