Pazar, Mart 19, 2006

Türkçe'nin Geçmişine Doğru Bir Yolculuk



Önsöz
Siz hiç 15 kişi bir midibüs içinde, 38 gün – 39 gece 17.000 km’lik bir Aysa yolculuğu ki, bu yolculukta yalnızca 10 geceyi otel, çadır veya misafirhanede düz bir zeminde yatarak, kalan yaklaşık 30 geceyi araçta geçirerek, yapmayı düşünüzde canlandırabilir misiniz? Ben ve 14 arkadaşım –10’u ile bu gezide tanıştım-, bunu gerçekleştirdik, hem de birçok soruna rağmen, büyük bir coşku ile.

Bir geziye öncelikle nereye, nasıl, ne zaman, kimlerle gideceğine karar verip, düşler kurup, bunları gerçeğe dönüştürmek için planlar yaparak başlanır. Benim için de öyle oldu sayılır, birazcık farkla: Benim düşlerim, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak; bu yerleri ve insanları fotograflamak ve belki de bu şekilde kendimi bulmaktır.

Evet, böylece son birkaç yıldır yaptığım gibi, fotograf çekme amacıyla Asya’ya karayolundan yeni bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Gerçi son gezimin yarım kalmasından beri sayrı yatağımda bile hep bunu düşünüyordum. Karar vermek yine de kolay olmadı. Çünkü aynı amaçla geçen yıl yaptığım bir gezide çok ciddi bir trafik kazası atlatmış, iki kolum kırılmış, başım ve bacaklarım da çeşitli yerlerinden yaralanmıştı ve ufak zorlanmalar hala müthiş ağrılara sebep olabiliyordu.

Son 10 küsur yılımı yalnız yaşayarak geçirdiğimden, bu kaza nedeniyle 5 ay başkalarına bağımlı kalmış, bunun sonucu çeşitli bunalımlar yaşamış, neredeyse intiharın ucundan dönmüşken; nasıl oluyor da yeniden aynı şekilde, aynı amaçla ve benzer ülkelere yol alabiliyordum? Bu soruyu bana yöneltenleri; yaşam amacımı oluşturan, öğrenmek, gezmek, görmek, tanımak ve fotografa aktarmak tutkumu, bunları yapmadan mutlu olamayacağımı, onun için de bu yolculuğa çıkmam gerektiğini, benim overland (kara yolu ile yapılan ülkeler arası gezi)’da görüp yaşayacaklarımı havayolu ile yapılan bir yolculukta yaşayamayacağımı anlatarak yanıtladım.

Ve böylece başladı bu gezi; gezi sonunda anladık ki bu “Türkçe’nin geçmişi”ne bir yolculuk oldu, çünkü yol boyunca anadilimizden başkasına gerek kalmadı. Aşağıda bunun güncesi:

09 Eylül 1994 – Cuma
Günler önce geziye hazırlık olarak koruyucu aşılar olunup, sıtma tabletleri almaya başlamıştık. Saat 21:45’de AKM önünden Çin yolculuğu başladı.

10 Eylül 1994 – Cumartesi
Arabanın bakımı için Amasya’da uzun süre bekledik. Yusuf gitar çalıp, “Çin’e doğru” diye bir şarkı oluşturmaya çalışıyor, biz de söz bulmaya katılıyoruz. Ortak bir ezgi bulmak keyifli. Sakaltutan geçidini (2160 m) saat 17:15’de aşıyoruz.

11 Eylül 1994 – Pazar
Ağrı Dağı’nı fotografladık. Kontrollerde polis ve askerlerle sohbet ediyoruz yine, daha önceki gezilerde olduğu gibi; “Yolunuz nereye?”, “Çin’e.”, “Ora nere?” falan gibi. Gürbulak’dan çıkınca İran için özel giysilerimizi giyiyoruz. İran gümrüğünde çok bekleyip, Maku’ya ancak gece girebiliyoruz. Merend, Tebriz, Mianeh; bütün gece yol alıyoruz.

