Pazartesi, Mart 27, 2006

Tayland - Kamboçya Güncesi -3-

22.03.2005 - Phnom Penh - Bangkok

Sabah saat beşte uyandım. Bir şeyler atıştırıp çıktım. Bahçenin demir kapısı kilitli. Kapıdan, faturayı görmeden bırakmıyorlar. Oysa ben faturayı nereye koyduğumu bulamıyorum. Sürücü gelmiş, bekliyor. Bir şekilde, içeriden ödeme yaptığımı öğrenip kapıyı açtılar da çıkabildim.

Victoria Monument’in (Viktoria anıtı) yanından sahile gittik. Oldukça kalabalık bir grup taichi (Asyalılara has müzik eşliğinde meydanlarda yapılan sabah jimnastiği) yapıyor. Hareketlerinden balet olduğunu sandığım bir genç de grubu yönetiyor. Nehre indim. Buradaki grubun çoğu Müslüman. Onlarca tür balıkları temizleyip, satışa hazırlıyorlar. Gün doğumu yine ilginç olmadı; bu defa da, güneşi görmeme bulutlar izin vermedi. Ama ben çılgınlar gibi fotograf çektim. Burada yaşam bambu sandallarda sürüyor. Üstü minik bir tente ile kaplı sandalların içinde akü ile kullanılan televizyon bile mevcut. Biraz sonra bisikletli ekmekçi geldi. Eh yaşamak için daha başka ne gerekir!..

Havaalanına gitmek için yola çıktık. Trafik oldukça yoğun. Cyclolara, bir kamyon boyutunda, rengarenk boş bidonlar yüklenmiş, taşınıyor. Sanırım bir işliğe götürüyorlar. Yazık ki, motorun üstünden fotograf çekmeyi beceremedim. Uçağı kaçıracağım diye, inip vakit kaybetmekten de korktum. Sonunda alana vardık. Küçücük bir yer... Üç günlük birlikte seyahatin sonunda nerede ise bir dosta dönüşen Versarin’e ücretini ve bahşişini verdim. Sarılarak vedalaştık.

Güvenlikten geçip alana girdim. Girişte olduğu gibi, çıkışta da fotograflarım çekildi. Uçağa giderken, 25 Dolar ödememi istediler. “Girişte 6 Dolardı, şimdi niye 25 Dolar?” diye itiraz edecek oldum, “O zaman sizden yanlış almışlar.” dediler.

Yukarıda sigara içilen bölüm varmış, hemen oraya koşturdum. Alanda sadece iki Free Shop var, onlara baktım. Oldukça güzel el dokumaları ve deri ürünler satılıyor. Dokuz numaralı uçağa geçiş kapısında, uğurlanmakta olan bir Lama ve ardındaki dört kişi, yerlere kadar eğilerek selamlaşmalar... Kral hazretleri olduğunu yine geç fark ettim. Ama bu defa, arkasından çekilmiş de olsa, bir kral fotografım oldu.

Kentlerde yiyecek ve giyecek ne kadar ucuz ise, havaalanında da o kadar pahalı. Tapınakların girişinin de oldukça pahalı olduğunu düşünüyorum. Ama buraların bakımı, temizliği ve korunabilmesi için, bu da gerekli düşüncesindeyim. Zaten tapınakların çoğunda bakım ve kazı çalışmaları var.

Her şehir ve ülkeden ayrılırken olduğu gibi, içime yine bir hüzün çöktü. Kamboçya, muhteşem Angkor Wat, Tonle Sap ve kalıntılarının bile insanın tüylerini ürperttiği Ölüm Tarlaları ile adeta beynime kazındı. Bu ülkeye defalarca gelmekten bıkmayacağımı düşünüyorum.

Pır pır uçağımız zamanında kalktı. Bu kez önde oturuyorum. Camdan dışarıyı izleme şansım var, fakat bu kez de bulutlar görüşümü engelliyor. Müthiş acıktım. Sosisli poğaça benzeri bir şey verdiler, yiyemedim. Yanında minicik bir kek vardı, onu da su ile zorlukla yutum. Uçağın içi yol boyunca dumanlı ve sisli vaziyette, Bangkok’a vardık. Kuşbakışı Bangkok’u izliyorum. Cetvelle çizilmiş gibi yollar ve kanallar çok keyifli görünüyor.

Tayland’a giriş için uçakta verilen formu doldurmuştum. Girişte bunu kaşeleyip, pasaporta zımbaladılar. Alanda otobüs beklerken paket turlara baktım. Bir otelde kalmadığın sürece çok pahalı. Otellerde kalmaksa bana pahalı geliyor. Örneğin; trekkingi bir otelde kalarak yapmak istersem 20 Dolar, kişisel olarak yapmak istersem 120 Dolar. Otel ile anlaşayım desem, en ucuz otel 30 Dolar. Uzun süre A2 numaralı Banglumphu otobüsünü bekledim. Trafik yine korkunç.

Soi Rambuttiri’de duş ve tuvaletsiz bir oda için, 280 Baht’a Swasdee otellerinden biriyle anlaştım. Bunlardan burada altı tane var ve her birinin fiyatı ve sınıfı farklı. Duş alıp, şehri dolaşmaya başladım. Daha çok Grand Palace ve Wat Po civarında vakit geçirdim. Wat Po’da çeşitli Buda heykelleri bulunduğu gibi, 46 metre boyunda ve 15 m yüksekliğindeki, tuğla ve alçı ile yapılıp sonradan altın varak ile kaplanmış en büyük (gerçi bana Ayuthaya’daki daha büyük gibi görünmüştü) ‘Yatan Buda Heykeli’ de burada. Ayak tabanında, gerçek Buda’yı simgeleyen 108 değişik uğurlu işaret (lakşana) sedef ile betimlenmiş. Buranın bir tapınma yeri olarak geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanıyormuş. Stupa ve tapınakların renkli mimarîsi de göz alıcı.

Günbatımını görüntülemek için, Chao Phraya Nehri’nin doğu yakasında bulunan meşrubat fabrikasının otoparkı çok uygundu. Çünkü burada olunca, güneşi Temple of Dawn’ın (şafak tapınağı) üzerinden batırmak hoş olacak düşüncesindeydim. Ben burada beton bahçe çitinin üzerine tünemiş beklerken, gelen geçen halime gülüyordu. Dijital makinenin ayarlarını beceremiyorum. Gün batımı da sis yüzünden keyifli olmadı.

Fotograf çekmek için iyi bir açı ararken, nehir üzerinde güzel bir kafe görmüştüm. Orada oturdum. Sigara ve expresso eşliğinde, nehirden uçarcasına ya da salınarak geçip giden taşıtları keyifle izledim.

