Pazartesi, Mart 27, 2006

Tayland - Kamboçya Güncesi -1-

Andre Gide “Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır” diyor.
Sevgili arkadaşım Eser Tunguç'un her zorlu yürüyüşümüzün ardından dediği gibi; ben de bununla "yaşam ağacıma bir çızık daha atıyorum".


10.03.2005 – İstanbul

Yaklaşık bir buçuk yıldır gezi programımın başına oturmuştu; Tayland, Kamboçya, Laos, Myanmar (Burma) dörtlüsü. Artık başka bir yeri düşünemez olmuştum. Ama sürekli bir engel çıkıyor, gidemiyordum. Onüç ay içinde sekiz kez uçak rezervasyonu yaptırmış, fakat hepsini iptal ettirmek zorunda kalmıştım. Önceki birkaç iptale, babamın sık sık ve ciddi olarak rahatsızlanması, daha sonra da ölümü neden olmuştu. Ondan sonrakine Muson zamanı, daha sonra şirketteki sorunlar, en son da kendi acil ameliyatım.

Daha ucuz havayolları yerine, durmaksızın uçtuğu için THY’nı tercih ettim. Oraya bir an önce varmak, daha çok yer görmek ve daha çok kalmak istiyordum.

Velhasıl, bir yığın erteleme ve iptalden sonra, 10 Mart 2005 günü, THY’nın 23:05’teki tarifeli uçağıyla Bangkok’a hareket ettik. Asya’nın güneydoğusuna doğru yolculuk 10 saat sonra sürdü.

11.03.2005 – Bangkok

Nihayet, Myanmar, Malezya, Laos ve Kamboçya’nın çevrelediği 517.000 km2 yüzölçümlü, 61 milyon nüfuslu ülke Tayland’ın başşehri Bangkok’a gelmiştim.

Binlerce kilometre doğumuzdaki Tayland’la aramızda 5 saat fark bulunuyor. Yani orası bizden 5 saat önce yaşıyor günü. İndiğimiz havaalanı oldukça güzel ve çok büyük. Giriş işlemleri için pasaportun incelenmesi ve kayıt sadece 2 dakika sürdü.
Alanda, 1 Amerikan doları 37,48 Tayland Baht’ı kur üzerinden 20 Dolar bozdurdum.

Çıkışta Banglamphu’da turistlerin ilk uğrak yerlerinden biri olan, ucuz otel, pansiyon ve alışveriş olanaklarının ve tur şirketlerinin yoğun olarak bulunduğu bir cadde olan Khao San Rd.’a gitmek için otobüs sordum; 2B gidiyormuş ve her 20 dakikada bir sefer varmış. Bilet fiyatı 100 Baht idi. Alandan dışarı çıkınca sıcaktan boğulacak gibi oldum ve üstümdeki giysileri tek tek çıkarmaya başladım.

Trafik yoğunluğundan, yolculuğumuz yaklaşık iki saat sürdü. Trafikteki araba çeşitliliği Türkiye’ye benziyor, lüksten sıradana her şey mevcut. Tuktuk (Asya’nın bir çok ülkesinde çeşitleri görülen ve bizdeki fayton türü bir aksamın burada motosikletin arkasına monte edilen, üç tekerlekli bir seyahat aracı) ve motosiklet oldukça yoğun. Trafik soldan akıyor. İlk göze çarpan, yolların oldukça muntazam oluşu. Üç kata kadar varan yollar, üst geçitler, kent içinde geniş caddeler, köprüler.

İlk bakışta kentteki yapılaşma da bize benziyor. Çok lüks binalar, aralarında döküntü barakalar, gökdelenler, bahçeli villa tipi evler. Ama uçaktan izlerken, kent hayli düzenli görünüyordu.

Otobüsün son durağı Khao San Rd.’un yakınında. Sokağa girince birkaç ucuz pansiyona baktım. Odalar berbat, tuvalet ve duşu olmayan tek kişilik odaların günlüğü 150-400 Baht civarında. Temiz ve düzgün bir yerde kalmak için en az 300 Baht’ı gözden çıkarmak gerekli.

Yorgunluktan yer arama işinden vazgeçip, 150 Baht’a Grand Guest House’da karar kıldım. Korkunç bir oda, yataklarda çarşaf ve pike yok, yatağın kılıfı yıllardır değişmemiş, duvarlar kirden görünmüyor, kapı doğru dürüst kapanmıyor. Kısacası berbat bir yer, fakat sağlık sorunlarım nedeniyle taşıma güçlüğü çektiğimden, yanımda getirdiğim yüklerden kurtulmadan buradan kurtulamam.

Saat 15’den sonra Ali Rıza’ya telefon ettim, akşama buluşacağız. Ali Rıza Arıcan, uzun süredir üyesi olduğum edebiyat ve plastik sanatlar eksenli Yahoogroup’da ilk kez öyküleriyle tanıyıp, yazıştığım, uzun süredir Tayland’da hem öğretmenlik yapıp hem de burada Türkçe olarak Yaprak dergisini çıkaran bir yazın dostu. Fakat buralar o kadar gürültülü ki, kaldığım adresi tam anlatabildim mi bilmiyorum. Mesajla adresi bildireyim istedim, fakat defalarca denediğim halde mesaj gönderemedim. İnanılmaz bir şey, oysa biraz önce telefonla konuşabilmiştik.

Bu arada etrafı keşfe çıktım. Demokrasi Meydanı’ndaki heykeli fotograflayıp Laho Prasat’ın bahçesine girdim. İçinde dış mimarisinden oldukça etkilendiğim tapınaklarla karşılaştım, zira tapınaklar kapalıydı. Biraz ileride surlar ve kale, daha ileride de göz alıcı sarı renkte Golden Temple (Altın Tapınak) görünüyordu. Fakat oraları sonraya bırakıp, buralarda oyalanarak fotograf çekmeye çalıştım. Phanfah Leelas Köprüsü’nün yanına kadar gidip kanal trafiğini izledim, otele oldukça geç döndüm. Ben oturmuş bir şeyler içerken Ali Rıza ve eşi geldiler. Böylece yüz yüze ilk kez görüştük. Ali Rıza’nın eşi Taylandlı, adı Jaruwan. Birlikte yemeğe gittik. Henüz buranın yemeklerini denemeye cesaretim yok, zaten ölesiye de aç değilim. Benim yemek sorunum, her daim her yerde gündemdedir. Israrları üzerine, onların tabaklarından çatalın ucuyla tadımlık aldım. Fakat denediğim bu yemekler damak tadıma uymuyordu, çok az da olsa şekerliydiler. Sonra pansiyona uğrayıp Ali Rıza için kitap, dergi, eşi için getirdiğim turşu (zira O Türkiye’ye geldiğinde bir tek turşuyu sevmiş) gibi armağanlarını ellerine tutuşturdum. Arabayla beni gezdirerek çevreyi tanıtmak istediler. Çok katlı otoparka gidip arabalarını aldık. Biraz dolaştık, ama bir türlü gitmek istedikleri yerlere ulaşamadık; yollar bizi hep şehrin dışına attı. Jaruwan da bizim durmaksızın Türkçe konuşmamızdan sıkıldı. Kahretsin!.. Yanımda Türkçe konuşan biri varken, İngilizce konuşamadığım için kendime çok kızıyorum. Sonunda hepimizin uykusu geldi. Beni kaldığım pansiyona yakın bir yere bıraktılar.

