Pazartesi, Mart 27, 2006

Tayland - Kamboçya Güncesi -2-

17.03.2005 Siem Reap

Bugün yeniden Angkor Wat’tan geçip Krol Romess, Preah Khan, Banteay Prei, Prasat Krol Ko, Neak Pean, Ta Som ve East Baray’da East Mebon, Prasat To tapınaklarını gördük. Dünkü gruba göre birkaç kilometre daha uzak. Tapınakları hayranlık ve keyifle izleyerek dayanılmaz sıcakta zamansızlıktan koşturup duruyorum.

Buralarda herkes güler yüzlü ve nazik. Kadın erkek, çoluk çocuk hiç çekinmeden fotograf çekebiliyorum. Çevrede oldukça bol köpek görüyorum. Genellikle yavru köpekler. Acaba büyükleri pişirip yiyorlar mı? Çünkü ‘scarab’tan (bok böceği) kurbağaya kadar, sinek hariç, yaşayan her şeyi yiyorlar. Henüz ağzıma meyveden başka bir şey süremedim. Günlerim anamın ekmeği, zeytin, muz ve mandalina ile geçti. İlk kez Tayland’da rastlayıp aldığım mangostin adlı nefis bir meyve burada da var. Ama bir daha alamadım, çünkü oldukça pahalı. Kilosu 3-4 Dolar arası. Bir ara pameloyu da denemeliyim. Görünümü limon ile greyfurt karışımı bir meyve, ama oldukça iri.

Kamboçya kadınları sokaklarda yıkanıyor, önlerine oturttukları çocuklarının bitlerini ayıklıyor, ya da kendilerininkini ayıklatıyorlar. Kısaca her şey sokakta yapılıyor.

Lamalar, tapınak civarındaki barınaklarının yanında, ellerinde jiletle önlerine oturttukları gencecik çocukları, sanırım yeni Lama adayları tıraş ediyorlar. Böylece çocukların başında hiç saç bırakmadıkları gibi, kaşlarını da kazıyorlar.

Öğleden sonra Siem Reap’a şehir merkezine gidip uçak bileti tarihini değiştirdim. Madem ki Myanmar’a gidemiyorum, bari başşehir Phnom Penh’i de görerek, Kamboçya’nın iki önemli kentini görmüş olayım. Belki bir daha buralara gelemem. Gerçi benim gibi uzun süredir Angkor Wat hayaliyle yaşayan benim sevgili gezgin arkadaşım Yarser’e “Buradan çok etkilendim. Belki bir kez de beraber geliriz.” diye dün mesaj atmıştım, ama yaşamın nelere izin vereceği belli mi olur. President Hava Yolları’nın her gün uçağı yokmuş. Bileti 22 Marta değiştirdim.

Fakat, elimde uçak bileti olmasına rağmen, çevreyi tanımak için Phnom Penh’e otobüsle gitmeye karar verdim. Bu fikrim de değişti. Thea otoyolun çok kötü ve riskli olduğunu, ayrıca yolculuğun daha uzun sürdüğünü söyleyerek, beni motorlu tekne/gemi ile gitmeye ikna etti. Böylelikle 25 Dolara tekne bileti aldım. Oysa otobüs ücreti 4 Dolardı. Biraz da kenti ve kentteki yaşamı tanımak istiyordum. O nedenle el işi giysi, takı, kurutulmuş balıklar, sucuklar, tik ağacından yapılmış çeşitli eşyaların satıldığı kapalı çarşıları ve civarı dolaştım. Sonra yemyeşil çimenlikli ulu ağaçların altında güzel bir parkta, Thea ile oturup kola içerek sohbet ettik.

Öğleden sonra, Angkor Tapınaklar topluluğu yakınında, kentin içme suyunu sağlayan bir gölete rastladım. Rengârenk lotus çiçekleriyle çekici görünüyordu. Ayrıca içinde onlarca insan su bitkileri ve atıkları temizliyordu ve bunların çoğunluğu kadındı. Kadınların, başındaki şapkalar ve giysileriyle, göğüslerine kadar suyun içindeki çalışmaları, ıslak ve çamurlu giysileriyle dışarı çıkışları müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Ben Thea’yı çığlıklar atarak durdurup, fotografa koşturunca; benim bu halime onun yüzündeki şaşkınlık, benim gördüklerime bakışımdan farklı değildi.

Daha sonra Rahal’da Pre Rup, Prasat Neak Leang tapınaklarını gördüm. Banteay Kdei tapınağında çocuklara şeker verirken, polis olduğunu gösterdiği kimlikle kanıtlamaya çalışan biri karşıma çıktı ve bana ıssız bir köşeyi işaret edip bir şeyler söyledi. Onu tersleyip kendimi tapınağın dışına attım. Girişteki görevliye durumu aktarıp “Bu ne demeye geliyor?” dedim. O da turizm polisine şikayet etmemi söyledi. Oldukça sinirlendim. Bir de bununla mı zaman kaybedeceğim. Kendimi, bir seyir mekanı olan nefis bezemeli Elegant Terasa atıp, gölü izleyerek sakinleşmeye çalıştım.

Oradan Pradak’a geçip, Prasat Komnap, Prei Prasat’ı gördük ve Neak Pean tapınağında günbatımını bekledik. Civarda yüksek bir tepe olmadığı için, tapınağın üzerinde günbatımını bekledim. Ama sisten dolayı güzel bir görüntü oluşmadı. O sırada Yarser aradı. Ayrıca yanıma birkaç öğrenci geldi, onlarla sohbet ettik.

Günbatımından önce, tapınağın etrafındaki dere mi gölcük mü anlayamadığım bir su birikintisinde, insanlar maden çıkarır gibi uğraşıyordu. Meğer burası da bu bölgenin içme suyuymuş. İçindekiler de temizlik yapıyorlarmış. Topladıkları taş, toprak, çöp ve yeşil bitkilerden oluşan bir balçığı konteynıra yükleyip, raylı sistemle bir kamyona dolduruyorlardı. Çevreye iğrenç bir koku hakimdi. Ama akşamın adeta çevreyi yalayıp geçen bu yumuşak ışığındaki görüntü benim için olağanüstü bir durumdu. Ben kendimi kaptırmış onları fotograflarken, üzerimdeki devasa bir ağaçtan önümdeki yüksek otlara bir şey düştü. Bir yılanmış… O benden ben ondan korkup, farklı yönlere kaçıştık.

Buralılar, suda yaşayan tüm canlıları; ot, böcek, balık vs. toplanıp yiyor. Aynı sudan içiyor ve yıkanıyorlar. Yani her şey için aynı suyu kullanıyorlar. Göründüğü kadarıyla buna su demek mümkün değil; daha çok kanalizasyona benziyor. Zaten kaldığım yerdeki musluk suyu da deniz ürünleri kokuyor. Tüm bunlara rağmen insanların yüzleri ve vücutları güzel; elleri ise, kelimenin tam anlamıyla enfes. Erkeklerin çoğunun tırnağı uzun. Uzundan da öte, çok uzun tırnakları var. Hatta iki santim uzunluğunda tırnak gördüğüm oldu. Ama elleri öyle zarif ki, tırnaklarını göz ardı edebiliyor insan.