Chao Praya Nehri Bangkok’un ortasından geçiyor. Nehrin doğusunda kalan kent merkezini ise, ortasından geçen demiryolu ikiye ayırıyor. Eski Bangkok’un bulunduğu Ko Ratanakosin, demiryolu ile nehir arasında. Demir yolunun doğusunda kalan bölge, genellikle yüksek binaların bulunduğu Yeni Bangkok. Nehrin batısında kalan bölge ise, Bangkok’tan önce on beş yıl ülkenin başkenti olan Tanburi bölgesi. Tanburi, bugünkü gecekondulaşmaya rağmen, eski dokuyu da koruyor.

Günümüzde Tayland’ın yönetimi, parlamenter sisteme dayalı meşruti monarşi. Kraliyet ailesi, ülke birliğinin ve geleneklerinin simgesi olarak kabul ediliyor. Soya bağlı olarak başa geçen kral, anayasa uyarınca devlet başkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı. Ülke anayasası sınırlı bir demokrasiye yer veriyor. Geçmişte ülke idaresine sık sık müdahalede bulunan ordunun, yönetimde büyük bir ağırlığı var.

Güneydoğu Asya’da geniş bir alana yayılmış olan Day halkları içinde sınıflandırılan Taylar, nüfusun yüzde 53’ünü, Laolar yüzde 27’sini ve Çinliler yüzde 12’sini oluşturuyor. Khmerler, Malaylar, Hintliler, Monlar, Karenler, Semanlar ve Cao Namlar ise azınlıkları oluşturuyor. Nüfusun yüzde 94’ü, resmi din olan Budizme bağlı. Dinsel azınlıkların başında Müslümanlar, Hindular, Sikhler ve Hıristiyanlar geliyor. Nüfusun önemli bir kesimi Bangkok ve çevresinde yaşıyor.

Wat Ratchabopnit’in yanındaki bir bahçede, beşi erkek biri kadın altı kişinin eskrim çalışması yaptıklarını gördüm. Bahçe sık demir çitlerle çevriliydi. Çitlere tırmanıp fotograf çekmek için uğraşırken, sivri uçların vücuduma saplanmasından da korkmuyor değildim. Ama kılıcı görünce yüreğime saplanıp kalan acısı daha baskın geliyordu.

Khao San Rd’a dönüp paket turlar için araştırma yaptım. Chiang Rai ve Chiang Mai için iki günlük tur var. Ama o kadar uzun yol iki gün için gitmeye değmez. Sonunda üç günlük bir Chiang Mai trekking turu bulup, 1800 Baht’a anlaştım. Yarın 18.00’de gelip beni otelden alacaklar.

Oteli binbir güçlükle buldum. Klima çalışınca, kalın giysime rağmen donuyorum. Klimayı kapatınca da odada durulmuyor. Çaresiz klimayı kapattım. Hiç değilse hasta olma riski yok.

23.03.2005 – Bangkok – Chiang Mai

Epey geç kalktım. Klima kapalı yattığım halde, boğazım çok kötü. Sırt çantamı emanete bırakmak istedim, 10 Baht. Resepsiyonda oturup bir kahve içtim, 25 Baht. Keşke bir şeyler atıştırmasaymışım. Burada oldukça güzel kahvaltı seçenekleri varmış. Ben de bazen ucuz olsun diye sefil yerlerde konaklamaktan bazı şeyleri ıskalıyorum.

Wat Po’ya doğru yürümeye başladım. Yeğenlere uçurtma almak istiyorum. Onlarca tür uçurtma var; kağıttan, sentetik kumaştan, naylondan... Kelebek, yarasa, uğur böceği, örümcek, çiçek vs. şeklinde. Fiyatlar ise 30 Baht ile 600 Baht arası. Hiç de fena değil, ama nasıl taşıyacağım.

Daha sonra merkeze dönüp, bir tuktukcu ile anlaşarak, Wat Benchamabophit’e (Marble Tapınağı) gittim. Etkileyici bir mekan... Turuncu kumaşlara sarınmış Lamalar, yemyeşil bahçede dolaşıyor. Bahçenin içinde bir kanal, kanalda kocaman nilüferler, minik plastik bir kayık ve içinde çocuklar, süslü köprüler... Mekân ve çevre sade, ama bir o kadar da renkli ve sevimliydi.

Dışarı çıktım, hayvanat bahçesini arıyorum. Yine şirin kanallarla, çiçekli, tarhlı yollar ve dönellerde devasa boyutta kral ve kraliçenin sade fotografları. Oldukça uzun bir aramadan sonra, hayvanat bahçesinin kapısını bulup, içeri girdim. Ortadaki gölcük etkileyici. İçinde pedallı kayıklar, onlarca okuldan gelmiş rengarenk formaları ile öğrenciler, öğretmenleri… Yuva çocukları da getirilmiş, bunların yanında öğretmenlerden başka hemşireler de var. Hayvan çeşitliliği açısından, burayı yeterli bulmadım.

Sıcak ve açlıktan başım dönüyor. Soya filizi kavurması yiyeyim istiyorum, ama yapmıyorlar. Ben soya filizlerine, soya filizleri bana bakıp duruyoruz. Tavuk buduna fit oldum, ona da tuz vermiyorlar. Tuz sosun içindeymiş, ama kokusundan yemem mümkün değil. Diğer sosu deniyorum, o da şekerli. Sonunda gözüme bir yerde tost ve ekmekler ilişti. Bu ekmekler hayvanlar içinmiş. İki adet tost dilimi kızarttırdım. Hafif şekerli ama olsun, artık onlarla idare edeceğiz. Birini yiyip, diğerini zulaya attım.

Uzakta, İngiliz mimarîsi tarzında, büyük bir yapı görülüyor, bu Anantasamakhom Throne Hall. Ona ulaşmaya çalıştım. Yemyeşil ve bakımlı bir bahçeye sahip. Fil Müzesi’nin yanından geçip, Vimanmek konağına gitmeye çalışıyorum, yorgunluk ve sıcaktan ölmek üzereyim. Zaman problemi de var. Yol uzayınca, vazgeçip şehir merkezine dönmek için tuktukcu aramaya başladım. Bizdeki gibi turist fiyatı söylüyorlar. Neyse... Buralı bir hatun yardımcı olup, fiyatı 30 Baht’a düşürdü. Ben de böylece, VII Rama Köprüsü’nün yanına yorulmadan gittim.