Odaya girer girmez vantilatörü açmak gerekiyor, yoksa nefes almak mümkün değil. Odanın camsız demirli bir penceresi var. Kha San Rd.’un gürültüsü buradan odaya doluyor. Saat yarım olmasına rağmen, gürültü kesileceğine daha da arttı ve sabaha kadar da sürdü. Bu sokakta kafeler, barlar, el arabalarında yiyecek, içecek, giyecek satıcıları, saç örücüler, sokak göstericileri ve sair her tür etkinlik mevcut. Onlarca diyemeyeceğim yüzlerce turist sabaha kadar buralarda vakit geçiriyor.

Gündüz hava sıcaklığı otuz sekiz derece civarıydı; bana göre gece de azalmadı. Leş gibi yatakta üryan da yatılmıyor. Vantilatör var, ama o da sinirlerimi bozuyor. Baş koyabilmek için yastığı şalımla sardım. Yarın ilk işim burayı değiştirmek...

12.03.2005 – Bangkok

Sabah erkenden kalktım, zaten gürültü ve sıcaktan gece doğru dürüst uyuyamamıştım. Güneşle birlikte Loha Prasat’a (Laho tapınak külliyesi) gittim. Adamın biri beni yakaladı, dua saati Wat Saket (Golden Mount)’a git deyip durdu. Burada tapınakları “Wat” olarak adlandırıyorlar. Yüksekte oluşu ve renginden dolayı Altın Dağ olarak adlandırılan yer Saket Tapınağı. Kısa ve oldukça fazla merdivenlerle etrafı dönülerek çıkılıyor, yuvarlak bir yapı... Vardığımda dua bitmişti. Yukarıya çıkınca, bir düzlükte kurulu olan kent sanki ayaklarınızın altında kalıyor. Phanfah Leelas Köprüsü’nün yanındaki duraktan bindiğim teknelerle Klong San Sap’da (kanal) birkaç aktarmalı uzun bir yolculuk yaptım. Dönüşüm bayağı geç oldu. Burası, söylendiği gibi gerçekten de ‘Doğunun Venedik’i. Ama bana nedense Hollanda’nın başkenti Amsterdam’ı anımsattı. Oradaki yat evler yerine, burada minik evler var. Her taraf çiçek cenneti. İnanılmaz güzellikteki çiçekler, kanalda özgürce yaşıyor. Nilüferin her türünü görmek mümkün. Sevdiklerime armağan etmek için almak istediğimde bütçemi zorlayan orkideler ise burada sokak bitkileri.

Tanao sokağında First Guest House adlı pansiyona baktım. Temiz ama pahalı. Daha ucuz bir yer bulamayınca, onda kalmaya karar verdim. Banyosuz ve tuvaletsiz bir oda 250 Baht. Hiç değilse çarşaf ve pike var ve oldukça temiz. Buradaki resepsiyon görevlisi hatun İngilizce konuşamıyordu. Telefonla bulduğu bir aracı bize çevirmenlik yaptı da bir anlaşmaya varabildik. Cebimdeki parayı ona verdim ve odaya yerleştim. Bende Baht kalmamış, 20 Dolar daha bozdurdum. Burada para bozdurma sistemi ilginç. 1-10 Dolar = 37.40 Baht, 10-50 Dolar = 37.60 Baht, 50 Dolar ve üzeri ise 39.90 Baht. Yani, miktar arttıkça daha yüksek bir kur üzerinden bozuluyor.

Yine biraz çevreyi dolaştım, bol bol kayboldum. İyi ki de kaybolmuşum, çok güzel tapınaklara rastladım. Her zaman derim; bir şehirde kaybolmak en güzel şeydir benim için, önümde aniden hiç bilmediğim bir pencere açılıverir. Harita olmasa dönüş yolunu bulamakta zorlanacaktım. Müthiş bir günbatımı oldu. O günbatımını izleyemedim, ama nereden izleneceğini keşfettim. İlk fırsatta akşama doğru buralarda bir yere konuşlanarak, nehrin karşısındaki bir tapınağın üstünden güneşi batırabilirim.

Saat 17:00’yi geçiyordu Wat Po’ya (Yatan Buda Tapınağı) vardığımda. Burası saat 16:30’da kapanıyormuş. Fakat o sırada içeride bir film çekimi vardı. Herhalde onun için, nasılsa kapılar açık diye, bir Lama içeriye girmeme izin verdi. Çok etkileyici bir mekân. Wat Po, en eski öğrenim kurumu, bugün de Tay masajları ve geleneksel tıbbın merkeziymiş. Yeri gelmişken burada biraz da Buda’dan söz edeyim. Buda, “aydınlanmış” ya da “bilen” anlamına gelen bir takma ad. Kuzey Hindistan’da yaşayan bir Hindu kabilesinin oğlu olan Sidarta Gotama, yıllarca çeşitli acılardan geçerek bir Hindu ermişi gibi yaşayarak, erdemli işler yapa yapa, yaşamdan yaşama geçer ve İÖ 528 Mayısında dolunayda Nirvana’ya (aydınlanma) ulaşır. Gotama’ya göre insanın acı çekmesinin nedeni yaşamak için bir çok şeyi elde etme isteğidir. Başkalarına yönelik sevgi gibi güçlü duygular da acı çekmeye yol açar. Bu düşünceyi geliştirerek dört soylu doğruyu ortaya koyar: Bunların birincisi yaşamın bütün doğal olaylarına, doğuma, hastalığa, yaşlılığa ve ölüme acının eşlik ettiği, ikincisi arzunun acıya yol açtığı, üçüncüsü acıyı yenmek için her türlü arzudan ve bencillikten kurtulmak gerektiği, dördüncüsü de bunun nasıl yapılacağını anlatır. Bütün Budacılar acıdan kurtulmayı, dinginliğe kavuşmayı, yani Nirvana’ya ulaşmayı amaçlar. Ve Buda’nın heykeli önünde tapınmak ya da dua etmek için değil, öğretisini ve kendilerine sunduğu örneği derinlemesine düşünmek için diz çökerlermiş diyorum. Zira ben de bunları elimdeki yazılı kaynaklardan öğreniyorum.