Dönüşte duş alıp aşağıya indim. Pansiyonun sahibesi gelmiş. Çok genç ve güzel bir Japon kadın... Kamboçyalı bir doktora aşık olup buraya yerleşmiş. Akşam yemeğinde ne alırsınız sorusu üzerine, buranın yemeklerini yiyemediğimi söyleyince, kendisinin de yiyemediğini ve istersem mutfağı kullanabileceğimi söyledi. Böylece kendime patlıcan, patates ve biber buldum, bunları küçük küçük doğrayıp kızartarak, keyifle yedim. Onlar da tadıp, beğendiklerini söylediler.

Bu sırada buranın motosiklet sürücüsü Va ile sohbet ettik. Pek çok konuda fikir ve bilgi sahibi... Onunla sohbet etmek keyifli. Söz döndü dolaştı bitirdiği okula geldi. “Ben bu sokakların üniversitesinden mezunum.” dedi. Şaşırdığımı görünce açıklama getirdi: 28 yaşında imiş, hiç okula gitmemiş, 22 yaşından sonra okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş. Her boşlukta kütüphaneye gidip araştırma yapıyormuş. Kendini diplomasız ve aptal olarak niteliyor. Bana göre çok akıllı ve birikimli biri. “Madem bu kadar çok istiyorsun, neden sınavlara girerek diploma alıp okumaya devam etmiyorsun?” dedim. Burada böyle bir olanak yokmuş. Eğer böyle bir şansı olsaydı, bugün çok farklı bir yerde olacağından eminim.

Va’dan Khmer dilinde birkaç sözcük öğrendim: JUM RIAP SU: Merhaba, RIER TREI SU SLDAI: İyi geceler, SLIM AND JUYN: Lütfen, AGUN: Teşekkür…

O bu sohbetimiz sırasında, Kızıl Khmerlerin Lideri Pol Pot’un yardımcılarından birinin bugün bir yerde başkan olduğunu söyledi. Birden tüylerim ürperdi. Nasıl olur, dedim. Va ise bana şu açıklamayı yaptı: “O değişti. Oldukça iyi ve başarılı bir başkan. Biz onun bizim için iyi şeyler yaptığına inanıyoruz.”

ABD’nin Vietnam işgaline karşı güçlenerek, 1975 yılında Pol Pot başkanlığında iktidara gelen Kızıl Khmerlerin yönetimde kaldıkları dört yılda, ülkelerinde sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurmak adına iki bine yakın bilim adamı ve aydın, hatta çocuklara karşı yaptıkları soykırım... Sosyalizme inanan biri olarak beni utandırıyor. Bunlar ‘kızıl’ olamaz; olsa olsa ‘Kara Khmer’ olur diyeceğim, ama böylesine akılcı bir bağışlayıcılık içindeki insanların yanında, renkleri kirletmenin bir anlamı olamaz.

Günümüzde de bizler Hayyam, Mevlana, Yunus gibilerin felsefesini ifade eden sözlerinden örneklerle birbirimize yol göstermeye çalışıyoruz. Ama hangimiz bunları yeterince uyguluyoruz? Burada Mevlana’nın, “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” sözü nasıl da yerli yerine oturuyor. Yazık ki ben de Va’nın anlattıklarından bazı şeyleri anlayamıyordum.

Oldukça geç bir saatte yattım. Thea’nın her gün fiyatı artırmasına bozulup, “Yarın dinleneceğim.” demiştim. Ama sonra kararımı değiştirip, yatmadan önce, “Eğer uygunsan Banteay Srei, Banteay Semre ve Tonle Sap’ı görmek için 20 Dolara okey, sabah 6’da gel.” diye mesaj yolladım. Eğer sabah 6’da o gelmemişse, başka birine bakarım. Böylece yine işin kolayına kaçmak istedim. Yeni biriyle uğraşmak yerine, sorunlarla idare etmek gibi...

18.03.2005 – Siem Reap

Saat beşi geçiyordu, uyandım ve aşağı indim. Thea gelmemiş. Binanın girişinde herkes, köpekleriyle yerdeki bir şilteye uzanmış uyuyor. Üstlerinde de sinekten koruyucu, dikdörtgen bir kapak şeklinde cibinlikleri var.

Bir süre Siem Reap Nehri boyunca yürüdüm. Bugün benim için iki önemli olayın yıldönümü; biri Çanakkale Zaferi, diğeri şimdi görüşmediğim ama sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü. Beynim uğulduyor, elim telefona gidecek diye ödüm kopuyor. Oysa ikisi de benden bîhaber. Bugün de olamadım Çanakkale’de. Eminim ki O da doğum gününü, kılıcı, kını anımsadığımı bilmiyor. Oysa hiçbiri aklımdan çıkmış değil. Neyse ki bir tuktukcu seslendi de… Biriyle konuşmaya başlayınca, iç konuşmalar sustu. Angkor Wat ve Angkor Tapınaklar grubunun çok daha uzağında olan Banteay Srei ile Banteay Samre için, uzun bir pazarlık sonucu 10 Dolara anlaştık. Yol gerçekten çok uzun ve bozuk. Ama yol boyunca buradaki yaşamı izleyip fotograf çekmek çok hoş oldu.

Banteney Serie ve Banteney Samre tapınakları oldukça ilginçti. Hindistan ve Nepal’de, kutsal cinsellik Kamasutra betimlemelerini tapınaklarda izlemeye alışmıştım. Burada tapınaklarda ilk dikkati çeken, çıplak göğüsleriyle, zarif Aspara dansçılarıydı. Şimdi de ‘lingum’, yani erkeklik organı figürleri... Bu figürü oluşturan üç tanrı; Şivnu, Şiva ve Buda. Tapınağın ortasındaki boşlukta, sömürgenlerin kaçıramadıklarından bir lingum heykelciği vardı. Kaçırdıkları da onlara yetmemiş ki, tatmini burada aramaya devam ediyorlar… Böylece Tayland ve civarında seks turizmi, hatta çocuk seks turizmi bedbaht edilen gencecik bedenlere rağmen, gelir kapısı oluyor. Hatta, “daha fazla turist, daha fazla turist” diye çığlık atıyorlar. Neden Tayland’da tusunami felaketinde ilk kurtarılanlar turistler oluyor?

Yanıma aldığım filmler yetmeyecek gibi... Angkor Wat’ı yeniden tavaf edip, bütün rölyefleri bir kez daha izledim. Angkor Wat’ı yeniden görmek beni mutlu etti. Ayrıca başka bir sürpriz ile karşılaştım; özel giysili insanlar, Aspara dansının yapıldığı giysilerle kızlar, gelin ve damatlar... Konuştuğumuzda öğreniyorum ki, bunlar gerçek gelin ve damat değiller, sadece fotograf ve film çektirmek için giyinmiş öğrenci gençler. Tapınağın en güzel mekanlarını kullanıp, poz veriyorlar. Ben de bu fırsattan yararlanıp, bol bol film harcıyorum. Bu saatte iyi bir fotograf üretmenin mümkün olmayacağını bilerek...

