Cumartesi, Nisan 22, 2006

Üç Küçük Kemancı, Prag













Sevgili Bora için...

Pazartesi, Nisan 10, 2006

Tik Ağacı öyküsüyle merhaba...













Tik ağaçları diyarından -Myanmar (Burma) ve Laos’dan- döndüm. Bir doğa tutkunu olarak Myanmar (Burma) ve Laos’un diğer özelliklerine şimdilik değinmeyip sadece; uzun boylu, kalın gövdeli, çok iri yapraklı tik ağacının öyküsüyle sizleri selamlıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,

Fatma Özdirek


Tik Ağacı (Teak tree / Tectona Grandis)

“Hamdım, piştim, yandım” demiş Mevlana. Bir insanın hamken pişip yanarak varması gerektiği noktanın süresi hiçbir zaman belirli değildir. Oysa oralarda öğrendiğime göre tik ağacının hamken pişip yanması için doksandokuz değil mutlaka yüz yıla gereksinimi varmış.

Kaynaklar tik ağacı için “Göbek odunlu, dış odun dar; ilkbahar dokusundaki gözenekleri iri, tek sıralı çember, sonbahar dokusundaki gözenekleri orta büyüklükte ve dağınık düzeyde; kesit yüzeylerindeki gözenekleri iri ve belirli; öz ışınları görünür; yağlı bir yapısı olup, damarları genellikle aynı çizgilerden oluşur. Dış odun gri, iç odun sarımsı açık kahverengi olup, iç odunu açık havada ve kendiliğinden koyulaşıp koyu kahverengi olur. Sert ve sıkı yapılı, esnek bir ağaçtır. Vurulma, ezilme, sürtünme gibi fizik etkilere karşı dayanıklı, az çeker, çabuk kalınlaşır, suyu adeta iter, böcek ve mikroorganizmalar tarafından kolay yıkımlanmaz, zor verniklenir, hava kurusu özgül ağırlığı yaklaşık 0,66 gr/cm3’dür.” diyor.

Çok dayanıklı bir ağaç olduğu için pek çok yerde kullanılan bu değerli ağaca Myanmar ve Laos’un pek çok bölgesinde rastlamak mümkün. Öyle ki, dünyanın tüm doğal zenginliklerine göz diken ABD’nin, konuştuğum kişilere göre yalnızca bu değerli ağaç yüzünden bile oralarda gözü var.

İnsanlar, yaşam, altın ve değerli taşlarla kaplı tapınaklardan fırsat bulup, özellikle yollarda olduğum zaman bu bölgenin ağaç ve bitki türüyle ilgileniyorum. Bilmediğim o kadar çok bitki ve ağaç türü var ki yeni olan her şey ilgimi çekiyor.

Bu kez dağlara çıkamadım. Myanmar’da doğru dürüst yol bulmanız zor, ama kıraç bir bölgede olsanız bile patika, ham yol (stabilize) ya da yeni yeni açılmakta olan geniş otoyolların kenarlarında mutlaka düşsel tüneller oluşturmuş devasa ağaçlar var. Bazı bölgelerde bunlardan biri de tik ağaçları.

Tik ağaçlarını doğada görmeden önce bu bozuk yollardaki devasa kamyonlarda devasa kütükler olarak gördüm. En incesinin çapı kırk santimin üzerinde. Dış görünümü hiç de düzgün olmayan, çoğunun içi de oyuk olan ağaçlar. İnsanı bu şekilsiz kütükler mi bu kadar dayanıklı diye düşündürüyor.

Ve nihayet yol kenarlarında rastladım, yeni dikilmişinden devasasına. Kocaman yapraklarıyla diğer ağaçlardan ayrılıyor. Görünümü çirkince bir şey. Ama siz benim çirkince dediğime bakmayın bu bizim Şirince’nin öyküsüne benziyor. Eminim ki onlar da yağmur zamanı tozdan arınınca şirince bir şey oluyorlar.

Ve yüzyıllık bir ömürle hamken pişip yanıyor insanoğlu için çok önemli bir zenginlik kaynağı oluşturuyorlar. İnsanlar onu gemi, köprü, konut, mobilya, fıçı, tabak, çanak, kaplama malzemesi ve dahi diğerleri, anımsayamadığım onlarca ürünün ana maddesi olarak kullanıyor ve onun dayanıklılığı sayesinde uzun bir süre bu ürünleri kullanmanın keyfini sürüyorlar.

İstanbul, 30.11.2005 – Fatma Özdirek

Perşembe, Nisan 06, 2006

Fotografların Çağrıştırdıkları


Bir yer/mekan fotografına baktığımda eğer fotograf beni içine çekmiş ise ilk aklıma gelen orayı gidip görmek ve fotograflamak olur. Önce Dünya haritasını açarım önüme, sonra coğrafi bilgi içeren dergi ve kitapları. Son yıllarda buna internet de eklendi. Burası nerede, nasıl gidilir? başlarım araştırmaya.