Wak Po’nun biraz ilerisinde içinde Grand Place’ın (Büyük Saray) da bulunduğu yapı grubu var. Yüksekçe bir duvar ile çevrili Bangkok’un ilk dönemlerinde yapılan 945.000 m2’lik alanda 200 yıllık sivil, dini tarihi ve mimari deneyimi temsil eden yaklaşık 100 yapı bulunuyor. Yapıların çoğu eski Bangkok tarzı olan Ratanakosin tarzı, ancak zaman içinde birçok değişikliğe uğramış. Parıldayan yaldızlı stupaları (yuvarlak ya da köşeli şekildeki kraliyet ailesinin gömüldüğü yapı), portakal rengi ve yeşil çatıları, mozaikle süslenmiş sütunları ve zengin mermer kapı alınlıkları ile tapınak mimarisi oldukça renkli. Tapınak çatılarındaki çıkıntı uçlarına çofa deniyor, görünümü geyik boynuzunu andırıyor. Yapı grubunun iç duvarları Ramakien’den (Ramayana Destanı’nın Tay uyarlaması) sahnelerin işlendiği duvar resimleri süslüyor. İki büyük Hint destanından biri Ramayana. Destanda Tanrı Rama’nın başından geçen olaylar anlatılır. Ramayana Destanı İÖ 300’den sonra şair Valmiki tarafından Sanskrit dilinde yazılmış. Diğeri daha kısa olan Mahabarata destanıdır. 1782-1809 yapılan bu duvar resimleri, zaman içinde çeşitli kez restorasyondan geçmiş. Bunların en önemlisi Bangkok/Çaki hanedanının 200. yılı için yapılan resmin restorasyonu, 1982’de tamamlanmış. 178 bölüme ayrılan duvar resimlerinde kuzey kapısından başlayarak saat yönünün aksi yönünde tüm yapı grubu dolaşıldığında bütün destanı resimlerle okumak mümkün. Büyük Saray’ı kral sadece taç giyme ve bazı özel törenler için kullandığından ziyaretçilere kapalı. Ancak binanın dışından bile kraliyetin haşmeti algılanabiliyor.

Büyük Sarayın yakınındaki çok büyük bir çayırlık alanda herkes uçurtma peşinde. Uçurtma satıcıları, uçurucuları; tam bir cümbüş... Geceleyin ışıklı uçurtma bile görüp şaşırdım. Buralarda yaşamın akışı, nerede ise yirmi dört saat sürüyor.

Kaldığım yere gelirken, hemen yakındaki sokakta bir pansiyonun önünde kitap okuyan, Galatasaray tişörtlü birine rastlayıp, selam verdim. Atlas dergisine Afrika’yı çeken Ali Murat imiş. Globalizm yüzünden her yerin bozulduğundan şikayet etti. Laos’a gitmiş, sadece işçi filleri çekip, umduğunu bulamayınca geri dönmüş; yarınki uçağı bekliyormuş. “Yarın uğra sohbet ederiz.” dedi. Erken dönebilirsem uğrayacağım.

Ondan ayrılınca, Tayland’dan Kamboçya’ya geçiş imkânlarını araştırdım. Bu ülkeden bir gün içinde vize almak için 1.600, iki günde almak için 1.300 ve üç günde almak için de 1.000 Baht ödemek gerekiyordu. Çabuk olsun diye, fark ödemek zorunda kaldım. Çünkü, Kamboçya’dan sonra Myanmar’a (Burma) da geçmek istiyordum, ki fazla zamanım kalmamıştı. Sonuçta uçak bileti ve vize için toplam 265 Dolar ödedim.

Yarına Floating Market (Yüzen Pazar) ile Ayuthaya’ya (eskiden Tay devletinin en güçlü başkenti ) tur ayarladım. Bu da 600 Baht gibi bir bedel tuttu. Internet çok ucuz, bir dakikası 1 Baht. Fakat benim gibi yalnızca F klavyeyi kullanan biri için, klavyenin üstündeki yazılar yüzünden Latin harflerini bulmak bir işkence. Sadece gelen iletilere bakıp, arkadaşlara ortak bir mesaj attım. Saat 24’den sonra, buz gibi su ile duş alıp yattım. Tanrım!.. Ben ki, ellerimi yazın bile sıcak su ile yıkarım. Bu gezginlik beni nelere katlandırıyor.

13.03.2005 – Bangkok - Ayuthaya

Sabah 7’de Mama Tur’dan bir minibüs ile Yüzen Pazar’a gittik. Trafik yoğun olmamasına rağmen, yol yaklaşık iki saat sürdü. Sıcak dayanılır gibi değil, neyse ki araba klimalıydı.

Yüzen Pazar, bir zamanlar Bangkok kanallarında ticaretin nasıl yapıldığı hakkında fikir vermesi açısından ilginç. Ama artık neredeyse turistik bir etkinliğe dönüşmüş. Etraf çok kalabalık, kendimin de bir turist olduğumu unutup, rahat dolaşamamaktan şikayet ettim. Fotograf açısından da pek olumlu geçmedi; zira kanaldaki tentelerin altı gölge, suyun bir kısmı ise tamamen güneş. Yani, kontrast alabildiğine yüksek ve bu bilindiği gibi, fotograf için elverişli olmayan bir durum.

Yolun kenarında minik gölcükler, yemyeşil alanlar ve ilginç evler görüyorduk. Ama hiç kimse oralı olmadığı için, fotograf çekmek için durmuyorduk. Dönüşte minicik bir göletin yanında, bembeyaz bir şeyi omuzlarındaki sopanın ucuna astıkları sepetlere doldurup taşıyanları görünce, sürücümüze adeta yalvararak durmasını sağladım. Bunlar, gölden çıkarttıkları tuzu bir hangara taşıyorlardı.

Öğle üzeri kendimizi Bangkok’da bulduk. Nedenini anlayamadım, gezi bu kadarcık mıymış diye düşüp sormaya hazırlanırken, yolculardan bir kısmını Khao San Rd’a bırakıp yola devam ettik. Meğer yolculardan çoğunluğu sadece Floathing Market için anlaşmış.

Nihayet, bir zamanlar Tay devletlerinin en güçlü krallığının başkentine, Ayuthaya’ya vardık. Ayuthaya, adını Ramayana destanı kahramanı Rama’nın kenti Ayodya’dan alıyormuş. 1351 yılında U Tong (I. Ramatibodi) tarafından kurulmuş. Tayland’ın en eski tapınakları burada. Tapınaklardan birinde, en büyük oturan Buda heykeli var. Turuncu kumaşlarla sarıp sarmalamışlar. Ender olarak sarı kumaşlar da gördüm. Nedenini sorduğumda, turuncu kumaş kalmadığında bu renk de kullanılabiliyor, dediler.