Tapınak yolları üzerinde müzik yapan birkaç gruba rastladım. Yerel ve ilkel görünümlü aletlerden oldukça güzel sesler çıkarıyorlar. Grubun birini oluşturan erkeklerden ikisinin bacağı takma; sanırım mayın kurbanları. Diğer grup ise, bir baba ile çocuklarından oluşuyor. Çalgıları dillendiren minicik elleri, sevimli tavırları ve incecik sesleriyle, Khmer müziğinden örnekler sunuyorlar.

Tapınaklarda hummalı bir temizlik çalışması var. Her yerde görevliler, ellerinde süpürge ve el örgüsü sempatik faraşları ile temizlik yapıyorlar. Tapınakların aksine kentte ise, nehir kıyıları ve pazarlara yakın bölgeler oldukça pis.

Angkor Wat’ın çıkışında minik bir hortuma tanık oldum. Hemen kırk-elli metre önümüzden tozu-toprağı toplayıp alıp götürdü. İlginç ve ürkütücüydü.

Bugün şehir dışında bir pazarı dolaştım. Hayatımda bu kadar güzellikle iğrençliği bir arada başka bir yerde görmedim. Güzellik diyorum, bunlar satılan el emeği göz nuru el işleri, meyve, sebze, mantar vs… Çirkinlik ise koku ve böcek türü yiyecekler, tabii ki bunlar da sadece bana göre çirkinlik, onlar bunları afiyetle yiyorlar. Angor tapınağı önünde, pişirip bir tepsiye koyarak satmakta olduğu pırıl pırıl ve simsiyah bokböceği ile ilgilendiğimi gören bir satıcı, bana nasıl yeneceğini böceği çıtlatıp içinden bembeyaz etini çıkarıp ağzına atarak gösterdi ve denemem için ikramda bulundu; ne yapacağımı şaşırdım. Ben de ona yemekte olduğum zeytinden ikram ettim, iğrenç bir şey görmüş gibi yüzünü buruşturdu. Ne diyeyim?.. Alışkanlıklar işte…

Pansiyona döndük. Tuktukcuya, beni Tongle Sap’a (göl kenarına) götürmesi için fiyat sordum, 8 Dolar istedi. Çok fazla geldi, onunla gitmekten vazgeçtim. Yollar çok bozuk olduğu için, oraya tuktuk ile gitmek yerine, motosiklet ile gitmenin daha doğru olacağı konusunda zaten Va beni uyarmıştı.

En iyisi odaya gidip biraz dinlenmek ve ondan sonra dışarı çıkmak, diye düşündüm. Önce fotograf makinelerini ve objektifleri temizledim. Sonra duş alıp, kendimi dışarı attım. Eğer odada kalırsam yorgunluktan uyuyacağım.

Göle gitmek için, nihayet tutuculuktan vazgeçip bir motosikletliye sordum; 5 Dolar istedi. Sonra 2 Dolara anlaştık. İyi ki anlaşmışız, tek kelimeyle olağanüstüydü. Bir ara, fotograf derdine motosikletten inerken, bacağımı egzoz borusuna değdirip yaktım. Ama olsun, nasılsa rahmetli halamın dediği gibi yaması kendinden… Böylece motosiklete binmeyi de denemiş oldum.

Göle yaklaşırken, polis durdurup 12 Dolar istedi. “Sadece bakıp döneceğim. Bu ne parası?” deyince, para almadı. Sanırım, bu ücret teknelerle gölde gezecekler içinmiş.

Yağmur zamanına göre şu anda sular çekilmiş. Göl yağmur suları ile büyüdüğü için, yol diye bir şey yok. Toprak bir zeminde, bata-çıka ilerliyoruz. Motosiklette zıplamaktan, kaba yerlerimin harap olduğunu söylememe gerek yok. Ama gölü ve oradaki yaşamı görünce, acıyı falan unuttum. Bu ıssız yolu karanlıkta dönmek istemediğim için, çok kısa bir süre fotograf çektim ve geri döndük.

Bazen yeni yerler görmek için yaptıklarıma şaşıyorum. Allah’ın bilinmezinde, inin-cinin top oynadığı bir mekânda, motosikletçi çocuk seni öldürse kimse duymaz. Sen hangi cesaretle buralara yalnız başına geliyorsun?

Günbatımı yaklaşıyor ve güzel olacağa benziyor. Sürücüden bir yerde mola vermesini rica ettim. Sazlar üzerinde, yüksek bambu direkler üzerine kurulu, tamamı bambudan yapılmış ve üzerinde ‘Restaurant’ yazan bir kulübede mola verdik. Günbatımını en iyi izleyebileceğim bir yere kumaştan bir hamak kurup, beni de içine buyur ettiler. Vallahi ben buna oturmayı bile bilmiyorum. Neyse ellerimizde kola, sürücümle güneşi izlemeye başladık. Karşımızda minicik bir tepe, tepenin eteğinde tapınak ve kilise var. Hemen yanından güneş aşağı doğru süzülüyor, inanılmaz bir kızıllıkta. Ben elimde fotograf makinesi, iyi bir kompozisyon yakalama derdindeyim. Ufuk çizgisine yakın yolda, manda ve öküz arabaları ile bisikletliler tozu dumana katarak geçip duruyor. Aniden çöken bir sis tabakası, benim kıpkırmızı güneşimi içine hapsederek, o güzelliği objektifle zaptetmemi engelledi. Hevesim kursağımda, geri dönüyoruz. Kente yaklaştığımızda bir pazar görünce, sürücüye ücretini ödeyip ondan ayrıldım. Börtü-böcek, meyve, sebze, güler yüzlü satıcı-alıcılar... Bundan iyi fotograf çekilecek ortam mı olur? Hemen pazara daldım. Tek sorun, havanın kararması.

Hemen her yerde küçük tezgâhlarda plastik içecek şişelerine doldurulmuş benzinler satılıyor. Benzini biten araç sürücüleri, bunları alıp depolarına dolduruyor. Kentte sadece birkaç yerde aydınlatma ve trafik ışığı var. Birçok araba plakasız. Motosiklet ve tuktukların ise plaka derdi zaten yok. Tüm bunlara rağmen tuktukcu ve motosikletlilerin Angkor şehrinde müşteri taşımak için giymek zorunda oldukları bir üniformaları var, onu giymeden bu bölgelere giremiyorlar. Üniforma dedikleri, gri bir yelek ve üzerinde bir numaradan ibaret.

