Salı, Mart 28, 2006

Ultrason Odasındaki Deniz Feneri

Özel bir hastanenin ultrason odasına giriyorum, yarı aydınlık bir oda. Önceden hazırlıklı gelmiştim, üzerimde metal bir şey yok. Görevli “Belden üstünüzü soyunun” diyor, soyunuyorum. “Şimdi yatağa sırt üstü uzanın ve bu örtüyü de üzerinize alın” diyor, alıyorum. “Biraz sonra doktorunuz gelecek” diyor, bekliyorum. Gözlerim tavanda, aklım karma karışık.

Eskiden ebeveynlerimiz kara derili bayan dostlarımız için “arap bacı” derdi. Onlardan genç bir bayan giriyor odaya, beyaz önlüklü. Kapıyı kapatıp, “ben doktor Z.” diyor, adını anlamıyorum, “ben de F.Ö.” diyorum, nerede ise “ben de hasta F.Ö.” diyecekken, ama hasta değilim ki. “Kaç yaşındasınız?” diyor, “47” diyorum. Genelde cenin pozisyonunda yatar, otururum. Sırt üstü yatmanın gerginliğindeyim, doktor da farkında sanırım. “Eğer daha rahat edecekseniz ayaklarınızı toplayabilirsiniz” diyor, topluyorum. “Şimdi boynunuza jel sürüp durumu izleyeceğiz” diyor. Buz gibi jel ve ultrason aletinin görüntü alıcısı boynuma değince ürperiyorum, kasılıyorum, gıdıklanıyorum; gözlerimi kapatıyorum. Ama buna biraz sonra alışıyorum, boyun masajı gibi geliyor.

Zaman akıp gidiyor, oysa bana nerede ise durmuş gibi geliyor. Gözlerim kapalı, boynumun koordinatlarını çıkarmaya çalışıyorum. Yukarıdan aşağıya 10, sağdan sola 10-12 cm’lik mesafede, ne kadar zamandır dolaşıyor bu alet? Birkaç dakika, belki birkaç saniye kapalı kalan gözümü açıyorum. Loş ışıklı odada gözlerimi sağa çeviriyorum, radyoloğun kara teninde daha da bir beyaz görünen göz akı ve içinde kapkara gözbebekleriyle karşılaşıyorum. Niye zaman bu kadar uzuyor, sıkılıyorum; yoksa farkına varmadan bilinmezlik korkusu mu dağlıyor yüreğimi?

Zaman geçiyor, ama bana geçmiyor gibi geliyor. Zaman, ışık ve göndermelerle bir oyun başlıyor, beynimin kıvrımlarında. Elimde olmadan göz kapaklarım ritmik aralıklarla kapanıp açılıyor. Gözüm tam üzerimdeki ampule sabitlenmiş durumda. Gözümün açılıp kapanmasıyla ampulden yayılan ışığı deniz fenerine benzetiyorum.

Deniz feneri, çirkinimi çağrıştırıyor önce. Çünkü deniz fenerlerine bayılıyor. Arkadaşlarım ona uzak ülkelerden deniz feneri kartpostalları yolluyor, ben rastladığım deniz fenerlerini onun için fotograflıyorum, maketlerini satın alıyorum. Sonra teninin karaya yakın olmasını ve “Teyze ben beyazlamak için beyaz peynir yiyorum her sabah” deyişini anımsıyorum, yeniden doktoruma kayıyor gözüm. Çocukluğumuzda arap bacılarımızı görünce, onlara “gece feneri” dediğimizi anımsıyorum, utanıyorum, ama gülmeme de engel olamıyorum. Doktorun gözlerinde soru işaretleri görüyorum, ama o gülmüyor, hatta gergin diyebilirim. Allahtan bu alet boynumda geziniyor, kafamda değil; kafamda geziniyor olsaydı neye güldüğümü de anlardı diyorum, kıpkırmızı oluyorum. Bazı şakaların nasıl kaka olduğu, içimi acıtıyor. Osmanlı döneminde Afrika’dan gelenlerin kaçıncı kuşak çocukları bunlar. Neden onlara arap diyoruz bilmiyorum, oysa onların ne güzeldir tenlerinin renkleri. Çoğumuz o renge ulaşmak için güneş altında, solaryumlarda ne kadar zaman ve paralar harcıyoruz.