Sabahları hava nedense hep sisli oluyor. Fotograf için iyi bir ışık olanağı bulunmuyor. Ben de teknelerle Chao Phraya Nehri’ni gezdim. VII. Rama Köprüsü’nün yakınındaki 15 numaralı iskeleden expres tekneye binip, neredeyse ana kentin bitimine kadar gittim. Fiyatı 8 Baht. Hem ucuz, hem de yerel halkla birlikte oluyorsun. Özel teknelerin saati 900 Baht’tan başlıyor. Ama pazarlıkla fiyatı indirmek mümkün. Expres ile tek yön zaten yaklaşık bir saat sürüyor. Tekneler ince ve uzun, yanlarında naylon tente var. Zira yanınızdan başka bir tekne geçerse, dalgasından sular içeri doluyor. Bu teknelerle seyahat oldukça pratik ve keyifli. Teknelerle dolaşırken, karşı kıyıda Phra Pok Kloa Köprüsü’ne yakın bir cami gördüm. Bir ara oraya da gitmeliyim, ama bugün olanaklı değil. Belki trekkingden döndükten sonra...

Silom & Patpong bölgesinde biraz dolaştım. Evlerinin altında, hamaklarda ya da yerlerde uzanmış, kedi-köpeğiyle yatan ya da masaj yapıp/yaptıran insanlarla sohbet ettim. Şehrin bu bölgesinde çok yüksek ve büyük binalar var. Ama şehir merkezinden daha sakin. Tıpkı bizdeki gibi, her şey ve her yer karma karışık. Saat 16:20’deki bot ile geri dönerek, 8 numaralı iskelede inip, uçurtmacıların yanına gidip, onları izledim. Uçurtmaların gökyüzünde süzülüşü bana özgürlük ve mutluluk duygusu veriyordu.

Saat 17.00’de otele döndüm. Çantamı alıp, kendime bir kahve söyledim. Kahvemi yudumlarken, tavandan başıma, başımdan dizime, dizimden de yere 10 cm civarı bir kertenkelecik düştü. Yerimden zıpladım. Allah’tan saçım uzun değil, tutunamadı. Meğer tavan kertenkele doluymuş. Korktuğumu anlayan çocuklar, diğerlerini de üzerime düşürmeye çalışarak benimle şakalaştılar. Saat 18.00’i geçiyordu, tur şirketinden gelip beni otelden aldılar. Arkamda büyük sırt çantası, omzumda asılı fotograf çantası, elimde küçük sırt çantam... Yarım saat yol yürüdük otobüse ulaşmak için, ya da üzerimdeki ağırlık yüzünden bana öyle geldi.

Otobüste ön koltuklar dolu, ikinci sıraya yerleştim. Kalabalık değil, tek tek oturulabilir. Önde olup yolu izlemek isterdim, ama olmadı. Camlar yüksek, arabanın önünde minicik bir tapınak, çiçek ve Buda heykelleri dolu. Hatta Buda’nın yiyecekleri bile konmuş.

Trafik yoğun. Dümdüz arazide, muntazam yollarda, Bangkok’un 700 km kuzeyindeki Chiang Mai’ye doğru ilerliyoruz. Bilet diye elimize tutuşturulan kâğıtları otobüse binince alıyorlar. Fazla dayanamayıp, ikili koltuğa uzanarak uyudum. Otobüsün kliması yüzünden uykum sık sık bölündü, titreyerek uyandım. Havalandırmayı naylon poşetlerle kapadım ama faydasız. Donmak üzereyken, molalardan birinde bagajdan eşyalarımı almak aklıma geldi de biraz rahatladım. Boğazım berbat, ağrıyor.

Sık sık verilen molalardan birinde, tusunami için yardım toplayan üniformalı birilerine rastladım. Bu arada her molada ozonlanmış sudan alıyorum. Hem ucuz hem de tek şekersiz içecek. Yiyecek bir şeyler arıyorum, ama nafile. Benzin istasyonunun marketinde, bir ara ayçekirdeği gördüm. Tam da bizdeki gibi paketlenmiş. Ne yazık ki, o da şekerli.

24.03.2005 - Chiang Mai

Sabah 6’ya doğru Chiang Mai’ye vardık. Bir benzin istasyonunda, bizi alacak kişiyi bekliyoruz. Taksi dedikleri Skoda geldi. Üste bagajlarımız, arkasına 14 kişi doluştuk. Müthiş güzel bir yoldan şehir merkezine doğru gidiyoruz. Trafik soldan ya, sağımız geliş yönü. Ortadaki tarhlarda bir tek siyah ve mavi rengin bulunmadığı, akla gelebilecek her renkte begonviller, yaklaşık bir metre boyunda budanıp, ağaç haline gelmiş; tamamı çiçekli. Aralarında her dört beş metre aralıkla dikilmiş iki metre boyunda, iğne yapraklı, lotus kozası şeklinde kesilmiş, yemyeşil, ağaçsı bir bitki... Havaalanından şehre kadar yol böyle sürüyor. Arabadaki ezilme büzülmelere, çiçeklerin etkisi ile aldırmıyorum. Anayoldan sapıp, daracık bir sokaktan, bir tapınak önünden geçerek, Changmai Inn pansiyona vardık. Bizi nescafe ile ağırladılar. Sevdiğim tat, mutluluk verdi. Biraz kahve reklamı gibi oldu ama, ne yapayım. İnsan günde üç paket sigara birkaç tas da kahve içme alışkanlığına sahip olunca!…

Dağ yollarına düşmeden önce kısa bir süremiz vardı. Bir şehir haritası bulup, etrafı tanımak için çıktım. Kent merkezi, kare şeklindeki bir kanal içinde ve Mea Ping Nehri’ne doğru ilerliyor. Dakikliğim yüzünden erkenden otele döndüm, boşunaymış. Uzun bir süre, bizi ormana götürecek taksiyi bekledik.