Aynı tapınakta, yerde minicik bronz bir fil duruyordu. Her gelen yanında diz çöküp bir şeyler mırıldanıyor ve işaret veya orta parmağını filin üstündeki tutacağa takıp kaldırıyor. Nedir bu, bir de ben deneyeyim dedim. Değil işaret parmağı, iki elimle yerinden oynatmam mümkün olmadı. O ara bizim rehberimiz geldi. Onu diğer insanlardan, yanağındaki beninin üzerinden sarkan bir tutam upuzun kıl sayesinde ayırıyordum. Bir kızcağız fili kaldırmayı denedi, kaldıramayınca ağlamaya başladı. Rehberimiz de onu ayıpladı. Zira, çok günahı varmış ki, o yüzden kaldıramıyormuş. Bir de benim deneyip kaldıramadığımı bilse, durum vahim olurdu. Belki de benim gibi bir günahkâra rehberlik etmek istemezdi.

Tapınaklarda Buda’nın türlü hallerini yansıtan; oturan, yatan, ayakta duran, elini tutuş şekline göre vs. onlarca heykel var. Bunlar haftanın günlerini ve yedi rengi temsil ediyormuş. Ben yanlışlıkla perşembe günü doğduğumu söylemiştim. Perşembe yatan Buda ile simgeleniyormuş. Rehber yüzümdeki ifadeye kızıp “Tembellikten yatmıyor, Nirvana’ya ulaşmış.” dedi. Daha sonra elindeki kitabı açarak benim doğum günümü kontrol etti, Cuma imiş. Bu durumda ayakta, ellerini kavuşturmuş Buda ile mavi rengin bana ait simleler olduğunu söyledi.

Tapınağın arkasındaki nehirde yaşayan, boyları 50 ve genişlikleri 20 cm’ye kadar varan çok sayıdaki nehir balıkları, izleyenler tarafından besleniyordu. Buradaki tapınaklar Tayland’ın en eski tapınaklarıymış ve Kamboçya’daki Dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’a benziyormuş.

Buraları dolaşırken ilk kez büyük bir yatan Buda heykeli gördüm; bana 50 metreden uzun geldi. Açık bir arazide, sağ elini başına dayamış, başının ardında lotus kozası; sadece başı ve ayakları açıkta, gövdesi kumaşla örtülü, boylu boyunca yatıyor, inananların önüne koyduğu lotus çiçekleri, tütsüler ve adaklar çevreye güzel kokular salıyordu.

Ayuthaya’da nehir kenarında çok güzel bir lokantada balık ağırlıklı bir menüyü bu grubu oluşturan Alman Heinke ve iki İngiliz arkadaşla birlikte yedik. Sigara içmek için onlardan ayrılıp, nehirdeki teknelerin yanına gidip tahta iskelede oturdum. Dört beş yaşlarında, pırıl pırıl giysili bir kız gelip, beni Budist selamı ile selamladı. Biraz sonra bambu salların yanında bir filin suya girip yıkanışını izleyerek düşüncelere dalmışken, aşina bir sesle kendime geldim. Civardaki bir caminin müezzininin nefis bir makamla okuduğu ezan sesiydi bu. Ezan sesinin beni bu kadar mutlu edeceğini asla düşünemezdim.

Yemek sonrası meyve ve kahveyle daha da mutlu olduk. Heinke hoşsohbet biri. Yazın Türkiye’ye gelmeyi planlıyormuş, gelince birlikte trekking yapmak için beni arayacağını söyledi.

Gece tapınakların ışıklandırılmış halini de gösterdiler. Ama üçayak olmadığı için çekim yapamadım. Işıklandırma güçlü değildi. Dijital makinede de bir türlü Asa’yı ayarlayamadım. Heinke’nin minicik bir dijital makine ve üçayak sehpa ile çektiği fotograflar çok güzeldi. En kısa sürede bu dijital makineyi kullanmayı öğrenmeliyim.

Bangkok’a dönünce, Kanchanaburi ve Kwai Köprüsü’ne gitmek için, 400 Baht bedelli bir anlaşma yaptım. Umarım akşam erken döneriz, çünkü bilet ve pasaportumu almam gerekiyor.

Bu arada, Atlas için çalışan Ali Murat’ın kaldığı yere gittim, görüşemedik. Çevredekiler tanımıyordu. Meğer yandaki otelde kalıyormuş, ama ayrılmış.

Pansiyondaki odada sigara içilmiyor. Resepsiyonun yanındaki koltukta oturup sigara içerek notları yazmak istedim. Resepsiyon görevlisi, genç bir delikanlı ile oturuyordu. Çocuk gevezenin teki... Almanya’dan gelmiş, adı Romeo; Hintli ve Sih imiş. Berbat bir Almanca konuşuyor. Resepsiyoncu kızla evlenmek istiyormuş. “Ne o, Juliet’ini mi buldun?” diye takıldım. Sonra bir İngiliz geldi, genç bir çocukcağız. O da Yahudi imiş. Hoşsohbet biri. Adalara gitmiş, ballandırarak anlattı. Sinekler yüzünden bütün vücudu yara içindeydi. Uzun süre sohbet ettik. Saat 2 gibi uyudum.

14.03.2005 – Bangkok - Kanchanaburi

Sabah 6’da güya benim İngilizcik kapımı çalıp beni uyandıracaktı, nerde… Ben de saati kapatıp uyumaya devam etmişim. Yediye on kala uyandım. Bir koşu Mama Tur’a gittim, açlıktan midem bulanıyor. İyi ki zeytin ve ekmeğim varmış; birazcık atıştırmak iyi geldi. Ameliyat sonrası ömür boyu kullanmak zorunda kaldığım ilacın dozu da tam ayarlanmadığından sanırım sık sık denge sorunu yaşıyorum.

Bangkok adı zeytin ağaçlığı anlamına gelen “bang makok”tan geliyormuş. Ama ben hiçbir yerde zeytin görmedim. Zeytin benim damak tadımın zirvesi. Onsuz bir öğün düşünemiyorum. İyi ki beraberimde götürmüşüm.

7:30’da araba hareket etti. İkinci Dünya Savaşı’nda demiryolu yapımında çalıştırılırken hayatını kaybeden beş bin civarında İngiliz, bin kadar Hollandalı ve diğerleri çeşitli ülkelerden olmak üzere 6982 POW’un (savaş esiri) yattığı Kanchanaburi Savaş Mezarlığı’na saat 10’da vardık.

Oradan Kwai Köprüsü’nün yanındaki JEATH Savaş Müzesi’ne geçtik. II. Dünya Savaşı sırasında ölüm demiryolunun yapımına katılan Japonya, İngiltere, Amerika, Avusturya, Tayland ve Hollanda’nın baş harflerinden oluşan bu isim (JEATH), İngilizce’de ölüm anlamına gelen “Death” sözcüğünü andırdığı için seçilmiş. Müzede savaş liderlerinin heykelleri, kullanılan silahlar, zamanın arabaları ve köprünün yapım öyküsü izlenebiliyor.