Deniz fenerlerine genellikle beyaz renk hakim olur, onunla birlikte daha çok siyah kullanılır, çok azdır diğer renklerde deniz fenerleri. Uzaktan ilk seçilen renk beyaz mıdır?

Fener, deniz fenerleri… Gemiciler için ne anlam taşır bilemem. Okurum ama yaşadığım gibi algılayamam. Benim için ise yanıp sönen ışık; aydınlık, umut, kayboluş/buluş… Işık; bilgi ışığı, karanlığın aksi… Umut; en güzel duygu… Kayboluş/buluş; kaybetme, bulma, yeniden kaybetme, ama yeniden bulacağını bilme umudu.

Ne kadardır dolanıyor bu alet boynumda, gözlerim açılıp kapanıyor, deniz fenerinin ışığı bir görünüp bir kayboluyor.

Yeniden doktoruma bakıyorum. “Ne kadar uzun sürdü bu işlem, neler görünüyor?” diyorum. Doktorum biraz daha sabretmemi istiyor.

“Yar gider, yaren kalır” sözü geliyor aklıma. Keşke şu anda yanımda biri olsaydı. Yari mi yareni mi? tercih ettiğimi soruyorum kendi kendime. Yaren de olabilen yarin yanımda olmasını istediğimde karar kılıyorum.

Daha bir ay önce Şile fenerindeydim. Gündüzdü, yanımda yarenlerim vardı, hem fiziki hem de düşünsel. Gece ışığını, gündüz mimarisini ayrı severim bu fenerin. İlk kez tanık oluyorum, fenerin altındaki Karadenizin bu durgunluğuna. Onlarca metre aşağıda denizin içindeki taşları parlak renkleri ile görebiliyorum. Bir dost da bu feneri çok severdi diye düşünüyorum ve onun “Fener ve Granit Geceler”i geliyor gözümün önüne. Varlığı ve yokluğu arasında bir karara varamadığım Tanrıdan ona yardım etmesini diliyorum. Farkında olmadan onu onun selamı ile selamlıyorum, “Huuu!”, elim göğsüme gidiyor. Doktorum “Efendim” diyor. “Bir problem mi var, neden bu kadar uzun sürdü bu işlem?” diyorum. O da “Bir şeyler var, ölçüm yapıyorum” diyerek yanıtlıyor beni. Birden gözüm kararıyor. Işığı arıyorum, buluyorum.

Bir hafta önce yeniden Şile’deyim. Fenere birkaç yüz metre uzaklıktaki hastanede. Annem, anacığım; gözüm kararıyor, midem bulanıyor durumunu düşününce. Günde üç paket içtiğim sigara yüzünden sık sık dışarı çıkıyorum, gece. Fenerin ışığı bana ulaşıyor, mercekler elverdiğince. Işık kaybolunca korku, ışık bana ulaşınca umut. Işığı görmek bir dostun elini tutar gibi ona tutunmak istiyorum, ışık görününce dost sıcaklığı yayılıyor içime, fener yarenim oluyor. Anamın yanına koşuyor, minicik nasırlı ellerini tutup seviyor, kokluyor, öpüyorum. “Anneciğim, fener ışığı ile sana selamını gönderdi” diyorum. Sesimi algılayıp, bana gülümsüyor. Aydınlanıyor dünyam. Ertesi gece annemi bir arabaya koyup köyümüze yollanıyoruz, fenerin ışığı sallanan el oluyor ardımızdan.

Ultrason çekiminin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, belki yarım saat, belki kırk dakika. Ama bana saatler sürmüş gibi geliyor.

Sevdiğim fenerler geçit yapıyor önümde. Gemicilere yol gösteren, onların dostu olan deniz fenerleri, gezginliğim boyunca sahillerde rastladığım. Fenerler gibi beni aydınlatan, umudumu diri tutan dostlarım. Ufkumu genişleten sanatçı dostlarımın beyinlerindeki fenerden bana ulaşan ışık...

“Artık kalkıp giyinebilirsiniz” diyor doktorum. “Nedir sonuç” diyorum. “Raporunuzu yazacağım, birkaç saat sonra gelip alabilirsiniz” diyor.
Bugün ve sonrasında bana düşen beklemek…


İstanbul, 08.10.2004 - Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home