Bizi karşılayan kilolu bir hatun, pis ve sakil bir sırt çantasını ve yanımıza alacağımız eşyanın resimli ve yazılı olarak belirtildiği bir fotokopiyi önüme atarak; “Bunları şuna doldur.” dedi. Grubun beylerine daha nazik davrandığı gözümden kaçmadı. Kendi minik sırt çantamı kullanayım dedim, yeterli olmazmış, bir de beni azarladı. Neyse... Pis-mis havlu, mayo, kalın giysi, diş fırçası, su vs.yi bu çantaya tıkıştırarak, sırtıma yüklenip, fotograf çantamı da omzuma astım. Kadın, fotograf çantamı görünce, “Bu olmaz!..” diye feryat etti. “Niye?” diyecek oldum, taşıyamazmışım. Fotograf çekmeyeceksem dağlarda ne işim var. Zar zor ikna ettim. Ne olacak foto çantasından? Sadece beş-altı kilogramcık. İçinden yedek makine ile Phnom Pehn’de nehre inen merdivenlerde düşürüp, bir top gibi zıplayarak merdivenlerden aşağı inerken zor yakaladığım bozuk objektifi de çıkarınca, zaten dört-beş kilograma düşmüştür. Malum taksiyle 10:30’da yola çıktık. On dakika gitmiştik ki, su ve ihtiyaç molası için taksimiz bir pazarda durdu. “Dağda yalnızca suya ihtiyacınız var.” dediler. Ben de işi abartıp, altı şişe su aldım. Aklımca, üç gün ancak yeter diye düşünüyorum. Kimse de alma demiyor. Yaklaşık bir saat boyunca, asfalt ve oldukça iyi bir yoldan gidip, bir nehir kenarında durduk. Çok sevdiğim okaliptüs ağaçları altında, bambulardan yapılmış bir kerevet üzerine konuşlandık. Sevgili ağacıma sırtımı da dayadım… Kumanyalarımızı ellerimize tutuşturdular; havuç ve yumurtalı pilav. Mırın kırın, su ile yutmaya çalıştım. Bitiremeyip, yarısını da yanımda bekleyen köpeğe verdim. Oysa ben bu pilavı İstanbul’daki Hongkong restoranlarında soya filizi ve acı sosla karıştırarak, bir sürü para karşılığı keyifle yiyordum. Taksi geri dönüyormuş. “Bu kadar suyu taşıyamazsınız.” dediler. İki şişe suyu aldım, dördünü onlara helal ettim. Yemek sırasında, önümüzden çığlık çığlığa kanolar geçiyor. Ben bu işi asla beceremem diye, onlara özenerek ve gıpta ile bakıyorum.

Yemek faslından sonra yürüyüş başladı. Devamlı dik çıkıyoruz. Sırtımda üç litre su, gereğinden fazla ıvır zıvır dolu sırt çantası, rüzgarlık yetmezmiş gibi içinde şemsiye bile var. Boynuma çaprazlama asılmış yaklaşık beş kiloluk fotograf çantasıyla, 40 dereceye varan sıcakta, ha babam de babam yokuş yukarı yürüyoruz. Sık sık da mola veriyoruz. Rehberimiz on sekiz yaşlarında biri. Oldukça sık, bir bana bir çantama bakıp yüzünü ekşitiyor. Sıcak dayanılmaz olduğu için, molalarda çantaları yere atıp, ben de bir yere çöküyorum. Üzerimde sadece askılı bir penye var. Çantaların değdiği yerler su gibi ter. Ama üstümü değiştirmem olanaksız. Molalardaki her oturma ve sigara, bana artı bir yorgunluk olarak dönüyor. Bir süre sonra molalarda oturmamaya karar veriyorum. İyi ki de öyle yapıyorum, böylece yürüyüşüm de düzene giriyor. Rehberimizin gözleri devamlı üzerimde. Çünkü fotograf çekeceğim diye hep geride kalıyorum. Bu bakışlara dayanamayıp “Ben yaşlı ve şişmanım. Biraz yavaş geliyorum. Siz aldırmayın. Nasılsa bu patikadan başkası yok. Ben size molalarda yetirişim.” dedim. Rehberimiz yaşımı sordu, söyleyince “Ooo, siz anneannem yaşındasınız.” dedi. Ne de olsa grubun yaş ortalaması yirmi beş. Neyse ki “grandmader” (büyükanne) yerine, adım ‘Mama’ (anne) olarak kaldı.

Bir asıl bir yedek rehber, toplam 14 kişiyiz. Benden arkada olan ve obezite sınırında bulunan genç bir arkadaşımız yürüyemez hale gelince, en arkamızdan gelen yedek rehber onu geri götürdü. Bu arada ben de fotografa dalıp, grubu kaybettim. Ormanda ‘Mama!..’ çığlıkları yükselmeye başladı. Yanlarına varınca, sorgulayan bakışlara hedef oldum. Bambu köprülerle aşılan derenin oluşturduğu minicik gölcüklerde, çiçekli, devasa ağaçların gölgelerinde sürekli dinleniyoruz. Öyle sık mola veriyorlar ki, sıkıldım. “Ben önden gideyim, siz yetişirsiniz.” dedim. Böylece fotograf çekimlerine daha fazla zaman ayırarak, bambu, muz ve adını bilmediğim devasa ağaçlara dokunarak, biraz edepsizlik olacak belki ama buna ağaçlarla sevişmek de denebilir ilerleyip, yolun keyfini çıkardım.

Elbette guruptakiler, hemen hemen her hafta, trekkingde en az 20-25 kilometre yürüdüğümden habersiz; elimden düşmeyen sigara, hepsinden ağır yüküm ve bir de yaşım onların iki katı olunca, nasıl bu kadar rahat yürüdüğüme şaşıp kalıyor; hatta bana sitem ediyorlar.

Ameliyat yerim halen sorunlu olduğundan, boynumu korumak için aldığım şalı her su birikintisinde ıslatıp vücudumu siliyor, sonra da başıma yerleştiriyorum. İlerlediğimiz yol üzerinde oldukça sık, yanmış yerler görüyorum. Ama yangın çok yayılmadan söndürülmüş. Adının Tem değil de, ısrarla Mr. Tem olduğunu söyleyen rehberimize yangını sordum. Elimden düşürmediğim sigaraya kötü kötü bakıp, “Sigaradan...” dedi. “Peki neden fazla yayılmadan sönmüş?” diyorum, “Yağmur...” karşılığını veriyor. Pek anlamıyorum, ama hadi öyle olsun. Bizdeki gibi, arazi açmak için köylülerce yakılmış olmasın, diye düşünmüyor da değilim. Ama öyle bir belirti de yok.

Ben güney yerine kuzeyi, deniz yerine dağları; yaşamın farklılığı, biraz dağlarda yürümeyi özlediğimden, birazcık da sıcak yüzünden tercih etmiştim. Yürüdükçe ve vücudumun açıkta kalan yerleri simsiyah olup da su toplamaya başlayınca, anlıyorum ki bunun biri yanlış bir tercihmiş. Ayrıca şimdi de “Cilt kanseri mi oluyorum?” telaşına kapıldım, maalesef.

Sıcaktan bunalıp zorlandığımda da, “Ben de bu dağların nesine geldim / Meleşir kuzular sesine geldim.” şarkısına sığınıyorum. Türkü ve şarkıların sözlerini her zaman unuttuğum gibi, burada da unutup, ona yeni sözler uydurarak buralara uyarlıyorum. Allah’tan, gurubun önündeyim de, kimse berbat sesimi duymuyor. Mr. Tem’in gözde parçalarına gurubun “Mr. Tem, pop star...” yorumlarındaki gibi, ben de “Mama star...” olarak adlandırılmak istemem.