SiZedebiyat’dan e-postama düşen fotografları görünce ve üstünde de Şili – Puerto Montt’u okuyunca, bu defa da bir ay önce bulunduğum Madrid’in Plaza Mayor’unda buluverdim kendimi; sıcacık bir gece ve saat 22 civarı. Plaza Mayor, kafeleri, restoranları ve dört yanını sur gibi kapatan binaları ve bu binaların altından kentten meydana giriş çıkışı sağlayan kemerli kapıları ve içindeki çeşitli izlenceleri ile kendine çeker insanı. O gece, o saatte kapı girişlerinde “masaj masaj….” diye sizi rahatlatacaklarını inandırmaya zorlayan Asyalılar, içeride bir köşede klasik gitar çalan bir genç, diğer köşede flemenko yapan bir grup, bir başka köşede elinde ateşlenmiş meşalelerle tehlikeli bir gösteri yapan genç kız, bir başka köşede Romeo & Julliet’ten bir bölüm sunan sevimli iki genç, kemerli sundurmada Brahms’ın ninnisini çalan yaşlı bir kemancı, başka köşede ateşli bir tangoya tutuşmuş ikili, daha ileride bilmem ne gösterisi yapan bilmem kaç gösterici ve benim yanlarından ayrılamadığım Şilili müzisyen gençler. Ve gözümün önünde yeni bir görüntü belirir, belki o sabah gördüğüm anıt yüzünden (çünkü Kolomb İspanya kral ve kraliçesinin desteği ile yola çıkmıştır Amerika’nın keşfi için), Kristof Kolomb ve Macellan gemileriyle deniz yolculuğundadırlar, yelkenler fora…

Bununla bitmedi bir başka gönderme yaptı fotograflar; çok sevdiğim şair Pablo Neruda, sevimli tombul cüssesi ile geldi karşıma ve ozanla ilgili Postacı filmi. Fotograftaki limandan Puerto Montt’dan gemiler beni O’nun adasına götürebilir miydi acaba? Onun postacısı gibi ben de bir bisiklet ile tepedeki şirin eve ve Neruda’ya ulaşabilir miydim?

Eminim ki ona Postacısı gibi “Ne güzel yazıyorsunuz, ben de sizin gibi yazmak isterdim” derdim? O da bana “Herkes yazabilir. Gezginliğe devam etmemen ilginç. En azından çok yürür ve hiç şişmanlamazsın. Yazarlar şişman olur” diye karşılık verir miydi? “Ama yazar olsaydım, söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.” derdim ben ona, “Ne söylemek istiyorsun?” diye sorar ve eminim ki Postacısına yaptığı gibi, söylemek istediklerimi yazabilmem için bana da bir tiyo verirdi. Acaba ben bunun üzerine harekete geçer yazmayı mı denerdim, yoksa yine sadece yazılmışları okuyarak avutur muydum kendimi?

Su yaşam… ev dinginlik/huzur… liman kapı, bekleyiş/ayrılış/kavuşma… gemi ve kayıklar gidiş/geliş…dağ zirvesi azim/güç… Bunların hepsi için gerekli olan zaman…

İnsan… Herhangi bir ulaşım aracı ile bir limandan hareket edip bir başka limandan varabilmeli istenen yere… Çıkmalı dağlara, yaşadığının tadını duymalı dağların zirvesinde. Yaşadığı sevinci, hüznü; denizlerde dalgalarla, balıklarla paylaşmalı... şehirlerde, kentlerde, kasabalarda insanlarla… ormanda hayvanlarla, bitkilerle… Ve evine dönebilmeli mutluluk ve yepyeni deneyimlerle…

Güney Amerika! gezginliğimde daima ikinci emekliliğime ertelediğim bölge. Olacak mı buna zamanım? Kendimi atabilecek miyim en az üç aylığına oralara ve uğrayabilecek miyim Puerto Monnt’a?

Gözüm/gönlüm yakınların da tadına vararak daima uzaklarda… Fotograflardan biri, bana yakını çağrıştırdı; Kurucaşile’yi. Gidemesem de Puerto Monnt’a, en kısa zamanda yeniden kendimi atmalıyım yakın diyarlara… Belki, Kurucaşile’de kulağımda Jara’nın ezgileri, çok renkli olmasa da özgün evleri, dolaşırım kumsaldaki kayıkların arasında…


İstanbul, 22.10.2004 – Fatma Özdirek

Çarşamba, Nisan 05, 2006

Hür Yümer için

















.....
.....
Kırmızı, kırmızı! Ateş değil, kan değil.
Fazla neşeli, fazla uçucu.
..........
Mayıs Kırı (Hür Yümer)


Kısacık bir yaşam için
kırlarda mavi göğün altında
Kıpkırmızı bir gülüş...
Biraz sorna neşeyle uçup,
toprağa konacak...
Gülüş yavaş yavaş solacak,
toprak rengi olacak...
Gök bâki kalacak...