Yanımda tarak taşıma alışkanlığı olmadığı için saçımla başım dertte. O da istemediğim kadar çabuk uzuyor. En iyisi kestirmek. Bir kuaför görüp fiyat sordum, 2 Dolar. Kestirmekten vazgeçtim. Burada her şeyin fiyatının 1 Dolar olmasına alıştık ya, 2 Dolar çok geldi. Hava iyice karardı. Şehirde ciddi bir ışıklandırma yok. Sadece restoran ya da satış yerleri aydınlatılmış. Abartılı ışıklandırılmış bir restorana rastladım. İçeride düğün eğlencesi vardı, ilginç geldi. Rica ettiğimde fotograf çekmeme izin verdiler. Ama gelinle damat ortada yok.

Pansiyona döndüm. Oldukça kalabalık. Artık sadece pansiyon çalışanı değil sohbet arkadaşım da olan Va, müşteriler gittikten sonra yemek yapabileceğimi söyledi. Bu akşam kendime havuç, biber ve patlıcanlı pilav yaptım. Bizim Avustralyalı da geldi. O bet sesiyle, durmadan ve hızlı hızlı konuşuyor. Yarın Pnohm Pehn’e gideceğim deyince, beraber gidelim dedi. O otobüsle gidecekmiş. Tekne biletim olduğunu söyleyip ondan kurtuldum. Onunla sohbetin sonu pek iyiye varmıyor diye, notları yazmaya koyuldum. O da bir süre abuk sabuk TV kanallarını izleyip bana laf atarak dikkatimi dağıttı.

Geç bir saatte, konaklama ücretini ödemek için, resepsiyon olarak kullanılan masanın yanına gittiğimde fark ettim ki, motosikletli çocuğa 2 Dolar yerine 21 Dolar vermişim. Ne denir, kısmetten çıkmış. Geceleme için 4 x 4 = 16 Dolar, kahve için 4 x 0,50 = 2 Dolar, Yemek için 2 Dolar, Ekmek için de 1,25 Dolar.

Buradaki insanların nezaketi, güler yüzlülüğü ve hoşgörüsü neden kaynaklanıyor acaba? Civarda ne bir kavga gürültüye rastladım, ne de asık suratlı birine. Müşteri kapma kavgası ya da üzerine saldırma gibi bir durum asla yok. Sadece kibarca davet ediyorlar. Dilenciler bile böyle. Bayon’daki VII. Jayavarma’nın (en önemli Khmer krallarından biri) taşa nakşedilmiş yüzü örneği, herkesin yüzü gülümsüyor. Aslında bugünün insanının gülüşünde, geçmişte yaşanan acıların burukluğu da sezilmiyor değil hani…

19.03.2005 – Siem Reap – Phnom Penh

Sabah olmadan birkaç kez uyandım. Telefonun şarjı bittiği için saati kuramamıştım. O yüzden geç kalırım diye endişe içindeyim. Neyse, sonunda 05:30’a doğru kalkıp hazırlandım. Otelden alınış saatim 05:40’dı. 05:45’de bir otomobil geldi. Dün akşam göle gittiğimiz yolu izleyerek diğer yolcuları da aldık. Taksinin önüne ben, arkaya dört kişi... Bir Alman, sevgilisinin kucağına oturmak zorunda kaldı. Son kalan bir kilometreyi de dün gittiğimiz yolun biraz solundan gidip, limana vardık. Burası, minicik bambu kulübecikler ve kayık evlerden oluşan tipik bir yerleşim alanı. Bambu teknelerdeki kadın, erkek, çoluk, çocuk satıcılar adeta bir şölen havasında. Teknelerle pazarcılık yapılıyor, insanlar, hayvanlar ve eşyalar taşınıyor. Kısaca, göl üzerinde yaşanıyor. Ne yazık ki göl iğrenç kokuyor.

Motorlu teknelerin içinde kerevet ve bambu koltuklar var. Bizim gideceğimiz tekneye sırt çantamı bırakarak, fotografa dalmış ve birbirine bitişik sandallar üzerinden geçerek, tekneden uzaklaşmışım. Geri döndüğümde bizim teknenin kıyıdan uzaklaşmakta olduğunu görüp güçlükle yakaladım. Motorlu kayığın hızı yüzünden, gölün pis suları üstümüze başımıza sıçrıyordu. Yaklaşık 20 dakika bununla gidip, gölün içindeki iskeleye bağlı bir tekneye transfer olduk. Bu sandalı kaçırsam da çantam için endişelenmeme gerek yokmuş. Çünkü bugün buradan bir tek bu tekne hareket edecekmiş. Buralarda hırsızlık gibi bir olay da yok zaten. Nasılsa fark edip, benim çantamı da bu tekneye yüklerlerdi.

Teknenin bir kapalı bir de açık bölümü var. Bana bilet satarken, bizdeki deniz otobüsü benzeri bir fotograf gösterip, hangi koltuğa oturmak istersin diye sormuşlardı. Ben de izleme kolaylığı olsun diye cam kenarını, 5 numaralı koltuğu seçmiştim. Oysa numara falan hak getire. Ben açık alanda olmayı tercih edip; koltuk, sandalye olmadığı için bir yere uzandım. Bu arada çevredeki inanılmaz görüntüleri fotograflamıyor, fotograflamaya çalışıyorum. Zira tekne uçarcasına gidiyor. Gölün suyu kahverengi ve çamur deryası. Ayrıca çok sığ. Bu nedenle, sık sık teknenin motoruna bir şey sıkışıyor, görevliler göle inip motora sıkışan moloz vs.yi temizliyor, sonra yolumuza devam ediyoruz. Teknedeki problemler yüzünden, motordan havaya çamurlar yükseliyor. Güneş dayanılmaz bir şekilde yakıyor, ama teknenin içi hiç de keyifli değil. Şalımla vücudumun açıkta kalan yerlerini örtüp, kısa ama güzel bir uykuya teslim oldum. Zaten herkes bir yerlere uzanmış uyuyor. Uyandığımda halen göl üzerindeydik. Biraz sonra göl bitip nehir başlıyor. Nehir ayrı bir şenlik. Yanınızdan geçen tekneler, insanların giysileri, sizi sanki yüzyıllarca öncesine götürüyor. Hatta uzaklarda birkaç yelkenli tekne bile gördüm.

Bir ara kıyıda irice bir tekne göründü ve bizim tekne ona yanaştı. Ondaki yolcular bizim tekneye, bizimkindekiler de diğerine transfer olduk. Bu transfere çanta ve bavullarla başlandı, bize bir açıklama yapılmadı. Çantalarımız diğer tekneye taşınınca biz de ona geçeceğimizi anladık.

Sıcaktan bunalan manda, inek ve köpeklerin nehre girip yıkanmalarını tekneden izliyorum. Siem Reap’daki gri mandaların aksine, buradakiler simsiyah olarak, boz bulanık akan Tonle Sap’ın sularından çıkıyorlar.