Hemen yanında, aynı adla çevrilmiş ünlü bir filme de konu olan demiryolu ve Kwai Köprüsü. Japonların yaptırdığı bu demiryolu ve köprünün yapımı sırasında 16.000 POW ve 100.000 Asyalı ölmüş.

Bu arada, rehbere haber vermeden müzeden ayrıldığım için beni arıyorlardı. Neyse 11:15’e kadar zaman verdiler; köprüde çekim yapıp, nehrin civarını dolaştım. Tam bu sırada köprüden geçen tren bana güzel bir sürpriz oldu.

Kwai Köprüsü’nden ayrıldıktan sonra, epey uzun bir süre araba ile gidip, bir fil çiftliğine vardık. Fillerden biri bazı hareketler yaparak, ‘hoş geldiniz’ der gibi arabanın önüne gelip durdu. Nehrin üzerindeki bir barakada öğle yemeğimizi yedik; havuç ve yumurtalı pilav. Yemyeşil ve sessiz, çok güzel bir yerdi. Grubun tamamına yakını trek yapmak üzere iki günlüğüne buraya gelmiş. Birkaçımızı araba ile şelale ve mağaranın yakınında bir yere götürüp, civarı dolaşabileceğimizi, saat 14.40’te oraya gelmemiz gerektiğini ve trenle döneceğimizi söylediler. Sıcaktan ve zaman darlığından mağaraya kadar yürüyemedim. Mağara yaklaşık 2 km uzaklıkta, bir de bunun geri dönüşü var.

Bir derecikte saçımı başımı yıkadım, orada gözlüğümü unutmuşum, epey bir yol geri dönüp aldım ve şelaleye gittim. Şelale fotografta gördüklerime benzemiyor, suyu oldukça azalmış. Bir süre yiyecek satıcılarını izledim. Çeşitli böcekler, muz, vs. kısaca her şeyi kızartıp satıyorlar. Görüntüsü berbat. Minik ve sarı olan muzlar çok tatlı diye, burada kızartılan yeşil muzlardan aldım, yaklaşık 2 kg muz 10 Baht. Ne yazık ki o da çok tatlıymış, boşuna kendime yük ettim. Bol bol su alıyorum, fiyatı 10-15 Baht arası. Oysa bakkallarda 5-7 Baht civarındaydı.

Grupla 14:35’te buluştuk. Bizi tren istasyonuna araba ile götürdüler. Söylendiğine göre, bizi Bangkok’a tren ile yollayacaklar, kimseye doğru dürüst bilgi vermiyor, sorularımızı da yanıtsız bırakıyorlar. İstasyona sordum, bugün sadece bir tren varmış. Ben geç kalıp uçak bileti ve pasaportumu alamamaktan, diğer arkadaşlar da nasıl döneceğiz diye, endişe içindeyiz. Meğer bize kısa bir mesafeyi tren ile gezdiriyorlarmış. Çok keyifliydi. Nehir boyunda tepede bir tapınak gördüm. Uzaktan mimarîsi nefis görünüyordu. Sonra uyumuşum, zaten sürekli gözlerim kapanıyor. Nehrin en güzel yerlerinden birinde, ki aşağısı uçurumdu, rehber uyandırdı. Böylece savaş esirleri tarafından bu güç doğa koşullarında tren yolu yapmanın zorluğunu da anlamış oldum. Umarım oradan bir fotograf çıkar. Tren yolu, nehir, mimarî inanılmazdı.

Solumuzdaki tarlalar ve gerisindeki ormana vuran akşam ışığı, bende sanki trenin camında sürekli değişen pastoral tablolar asılı izlenimi uyandırıyordu. Thamkrasae’deki tren istasyonunda indik. Defalarca “Bu akşam mutlaka erkenden Bangkok’ta olmalıyım.” diye söylediğim halde, az kalsın beni tekrar trek grubunun yanına götüreceklerdi, unutmuşlar. Ormanı yürüyerek dolaşmak varken, fil üstünde gezintiden hiç keyif alacağımı sanmıyorum.

Meğer bir tek benmişim geri dönecek. Halbuki bir çift daha vardı, ama onlar sonradan burada kalmaya karar vermişler. Beni başka bir turun arabasına, deyim yerindeyse kakaladılar. Şoförün yanına, araya oturdum. Yol yaklaşık 3 saat sürdü. Uykudan başımı tutamıyorum, çantalar dizimde, ayaklarım tutmaz oldu. Saat 19’u geçiyordu Bangkok’a geldiğimizde.

Seyahat acentesine uğrayıp, vize ve uçak biletimi aldım. Orada esmer bir tip vardı. Pasaportumu görünce, “Türk...” deyip küçümser bir bakış attı. Zat-ı âlîleri Cezayirliymiş. Ben de ona aynı bakışla yanıt verdim. Sonra düşündüm, neden öyle acayip bakıştık? Herhalde Müslüman birine üzerimdeki kıyafeti yakıştıramadı.

Bir yerde oturup expresso içtim ve daha sonra konakladığım yere döndüm. Odama giriyordum ki bizim Romeo geldi, biraz sonra gelirim dedim, gitti. O arada kapı çalındı. Tur şirketindeki kızcağız beni arıyormuş. Zira uçak biletine adımı yazmayı unutmuş. “İyi ki sana kaldığın yeri sormuşum, yoksa ciddi bir sorun olurdu.” dedi. Adımı yazmak için kalem istedi, bir türlü bulamıyorum. Çantada kalem ararken elime bir şeyler yapıştı. Koca bir çikolata sıcaktan eriyip, sırt çantamı berbat etmiş. Silmekle çıkaramadım, çantayı sabunla yıkamak zorunda kaldım. Umarım sabaha kadar kurur. Ben çanta telaşına düşünce kızı unuttum. Neyse kızcağız bir kalem bulup, bilete adımı yazmış, bana getirdi.

Romeo odaya buyur etmedim diye küstü sanırım, önümde konuşmadan kırgın bakışlarla turlayıp duruyor. Dün zorla benim el falıma baktı. “Bol para ve kariyer, çok uzun olmayan ömründe iki kaza görülüyor, yakında da evleneceksin.” diyerek benimle kafa buluyordu. Şakalardan keyif alırım ama, bu fal bana, 1993 yılında Pakistan’daki geçirdiğim trafik kazadan bir yıl önce, bu defa kendimin eğlence olsun diye baktırmış olduğum falı anımsatınca, içim karardı. Zaten kuzeye doğru gittikçe burası bana Pakistan’ı anımsatıyor. Ama buralar çok temiz ve bakımlı. Bugün gördüğüm Tayland’ın karayolları beni şaşırtmaya devam etti. İnanılmayacak kadar güzel, süslü, modern, bakımlı. Nerede ise tüm yollar tek yön. Dört kata varan yollar gördüm, müthişti.