İstanbul, 12.07.2005 - Fatma Özdirek

Hür İnsan Üzerine Şiir


















21.05.2005’de Isparta’nın Çandır Vadisi Yazılı Kanyonu'ndan geçerken önüme -tahmini MS 100 yıllarında kaya üzerine nakşedilmiş- Epiktetos’un şiiri düştü. Bizler hoyrat etlerimizle fiziki yüreğini parçalamıştık, ama sözün manası yaşamaya devam ediyordu…

“Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek:
Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir,
Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur.
Ve kararında içtenlikliyse hür kişi,
Yüreğinde dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi.
Ve bununla yücelir hür kişi hatalarla değil.
Ana babadan gelen uydurma bir asaletten tad almaz o;
Zira ana-baba değildir hür insanı doğuran.
Tanrıdır (Zeus) herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna.
Herkesin tek şansı vardır, o alır kader icabı beden güzelliğini.
Budur soy güzelliği ve hür olma hali gerçek anlamda.
Ruhen köle olan ise sakınmaz kötü sözden, katmerli köle de olsa
Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır.
Ey yolcu Epiktetos köle bir anadan doğmuştu, ama
yüceydi herkesten, bir kartal gibi; bilgelikte ise takdire şayandı ruhu.
Söylemem gerekirse; Tanrısal bir varlık doğurdu onu. Keşke
şimdi de (bu mümkün olsa)!
Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan,
tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi.”

Not:
Epiktetos; İ.S. 50 yılı civarında Frigya’nın Hierapois kentinde dünyaya gelen ve 138 yılında Yunanistan’ın Epirus bölgesindeki Nikepolis kentinde ölen önlü bir filozof. Roma’ya köle olarak götürülmüş, daha sonra azat edilmiştir. Tanrının birliğine, tüm insanların aynı ve tek Tanrıdan geldiğine inanan bir düşünür idi. Epiktetos’a göre fiziksel yapı, dış görünüş, ya da bunlardan kaynaklanan sosyal konum insan iradesinin dışında gelişen durumlardı. İnsanı mutlu ya da mutsuz yapan durum ise, bunlar hakkındaki kişisel görüşlerimize bağlı idi, yani elimizde olan bir şeydi.

İstanbul, 26.05.2005 - Fatma Özidrek

Erguvan


Sonbaharı yaşıyoruz; birçok ağacın yaprağı renk değiştirmeye, hatta usul usul dökülmeye başlamış...

Yirmiyedieylülikibinbeş günü; hastaneden çıkmış Kriton Curi parkının yanından geçerek işyerime doğru yürüyorum. Etrafıma bakındığım yok; kafamda sağlık ve seyahat sorunları ve dahi diğerleri...

Nasıl olduysa gözüme ilişti o erguvan ağacı... Gözlerime inanamadım! Çiçeğe durmuş...
Bir an için bütün karamsar düşüncelerim uçup gitti... İçimde kelebekler uçuşmaya başladı, karşısında mıhlanmış gibi kaldım. Ve yeniden sökün etti düşünceler...

Ben ki her mayısta İstanbul’ u bırakıp gidemezdim erguvanların Boğaz'a verdiği rengi izlemek için... Bu mayıs çiçeğine ne olmuştu da bu sonbaharda ortaya çıkmıştı! Yalancı bahara mı aldanmıştı; yoksa ben her zaman çiçeklenirim mi demek istemişti?

Bilgelerin en bilgesidir ağaçlar... Konuşurlar duyabilen için... Ama şu anda onu duyamıyorum; kendi sesimden!

Bizler de güzel bir söz, sıcak bir davranış karşısında çiçeklenmiyor muyduk?

Her iyi şey, "sonbaharımız" da bile olsak, bize "ilkbaharımız" daymışız hissini vermiyor muydu?

Ve hislerin en güzeli dokunmak değil miydi? Göz ile, el ile, yazı ile dokunmak...

Gördüm, dokundum, yazdım...

İstanbul, 29.09.2005 – Fatma Özdirek

Öteki














Bugün yoğun bir iş yok, oysa dert çoktu... Çalışma saati bitti dışarı çıktık ben ve öteki... Onunla ne zamandan beri birlikteyiz bilmiyorum... Belki de kırk yıldır. Tek bildiğim hiç susmadığı, bir de hep bene/bana karşı olduğu...

Bu böyle olmalıydı şöyle oldu... Bunu yapmalıydım yap(a)madım... Bu düşünce yanlış... Bu eylem yanlış... Annemi biri(leri) üzmüş. Nasıl üzer, on(lar)a haddini bildirmeliyim... Çocukların okulu, ihtiyaçları, gelecekleri, problemleri... Aylardır düzeltmeyi beceremediğim elli sayfalık yazı, takmışım buna kafayı... Beni sevdiğim üzmüş, susmuşum; ama düşünmeden duramıyorum, acı veriyor... Daha neler de neler...

O, her zamanki gibi ya çok düşünme diyor, ya karşı bir düşünce üretiyor, ya da düşündüğünü yap rahatla... Oysa ben, düşün düşün düşün...