Şaşılası bir durum... Bizim tekne tozu dumana katarak ilerlerken, on-onbeş metre yakınımızda minicik çocuklar, yalnız başlarına bambu teknelerde ve bunları bambu çubuklarla kıyı boyunca iterek nehirde dolaşıyorlar. Nehrin kıyıları sanırım çok daha sığ. Gölün ve nehrin üzerinde pek çok yerde nilüferler, su bitkileri var ve tekneler bunların üzerinden geçip gidiyor.

Bir kez daha tekne değiştirdik. Bu teknenin üst güvertesi bombeli. Bu yüzden mi yoksa güneşten mi, kimse burada oturmuyor. Burayı tercih eden sadece üç beş kişiden biriydim. Sonra diğerleri de gitti, ben tek kaldım. Ayağımdaki çorapları, kayarım endişesiyle çıkartmıştım. İki saat sonra, ayaklarımın üstünün acıdığını fark ettim. Güneş yanığı olmuş.

Bu sırada yanıma gelen bir Kamboç ile sohbet ettik. Kamboç halkının yüzü bizim bildiğimiz tipik Asyalılara hiç benzemiyor, oldukça güzel hatlara sahipler. Yüz hatlarının muntazamlığı ve ellerinin zarifliğinden Kamboç olduğunu anladım. Ama akıcı İngilizcesi yüzünden, nereli olduğunu sormak gereği duydum. İş için sık sık yolculuk yapıyormuş. İlk kez nehir yolunu kullandığını söyledi. Şehirlerarası yolculuklarını ya uçakla ya da arabasıyla yaparmış. Ama bugün bu yolu tercih etmiş.

Buradaki insanlara şaşıp kalıyorum. Bu kirli sularla, giydikleri giysilerin beyazlığı ve ellerinin zarafeti tam bir tezat oluşturuyor. Oysa bildiğim kadarıyla, su ve toprakla uğraşan insanların elleri çabuk yıpranır. Kendi üstüme başıma bakıyorum, pislik içinde. Kendimden utandım.

Sorum üzerine, tekne değiştirmenin derinlikle ilgili olduğunu söyledi. Ayrıca ondan, Khmer dilinde Tonle’nin ‘nehir’, Sap’ın ‘tuzsuz’ demek olduğunu öğrendim. Va da bana muson zamanı genişleyen Tonle Sap’ın Güney Asya’nın en büyük gölü olduğunu söylemişti. Artık yarım saatlik yolumuz kalmış. İstanbullu ve Müslüman olduğumu öğrenen ve kendisi Budist olan yol arkadaşım, uzaktaki bir camiyi gösterip, buranın Müslümanları olan Chamlar hakkında; onlar çok yıllar önce Vietnam’dan gelerek buralara yerleşmişler dedi.

Bir fotografçı için söylemesi çok ayıp ama, buraları fotograf ile tam anlatmak mümkün değil. Bir daha buralara yolum düşerse, mutlaka video kamera ile gelmeliyim, diye düşündüm.

Bir daha böyle ilginç görüntülere tanık olur muyum, bilmiyorum. Buraya gelinceye kadar okuduklarımdan bildiğim Kamboçya; Angkor Wat ve Ölüm Tarlaları’ydı. Bugün buna Tonle Sap’daki yaşam eklendi. Buradaki yaşamı görünce, Güney Asya’nın en büyük nehri Mekong’u merak etmiyor değilim. Ama bu gezide Tonle Sap ile yetinmek zorundayım.

Khmerler, Daylar, Vietnamlılar, Çinliler, Hint-Malaylar gibi birçok halkların mozaiğinden oluşan Budist ülke Kamboçya’da, diğer dinlere mensup azınlıklar da var. Bunların başında Müslümanlar geliyor. 1993 yılından beri barış süreci yaşanan bu ülkede, halen mayınların tehdit oluşturduğu söyleniyor. Kralın ise, yönetimde çok ciddi bir etkisi yok.

Kente yaklaşırken birkaç katlı turistik bir gemiye de rastladık. Sanırım sadece çok derin yerlerde çalışıyor.

Altı buçuk saatlik yolculukla Phnom Penh’e vardık. Metal merdivenlerle çıkılan bekleme yerinde, elinde “Sunday Guest House Ms. Satma” yazılı kağıt tutan birini gördüm. İsmimi yanlış yazmışlar. Yanına varınca, “Sizin için Siem Reap daki 13th Villa pansiyondan Va aradı.” dedi. Oradan üç kişiyi daha otomobile alıp, pansiyona vardık.

Yolda yüksek binalar, işlikler ve uluslararası firmalara ait binalar görülüyor. Tayland’da yerel para birimi Baht olmaksızın alış veriş edilmezdi. Burada ise, resmi para Riyal olmasına rağmen, her şeyin bedeli Dolar ile ifade ediliyor. Bilmeyen biri, resmî paraları ‘US Dolar’ sanır.

Otelin geceliği 4 Dolar. Odada vantilatör, banyo ve tuvalet mevcut, ama alçak tavanlı. Ayrıca burası Siem Reap’a göre daha sıcak. Bir duş alıp yatağa uzandım, uyuyakalmışım. Rüyamda, özlediklerimi görmüştüm, içime bir sıkıntı düştü. Bir şarkı tutturdum “Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm…” Fazla efkarlanma at dışarı kendini deyip, çevreyi dolaştım. Büyük şehirlerin sevimsizliği var. Sadece şehir merkezinde trafik ışıkları var, ona da aldıran yok.

Büyük bir marketten su, balık konservesi, ekmek ve La vache qui rit peynir (bizdeki üçgen karper benzerinin Hollanda üretimi) buldum. Demek ki, burada meyve ile yetinmek zorunda kalmayacağım.

20.03.2004 - Phnom Penh

Erkenden kalkıp yürümeye başladım. Bizim bulunduğumuz ana cadde asfaltlanmak için kazılmış. Her yer toz toprak içinde. Ağız burun kapatmadan ilerlemek mümkün değil. Burada tuktuk yerine bir motosik kiralamayı düşünüyorum. Ama kime sorsam İngilizce bilmiyor. Oysa Siem Reap’daki sürücülerin hemen hepsi İngilizce konuşabiliyordu. Neyse... Sonunda biri ile çat pat anlaştık. Bir gün için 8 Dolar istedi, ama 5 Dolar’a anlaştık. İlkelliğimden, motosikletin oturma mekanının uzun ve arkasında tutacak yer olmasına da dikkat ediyorum. Motosiklet dediysem, bizdeki Hondalar anlaşılmasın. Bisikletin biraz daha gelişmişi bir aletten söz ediyorum. Buralılar, genelde beş-altı kişi bunlara doluşarak seyahat ediyorlar.