12 Eylül 1994 – Pazartesi
Saat 7’de Sendchan’a varıp, kahvaltıya ekmek almak için fırına gidiyoruz. Kadın ve erkekler ayrı sıralar oluşturmuş. Bu insanlarla bakışarak, işaretle, biraz da Türkçemiz ile anlaşmaya çalışıyoruz. Adamın biri birkaç pideyi kolumun altına tutuşturup, bizi oradan uzaklaştırıyor; halkla yakınlık kurmamızı engellemek isteyen softanın teki sanırım. Arabamıza aldığımız bir polisten, İran’da polislerin yurtdışına gidemeyeceğini öğreniyoruz. Nehaqend, Kemalabad, Keredş’den Tahran’a varıyoruz. Yeterince örtücü olmayan giysilerimiz bir sorun; özellikle başörtüsü; araba içinde taksak mı, takmasak mı? İki arkadaşımla Tahran çarşısının bir kısmını dolaşıyoruz, dışarı çıktığımızda Türkiye’de iktisat okumuş, 40 yaşın üstünde bir İranlı bayanla tanışıyoruz. Simsiyah kapalı giysilerinden bile zarafeti okunuyor. Güzel bir sohbete tutuşunca, tiyatro görme isteğimizi ola iletiyoruz, bizi bir tiyatroya bırakıyor. Bu gece İranlı bir grup yok, bir Bulgar grubunu siyah ve kapalı giysileriyle, bir çocuk oyununda izliyor ve bolca fotograf çekiyoruz. Tahran’da otobüse biniş; erkekler önden, bayanlar arkadan, ama ben her zamanki tersliğimle önden binmeye çalışıyorum. Sürücü “Haram, haram!” deyip, arka kapıyı işaret ediyor. Gece “Zulhane” denen yerde, kadınların kesinlikle giremediği, sadece erkeklerin oynayıp, izleyebildiği, Şiiler’in kendine özgü ayinimsi bir gösterisini izliyoruz; bayan arkadaşlarla ilk olmanın heyecanıyla.

13 Eylül 1994 – Salı
Tahranlıların önerisi ile Keredş üzerinden Hazar kıyısındaki yolu izleyerek Türkmenistan’a gitmek için yola çıkıyoruz. Elbruz Dağları arasında bir vadide Kredş, çok güzel bir baraj gölü ve çok uzun tünelleri aşıp, Nessa ve Getşer’den geçiyoruz. Yoldaki manzara harika. Neşehr’de kendimi tutamayıp üstümdeki uzun elbise ve başörtüsü ile Hazar Denizi’nin ılık sularına atlayınca, bir olay oluyorum!

14 Eylül 1994 – Çarşamba
Gece boyu yol alırken, uyumasın diye sürücümüzle gevezelik ediyorum. Bodşnurd’da bir yerde konaklıyoruz, pislik ve koku dayanılır gibi değil. Arabanın yağı değiştirilip, bakımı yapıldıktan sonra; Şirman, Ghutşan, Emamgholi’den Derges’e varıyoruz. Buralarda hemen herkes Türkçe konuşuyor. Türkiye’den geldiğimizi duyanların sorduğu ilk soru hep İbrahim Tatlıses üzerine. Lotfabad gümrüğüne vardığımızda gümrük kapalı; çadır kurup, yemek yapıyoruz. Yanımıza Türkçe konuşan birileri gelip gidiyor; gümrükten geçemeyeceğimizi söyleyip, yerli yersiz bir sürü şeyler anlatıyorlar. Herkeste bir panik, beni de bir korku sarıyor; iki yıl önce Mısır’da olduğu gibi gümrükten döndürülürsek diye. Ben geceyi çadır yerine arabada huzursuz bir şekilde uyuyarak geçiriyorum.