Hani sık sık sorulur ya, yalnız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız diye. Ben kendimi her zaman her yerde bu yalnız adada hissettiğim için mi, yoksa dağlar ve ormanlarda olmayı tercih ettiğimden mi buralara geldim? Yanımdaki vazgeçilmezlerim ne? Su, fotograf çantam, kalem ve defter. Bir de türküler... Ruhi Su’nun “Ne türküler beni aldattı, ne de ben onları...” dediği gibi; beni de ne türküler yalnız bıraktı ne de ben onlara sıkıntılarımda sığınmayı, sevinçlerimi onlarla paylaşmayı bıraktım. Bu dağ başında da birbirimize tutunuyoruz, güzellikleri birlikte paylaşıyoruz gibi geldi. Bir türkü bitiyor, diğeri düşüyor dilime. Sesimin ne kadar kötü olduğuna aldırmadan, sefil giysilerime bakıp “Abada bir çuha da bir, giyene yâr / Güzel de bir çirkin de bir, sevene yâr...” diye başka bir türkü tutturuyorum.

Birden ufuk çizgisindeki karşı tepede bu gece konaklayacağımız köy belirdi. Rehbere, “Ben burada biraz kalıp fotograf çekeyim, sizi köyde bulurum.” dedim. O bundan hoşlanmadı. Çocuk yaşta, ama sorumluluk sahibi. Sert bir şekilde, “Beş dakika sizi bekleyelim.” dedi. “Yetmez... “ sözüme aldırmayıp, beklemeye devam etti. Diğer arkadaşların zamanlarından boşu boşuna çalmayayım diye, çaresiz peşlerine takıldım. Köy dışında, önce hörgüçlü ineklere rastladık. Onlar gruptan, grup onlardan kaçtı. Beni ineklerle korkutarak burada kalmamı engellemeye çalışan arkadaşlara, “Ben onlarla iç içe büyüdüm.” dediğimde, çaresiz kalıp şaşırdılar. Köy girişinde ise köpekler, domuz yavruları, tavuklar ve tabii ki çocuklardı bizi karşılayan.

Bizim tombul arkadaşımız Lara ile yedek rehberi, Pais Meefang adındaki bu köyde, bizi bekler bulduk. Bu gece konaklayacağımız konuta yerleştik. Bambu direkler üzerine, tamamı bambudan yapılmış, geniş taraçalı, çatısı sazlarla örtülü bir dağ evi bu. Herkes kendini tahta kerevetlerin üzerine atıp, soyunup dökünüyor, süsleniyor. Bana, sırtımdaki yükten kurtulmak ve beş dakika dinlence yeter. Süslenmekten zaten anlamam. Yakında günbatımı başlayacak. Hem köyü tanımalı hem de günbatımını izlemeli ve görüntülemeliyim. Böylece kendimi dışarı attım. Önce köyün okuluna rastladım. Bayrağı, tapınağı, su deposu, tuvaleti ve önünde ufacık oyun alanı, çiçekli ama bakımsız bir bahçesi var. Okul kapalı, ama ışık giren tahta duvarları ve camsız pencerelerden, tek derslikli sınıfı izleyip, hatta fotograflayabildim.

Biraz aşağıda ormanın içinde, mor ile pembe arası çiçekleri olan devasa bir ağaç var. Ama dikenlerden yanına gitmek olanaklı değil. Uzaktan da öylesine güzel görünüyor ki, belki yanından bu kadar keyifli izlenemez. Koca bir ormanda tek başına, yalnız bir adaya düşmüş biri gibi. Galiba kendimi onunla özleştirdim; Nazım’ın, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine...” dizesini ona fısıldadım. Bu kadar yarenlik yeter. Nasılsa günbatımı da ilginç bir görüntü vermiyor. Güneş, belirdiği gibi aniden sislerin içinde yitip gidiyor. Ağaç ve ben, kendi adalarımızdaki güzelliklerle kalakalıyoruz. Güzel bir gün doğumu ve günbatımı fotograflama keyfini yaşamadan, buralardan ülkeme döneceğim anlaşılan.

Geri dönüşüme köpekler izin vermek istemedi. Ama ben, anacağımdan öğrendiğim sevgi dilindeki sözcüklerle onları ikna ettim. Köylülerle gülücükle anlaşıp, fotograflarını da çekip konuta vardım. Yemekler hazır, beni bekliyorlar. Yanımda meyve olmadığı için, ciddi olarak ilk kez Tai yemeği denedim. Acı biberle hiç de fena değil. Ama her yemeğin içindeki soya tofularını ayırmak kolay olmadı. Yemekleri acısız yapan arkadaş, biber istememe bozulup, “Ben sizin için acısız yapıyorum.” diye yakındı.

Hava kararınca, taraçayı oluşturan incecik bambuların üzerine beton dökülerek yapılan bir metrekarelik zeminde ateş yaktılar. Ateş ve gazlı kandillerin ışığında, yerel giysili köy çocukları bize şarkı söyledi. Onları keyifle izleyip, bir köylü kadının muz yaprağına sararak içtiği tütünü denedik.

Daha sonra yanımıza iki kadın geldi ve her birimize ayrı ayrı, küçük harflerle “Masaj?..” diye fısıldadı. Pek oralı olmadık, ama onlar ısrarla yinelediler.

Bu arada ağaçların arasından, müthiş kızıl bir ay belirdi. Gruptaki arkadaşlardan Gines ile fotograf derdine düştük. O sırada , “Nerelerdensin?...” diyen Yarser’in mesajı geldi. Daha sonra, gökyüzünü kaplayan bulut nedeniyle ay görünmez oldu.

Sanırım ıslak şal yüzünden, boğulacak gibi öksürmeye başladım ve buna daha fazla dayanamayıp ilaç alıp, yatmaya gittim. Minik ve incecik bir battaniyeyi bambu zemine yayıp, üzerime de bir battaniye örttüm. Ama öksürük uyutmadı. Tül cibinlikleri kullanmama gerek kalmadı, zira sinek yok. Öksürükten uyuyamamam yetmezmiş gibi, bir de yerli kadının masaj ısrarları iyice canımı sıktı. Allah’tan, Gines masaj yaptırmaya karar verdi de, ben kurtuldum. Boşuna sevinmişim. Başka bir kadın benim yanıma konuşlanıp, defalarca, ne kadar güzel masaj yaptığını ve ne kadar ucuz olduğunu fısıltı halinde tekrarlamaya devam etti. Neredeyse kadından kurtulmak için masaj yaptırmaya karar verecekken, tüm konuşmaların büyük harflerle yapıldığı bu mekânda, niçin ‘masajın’ küçük harflerle ifade edildiğine takılıp vazgeçtim. Sonunda ilaçların etkisiyle uyuyabildim.