15.03.2005 – Bangkok – Siem Reap

06:40’da kalktım, toparlanıp maymunlar gibi günlük muzlarımı yedikten sonra pansiyondan çıkış işlemlerimi yaptım. Havaalanına gitmek için Mama Tur’a gidip saat 8:00’deki servisi bekledim; 8:25’de hareket ettik. Neredeyse yol boyunca uyudum. Alana geldiğimizde saat 9:15’ti. Trafik açık olmalı ki, bu kadar çabuk geldik.

Alana girişte yalnızca bavulları kontrol edip, kontrol bandı yapıştırıyorlar. El bagajı check-in yaptırdıktan sonra uçağa geçişte, ama check-in saat 10:00’dan sonra açılacakmış. Sigara için dışarı çıktım. 10:05’de memurlar geldi, yine bavul kontrolü ve sonra içeri girdim. Bu defa 10:15’de check-in başlayacak dediler. Alanda dolaşmakla vakit geçmiyor. 29 Baht fiyatla kahve aldım, ama sigara içilecek yer yoktu. Kahve ile dışarı çıktım. Yanımdaki adamcağızla laflıyoruz. Birden bir yağmur başladı. Ömrümde böyle bir şey görmedim; bardaktan değil kovadan, hatta hortumdan boşalırcasına, 35-45 derecelik bir eğimle yere iniyor.

Neyse, bir şekilde bavulu verdim. Check-in’de hangi hava yolu ile uçuyorsan, onun ambleminin olduğu etiketi göğsüne yapıştırıyorlar. Güya böylece uçağa geçişte karışıklık yaşanmıyormuş. Uçağa gitmek için de 500 Baht ödedim. Onu ödemeden Tayland’dan çıkış olanaksızmış. Yani bu ülkeye giriş bedava ama çıkış parayla.

İki numaralı kapıyı bulmak için epey arandım. Koca bir alan... Orada da uzun süre bekledik. Niye bekliyoruz diye sorduğumda, uçak henüz alana indi dediler. 12:30’da alan arabasına geçiş başladı. Araba nerede ise yarım saat alanda yol gidip bizim bineceğimiz uçağa öyle ulaştı. Şiddetli yağmurdan dolayı, dışarı çıkmak cesaret işi. Kapılar açılır açılmaz otobüsün içi göle döndü. İster istemez uçağa koşturup, elimize tutuşturulan kağıt havlularla kurulandık.

Uçağımız minicik bir pır pır, korkunç gürültülü ve içi de buz gibi. Alandan uçuş pistine çıkarken, kanat altındaki tekerleklerden havaya yükselen sular nedeniyle, denizde kayak yapıyormuşuz gibi bir süre gidip sonra havalandı. Bagaj yerleri otobüs bagajı gibi açık, raflardan birinde oda klimasına benzer bir klima var ve çalışıp çalışmadığından bihaberim. Ama uçak havalanır havalanmaz, birden oralardan uçağın içine dumanlar dolmaya başlayınca, önce herkes gibi ben de endişelendim. Çünkü uçağın içini nemli bir sis tabakası kapladı. Herkesin “Aaa!... Uuu!...” çığlıklarına karşı, uçak personeli hiç oralı değil. On dakikadır sallantı ve sesin anormalliğini saymazsak, uçak normal bir şekilde seyrediyor. Sonunda biz de bu duruma alışıp, hostesin ikram ettiği çay, kahve, kek ve fıstıkla oyalandık. İçimden de, “Henri Mouhot (Fransız doğa bilimci) ‘Angkor Wat’ı görmeden ölünmez...’ demiş ve gördükten bir yıl sonra ölmüş ya, az kalsın ben de görmeden ölüyordum.” diye geçiriyorum. Endişeli miyim? Şu ana kadar uçak düşmedi, yaşıyorum ya, vallahi pek bir endişem yok galiba. Biraz gramer ve üç-beş kelimelik İngilizcemle bakalım oralarda ne yapacağım. Islak olan giysilerim ve klima yüzünden ayaklarım donmazsa, bulurum bir çaresini.

Arada bir de elimdeki notlara göz atıyorum. Kamboçya hakkında internetten bulduğum yazılardan ikisi elimde. Biri, ünlü bir gezgin olan hocamıza ait. Diğeri, yani bir solukta okuduğum yazı ise, adını ilk kez duyduğum Haşim Barış’a... Haşim Barış’ın yazısı yanında, değerli hocamızınki biraz sıradan kalıyor. Bakalım Kamboçya bana neler hissettirecek, bizden yapraklara neler düşecek.

Saat 14:10’te Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’e yaklaştık. Aşağısı çorak bir alan gibi... Biri yeşil, diğeri kahverengi görünümlü iki büyük nehrin üzerindeyiz. Sanırım biri Mekong ırmağı, diğeri Tongle Sap. Yerde gördüğümüz binalar pek yüksek değil. Nihayet alana indik ve ben biraz ısındım. Şükür ki ayaklarım sağlam.

Alanda herkes vize sırasına giriyor. Duvarda “turistik vize 20, ticari vize 25 Dolar” yazıyor. İnanamıyorum; ben vize için Bangkok’da boşuna mı bekleyip, o kadar uğraştım. Alan görevlisine sordum, “Evet, sıraya girip buradan alabilirdiniz.” dedi.

Aktarmalı geçişte, uçuş kartına 6 Dolar karşılığı alacağım alan vergisi etiketini yapıştırmam gerektiğini söylediler. Kalabalık olmadığı için kolayca aldım.

Bu uçak diğerinden de berbat. Allah’tan uçuş süresi kısa. Uçağa geçmeden, alan dışında birkaç sigara tüttürdüm. Phnom Penh oldukça küçük bir başkent. Evler birkaç kattan fazla değil. Manzara uçaktan hoş görünüyor. Ama çatılar Bangkok’daki gibi düzenli değil.