Ötekiyle konuşurken yoldan karşıya geçmek üzereydim ki bir araba değip geçti. Korktum.
- Ben sana bu kadar düşünme demedim mi? Düşünmekten önünü göremiyorsun. Hem niye korktun ki, daima ölmeyi istiyor; ölsem, her şeyden kurtulsam, ne iyi olur demiyor muydun?
- Öf... Git başımdan! İstiyorum istemesine de, araba çarpınca yalnızca öldürmez ki, ya ayağımı ezseydi, yürüyemeseydim! Ayrıca hemen şimdi istemiyorum. Önce bitirmeliyim elli sayfalık düzeltil(e)memiş yazıyı. Çözmeliyim annemin, çocukların, ülkemin, dünyanın sorunlarını...
Güldü!
- Daha sen sigara sorununu çözemedin, ner(e)de dünyanın sorunlarını çözmek?
- Öf!.. Bıktım senden, git başımdan.
- Ah!.. Ben de başında kalmak için can atıyorum sanki. Çağırdığın gibi gönderebilirsin de beni.
- Başaramıyorum.
- İstersen başarabilirsin.
- İstediğimi biliyorsun.
- Ben nerden bileyim senin ne istediğini.
- Sen bilmeyeceksin de kim bilecek?
- Sen var ya sen, ben senden bıktım. Sen hiç susmaz mısın?
- Sen benim suskunluğumu da biliyorsun, çağırmadığında gelmediğimi de.
- Senden kurtulacak bir yöntem biliyorum. Hani boz ada gezisinde bir hatun gelmişti ya yanıma, o bana bir yöntem önermişti, meditasyon.
- Sen meditasyonun anlamını biliyor musun?
- Evet o anda hiçbir şey düşünmeme eylemi.
- Sözlük anlamı ne?
- Sözlükte ne yazıyor bilmiyorum.
TDK Sözlüğünü açtım.
- Kayıtlı değil.
TDK-Sözlük internet sayfası!
- Hay Allah! Açılmıyor.
Hemen İngilizce sözlüğü açtım.
“Meditation: Düşünceye dalma; düşünme eylemi.” yazıyor.
- Demek ki senin bildiğin anlamı içermiyormuş.
- Öf.. Nasıl olur ya! Ben zaten düşünüyorum. En iyisi tüm abuk sabuklukların yazıldığı ekşisözlük’e de bir göz atayım.

- Oh... Sonunda buldum! Okuyorum:

“meditasyon: düşüncesiz farkındalık... dikkatin düşüncesiz konumda olduğu bilinçlilik hali... şimdiki zamanın farkına varılmasına, iç huzura ulaşmanıza yardımcı olur... nasıl yapılır? Yemek tarifi gibi olucak ama hadi bakalım... rahat bi şekilde oturulur (toprak vibrasyonundan faydalanılması tavsiye olunur) eller dizin üstünde avuçlar yukarıya doğru açık ve ne hissedildiğini gözlemler bi vaziyette içinden mantralar söyleyerek... ideal konum tamamıyla bağımsız, açık ve rahat olmaktır. Meditasyonun yarım saat bi saat vs. gibi bir kısıtlaması yoktur, genelde 10-15 dakika sürer...” Rumuz: sebze

“zihni düşüncelerden arındırma veya zihinsel enerjiyi bir noktaya yoğunlaştırma gibi yöntemlerle, ruhsal sorunların çözülmesi, başarı oranının arttırılması...” Rumuz: abani

“kendini kandırma sanatı.” Rumuz: katil balina

“aydınlanmaya giden yol.” Rumuz: aura

“meditasyon kelimesinin asıl karşıtı bhavana’dır... bhavana zihinsel kültür, zihinsel gelişim, zihinsel evrim demektir...” Rumuz: plastic surgery disaster

“iki düşünce arasındaki zaman.” Rumuz: casa mila

“mümkün değil bu kafayı boşaltamadığım için beceremediğim iş... benim için imkansız...” rumuz: sufle

“TDK’daki anlamı dalınç olan kelime... Arapça’dan dilimize geçmiş versiyonu ise istiğrak.” Rumuz: kahkaha

- Ayy! Kafam iyice karıştı. Senden kurtulmak için en iyisi uyumak.
- Uyuyunca kurtuluyor musun benden? Rüyalarında ne(ler) oluyor?
- Bulacağım senden kurtuluşun yolunu. Böyle devamlı seninle olmaya dayanamıyorum.

Ben... Öteki... Öteki ben... Öteki biz... Ben... Öteki... Ben... Öteki... Ben... Öteki...

- Ahh!..... Nerdesin!
- Ne oldu? Buradayım.
- Başıma bir şey düştü. Acıdan bir an senin varlığını unuttum.
- Nasılmış bensizlik?
- Dengesizlikmiş, tek bakışmış, tek duyuşmuş; kısaca densizlikmiş.
- Şimdi benim için ne düşünüyorsun?
- Seninle doğmamış olabilirim; ama alzheimer falan filan olmadan seninle ölmeliyim.