15 Eylül 1994 – Perşembe
Erkenden kalkıp tuvalet ve alışveriş için kente gidiyoruz. Gümrük açılınca turist olduğumuz için Türkmenistan’a bu kapıdan giriş yapamayacağımızı öğreniyor -İran’dan Türkmenistan’a uluslararası bir kapı olmadığı için-, gümrükçülerin önerisi ve deyimi ile Derges’de bir Ağa’dan geçiş belgesi almaya gidiyoruz. Ağalık bizi Meşhed’e yabancılar polisine yolluyor. Önce Bodşgiran gümrük kapısını denemeye karar veriyoruz, ama geçmemiz yine olanaksız. Pakistan’dan geçiş ise, özel triptik gerektirdiğinden yapılamıyor. Artık tek olasılık Meşhed. Gece yol alıp, Ghutşan’da yemek molası veriyoruz.

16 Eylül 1994 – Cuma
Meşhed, İran’ın kutsal kenti. Yollar İmam Reza Türbesi’ni ziyaret için gelenlerle dolu, bu insanlar parklarda ve yol kenarlarında, yatağı-yorganı serip, çoluk çocuk uyuyorlar. Aradığımız kurum bugün Cuma olduğu için kapalı, işimiz yarına kalıyor. Biz de Meşhed’i dolaşıyor ve İmam Reza Türbesi’ne girebilmek için saatlerce çador (siyah çarşaf) arıyoruz. Ürkütücü görüntüde bir kadın bir arkadaşımla bana, inayete ermemiz dileğiyle birer tane hediye ediyor. Becerebildiğimizce sarınıp, yalnız gözlerimizi dışarıda bırakıyoruz. Kendimi siyah bir poşete konulmuş müstehcen bir şey gibi hissediyorum. Bu arada bir sürü fotograf fırsatı kaçıp gidiyor önümden. Ben de bir telaş, makineye davranıp çadoru unutunca, örtü kayıyor üstümden. Ajan diye koşturuyorlar peşimden. Bir ara da çadorlular arasında arkadaşım beni kaybedip “Fatma neredesin?” diye feryadı basıyor, oysa yan yana yürüyoruz; sadece kara Fatmalar çoğalmış. Bir İranlı’nın evinin alt katında 12 Dolar’a konaklıyoruz, hostel örneği.

17 Eylül 1994 – Cumartesi
Temizlenmek ve dinlenmek ne iyiymiş. Erkenden kalkıp yabancılar polisine gidiyoruz, onlar da dışişlerine yolluyor. Tahran Türk Elçiliği’ni arayıp, dışişleri ile elçilik telefonları arasında koşturmaya başlıyoruz. Ne yazık ki akşama kadar bir şey çıkmayınca, çadorlarımız sayesinde İmam Reza Türbesi’ni geziyoruz. Geceyi, yine aynı evde, nedense daha fazla ödeme yaparak geçiriyoruz!

18 Eylül 1994 – Pazar
Sabah yeniden dışişlerine gidip beklemeye başlıyoruz, fakat olumlu bir gelişme yok. Bu arada başka gidiş yolları düşünürken birden Afganistan geliyor aklımıza. Hemen konsolosluğuna koşuyor birkaç arkadaş, evet Afgan vizesi alınıp, geçilebilecek. Hiç birimizde vesikalık fotograf yok. Namaz saatine denk geldiği için açık bir fotografçı bulmak da zor, ama yine de biz fotografın emekçilerinden bir Ermeni fotografçı buluyoruz, ve yaşamımızın en korkunç vesikalık fotografını çektiriyoruz. Bu aradaki bekleme sıkıntısından bir arkadaşım ile sinemaya gidip, kadınlar bölümünde oturarak bir film izliyoruz; “Zarbe Aher” adı.