Gece hava öylesine soğudu ki, bir odada on iki kişi yatmamıza rağmen, birbirine karışan nefeslerimiz bile bizi ısıtmaya yetmedi. Zira bambulardan yapılmış bu odanın her yanı elek gibiydi.

25.03.2005 - Chiang Mai

Güç uyuyup, dinlenmiş olarak erkenden uyandım. Kahvaltı hazır değildi. Kahvemi içip, benim sevgili, yalnız ağacıma koşturdum. Sabah ışığında bir başka güzel. Atlı prensimi görsem ancak bu kadar etkilenirdim herhalde, diye düşünerek, dikenlere bata çıka ona yaklaşmaya çalıştım; ki yanına gitmek nậmümkün. Dedim ya, atlı prens, yanına varınca durumu değişip, kaktüse dönüşebilir. Ben de makamıyla, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli...” diyerek kendimi avuttum.

Yarı çıplak çocuklar, köpekler, tavuklar, domuzlar arasındaki kısa bir yarenlikten sonra kahvaltıya koşturdum. Bu ne mükellef bir sofra!... Tost ekmekleri kızartılmış, yumurta, karpuz, ananas ve kahve. Değmeyin keyfime. İki haftanın açlığını giderdim.

Yürüyüş başladı. Dünkü kadar zorlu değil, genellikle yokuş aşağı. Önce yakındaki bir köye uğradık. Bizden başka bir trek grubu daha var. Ben bu köyde fotograf derdine düşünce, arkadaşları kaybettim. Neyse ki bizim Mr. Tem’in “Mama!..” çığlıklarını duyup, onlara ulaşabildim. Bu kez kendi kendime, gruptan ayrılmama cezası verdim.

İstanbul’daki trekking gruplarım da buralarda aklımdan çıkmıyordu. Hele ki Zarife adlı çaydanlıkta Hüseyin Bey’in pişirdiği lezzetli çorbalar… Grubun zorlu yürüyüşlerindeki molalarda mutlaka bir arkadaşın “Efkar dağıtalım mı arkadaşlar?” deyip, bizi durdurarak “Offffff!… Offffff!…” diyerek dağları inletmemiz.

Bir şelalede mola verdik. Su çok soğuktu. Yüzemeyip, sadece ayaklarımı sokabildim. Öğle yemeğimiz, spagetti benzeri, sulu bir şey. Herkes cibinliklerin içindeki şiltelere uzanıp dinleniyor. Ben de Gines ile dün akşam yaptırdığı ‘Lao masajı’ hakkında sohbet ediyorum, biraz sonra bir dilsiz yanımıza gelip sohbetimize katıldı. Vücudunu kaplayan Buda figürlü dövmelerini inceledik.

Yeniden yoldayız. Bu defa ayağı kayan Gines, dik bir yamaçtan aşağıya yuvarlandı. Yanına ulaşıp onu kurtarmak için epey uğraştık. Her tarafı yaralanmış, kan içinde. Herkes tedaviye çalışıyor. Ona yardım etmek için bir solukta aşağıya inen ben, kanı görünce tuttuğu için elim ayağım boşandı. Ellerim titreyerek, çantamda sargı malzemesi ve dezenfektan arayıp buldum ve arkadaşların eline tutuşturdum. Midem bulanmaya başlayınca, bayılacağımı anlayıp dereye kapaklandım. Soğuk su sayesinde bayılmaktan kurtuldum. Buradaki insanlar zaten yeterince telaşlanmışlardı. Bir de benim bayılmam pek hoş olmazdı.

Gines’in yaşadığı şanssızlıktan sonra daha dikkatliyiz. Rehber, hepimize ince bambulardan birer baston üretti, bununla daha güvenli yürümeye başladık. Uzun bir yürüyüşle, bu gece konaklayacağımız alana vardık. Bir nehir kenarı... Nehrin debisi oldukça yüksek. Arkadaşlar bir çatı altına sığındı. Ben de nehre koşturup, temizliğe başladım. Tişörtler, çoraplar, ayaklar vs... Sonunda soğuk suyla duş yaparak paklandım.

Yemekten biraz önce, Mr. Tem elinde bir gitarla gelip, kafamızı şişirmeye başladı. Neyse ki, Jon gitarı kapıp bizi bu işkenceden kurtardı. Mr. Tem fazla konuşmayı sevmiyor. Neredeyse tüm zamanını saçını tarayarak geçiriyor. Ara sıra yüzündeki sivilcelerle uğraşıyor; pudralanıp, kremleniyor. Daha da boş zamanı kalırsa şarkı söylemeye çalışıyor.

Saat 19:30 civarı, müthiş bir dolunay görünce, yemeği bıraktım. Güzel bir açı yakalamak için, fotograf makinesini kapıp, sadece bizim kaldığımız bu barınağın olduğu ormanda, bir bilinmeze doğru koşturdum. Ayağımda şıpıdık terlikler... Dolunayın kızıllığı aklımı başımdan aldı herhalde. Yanımda üçayak sehpa da yok. Kahretsin!.. İyi fotograf olmayacağını bilerek, defalarca deklanşöre bastım. Oldukça yakınımda hissettiğim bir tıkırtı üzerine, arkadaşlardan yüzlerce metre uzakta olduğumu fark ederek, titremeye başladım. Oysa sevgili dostum Ken, bu huyumu bildiği için, yıllar önceki deneylerine dayanarak, bana defalarca “Tayland’ın kuzeyinde, dağlarda yalnız dolaşma.” demişti. Arkadaşların yanına dönene kadar, arkamda bir sürü yaban hayvanı beni kovalıyormuşçasına koşturdum. Ama biraz sonra, arkamda sadece iki köpekçik olduğunu görüp rahatladım.

Trekkingin en güzel yanlarından biri dayanışma. Allah’ın ormanında zaten başka çaren de yok. Dayanışma, yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor. Aynı heyecanı paylaştığın insanlar, düşüp kalma endişesi, çekincesiz aynı yerde yatıyorsun, nefesler birbirine karışıyor. Kardeşinle yaşayamayacağın yakınlığı yaşıyorsun. Böylece, hepimiz uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi her telden sohbetler başlıyor, oyunlar oynanıyor. Yoksa gece nasıl geçecek?

Paul ve kız arkadaşı Yeni Zelandalı imiş. İki gün önce, lobideki bir gazetede Anzak Günü ile ilgili gördüğüm ilanı anımsadım. Burada yapılan 25 Nisan Anzak Günü ile bizdekinin niye aynı günde yapılmış olduğunu halen anlamış değilim. Çanakkale’de yapılan Anzak Günü’nden haberdar olup olmadıklarını sordum. İngiliz arkadaşların değil ama Paul’un bilgisi vardı. Biraz bu konuda konuştuk. Ona, Buket Uzuner’in Gelibolu (The Long White Cloud – Gallipoli) adlı romanını göndermeye söz verdim.