Evet... Sonunda Kamboçya’nın en önemli şehri minicik bir kasaba görünümündeki Siem Reap’dayız. Alan çıkışında taksi, tuktuk ve motosikletliler etrafımı sardı. 1 Dolara bir tuktuk ile anlaştım. Dünkü gezide tanıştığım Japon arkadaşın verdiği adrese götürecek beni. Oradan yolcuları karşılamak için bir motosikletli gelmiş ama ben tuktuku tercih ettiğimi söyleyince, peki dedi. Zira köylülüğüm tuttu. Motosikletin üzerinde nasıl gideceğim? Adama tutunmak lazım... Sırt çantası, fotograf çantam ve diğer çantam nereye sığacak endişesindeyim. Tuktukcu, alan dışına çıkınca, “Eğer yarın sizi ben gezdirirsem, otele gidiş 1, Angkor Wat 10 Dolar...” dedi. Nedenini sorunca, “Burada usul böyle. Biz alanda anlaşma yapıyoruz” demez mi? O zaman ben başka bir araç ayarlayacağımı söyledim, ona da yanaşmıyor. Uzun bir pazarlık sonucu bugün bir, yarın için beş Dolara anlaştık. Böylece beni sabah 07:00’de kaldığım yerden alıp Angkor Wat’a bırakacak, sonra da günbatımında geri getirecek.

Önce bu tartışmadan biraz endişelenip, “Ya beni farklı bir yere götürürse?” diye düşünmedim değil, ama verdiğim adrese götürdü. Kalacağım yer, Siem Reap Nehri’nin yanında, Grand Otel’e yakın “13th Villa Mr. Lee Guest House” adlı pansiyon. Oldukça temiz, oda içinde banyo ve tuvalet var. Geceliği 4 Dolara anlaştık, dört gece burada kalacağım.

Biraz çevreyi dolaştım. Etkileyici... Kirlilikten suyu çamura dönmüş Siem Reap Nehri boyunca derme çatma kulübeler, hemen yanında veya arkasında lüks ev ve oteller, dil okulları... Bu nehirde yıkanıp, dişini fırçalayan insanlar gördüm. Minik bir pazar görüp, oraya daldım. İnsanlar çok güler yüzlü, hatta şaşılacak kadar. Üç çocuğa rastladım; minicikler ve minik bir ağacın tepesine çıkmış, leblebi büyüklüğündeki yeşil meyvelerinden bulup yemeye çalışıyorlar. Ben bulduklarımı onlara verince sevindiler. Çantamda iki sakız vardı, ikisine verdim. Sonuncu da elini uzattı, ona kalmadığını görünce hem ben üzüldüm hem de o. Diğerlerine göre büyük olana, “Siz bölüşün...” dediğimde, hemen bölüştüler.

Döndükten sonra buz gibi su ile duş aldım. Korkunç ama rahatlatıcı. Bu sıcağa başka türlü katlanılmaz. Bahçeye çıktım, birkaç masa var. Sinek kovucuya rağmen, dışarıda oturmak bir işkence.

Alanda karşılaştığım motosiklet sürücüsü geldi, onunla sohbet ettik. Adı Va Hang. Daha sonra Avustralyalı bir tip geldi. Adamın anadili İngilizce olmasına rağmen bir türlü anlaşamadık. Öylesine hızlı konuşuyor ki, söylediklerini benim anlamam mümkün değil. İyi ki anlamamışım. Zira bira ikramıyla başlayan sohbet, dokunuşlarla farklı yönlere kaymaya başlayınca, beni çileden çıkarttı. Neyse ki çabuk aydı da gitti. Oldukça erken yattım, yarın erkenden tuktukcu gelecek.

16.03.2005 – Siem Reap

Altıda kalktım, aşağı indim. Benim tuktukcum Thea (Tiya) gelmiş. Bir kahve içtim. Tayland’da rastlamadığım ekmek burada var. Ama sokaktakini alıp yemek cesaret ister. Pansiyonda ısıtıp sofraya getirdiler. Ekmek, zeytinciklerimle harika oldu. Zira ta köyümden buralara beraberimde getirdiğim anacığımın yaptığı ekmek küflenmişti.

Nihayet yıllardır görmeyi arzuladığım Tapınaklar topluluğunun bulunduğu Ankor Şehrine ve Dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’a gidiyordum. Onu görmenin heyecanı içindeyken yol üzerinde bir okula rastladım. Ben oradayken, beş-on yaş arası çocuklar okulun önünde sabah jimnastiği yapıyorlardı. Minicik çocuklar ya bisikletleriyle kendileri okula geliyorlar, ya da aileleri getiriyordu.

Angkor Tapınaklar topluluğuna (Angkor şehrine) bir ana kapıdan giriliyor ve buradan giriş kartı alınıyor. Bu kart için bir fotograf istediler. Aslında kendileri de burada çekebilirlermiş. Zaten maymun gibi kadınım, bir de bunlar poloroid ile çekerse... Kim bilir nasıl çıkar? İran’daki deneyi bir daha yaşamak istemiyorum. Neyse yanımda fotograf vardı, verdim. Üç tür bilet var; bir günlük 20, üç günlük 40, haftalık 60 Dolar. Bu işten hiçbir şey anlamadım; insan üç günden fazla aynı tapınağı nasıl gezer? Bana iki gün yeter deyip üç günlük karttan aldım. Yanıldığımı, tapınakları gezmeye başlayınca anlayacaktım.

Güzel bir yoldan , yemyeşil ve ulu ağaçlar içinden ilerleyerek Ana tapınak Angkor Wat’a ulaştık. Etrafını yapay bir gölcük çevreliyor. Girişin sağında ve solunda yılan başı… Bir ip görünümünde upuzun yılan gövdesi ve onu çeken erkeklerin oluşturduğu heykelli yolla tapınağa ulaşılıyor.

Angkor Wat’dan öylesine etkilendim ki; nereye bakacağımı, nerenin fotografını çekeceğimi şaşırmış durumdayım. Devasa büyüklükte bir tapınak... Lotus kozası şeklindeki, biri ortada ve diğerlerine göre daha yüksek, beş kuleye sahip. Kuleler gökleri delercesine yükseliyor. Bu taş yığınının her yanı oya gibi işlenmiş. Rölyef ve kabartmalardaki zarif Aspara dansçıları (dişil tanrı, kutsal dansöz) duvarlardan bize bakıyor. Tapınağın dört yanı galerilerle çevrili. Galeriler, yaşam ve her şeye dair rölyeflerle bezeli. Rayamana Destanı’nı anlatan rölyeflerin olduğu galeriden girdim. Buradaki Buda heykellerinin üzerleri de bezlerle sarılı; önlerinde yemekleri, meyveleri ve tabii ki tütsüler. Tapınağa, yaklaşık 40-60 cm yükseklikteki merdivenlerle çıkılıyor. Merdivenlerin derinlikleri ise 15-20 cm arasında değişiyor. Yani merdivenlerin yükseklik mesafeleri yorucu ve derinlikleri ise orta boylu bir insanın ayaklarını düz basarak çıkmasını neredeyse imkansız kılıyor. Bu nedenle herkes Charlie Chaplin yürüyüşünde şov yapıyor. Kendi kendime “Tanrı bana iyi ki uzun boy ve ayak vermemiş, hiç yoktan ayak basarken fazla zorluk çekmiyorum” diyorum. Ne de olsa Asyalıyız, bu merdivenlerin derinlikleri de Asyalılara göre yapılmış, sadece yükseklikleri hesaba katılmamış. Böylece Asyalı olmanın avantajlarından birini yaşıyorum. Koridorlar da benim boyuma göre. İşte diyorum, Asyalı olmanın bir başka avantajını daha yakaladım... Pehhh pehhh. Ama iniş... Hele de yükseklik korkum gündeme gelince... Resmen merdivenlere dönüp, kertenkele misali yapışıyorum. Aşağıya bakarsam, uçuş serbest...