19 Eylül 1994 – Pazartesi
Afgan vizesi alınıp, yollara düşüyoruz. Savaşı düşünüp endişeleniyoruz, ama yeni bir yol bulduğumuz için de keyifliyiz. Dogharun gümrüğünden sonra Afganistan gümrüğündeyiz ve ütopik hayalim gerçekleşiyor; Afganistan’dayım. Savaş yüzünden yola benzemeyen yollardan geçerek, gecenin 10’unda düşüyoruz kokulu Heart’ın koynuna. 20 yıldır ülkeye ilk gelen turist grubu olarak armağanlarla (kuran) karşılanıp, TV’ye çıkıyoruz.

20 Eylül 1994 – Salı
Heart’ın insanlarını, insanların yaşam coşkusunu, peçeli mavi ve mavinin tonlarındaki burkaları içinde incecik çekici kadınlarını, anlamlı yüzlü erkeklerini, kara gözlü çocuklarını seviyor; savaşın izlerinden ürperiyorum. Tarihi yerleri, doğayı ve ille de insanlarını fotograflayıp; uyuşturucunun serbest, alkolün haram olduğu Heart’dan akşama doğru ayrılıyoruz. Çocukların gözbebeklerinde kalıyor gözlerim. Bütün gece, otostopçu bir asker ile Türkmen sınırına doğru yol alıyoruz. Mayına rastlayacağız diye tuvalet için bile doğaya açılmazken, günbatımında deve sürülerini görünce, fotograf tutkusuna kendimizi en iyi açıyı yakalamak için oradan oraya atıyoruz.

21 Eylül 1994 – Çarşamba
Afgan gümrük çıkışında arabamız ve çantalarımız iyice aranıyor, Türkmenistan girişinde de öyle… Artık mutluyuz, sonunda Afgan mucizesini de yaşayarak planladığımız güzergaha ulaştık. Türkmenistan’a girince araba ile ilgili sorunlar başlıyor; lastik pörtlüyor, hem de birkaç kez. Akşama doğru bir Türkmen köyünde yemek yiyip, köylülerle sohbet ediyoruz ve yola devam. Magazin adı verilen dükkanlar da ekmek, turşu ve reçelden başka bir şey yok; insanlar ise bizde gördükleri her şeyle ilgili.

22 Eylül 1994 – Perşembe
Sabah gözlerimi büyük bir gürültü ile, harika bir manzaraya açıyorum, dubalı bir köprüden Amuderya’yı geçiyoruz. Fotograf makineleri işbaşı yapıyor, gündoğumu ışığında. Uzun süre ekmek ve benzin bulmak mümkün değil. Piknik yeri gibi bir yerde konaklayıp, tuvalet ihtiyacımızı bostanda gideriyoruz. Yan masadaki güzel Özbek kadınları ile söyleşiyoruz. Buhara’nın görkemli çini kubbeli medreseleri, fotografa çağırıyor bizi; kalesini gezip, insanlarını tanıyor, ürünlerinden tadıyoruz. Taşkent’e yol alırken arabamızın camı kırılıyor, gecenin soğuğunda. Oysa tam da alkole bulanmanın sevincini yaşıyorken, İran ve Afganistan perhizinden sonra.

23 Eylül 1994 – Cuma
Taşkent elçiliğimizde çalışanların yardımı ile arabaya cam bulununcaya kadar bizler de kenti dolaşıyoruz. Metrosunu, çarşılarını, sanat galerilerini görüp, parklarında oturup söyleşiyoruz. Elçiliğimizin enfes oyma tahta işi duvar, tavan, merdiven detaylarını fotograflıyorum, yasağı delerek.

24 Eylül 1994 – Cumartesi
Sabahın ilk ışıklarıyla karlarla kaplı Altay dağları görünüyor. Bişkek’e az kala Türk TIRcılarına rastlayıp, arabamızın eksikleri için yardım istiyoruz. Nowa-Pavlafka’dayız, burada Apiyetli bir Türk ailesine rastladık. Müthiş bir misafirperverlik ve ilgiyle, Bişkek’i ve çevreyi tanıtıp, sorunlarımıza yardımcı olmaya çalışıyor ve Zöhre’nin toyuna konuk ediyorlar bizi; çeşitli halklardan insanı –Rus’u, Abaza’sı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Türk’ü- ile; burada bir düğün nasıl olur onu görüyoruz. Gece yatıya da onların konuğuyuz.