Etrafı dolaşmaya başladık. Tapınakların çoğu kapalı ve bahçeleri pislik içinde. Lamalar ve Lama adayları bahçelerde dolaşıyor. Buralarda zaman kaybetmek yerine, daha önceleri hapishane iken soykırım müzesine dönüştürülen Toul Sleng’e geçtik. Burası da oldukça pis ve bakımsız. Fakat bu iğrenç kıyımı anlatmak için iyi düşünülmüş. Katliamın görüntüleri, katliam aletleri ve hücreler insanı ürpertiyor. Elimde olmaksızın aklım, adı ‘Four Seasons’ konularak otele çevrilen Sultanahmet Cezaevine kaydı. Ölmeseler de nice değerli insanımızın sağlığının bozulmasına neden olan bu yer de, içinde harcanan insanlara ait belge ve eşyalarla bir müzeye dönüştürülemez miydi? Oysa Doksanlı yılların başında yıkıntı halindeyken orada yapılan etkinliklerden bunu ummuştum, yazık ki sonuçsuz kaldı.

Soykırım müzesinde iki fotograf sergisi vardı. Biri üst üste baskı ve solarizasyon tekniği ile yapılmış, işkence ve ölüm konulu, diğeri 15 Mart 2005’de açılmış, Kızıl Khmerlerin katliamından kurtulmuş geçlerin minicik vesikalık fotografları yanında bugünkü yaşamlarındaki portreleri ile “Ghosts of Toul Sleng” isimli Stefan V. Sensen’ın sergisi. Bu acıların fotograflarını izlemek bile insanın yüreğini sıkıştırıyor. Kendimi bahçeye zor attım. Bahçenin çiçekli ağaçlarını görüp, mis kokularını alınca, her şeye rağmen insanın umudu da çiçekleniyor.

Siem Reap’daki gibi, burada da Aspara dansözlerinin dansını izleyecek mekân bulamadım. Tiyatrolar kapalı. Sadece haftada bir gün bu dansı izleme şansı varmış. Sanırım büyük otellerde izlemek mümkün. Ama ben turistik bir tarzda sunulacağını düşündüğüm için araştırma yapmadım.

Kraliyet Sarayı kompleksi (Royal Palas’ı) görmek için saat 11’de bilet aldım. “Kapanıyor!” dediler. O ara bir hareketlilik oldu. Herkes kenara çekiliyor, arkasında erkanıyla sanırım önemli bir adam geliyor. Ben de kenara çekilip, bir Lama sandığım bu önemli kişiyi fotograflamaya çalışıyorum. Tam karşıma gelip, iki elini birleştirip önümde eğilerek selam verdi. Tabii ki erkânı da... Adamcağız ellerini birleştirip yerlere kadar önümde eğilince, ben de bu kim ola ki diye meraka düşmüştüm ki, gişedeki hatun yanıma gelip “Ne kadar şanslısınız!.. O kraldı.” dedi. Güney Asya’daki o korkunç tusunami sonrasında, Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk’un gazetelere yansıyan beyanında, “Halkımı, adaklarım ve ettirdiğim dualar korudu.” dediğini okuyunca nasıl da bozulmuştum. Kısmette bir gün onunla karşılaşmak da varmış. Dilerim yalnız benim değil, halkının da önünde eğiliyor olsun.

Kentte dolaşıp, saat 14’e kadar Royal Palas’ın açılmasını bekledik. İçerideki ünlü gümüş pagodayı gördüm. Saray ve Napolyon pavillonun mimarîsi ilginç. Angkor tapınağındaki gibi burada da galeriler var ve duvarları renkli resimlerle süslü. Fakat çoğu bakımsızlıktan silinip, dökülerek kaybolmaya başlamış. Sarayın üzerindeki kuleyi Eyfel Kulesi’ne benzetiyorlar. Hatta Eyfel’in buradan esinlenilerek yapıldığını söylüyorlar. Doğu felsefesinden yararlanıp geliştiren bu akıllı sömürgenler, tabii ki tüm güzelliklerden yararlanmayı da bilirler. Royal Palas’tan çıkınca ulusal müzeye gittik. Çok güzel ve etkileyici bir mimarîsi var. Oldukça iyi düzenlenmiş ve bakımlı. Havuzlu, çiçekli ve ağaçlı bahçesi ise bir şeyler içerek dinlenmek için çok keyifli.

Saat 17:00 civarında, Boeng Kak Gölü’nün yanında güneşi batırmaya karar verdik. Şehir haritasında burada bir cami görülüyordu. Uzun süre onu aradım, buldum da. Fakat öylesine yüksek ve büyük bir duvar ile çevrili ki, dakikalarca giriş kapısı aradım. Böylece buradaki Müslüman mahallelerini de görme şansım oldu. Bambu direkler üzerine kurulu evler... Çevrede inanılmaz bir sefalet ve pislik hakim. Sonunda camiye ulaştım. Önünde oldukça büyük bir boşluk var. Çocuklar ve gençler burada top koşturuyor. Cami kapalıydı ama Müslüman olduğumu öğrenince kapıyı açtılar. Tahtalarla yapılmış çok basit bir minberi, beş altı tane seccadenin bileşiminden oluşan uyduruk bir halı, çok basit bir kitaplık ve içinde birkaç Arapça dinî yayın ile birkaç Kur’an var. Camiyi bana gezdiren genç çat pat İngilizce konuşabiliyor. “Biz Kur’an okuyoruz ama anlamını bilmiyoruz.” dedi. Bizim gibi... İngilizce çevirisinin olup olmadığından da haberdar değil. Şimdi gençler Arabistan’a gidip Arapça öğreniyorlarmış. “Belki bundan sonra dönen arkadaşlarınızca sizin dilinize de çevrilir, bizde öğrenmek isteyenler için çevirileri mevcut.” dedim.

Buralarda her şey bambudan yapılıyor. Ev, köprü, kayık, balkon, koltuk, merdiven... Ayrıca yakacak olarak da kullanılıyor…

Gölün üzerinde bir restoranda oturduk. Birkaç turist, hamaklara ya da devasa bambu koltuklara kurulmuş, biralarını yudumlayarak kitap okuyordu. Kahvelerimizi söyledik, günbatımını bekliyoruz. Ama sis günbatımını fotograflamama izin vermedi. Biz de oradan ayrılıp otele dönmeye karar verdik. Sürücü arkadaştan; “Benim evime gidip, eşimle tanışmak ister misin?” önerisi geldi. Bu öneri hem hoşuma gitti hem düşündürdü. İlk aklıma gelen, burada birinin evine konuk olmanın hoş olacağıydı. İkincisi ise, tanımadığım bir adamla, bilmediğim bir yere gitmenin akıl kârı olup olmadığıydı. Birkaç saniye içinde, benim akılsız başıma, bunun akıl kârı ve müthiş olacağı fikri düştü. Kabul ettim ve uzun bir yolculuktan sonra evlerine vardık. Dünyalar tatlısı bir hatun, eşi... İki aylık oğlunu, kız ve erkek kardeşlerini görüp tanıştım. Betondan bir evin bir odasında kalıyorlar. Evin içi tahtalarla bölünmüş. Odada bir yatak, iki de hamak var. Hijyen diye bir şey hiçbir yerde olmadığı gibi burada da yok. Çektiğim fotograflarını yollamak için adresini almak istedim, evinin adresini bilmiyor. Birinden öğrenip yazdı. Yedi yaşında bir oğlu daha varmış. Onun çok uzaklarda olduğunu ve sık göremediklerini söyledi. Sonra beni pansiyona bıraktı.