Müthiş turist var. Boş bir yer bulup çekim yapmak mümkün değil. Ayrıca görülecek daha bir sürü tapınak var. Şimdilik üç saat buraya yeter deyip, aklımı ve gönlümü burada bırakarak kendimi tapınağın dışına attım. Ve diğer tapınaklara nasıl gideceğim diye düşünürken, benim tuktukcuyu beni bekler buldum. Ne güzel bir araç bu tuktuk!.. Tentesi sizi güneşten koruyor, seyir halinde püfür püfür serinliyorsunuz… Yolumuzun üzerindeki tapınaklar Phnom Bakheng ve Bacsei Chamkrong. Tapınakların detaylarını mı, yoksa buradaki yaşamı mı izleyip fotograflasam? Şaşkın bir durumdayım. Bu arada motosikletin arkasına tır niyetine odun kömürü, şişelerle benzin ve akla gelebilecek her şey doldurmuş satıcılar... Bisikletini tepeleme odun, hasır sepetler, kokonat (Hindistan cevizinin hamı) vs. yüklemiş insanlar... Hangisini izleyeceğimi şaşırdım. Öğlen ışığında nasılsa fotograf olmaz deyip, başka bir tapınağa gitmeye karar verdim. Angkor tapınaklar topluluğu bir duvarla çevrili; buraya South Gate’den (Güney Kapısı) girip, Beng Thom tapınağına vardık. West Gate’e (Batı Kapısı) bakıp, buranın en ilginç tapınaklarından Bayon’a geçtik. Artık girip çıktığım tapınak ve kapı adları birbirine karışıyor. Hiç biri hafızamdan çıkacak gibi değil, ama adları yaşlı hafızamdan siliniyor: Baphoun, Phimenakas, Preah Palilary tapınaklarından sonra Elephant Terace... Fil terasının gölgelerine sığındım, yeterli olmadı. Üzerine çıkıp, bu taş yapıları çatlatarak yaşam bulan devasa ağaçların altına uzandım. Bu sıcağa litrelerce su içsen kâr etmiyor. Bir ara bir kokonat alıp, susuzluğumu gidermeye çalıştım. Burada ne kadar çok odun kömürü taşıyan araçlar geçiyor. Çünkü pek çok yemeği bu kömürle yapıyorlar. Onları görmek bir zamanlar kömür üreten babamı ve birlikteki anıları gözümün önüne serdi… Artık ne babam vardı, ne de köyümüzde kömür yapımı… Gözlerimdeki yaşları tutamaz oldum…

Gün akşama dönerken, Victory Gate’in (Victory Kapısı) çıkışında olağanüstü bir durumla karşılaştım. Banyon ağaçlarının devasa kökleri antik kalıntıları sarıp, duvarları tamamen parçalamış ve duvarla bütünleşmiş. Tapınakların kurulu olduğu bu bölge eskiden ormanlıkmış, bu orman kesilerek tapınaklar yapılmış. Ağaçlarca kuşatılmış olan tapınakları görünce, “Ağaçlar buradan intikamını almış.” diye düşündüm. Buralardaki pek çok ağaç numaralandırılmış. Özellikle çok uzun ömürlü ve dayanıklı olan tik ağaçları. Onları fotograflayayım derken, bir su değirmenine rastladım. Ona koşturunca, bir kadının çiçek fidelerini suladığını görüp, onu çekmeye başladım. Günbatımını minik bir tepe üzerinde kurulu Phnom Ba Khen tapınağında izleyecektik, ama oraya geldiğimizde karanlık basmış, benim de yorgunluktan o tepeyi çıkacak halim kalmamıştı. “Yarına...” deyip, kente döndük. Tuktukcu ile yarın sabah altı buçukta buluşacağız, zira gün çok erken doğuyor. Öylesine yorgunum ki, adım atacak halim yok.

Dönüşte bir bankada para bozdurdum. 1 Dolar = 3980 Riyal. Oysa sokakta 4000 Riyaldi. Neyse... 20 Riyale zaten hiçbir şey alınmıyor. Burada, neredeyse sorduğum her şeyin fiyatı bir dolardı.

Tuktukcu ile bugün için sadece Angkor Wat’ı gezmek üzere anlaşmıştık. Ama diğer tapınaklara da götürdü, hatta benim Kamboçya Riyalim olmadığı için su bile aldı. Bari daha fazla para vereyim dedim. Thea 10 Dolar istiyorum diye tutturdu. “Dün 5 Dolara anlaşmıştık, niye devamlı sözünü değiştiriyorsun?” deyince, “Ama ben seni diğer tapınaklara da götürdüm.” karşılığını verdi. Adam haklı, ben bu konuda aptalca davrandım. 10 Doları verdim. Su parasını da vermek istedim, tüm ısrarlarıma rağmen kabul etmedi. “Yarın da ben ona bir şeyler alırım, ödeşiriz.” diye düşünüp, çok fazla da üstelemedim.

Buradaki sürücüler, genellikle tapınakların gruplanmış halinin bulunduğu bir haritayı ellerinde taşıyıp, turistlere göstererek, gezdirme teklifinde bulunuyorlar.

Yarın göreceğim tapınaklar grubu East Baray. Dünküne göre biraz daha uzak. O nedenle tuktukcu 18 Dolar istedi, pazarlıkla 15 Dolara razı ettim. Bu paranın, bura şartlarında yüksek bir ücret olduğunu biliyorum, ama yeni birini aramakla da vakit kaybetmek istemiyorum. Ayrıca, o benim dur-kalk fotograf çekme kaprislerime de hiç itiraz etmiyor.

Odaya gidince bu ücret konusu için, seyahat rehberi Lonely Planet’e baktım ki, ben normalin üzerinde ödeme yapıyormuşum. Neyse böyle böyle hesap kitap işini de öğreniyoruz.

(devam edecek...)

2 Comments:

Anonymous Adsız said...

Haşim Barış'ın yazısının gölgesinde kalmış ama yine de teşekkürler.

12:22 ÖS  
Anonymous yurtdışı eğitim said...

Avustralyada bir dil okuluna kayıt yaptırmak istiyorum hangi şehirleri tavsiye edersiniz?
Acil cevaplarınızı bekliyorum teşekkürler

5:48 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home