25 Eylül 1994 – Pazar
Sabah evin yetmişlik Adalet Anası bize güzel bir kahvaltı sunuyor. Yeniden Bişkek’i dolaşıp, heykellerle süslü parklarını geziyor, Lenin heykeli ile anı fotografı çektiriyoruz. Ve evin uçarı oğlu Zakir, Narin’e gitmemiz için kent çıkışına kadar, biri Koreli diğeri İsrailli iki koruması ile bize eskortluk ediyor. Yol boyundaki bütün yükseltiler hayvan ve insan figürlü heykellerle süslü, hemen her köye yaklaşırken bir heykel karşılıyor bizi, Lenin de bunlardan biri.

26 Eylül 1994 – Pazartesi
Narin’de geceledik, Atbaşı’nda fotograf yasağına tutulup, hemen kenti terke zorlandık. Artık Tiyenşan Dağlarının platolarındayız. En yüksek geçiş noktasında (3752 m) mola verip, fotograf çekiyor, Tiyenşan dağlarından anı taşı topluyoruz. Çin sınırına girdik, gümrük kapalı, Çinli rehberlerimiz gelmemiş, açız ve soğuktan donuyoruz; sonunda arkadaşın biri yemek yapıyor, biz bulaşık yıkıyoruz, burada tanıştığımız Türkmenler de bize ekmek ve alkol buluyor, mutluyuz alabildiğine.

27 Eylül 1994 – Salı
Sabah bozuk plaktan çıkan sese benzer bir müzikle eğitime başladı Çinli askerler, biz de uyandık. Rehberlerimiz giriş işlemlerini halletti, artık Kaşgar’a doğru yol alıyoruz. Çin girişindeki ilk köyde, bir otağın ve onun çevresindeki insanların büyüsüne kapılıp fotograf molası veriyoruz. Dün akşamki toydan kalan atın başı otağın girişinde. İstediğim yerde fotograf çekebiliyorsam eğer, yolculukta karşılaştığım zorluklar beni fazla etkilemiyor. Kötü yolları arabanın paletleri ile aşıp, Torugard’a ulaşıyoruz ve “Kızılsu Oteli”nde, tohum yastıkta uykuya dalıyorum.

28 Eylül 1994 – Çarşamba
Sabahın ilk sürprizi sabah jimnastiği ve trafiği oluşturan bisikletliler; insanlar, çoluk çocuklarıyla bisikletlerinin üstünde, özel arabalarındaymışçasına rahatlar. Kenti biraz dolaşıp, yeni bir sürü yiyecek keşfediyor, tıka-basa meyvelerle dolduruyoruz midemizi. Türkiye ile haberleşiyoruz. Öğle yemeğinde Çin mutfağını tanıdıktan sonra, Altuşi’ye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Smokinliden şalvarlıya, mini etekliden yüzü peçeliye, rengarenk ve donuk giysileri ile çeşitli insanlar, çeşitli renkte tenlerle… Fotograf makineleri coşuyor, biz coşuyoruz.

29 Eylül 1994 – Perşembe
Hotan’dan sonra Nurmil. Biraz ileride Taklamakan Çölü… Burada bütün çocukların dört-beş yaşına kadar pantolonlarının ağı açık, doğal yaşıyorlar. Anaları ise sere serpe oturuyor, kaç-göçten uzak. Ve bizden başka da bakan olmuyor. Yol kıyılarında özenle yetiştirilmiş; yaprakları çınar, boyu kavak benzeri bir ağacı çok sevdim. Bu ağaçlar ve pirinç tarlalarından sonra çöl başlıyor. Çöle girmeden hemen önce at ve karasabanın daha ilkeli ile insanlar toprağı sürüyor. Taklamakan (gidilip dönülmeyen yer demekmiş)’da kuma koşup, fotograf için ışık bekliyoruz. Gece çölde yıldızların altında yeme, içme, Çavuş arkadaşın mızıkası eşliğinde eğlence ve uyku…