Oyun sırasında arkadaşlar bana, “Biz sana rehber yüzünden ‘Mama’ diyoruz, senin gerçek adın ne?” diye sordular. Böylece, adım Mama’dan Fatma’ya döndü.

Oynadığımız oyunlardan biri, çaprazlama birbirimize geçirdiğimiz kollarımız ve masaya yerleşen eller ile refleks kontrolü. Elin tek vuruşuyla yandaki vuruyor, çift vuruşta geri dönülüyor, üçlü vuruşta bir el atlayarak vuruluyor; hata yapan cezalı oluyor. Oyun özürlü olan ben, oldukça sık yeniliyorum. Buradaki yerlinin önerisiyle başka bir oyuna geçtik. Bardağın üzerine yerleştirilen peçete, lastikle sabitlenip, tam ortasına madeni para konuluyor. Oyuncular sigarayla peçetede birer delik açıyor, parayı kim düşürürse o cezalı oluyor. Cezalı, yarım bardağa yakın viskiyi içmek zorunda. Ben viskiyi sevmediğim için, bana bundan büyük bir ceza olabilir mi diye düşünüyorum. Birkaç kez affedildim, ama sonunda cezaya razı oldum. Zira viskiyi gazoz ile karıştırarak içiyorlar ve bana da denettiler. Hiç de fena değil. Ama bu kadar çok ceza alınca sonuç nereye varır onu bilemediğim için, arkadaşlardan izin isteyip yatmaya gittim. Bu defa barınakta şilteler var, rahatım yerinde. Gece yarısı gürültüye uyandım. Cezalılar, yatacakları yeri bulamayacak kadar sarhoş olmuş. Oliver ayakta duramıyor; karısının desteğiyle yanımdaki şilteye uzandı.

Dönüş günleri yaklaştıkça, yüreğime bir tahterevalli kuruldu. Bir tarafında yeniliklere açık bir göz ve merak; diğer tarafında yarenlere, kedime ve evime özlem... Gördüklerim tekdüzeleştikçe özlem tarafı; yeni bir görüntü, yeni bir seste ise merak tarafı ağır basıyor. İkisi arasında med-cezirlerdeyim.

26.03.2005 - Chiang Mai

Kimsecikler uyanmadan, fillerle sohbete gittim. Günün ilk ışıklarında vadi harika görünüyor; orman, meyve bahçeleri, nehrin ışıltısı bir başka.

Kahvaltımız yağda yumurta, karpuz, ananas, marmelat, tost ve berbat bir margarinden oluşuyor. Oliver uyanamamış. Uyandığında da tam bir akşamdan kalma durumu. Demek ki, viskileri götürmek için en çok o yenilmiş. Oysa O en deneyimli oyuncuydu.

Kahvaltı sonrası fillerle gezintiye çıktık. Yavru filler anneleriyle oyun oynamak isteyip ilerlememizi engelliyor. Resmen önümüzde nehirde su balesi yapıyorlar. Bebek her yerde bebekliğini gösteriyor; istediklerini de elde ediyor. Öyle tatlılar ki, iç sesim cüsselerini unutturup, “Al kucağına, okşa!..” diyor.

Daha sonra kano faslına geçildi. Nehirde hiç yüzmemişim. Zaten denizde de doğru dürüst yüzemem. Bu yüzden katılmak istemiyorum. Ama Gines’in ısrarlarıyla, çantamı onlarca kişinin olduğu ortada bir yere bırakıp, kendimi, can yeleklerini ve kaskı kuşanmış olarak, kanoyu nehre taşırken buluyorum. Aklımın çoğu, uluorta yere bıraktığım tek servetim olan fotograf çantamda.

Oliver, eşi Gilda, Gines, Lara, Paul (kolundaki dövme yüzünden, herkes ona Spiderman diyor), ben ve kano sahibi nehirle boğuşmaya başladık. Bir ara, kanonun yırtık olan bölümünden dışarı çıkan sol ayağım, kano ile koca bir kayanın arasına sıkıştı ve yeni bir kırık olayı ile karşılaştım diye ödüm koptu. Daha önce, iki kolum yine bir gezideki kazada Pakistan’da, sağ ayağım ise İstanbul’daki bir yaya kaldırımında kontrolünü kaybeden sürücünün arabasıyla üstünden geçmesiyle kırılmıştı. Panik olduk. Ama şükür ki ciddi bir sorun olmadı. Sadece ufak bir sıyrıkla atlatıp, bunu da denemiş oldum.

Nehrin durgun bir yerinde, bambu-kano keyfinden sonra inerken, bu kez de Oliver’in ayağı bambuların arasına sıkışınca yine panikledik. Ama şirin bir köyde yemek molası verince her şeyi unuttuk. Çantalarımız da buraya getirildi.

Her ne kadar turistik bir etkinlik de olsa, nehirdeki yaşam mücadelesinden sonra, karnım da doyunca artık fotografa sıra geldi. Makineyi kaptığım gibi nehir boyunca koşturdum. Bir ara iki kadın balıkçıya rastladım. Nehre girmişler, ellerinde birer ağ, neredeyse her ağ atışlarında birkaç balık yakalayıp, omuzlarında asılı olan kapaklı sepetlere atıyorlar. Ben bu balıkçı kadınlara kendimi kaptırmışken, bir motosikletli yanıma gelip, “Dönüş için sizi bekliyorlar.” dedi. Randevu zamanı konusunda benim kadar dakik olan biri için bu hiç affedilmez bir durum. Ama saate baktığımda, suçlu olmalığımı görüp rahatladım. Fakat bu başına buyrukluğum yüzünden, rehberle aram oldukça limonî. Oysa çantaları ona taşıtmadığım için mutlu olması gerekir. Çünkü organizasyonu yapanlar, koca çantalarla yola çıkarken, “Taşıyamazsan rehbere verirsin, nasılsa o bir at gibi güçlü.” diyorlardı.

Skoda taksiyle Chiang Mai’ye iki saatlik bir yolculukla döndük. Yağmur çiseliyor, toprağın kokusu içimde tatlı duygular uyandırıyor.

Bangkok’a dönüş için otobüse naklimize yaklaşık iki saat vardı. Bu zamanı, kanal kenarında yürüyerek ve pazarda gezerek geçidim. Saatimin kopan kordonu yerine yenisini aldım.