İstanbul, 21.09.2005 – Fatma Özdirek

Yolculuk *)

Elden ayaktan düşmüş iki yaşlı oturmuş sohbet ediyorlarmış. Biri diğerine “Ah ah... İnsanoğlu kuş misali. Biraz önce şu yataktaydım, şimdi bu koltuğa geçtim.” demiş.

Yolculuk, ne çok şey anlatan bir sözcük. Beraberinde gidiş-gelişi, yolu-yoldaşı da çağrıştırır.

Bir araç ile ya da yürüyerek yapılanlar yolculuklar... Bunu geçmeli... Buna seyahat ya da gezip görmek demek daha uygun olur.

Asıl yolculuk, iç yolculuklardır ki sürekli gidilir, dur durak bilmez ve çoğunlukla bir menzile varılmadığı gibi geri dönüşü de olmaz, ama herkes tarafından yapılır/yapılabilir.

Tutkulu biz gezgin olarak sıklıkla yollardayım, hiç durmaksızın yaşadığım ise yolculuklar. Yollarda olduğum zamanlarda da yolculuklar benimledir; her an, her yerde. Diyelim ki ben en çok sevdiğim şehirlerden biri Prag’da Vlata nehrinin kenarında oturmuş sigara içiyor, kitap okuyor, fotograf çekiyor, günbatımını izliyor ya da yürüyorumdur. Oysa benim yolculuğum o anda ya İstanbul Boğazın’da ya da İsfahan’ın Zayenderud nehrinde sürmekte, bazen de tersi olmaktadır.

Bir arkadaş bana “Yapamadığım yolculukları masa başında yaşıyorum.” der. Masa başında yolculuk!.. Ben biliyorum ki O, o sırada benim gezdiğim ülkelerde, şehirlerde, dağlarda göremediğim detayları görüyor, belki de benim varamadığım yerlere varıyordur.

Bir sözcük, şiir, öykü, roman, fotograf, resim, heykel, müzik, yazı, kuş, simge, imge insanı içine alır da öyle bir yolculuğa çıkarır ki, Aragon’un dizelerini biraz değiştirerek söylersek, o anda “ya içindesinizdir zamanın ya da dışında” ama bir yolculuktasınızdır.

Gönülden gönüle olan yollar da vardır ki bu yollarda da yolculuklar sürer gider. Bu yolculukta yolcular bazen karşılaşır yoldaş olurlar, ya da hiç karşılaşmaz gönüldaş kalırlar.

Gerçeküstücülüğü türkülerimizde dillendiren Kastamonulu ozan ne demiş “Manda yuva yaşmış söğüt dalına, yavrusunu sinek gaptı gördün mü?” Öyle bir an olur ki insan iç yolculuğunda o yuvayı da sineğin kaptığı yavruyu da görüverir.

İşte yolculuklar benim için böyle bir şeydir... Hem gerçektir hem de gerçeküstü... Yoğu var yapar, varı yok... Oluru olmaz yapar, olmazı olur... Ne para ister, ne pul... Bazen yorar, bazen dinlendirir... Ama sürekli götürür. Her zaman ve koşulda yolculuk sürer gider...

İstanbul, 20.10.2005 - Fatma Özdirek

________________
*) SiZedebiyat’ın Yolculuk’u işlediği hafta için bir deneme.

Bilinmez.... Karanlık.... Korku....

Geçen hafta sonu yürüyüşçü bir grup arkadaş ile mağara keşfi için Düzce ili, Yığılca ilçesi, Sarıkaya Köyü’nde kamp yaptık.

Şimdi siz keşfi yapılmamış bir yer mi kaldı yeryüzünde diyeceksiniz. Haklısınız. Burası da defalarca keşfedilmişti(r). Bilinmeyen her şey yeni öğrenecek için bir keşiftir. Yapacağımız ise bizim keşfimizdi.

Sarıkaya mağarası henüz turistlerin uğrak yeri olmamış. Özel giriş yolları ve elektrik aydınlatması yapılmamış, bakir bir durumda. Yani sıradan insan için bir bilinmez.