30 Eylül 1994 – Cuma
Erkenden uyanıp, çölde gün doğumunu fotograflıyor, doğa ile bütünleşmenin mutluluğunu yaşadıktan sonra Taklamakan Çölü’nü terk ediyoruz. Yollar bize sonsuz sürprizler sunuyor, hepsini seviyorum. Akşama doğru Yeken’i keşfediyoruz; çok ilginç, Pakistan’ın Quetta’sına kardeş, birazcık donuk. Kaşgar’a yaklaşık 70 km uzaklıkta Mustagata Dağı’na ulaşmak için yol alıyoruz.

01 Ekim 1994 – Cumartesi
Karakurum Dağları olağanüstü. Kalakuli Gölü’nün yanında konaklıyoruz, 3500 m’de. Karşımızda görkemli zirveler, Mustagata zirvesi 7500’ün üzeri. Hava bulutlarla kaplı, yağmur yağacak diye korkuyoruz, ama yanılmışız. Biraz sonra bulutlar gezinmeye, zirveler ise bize göz kırpmaya başlıyor. Böyle bir doğa bulunur da durmak olur mu? Başlıyor deklanşör sesleri. Ama o ne, soğuktan bütün makinelerin pilleri sıfırı tüketmiş! Yedek piller koşuyor imdada. Yaklar, yaban tavşanları çift hörgüçlü develer görüp, Uygur’dan çok Kırgız olan insanlarla tanışıp, onları karelere sığdırıyoruz. Bu insanlarla kendi dilimizde sohbet kurduğumuzu gören Alman turistler şaşırıyor; onlara dilimizin aynı kökten geldiğini anlatıyoruz. Yükseklik ve saat değişiminden yaşadığım sorunlar bile, eşsiz doğa ve insanları tanımak sayesinde vız geliyor bana. Artık Kaşgar’dayız, gezimizin en uç noktasında. Biraz kenti dolaşıp, otele yerleşiyoruz.

02 Ekim 1994 – Pazar
İlk işimiz yalnızca 50.000 esnafın tezgah açtığı Kaşgar pazarını keşfe çıkmak! Erkenden dört arkadaş gidiyoruz, ama henüz Pazar açılmamış, eşek-taksi ile otele dönüp, dün yolda tanıştığımız Türkiyeli Uygular’dan kenti dolaşmak için yardım istiyoruz. Onlarla pazarı görüp, alışveriş yapıyoruz, akşam bir konsere gidiyoruz, ne yazık ki arabesk. Kaşgar’da Çin’deki en büyük dört Mao heykelinden birinin yanında ve daha bir sürü yerde fotograf çekiyoruz. Yeni damak zevkleri keşfediyoruz.

03 Ekim 1994 – Pazartesi
Sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapmaya hasretiz. Şiş kebap ile kahvaltı olur mu? Denedim, berbat. Artık Uygur ve Çin mahallesini keşfe çıkmalıyız. Nurhayat ile bütün kentte dolanıp, zanaatkarlar ile söyleşiyor, alışveriş ediyoruz. Uygurlarla Türkçe, Çinlilerle insan sevgisi dilinde anlaşıyoruz. Çinlilerin bol soslu, yeşillik ve mantarlarından yiyor, bizim hıyar dediğimiz kangualarına bayılıyoruz.