Dönüşte taksi tıka basa dolu; hatta içine sığmayanlar yanlara tutunarak ayakta gidiyor. Böylece otobüsümüze ulaştık. Bu otobüs, diğerine göre daha lüks. Yani en azından klima sistemini kapatmak mümkün. Ayrıca gelirken yaşadığım deneyimden sonra, yanıma gereğinden fazla giysi almışım. Koltuk arkadaşım orta yaşlı bir İngiliz; durmaksızın konuşuyor. Hızlı konuştuğu için, söylediklerinin yarısını anlayamıyorum. “Lütfen hızlı konuşmayın, benim İngilizcem iyi değil, sizi anlayamıyorum.” dediğimde, biraz yavaşladı. Trafik korkum yüzünden, huzursuz bir uykuya daldım. Tayland’da trafiğin soldan olması, Pakistan’daki kaza nedeniyle korkularımı gün yüzüne çıkarıyor.


27.03.2005 – Bangkok

Saat 06.00 civarı uyandım. Büyük bir şehre giriyoruz. Koltuk komşum, “Bangkok’a geldik.” dedi. Otobüs TAT ofisin (turizm bürosu) önünde durdu, sırt çantamı oraya bıraktım.

Khao San Rd.’a doğru ilerlerken, yolda hamur kızartanlara rastlayınca, şekerli olmasından korkarak minicik bir tane aldım. Aman Tanrım!.. Tam da anamın yaptıklarının tadında. İyi ki, daha önce bu hamurcuları fark etmemişim. Bunlar yüzünden, buradan kilo almış olarak dönebilirdim.

Tayland bir Seven Eleven cenneti. Her adım başı bir tane mevcut. Fiyatları ise bakkallara göre daha pahalı. Her yerde olduğu gibi, burada da bu tür yerlerden alışveriş etmek yerine, yerel dükkânları tercih ettim.

Khao San Rd.’un arka sokağındaki üstü kapalı piyango pazarına uğradım. Müthiş bir kalabalık. Kolay para kazanmanın gündemde olduğu gelişmemiş/az gelişmiş ülkelerde, halkın umudu piyango… Tezgahların üzerinde iplerle ve mandallarla tutturulmuş biletler, alıcılarla buluşuyor. Nasıl bir seçim yaptıklarını keşfedemedim, ama alıcılar biletler üzerine eğilmiş araştırarak şans arıyorlar. Pazarın çıkışındaki cadde üzerinde kocaman panoların önünde onlarca kişi elindeki bilete bakarak kazanıp kazanmadıklarını tespite çalışıyorlar, itişip kakışarak.

Buralarda tezgahlarda yemek, çorba, sos ve benzerlerini minicik beyaz şeffaf torbalara koyarak satıyorlar, insanlar da bunları herhangi bir yere oturarak veya yürüyerek yiyip, içiyorlar. Hemen her yerde hamaklarda oturan ya da uyuyan insanlara rastlamak mümkün.

Wat Po civarına gittim, pazarda dolaştım. Chao Phraya Nehri kıyısında balık kurutanları gördüm, fotograf için onlara takıldım. Sonra tekneyle nehirde dolaştım. Birkaç gün önce görüp merak ettiğim camiye oldukça zor ulaştım. Kapalıydı. İmamın annesi olduğunu söyleyen, 100 kiloluk, askılı elbiseli bir hatun, yine kendisi gibi olan kızını, bana camiyi gezdirmesi için görevlendirdi. Çin mahallesini, halleri dolaştım. İki tekne değiştirerek, Temple of Down’a geçtim. Oldukça etkileyiciydi. Stupaların üzerindeki rengârenk ve özenli seramik işler göz alıcı. Tapınağın içindeki halk ile Lamaların seremonisi ise görülmeye değer…

Burada giysi, hediyelik eşya vs.nin fiyatı Türkiye’dekinin en az yarısı. Khao San Rd.’dan ufak tefek bir şeyler alıp, bavulumu almaya gittim. Ne yazık ki, bıraktığım yeri bir türlü bulamadım. Meğer burada onlarca TAT ofis varmış. Oysa Ayuthaya turunda tanıştığım İngiliz arkadaş Christina bana sanki bir tane varmış gibi; “TAT ofistekilere benim arkadaşım olduğunu söyle, sana trekking için yardımcı olurlar.” demişti. İki saatlik bir arama ve telefon haberleşmesinden sonra, sırt çantamın nerede olduğunu öğrenebildik. Bu hem sinirlerimi bozdu, hem de bana müthiş zaman kaybettirdi.

Daha önce, havaalanına gidiş için Mama Tur’dan bilet almıştım. Çantamı oraya bırakıp, civarda biraz daha oyalandım. “Tayland’a gelip de balık yemeden dönülür mü?” deyip, kendime bir balık ziyafeti çekmek istedim. Fakat, balık iyi temizlenmediği için yarım bıraktım. Ama mısır, mango ve ananas ile keyiflendim.

Mama Tur’un minibüsüne balık istifi oturtularak, saat 21.00’de alana transfer olduk. Singapur’dan gelen THY uçağına oldukça geç giriş yapıldı.

Yanımda oturan arkadaştan yükselen dayanılmaz koku yüzünden boğulacak gibi oluyordum. Hosteslere, bu işe bir çözüm bulmaları için rica ettim; bol miktarda kolonyalı mendil verdiler. Güçlükle uyudum.

28.03.2005 Bangkok – İstanbul

Gidişi 10 saat süren uçak yolculuğu, dönüşte 11,5 saat sürdü. Saat 8 civarı alana indik. Çantaları eve atıp işe koşturdum.

Dayanılmaz sıcağa, sağlık sorunlarıma, zaman kısıtlılığından göremediğim yerlere rağmen güzel bir gezi daha bitmişti… Aklımın bir kısmı beni büyüleyen Tonle Sap’daydı. Neden nehirleri bu kadar seviyordum?… Oysa açık denize yakın bir köyde doğup büyümüştüm, ama düşlerimi süsleyen deniz kenarında değil de nehir kenarında bir evdi. Denizde özgürce kulaç atmak yerine, evimin önündeki nehirde ördeklerin özgürce süzülmelerini izlemek istiyordum. Her baktığımda bana nehir gibi görünen İstanbul Boğazı tutkunluğum da acaba kısıtlı düşlerimin sembolü müydü, enginlere bakmak beni aşıyor muydu? Tonle Sap nehrinden neden bu kadar etkilenmiştim? Oradan ayrılırken yardan ayrılırken duyulan acının benzeri yüreğimi neden kasıp kavurmuştu? Ama daha gidilecek yollar vardı. İşe gitmek için bindiğim otobüste yeni planlarıma başlamıştım bile; ekim veya kasım ayında Myanmar ve Laos… Oralarda, sınıra yakın Mekong ırmağı beni bekliyordu, eğer yaşam izin verirse sadece birkaç ay sabretmem yeterliydi.

Istanbul, 30.05.2005 - Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home