O gittikten sonra biraz dinlenip gece nehre doğru yürümeye karar verdim. Nehir ile pansiyon arası yaklaşık 2-3 km. Cadde ve sokaklarda aydınlatma olmadığı için, ne kadar güvenli olsa da, tanımadığım bir yerde karanlık ürpertici oluyor. Oysa benim pansiyonum, geniş güvenlik önlemleriyle korunan elçiliklerin bulunduğu caddenin yan sokağında. Tedirgin bir şekilde yürüyüp bir pazara rastladım. Pazardan, bilmediğim bir sürü meyve aldım. Yine büyük bir market bulup, içecek ve ton balığı aldıktan sonra, Royal Palas’ın karşısında oturup hem nehri, hem de buradaki yaşamı izleyerek yedim. Buraya Birleşmiş Milletler meydanı da diyorlar. Uzun bir kıyı şeridi boyunca, Birleşmiş Milletlere üye ülkelerin bayrakları asılı. O günlerde ülkemde yaşanan bayrak krizinden habersiz, beş numaralı direkte asılı olan bayrağımızı da fotograflamadan duramadım.

Kamboçya’da arabaların çoğunluğunun direksiyonu sağda. Sanırım çoğunlukla arabaları trafiğin soldan aktığı Tayland’dan satın alıyorlar. Kamboçya’da trafik sağdan akıyor, bunu ciddi olarak dikkate alan olmasa da... Şehir merkezindeki trafik ışıklarına ne sürücüler ne de yayalar uyuyor. Motosiklet, tuktuk ve cyclolarda plaka olmadığı gibi, çoğu araba da plakasız.

Dostlarla haberleşmek ihtiyacı hissedip bir internet kafeye girdim. Bir saatlik internet ücreti, genellikle 2000 Riyal, yani yarım Dolar. Böylece cebimde sadece 1900 Riyal kaldı. Benzinle çalışıyor, daha pahalıdır diye motosiklete binmek istemedim. Sadece buraya özgü, buralıların siklobay (cyclo) dedikleri araca bineyim istedim. Sürücünün oturduğu kısım oldukça yüksek olup önünde iki tekerlek bulunan bir bisiklet... Bunun önüne müşteri için koltuk gibi bir oturak yapmışlar, oraya bir kişi binebiliyor. Bebek arabaları gibi… Gerçi yerel halk bu koltuğa üç kişi olarak da sığışıyor, ama sanırım bu sürücüye işkence oluyordur. İngilizce bilmedikleri için fiyat konusunda çok uğraştık. Sonunda biri 1900 Riyali kabul etti. Fakat yolda müthiş canımı sıktı. Dokunarak, devamlı soru soruyor. Eminim ki beni rahatsız etmek için değil, yardım istiyor. Ama bu sıcakta birinin sizi devamlı dürterek soru sorması, çekilir gibi değil. Bizim sokağın başına geldiğimizde yorgunluktan oflayıp pufluyordu. Yol bozuk olduğu için, daha fazla yorulmasın diye, “Buradan sonra yürürüm.” deyip indim ve parayı verdim. Parayı alınca 2000 Riyal olacaktı diye itiraz etti. Oysa pazarlık sırasında ona elimdeki parayı göstermiştim.

21.03.2005 - Phnom Penh

Motosiklet sürücüm Vensarin gün doğumunu izlemek için sabah 6’da beni aldı ve önce Royal Palas’ın önüne gittik. Ama yine sis, iyi bir fotograf şansımı elimden aldı.

Wat Phnom, Phonom Penh’in içindeki en ilginç tapınak. Minik, yeşil bir park ve yine içindeki minicik bir tepede kurulu. 1 Dolarlık biletle giriliyor. Parkta sizi maymunlar, çiçek özellikle lotus satıcıları ve dilenciler karşılıyor. İçeriye ayakkabı ile girmek ve fotograf çekmek yasak. Dışındaki küçük tapınma mekânlarına, belki de bu bahçede yaşayıp dilenen, sefalet ve açlık sınırındaki insanların asla yiyemediği yiyecekler, tanrılara sunulmak üzere bırakılmış. Burada, henüz birkaç aylıkken kızartılmış minicik domuzları, yaldızlı tepsiler içinde, törenle tapınağa getirip, tanrı heykellerinin önüne bıraktıklarını gördüm. Dilerim el ayak çekilince, bu dilenciler bunlardan yararlanıyor olsun.

Yuvarlak kubbeli, dört kapılı güzel mimarîli büyük bir çarşı Central Market. Önce burayı dolaştım. Sonra civardaki elektronik alet satıcılarında, dijital fotograf makinem için hafıza kartı aradım. Nihayet 42 Dolara, 512 megabaytlık bir hafıza kartı alabildim. Bir de makineyi kullanmayı öğrenirsem, artık değmeyin keyfime. Böylece filmi kısıtlı ve ekonomik kullanmak gibi bir derdim olmayacak.

Oradan kente 15 km uzaklıktaki Choeung Ek’e, Ölüm Tarlaları’na gittik. Buralarda bulunan kafataslarından bir kısmı, bir anıt içinde sergileniyor. Çevrede kafataslarının bulunduğu çukurlar ve etrafa saçılmış iskelet parçaları ürperticiydi.

Yol boyunca motosiklet üzerinde püfür püfür seyir halinde iken çevredeki inanılmaz güzellikteki manzarayı zaman zaman yayılan iğrenç bir koku bozuyordu. Olağanüstü güzel evler ve barakalar yan yana. Evler, direkler üzerine kurulu; beton veya tahta/bambudan yapılma. Altındaki boşluklarda hamaklar kurulu. Neredeyse hiçbir evde baca görmedim. Oysa bu geziden de, “Bacalar’ serime birkaç fotograf eklemeyi umuyordum. İnsanlar buralarda yarı çıplak yıkanıyor, yemek yapıyor, yiyor, içiyor, hamaklarda yatıyor, bitleniyor ya da çalışarak vakit geçiriyor. Çocukların tamamına yakını, tümden çıplak ya da yarı çıplak, sokaklarda dolaşıyor. Buranın ineklerinin çoğu hörgüçlü. Domuzlar, köpekler, kümes hayvanları gibi her tür hayvan, evlerin bahçelerinde insanlarla iç içe yaşıyor.

Pirinçler haşlanmış, yollara serilmiş kurutuluyor. İçinde toz toprak, tavuk, kedi, köpek, hatta domuzlar geziyor. Birkaç yerde minicik domuz yavrularının sulindirik bambu kafeslere yükleyip, bisikletle taşındığını gördüm.