04 Ekim 1994 – Salı
Kaşgar’a gelmek olur da, güzel Türkçemizin üstadı Kaşgarlı Mahmut’un kabri ziyaret edilmez olur mu? Ama bakımsızlıktan berbat bir durumda. Bugün Kaşgar’dan ayrılacağız; gidemediğimiz sokaklarını gezip, Çin ipeği ve porseleni; özellikle de Mao şapkası alıyoruz. Buranın sazı ravaba taktım, illaki almalıyım; yılan derili olanının sesinin iyi olduğunu söylüyorlar, bana ürkütücü geliyor… Bu nedenle tanıştığımız bir genç, konuştuğumuz ilk çağdaş kafalı Uygur. Hiç görmediği Türkiye hakkında da bir çok fikre sahip; Nurhayat ile onun düşüncelerine ve çocuksu gözlerine tutuluyoruz.

05 Ekim 1994 - Çarşamba
Artık Sincan bölgesini ve Çin’i terk ediyoruz. Kaşgar’dan aklımdan çıkmayacak anılardan biri; insanların hem sohbet edip, hem de işini/çişini yaptığı on küsur kişilik tuvaletler! Bütün gece yol alıyoruz, yolda değişiklik yapılmış. Yükseğe çıkışta sağlık sorunlarım başlıyor, mide bulantısı ve nefes zorluğu. Gümrük çıkışımız kolay oluyor, rehberlerimizle vedalaşıyoruz. Kırgızistan girişinde beklerken, karlarda yatıp yuvarlanıyor, kartopu oynuyoruz. Öğleden sonra işlemleri bitirip, Atbaşı’na doğru yola çıkıyoruz, ama polis bizi Atbaşı’na sokmayınca, adeta açlıktan ölüyoruz. Yolda rastladığımız bir kadının tandır ekmeklerine saldırıp, ancak üç tane alabiliyoruz. Narin’de polis bu sefer kent dışına bırakmıyor bizi, bir Türk lisesine götürüyor; burada yemek ve yatıya konuk olup, sonunda alışık olduğumuz türde bir tuvalet buluyoruz.

06 Ekim 1994 - Perşembe
Okulun bir sınıfında 14 kişi uyukluyoruz. Bunca yorgunluktan sonra, ne keyif Tanrım, uzanarak uyumak, hem de temiz bir şeylerin içinde! Harika bir kahvaltı ve yeniden yollardayız. Derken, yine buralıların deyimiyle “lastik pörtlemesi”… Artık araba ile uğraşmaktan keyfimiz kaçtı. Issık Gölü’ne şöyle bir bakıp, yemek yiyip, uzaklaşıyoruz; Balıkçı adlı kasabadan, Bişkek’e doğru. Nowa-Pavlofka’da Odabaşlar’a konuk oluyoruz yine. Ben berbat bir gribe yakalandım, ayağa kalkamıyorum.

07 Ekim 1994 - Cuma
Erkenden yola çıkmalıyız, fakat Odabaş ailesi bizi bırakmıyor, kıramıyoruz. Yaylada koyun kesilip, güzel bir ziyafetle ağırlanıyoruz. Arabanın sorunlarını halledip, gece yarısı yola çıkıyoruz.

08 Ekim 1994 - Cumartesi
Kırgız mı, Kazak mı, Özbek mi belirsiz bir sürü sınır geçip, akşama Semerkant’a varıyoruz. Rengarenk medreseleri ile büyülüyor bizi bu kent, konuğuyuz O’nun. Gece otelde erkek arkadaşlarımıza konuk oluyor Nataşalar.

09 Ekim 1994 – Pazar
Sabah alelacele bir kahvaltı ve Registan Meydanı, büyünün bugünkü adı. Fotograf makinelerimizle güzellikleri donduruyoruz karelerde. Özbekler’in Nasreddin Efendisini tanıyoruz, tablo gibi süslü pidelerinden yiyoruz. Ve akşam Türkmenistan yolundayız.

10 Ekim 1994 – Pazartesi
Amuderya’yı öğlende geçtik ve Çarçov’a ulaştık. Arabanın lastiği nefes aldırmıyor bize, sürekli pörtlüyor! Burada her şeyden vazgeçip, onunla uğraşmaktayız, usul usul da moralimiz bozulmakta. Akşam tesadüfen karşılaştığımız bir Türk Lisesi bekçisinin evinde konaklıyoruz, dört hatun; bir Türkmen evi görmenin mutluluğuyla.