İnternette yaptığımız araştırmaya göre Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğundan 36 kişi 29 Ekim 2004 tarihinde burada keşif yapmıştı. Etkinlik raporlarında “Sarıkaya Mağarası, Düzce’nin 30 km kuzeydoğusundaki Yığılca ilçesinin 5 km güneybatısında bulunan Sarıkaya köyünün 1,5 km kuzeydoğusundadır. Melen çayı tarafından derince yarılmış plato karakterli bir düzlüğün üzerinde, geniş bir havzanın yüzey sularını toplayan ve yeraltına drene eden düden konumunda olan mağaraya; Düzce-Yığılca-Gökçeağaç-Sarıkaya yoluyla gidilmektedir. Yığılca’dan Gökçeağaç-Sarıkaya Köylerine giden yol, stabilize fakat düzgündür. Bu yoldan Sarıkaya Köyüne varmadan sağa ayrılan yol mağaranın önüne kadar gitmektedir. Jeomorfoloji ve Oluşumlar: Sarıkaya mağarası tek girişi olan, yarı yatay, yarı aktif bir mağaradır. Toplam uzunluğu 717 metre olan mağaranın son noktası girişe göre -151 metredir. Mağaranın giriş genişliği 80, boyu 75, tavan yüksekliği ise 15-40 metre arasında değişen büyük bir salona açılır. Büyük salonun yüksek ve yamaçlı yerleri travertenlerin üzerinde devam eder. Büyük salonda dışarıdan gelen derenin oluşturduğu kanyon şekilli bir yatak yer alır ve dışarıdan gelen dere suyu burada şelale yaparak düşmektedir. Ana galerinin tabanı iri bloklar ve çakıllarla kaplıdır. Bu şelaleye gelmek için ana galeride önce sağ duvara yakın yamaçtan inerek 1 – 1,5 metre yüksekliğinde ters “L” şeklinde bir damlataşı oluşumuna kadar gelinir, ardından sol duvara doğru devam edilerek ip yardımı ile inilebilecek duvar bulunur. İpten indikten sonra tekrar sağ duvara doğru gidilerek oluşumca zengin, tabanı kumla kaplı ve 3 – 5 metre devam eden bir galeri de görülebilir. Bu galerinin hemen devamında ve tabandaki iri bloklar arasında kalan giriş, ardından gelen ikinci bir girişle beraber ana galerideki kanyonun sol tarafında ikinci bir şelaleye çıkmaktadır. Şelaleden sonra iri bloklar üzerinden inildikten sonra sağ tarafta oluşumca zengin bir girinti görülmeye değerdir. Burada bol miktarda sarkıt yer alır. Daralan bir şekilde ilerleyen bu kol fosil salona gider. Fosil salon girişinde dik yüzeye sahip iri bir kayadan gene bir ip yardımı ile inilir. Bu kayanın önünde küçük bir göl oluşumu gözlenebilir. Fosil salondan devam eden kol ilerledikçe küçük çakıllarla kaplı dar bir galeri ile sonlanır. Bu kolun sonu mağaranın bittiği düşüncesini uyandırsa da kolun bitimine 3 -5 metre kala sol tarafta kalan dar giriş mağaranın sonuna gider. Girişe göre -151 metrede bulunan mağaranın son bölümünde küçük bir göl yer alır. Bu göl kapalı sifonla sona ermektedir.” diyorlar.

Bilgi insan için ışıktır, öğrendikçe voltajı yükselen. Yukarıdaki bilgi ile bir ışığımız olmuştu. Ama bu yeterli değildi. Karanlığı, bilinmezi aydınlatmak için daha çok bilgi ve elemana ihtiyacımız vardı.

Söz konusu mağara olunca mağaracılık ve dağcılık tekniklerini bilmek, kullanılacak ekipmana da sahip olmak gerekiyordu. Eğer bizim gibi bilmeyenlerdenseniz, bir eğitmen ve eğitime ihtiyacınız vardı.

Keşif için her şeyden önce merak gerekir. Ancak merak, araştırma, sabır, emek birleşince bilgiye ulaşılabilir. Bilgi karanlıkları aydınlatacak ışıktır. Farkına varabilmişsek eğer çoğunlukla bizi korkutan bilinmezliklerdir. Bilinmezlik de bende karanlık ve boşluk ile imgelenir.

Mağaranın yakınına çadırlarımızı kurduk. Kısa bir dinlenme sonrası keşif hazırlıkları başladı. Bir kişi hariç grup teknik bilgiye sahip değildi. Bunun için bu yöreye yakın bir yerde yaşayan arama-kurtarmacı bir arkadaş bize teknik rehberlik edecekti. Kendisi de bu mağaraya daha önce girmemiş, ama giren arkadaşlarından bilgi almıştı.

Bir dere yatağında bulunan mağaraya patika bir yoldan ulaşılabiliyordu. İkinci seçenek ise 25 metre yükseklikteki kaya üzerinden girişe iniş yapmaktı. Bir grup arkadaş bu yolu seçti. Kask, emniyet kemeri, 11 mm statik (esnemeyen) ve 11 mm dinamik (esneyen şok emen) ip, cumar, sikke, bolt, ID, sekiz demiri, karabin, HMS, kafa lambası, perlon, frend gibi malzemelerle kayanın üzerinde hazırlıklara başladılar. Kasklar takıldı... İplerin bir ucu kayalara sabitlenip diğer ucu aşağıya sarkıtıldı... Emniyet kemerleri bağlandı...