Yol çok bozuk ve stabilize olduğu için bizi oldukça yordu. Dönüşte Basak Irmağı üzerindeki Monivong Köprüsü’nden geçip, otogarın yanındaki müthiş Chbam Po Pazarı’nın içine düştük. Genç Lamalardan birkaçı, tezgâhların önünde dua mırıldanarak yiyecek ve içecek toplayarak, omuzlarına asılı metal kova benzeri nesneyi ve heybelerini dolduruyordu. Pazarda, kırklı yaşlarında olduğunu sandığım bir kadına rastladım. İnanılmaz bir güzellik ve zarafette; saraylara layık bir hatun. Hep diyorum ya, buranın insanları bir başka güzel...

Yeniden Royal Palas’ın önüne döndük. Yani Phonom Pehn’in kalbine. Oradan karşıya geçmeye karar verdim. Nehir boyunca köprüye kadar yürüyüp fotograf çektim. Hatta bir kuaförde, 1 Dolara saçımı kestirdim. 1000 Riyal bahşiş verdiğim berber çok mutlu oldu. Bu paraları yazıyorum, çünkü burada emeğin ne kadar ucuz olduğunun bilinmesini istiyorum. Chruoy Changvar Köprüsü’nde tuktukcum ile buluştuk. Gittiğimiz mahallede birkaç cami vardı. Burada çocuklarla sohbet edip, fotograf çektim. Minicik kızların bile başları örtülü. Fotograf çektirmek istemiyorlar, ama benim de Müslüman olduğumu öğrenince fotograf çekmeme izin verdiler. Yaşlı ve orta yaşlı kadınların giysileri Khmerlerden farklı değil. Sadece başlarında sıradan bir örtü var, ki örtünmek için değil de, sanki güneşten korunmak için takılmış gibi. Ve hiçbiri de fotograf çekme isteğimi geri çevirmiyor. Bizdekinin tamamen tersi... Bizde Müslüman yaşlılar fotograf çektirmeyi pek istemez.

Burası Chamların yani Müslümanların mahallesiymiş. Diğerlerinden hiç farkı yok. Birçoğu çok güzel ve bakımlı olan evler, bambu barınaklarla iç içe. Burada ilk kez bir satıcının, sattığı ürünlerin üzerine fiyatını yazmış olduğunu gördüm. Sahibi Müslüman bir kadın. Karpuzlar 300-500 Riyal arası. İki tane karpuz aldım. Birisi akşam için... Diğerini bölüp, yarısını sürücüme ayırdım, öteki yarısını yedim. Çok lezzetliydi. Riyalim olmadığı için, satıcı kadına 1 Dolar verdim, bana 3000 Riyal geri verdi.

Sürücüm yanına geldiğimde, elinde benim için aldığı kurabiyeleri tutuyordu. Ben de ona kendisi için ayırdığım karpuzu verdim. Ama ne yazık ki, tatlı yiyemediğim için kurabiyeleri ondan alamadım. Kendime aldığım yiyecek ve içecekleri onunla paylaşmam, onu mutlu ediyor sanırım. O da bana ikramda bulunmak istiyor. Evine götürüp eşiyle tanıştırmasının nedeni de buydu, anladığım kadarıyla.

Bu ülkede kadın olarak değil de, insan olarak karşılanmanın mutluluğunu yaşadım. Hiç bir Kamboç erkeği sizi rahatsız etmiyor. Onlarla istediğiniz konuda sohbet edip, çekinmeden selamlaşabiliyorsunuz. Belki de ben, Kamboçya’ya biraz da bunun için tutuldum.

Mahalledeki gençlerle sohbet ediyoruz. Kendilerinin Müslüman olduklarını söylüyor, fakat adları beni şaşırtıyor. Robert falan gibi.

Bazı kadınların elbiselerinin açıkta kalan yerlerinde, ki bunlar genellikle enseye ya da kollara yakın bölgeler oluyordu, bir bardak ağzı büyüklüğünde mor ile kahverengi arası lekeler görüyor; bunlar nedir diye merak ediyordum. Dayanamadım birine sordum. Gerçekten doğru anlayıp anlamadığımı bilmiyorum, zira işaretle anlattı. Galiba bizim halkımızın da uyguladığı gibi bardak çektirme ile tedavi şekli. Fakat bizde genellikle bel ve sırta uygulanır. Burada uygulanan yerler bana ilginç geldi. O ara Va’nın “Bizim insanımız genelde hastane görmeden ölür.” dediğini anımsadım. Kim bilir hastalıkları sağaltmak için başka ne yöntemler uyguluyorlardır.

Günbatımına kadar buralarda dolaştım. Ama ufuk çizgisi yine sisli. Güzel bir görüntü oluşmayacağını düşünüp, merkeze dönmeye karar verdim.

Limana yakın bir yerde mola verdik. Yirmili yaşları çoktan geçmiş bir genç, sohbet etmek için yanıma geldi. Üniversite hastanesinde laborantmış. Akıcı bir İngilizce konuşuyor. Elinde bir gazete vardı, incelemek için istedim. İlanlar hariç, Khmer dilinde. Nedense ilanların bir kısmı İngilizce. Bunları da satılık, kiralık ve iş ilanları oluşturuyor. Çok güzel bir mimarîye sahip mahalleyi gösteren bir ilan vardı. Geliştirme bölgelerindenmiş. Bu arada, arkamda olağanüstü bir günbatımı olduğunu fark ettim ki, az daha kaçırıyordum. Fakat bulunduğum mekân karma karışık olduğu için, yine fotografı kaçırıp, izlemekle yetindim. Bu arada, eğer ben biriyle konuşuyorsam, sürücümün yanıma gelmediğini fark ettim. Nezaketin böylesine ne denir?

Artık motosiklete öylesine alıştım ki, sırt çantam arkamda, Versarin’in ile aramıza fotograf çantamı yerleştiriyorum. Elimde bölgenin haritası; hem harita okuyor, hem yol tarif edebiliyorum. Trafik korkumu yeniyor muyum ne?..

Biraz daha merkezde dolaşıp, yorgunluk canıma tak edince pansiyona döndüm. Bir süre resepsiyonda oturup kahve içtim, geceleme ve içtiklerimin ücretini ödedim. Ödeme için fatura kestiler. Faturaya bedeller Dolar olarak yazıldı. Yarın sabah çok erken kalkacağım.

Buraya 40 km uzaklıkta bulunan Udong yerleşkesindeki dillere destan tapınakları ve Phen Tepesi’ni göremeden buradan ayrılmak beni üzüyor. Ama oraya gidiş motosikletle zor olduğu için başka çarem yok.

Sıcak yüzünden uyumak yine bir işkence. Geceleri defalarca korkunç rüyalarla uyanıyorum. Ölüm Tarlaları’nı gördükten sonra, Va’nın sözleri yerine oturuyor. İnsanlar acıyı her gün gündemde tutmak yerine, onu bir yerlere saklayıp, yeni yaşamlara yelken açmışlar. Ama buraları benim gibi ilk kez gören insanlar için, bunlara takılmayıp rahat uyumak mümkün değil gibi.

(devam edecek...)

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home