11 Ekim 1994 – Salı
Çarçov’u dolaşıp, insanlarıyla konuşuyor, buradaki yaşamı anlamaya çalışıyoruz. 80 yaş üstündeki insanların çalıştığını görüyoruz. Arabanın sorununu halledemedik, bir Türk TIR grubu ile birlikte yolculuk etmeye karar veriyoruz. Ben ve bir arkadaşım, hem arabanın yükünü hafifletmek, hem de TIRcılarla yolculuğu yaşamak için TIRlardan birine geçiyoruz, Mary’e kadar.

12 Ekim 1994 – Çarşamba
Sabah Aşkabad’a vardık. Elçiliğimizi bulup, İran geçişini sorduk, mümkün değil… Tek seçenek Hazar’dan Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden dönüş. Yollar? Eh birazcık (!) tehlikeli; savaş var, eşkiya var. Kenti dolaşıp, akşama doğru yeniden düşüyoruz yollara.

13 Ekim 1994 – Perşembe
Sabahleyin Türkmenbaşı’ndayız, Hazar Denizi geçişi için. Arabalı vapur ve gerekli işlemleri soruyoruz –ne kanun, ne nizam-, dökülen Dolarlar bütün kapıları açıyor. Bir gecede geçiyoruz Hazar’ı; üzerinde günbatımı ve gündoğumu yaşayıp, fahişelerin pazarlığını dinleyerek…

14 Ekim 1994 – Cuma
Sabah güvertede Hazar üzerindeki petrol platformlarının yanında açtık gözümüzü. Çok güzel bir kent Bakü. Vize formaliteleri ile uğraşıp, kenti dolaşıyor, fotograflıyoruz. Akşam Gürcistan’a doğru son sürat yol alıyoruz, önümüzü kesen ne olduğu belirsiz silahlı kişilerle kovalamaca oynayarak, havan toplarının altından geçerek.

15 Ekim 1994 – Cumartesi
Sabahın köründe Azerbaycan çıkışı bin bir güçlük ve rüşvetle tamamlandı. Gürcistan’a Kızılköprü’ye geçtik. Kendimi Kakava şenliklerinde duyumsadım, panayırda gibiyiz. Asker mi, terörist mi belli değil, silahı ile oynayan sınır görevlileri; Dolar’ı bastırıp, onları da atlatıyoruz. Önce, Rustavi kenti aşağıda kuşbakışı beliriyor, sevmedim onu, özellikle kocaman çirkin binalarını. Ama Tiflis büyülüyor beni, nehri, nehrin üstündeki köprüleri ve sevimli mimarisi ile. Bir kilisesini fotograflıyoruz, endişe ve zamansızlığa rağmen. Acelemiz var dönüş için ve yollar çok tehlikeli, sık sık yakılmış arabalarla karşılaşıyoruz. Yollarda Türk TIRları, klaksonlaşıp, özlem gideriyoruz. Doğanın ve üretken insan elinin etkisi ile oluşan çevreden büyüleniyoruz, Batum’a varırken. Ve artık Sarpi’deyiz. Gümrük işlemlerini zorlukla atlatıp, Türkiye’ye geçince, Sarp oluyor gümrük kapısının adı.

16 Ekim 1994 – Pazar
Artık, giderken bize pis gelip, döndüğümüzde temizliğine inanamadığımız ülkemizdeyiz. Yeni yerlerin keşfinden sonra, insanın sevdiği yerlere, sevdiği insanlara, sevdiği şeylere kavuşması, ne güzel…

17 Ekim 1994 – Pazartesi
Sabah 6’da girdik İstanbul’a, gezi yoldaşlarım saat 7’de bıraktılar beni işyerimin kapısına. Böyle bir geziden sonra işe başlamak, ne iyi…

İstanbul, Aralık 1994 - Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home