Benim derdim ise keşif yapmak değil fotograf. Fotograf çekmek için bile kayanın ucuna gidemiyorum, ayaklarım titriyor. Neyse, arkadaşlar sarkıtılan bu iple bağlantı sağlayıp teker teker aşağıya inmeye başladılar. İlk kez teknik kaya inişi izleyen ben korkudan yerimde duramıyorum. Zira iki arkadaş hariç diğerlerinin bu konuda teknik bilgi ve deneyimleri yok. Fakat merak, azim, cesaret ve kararlılığa sahipler. İki uzman arkadaşın desteğiyle dört arkadaş daha başarıyla iniş yaptı.

Şimdi artık mağaraya girebilirdik. Kafa fenerleri takıldı. Zaten diğer malzeme kuşanılmıştı. Birkaç metre mağaranın içinde yürüdük. Yerler ıslak, yukarıdan sular damlamakta. Mağaranın bir bölümünden derenin suyu akmakta. Elimizde güçlü ışığa sahip fener de olmayınca, mağara ağzındaki birkaç ilginç traverten oluşumunu izleyerek keşif grubunu burada bırakıp biz geri döndük. Keşif yapacak arkadaşlar bize dört-beş saat süre vermişti. Bu süre içinde geri dönecekler, dönemezlerse bir sorun olduğunu anlayacaktık.

Biz de bu süreyi civarda yürüyüş yaparak değerlendirmeye karar verdik. Genellikle fındık bahçeleri ve mısır tarlalarının bulunduğu bu alan köye yaklaşık bir kilometre uzaklıktaydı. Fındıklardan birkaç göz hakkı, doğanın armağanı böğürtlenlerden avuçlar dolusu yiyerek köye vardık. Burnumuza çalınan mis kokularla fırına ulaştık. Bir nine yaptığı ekmeklerde gözümüz kaldığını anlayınca, birini bize armağan etti. Fırın ateşinde pişmekte olan mısırları da, nasılsa biz her zaman yiyoruz diyerek elimize tutuşturdu. Koltuğumun altında sıcacık köy ekmeği, elimizde bölüşülmüş mısırları yiyerek ve köyden bir bacıyı da yanımıza alarak bir mısır tarlasına vardık. Biz mısırları tatmıştık, keşifçi arkadaşların tatması için de bir miktar satın aldık.

Köylülerle konuşuyoruz. Niçin geldiğimizi soruyorlar. Mağara keşfi ve kamp deyince. “Aman ha bu mağarada kaç kişi mahsur galdı, Angara’dan gelip de kurtardılar. Çok tehlikeliymiş, içinde gocaman gocman yarlar, guyular, göller varmış. Galırsınız içinde valla, kimse bulamaz sizi.” dediler. Ne diyelim biz de “Arkadaşlar da zaten onları merak ediyor.” dedik.

Bu köyde traktör gibi kullanılan üç tekerlekli, köylülerin gırgır dediği araçlardan var. Bunların arkasına bir kasa yapmışlar, ürünlerini taşıyor ya da binek aracı olarak kullanıyorlar. Adeta kasalı oyuncak bir traktör. Beraberimizde 7 ve 12 yaşında iki yeğen. Yanımızdan büyük bir gürültüyle geçen birinin sürücüsüne işaret edip, “Çocuklar merak ettiler, bizi de kasaya alır mısınız?” dedik. Sağ olsun, “Atlayın!” dedi. Birkaç yüz metre gidip, indik. Çocukları kendi merakımıza da alet edip, en az onlar kadar biz de eğlendik.

Kamp alanına elimizde sıcacık bir köy ekmeği, birkaç kilo fındık, onlarca mısır, bir de gırgıra bilmiş olmanın mutluluğuyla döndük.

Heyecan ve birbirimizden gizlediğimiz bir endişe ile keşif ekibini bekliyoruz. Şükür ki verilen saatte, zafer işareti ve mutlulukla döndüler. Bizim amatörler karanlığa girip, akşamın alaca karanlığında aydınlık bir yüzle dönmüşlerdi.

Kamp ateşi başında pişirilen mısırlar eşliğinde keşfin kritiği yapıldı. Mağaraya giremeyen arkadaşları da aldı bir merak, mutlaka tehlikeli olmayan bölümü tarafımızdan da görülmeliydi. Bu işi başarmış arkadaşlar yarın teknik malzeme kullanmayı gerektirmeyen bölüme kadar bizi de götüreceklerdi.

Sabah kahvaltısından sonra hazırlıklar yapıldı. Deneyimsiz arkadaşların da bu işi başardığını gören birkaç kişi daha cesaretlenip mağaraya iple inmeyi başardı. Benim gibi korkaklar ise yine patika yoldan mağaraya vardı. Hani bizim 7 ila 12 yaşındaki iki yeğen var ya, onlar tutturdular biz de iple iniş yapacağız diye. Onlara “Hadi buyurun!” diyemedim. Ben ne diyeyim diye düşünürken arkadaşım “14 yaşından küçüklere yasakmış” diyerek beni kurtardı. Mağaranın ağzını, yukarıdaki kayadan aşağıya kasap dükkanlarının kapısındaki boncuklu şıngırtılar örneği sarkan sarmaşıklar neredeyse kapatmıştı. Köy çocukları bunlara tutunup sallanıp duruyorlardı. Bizim ufaklıklara da bu yöntemi önerip, iple inme meraklarını köreltmeyip, ileriki yaşlara bırakmalarını sağladık.

Mağaraya giriş için bilenler bilmeyenlerin elinden tutarak yardımcı oldular. Böylelikle mağara içinde 30 metre ilerleyebildik. İçerideki oluşumlar etkileyiciydi, kalkerleşmeler müthiş dokular oluşturmuş. Doğanın oluşturduğu minik sarkıt ve dikitler bir heykeltıraşın titiz çalışma ile oluşturabileceği heykellere dönüşmüştü. Elimizdeki fenerlerle bu oluşumları aydınlatarak görmeye çalışıyor, görebildiklerimizi hayranlıkla izliyorduk. Korkaklar taifesi olarak, merakımız korkularımıza yenildi. Bize bu kadar keşif yeter deyip, dışarıya aydınlığa çıktık.

Bu durumda kazananlar korkularının esiri olmayanlar olmuştu. Ben ve benim gibiler ise neyi kaybettiğimizi bile bilmiyorduk.

İstanbul, 25.08.2005 – Fatma Özdirek

Karadeniz'in Kıyıcığından -3-

Bizim Köyde Hıdrellez


Hıdrellez... Hızır ile İlyas’dan alır adını... Kışın bitip baharın başlamasıdır ayrıca...

Hızır Aleyhisselam karada, İlyas Aleyhisselam denizde yardıma muhtaç olanlara yardım eden erenler... Her 6 mayısta bir gül ağacının altında buluşurlarmış...

Balkanlar’dan Altaylar’a kadar farklı adlarda, şekillerde kutlanır..

Bizim köyde bu buluşmanın anısına bugün öğleye kadar kadınlar çarşaf börekleri yaptı... Otlu, peynirli, mantarlı, soğanlı, etli.. Bunlar sepetlere, tepsilere dolduruldu... Yanına ayran ya da termosta çaylar... Çocuklar için yumurta boyamayı da unutmadılar... Kimi kırdan topladığı lacivert çiçekli dedebölük (karga soğanı), kimi soğan kabuğu attıkları suda kaynatarak boyadı yumurtaları... Bazı çocuklar da boya kalemleri ve kendi el becerileriyle desenlediler yumurtaları...

Öğle namazından sonra kadın, erkek, çoluk çocuk traktör kasalarına, arabalara doluşarak ya da yürüyerek Dobra’ya gidildi. Dobra adını burada gömütü bulunan Dobra Dede hazretlerinden (1627-1700) alır. Türkiye’nin denize yakın çöl görünümlü tek bölgesidir. Denizden sonra yükselen kıyılarda, Karadeniz’den gelen rüzgarın etkisiyle kumda çölümsü doku oluşur. Çevredeki tek tük bitkiler renklendirir burayı. Bir yanınız deniz, diğer yanınız yemyeşil orman, küçük bir alan çöl görünümündedir. Manzara insana adeta “al gözüm seyreyle” der.

Çocuklar her zaman olduğu gibi bekleyemez töreni, yumurtalarını yarıştırırlar kumul tepelerinden aşağı... Kiminki hızlı gidecek, kiminki daha çok yol alacak, kiminki kimin yumurtasını kıracak?... Onların buradaki oyun senaryosu yıllardır aynıdır...

Erkekler Dobra Dede Hazretlerinin yanında, kadınlar her zaman olduğu gibi daha uzakta, arkada yerlerini aldılar...

Hocanın Yasini Şerifi okumasıyla başladı tören, ilahilerle renklenip, Mevlidi Şerif ile yaşlandı gözler, eller göğe açıldı ve dualarla umutlandı yürekler... Biraz ilerideki çayırlıkta börekler ayran ve çaylarla yenilerek, sohbetler edildi... Tören yemek ve hayır duaları ile tamamlanıp evlere dönüldü.

Bu yıl böyle kutlandı bizim köyde hıdrellez. Oysa eskiden böyle miydi?

Bir gün öncesinden bütün köylüden toplanan niyetlenmiş yüzükler bakır ya da toprak bir kaba konup bir gül ağacı altına bırakılırdı, dileklerinin Aleyhisselam hazretlerince yerine getirecekleri umuduyla... Evler üç gün süpürülmez, üç gün yıkanılmazdı... Hayvan sahipleri üç gün hıdrellez sütü dağıtırlardı... Yine bir kaba toplanan maniler gül ağacı altında gece bekletilir, ertesi gün Dobra’da açılıp okunurdu... En önemlisi de yağmur duası ile tören bitirilirdi.

Peki bunlar bugün neden yapılmıyor? Çünkü çağlar, inanışlar, doğa, alışkanlıklar değişiyor.

İnananlara kutlu olsun...

İstanbul, 06.05.2005 – Fatma Özdirek