Çarşamba, Mart 29, 2006

Karadeniz'in Kıyıcığından -2-

Orman... Odun... Kömür....

Karadeniz ülkemizin ormanlık bölgelerinden biridir ve ağaç çeşitliliği açısından da olağanüstüdür. Bizim köyümüz de Karadeniz’in kıyısına yakın bir orman köyüdür. Yaşayanlar geçimini ormandan sağlar. Şimdilerde kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sebze, meyve yetiştirilir, sadece bir iki evde inek görülür. Ve gençlerin tamamına yakını İstanbul’da yaşayıp çalışır, yalnızca bahar ve yazları köylerine gelir. Yirmi otuz yıl öncesine kadar buralarda tahıl ürünleri de yetiştirilirdi ve herkesin mutlaka en az birkaç hayvanı da olurdu ahırında.

Köyde herkesin ormanı vardır. Gerçi ormana bizim köyümüzde dağ denir, babaya buba, anneye ana denildiği gibi. Biz yine de herkesin anlayabilmesi için orman diye devam edelim sözümüze.

Orman kesim iznine makta denir. Ağaçların büyümesine bağlı olarak aynı yere 20-30 yılda bir makta gelir. Böylece siz de ormanınızı kesip odun elde edersiniz.

Oktay Akbal’ın “önce ekmekler bozuldu”dediği gibi, bugün de bizim ormanlarımız bozuldu. Önce sahile yakın kısımlardaki orman dokusu kazınıp çam ağaçları ekildi, ormanı korumak adına. Bu sırada kum ocakları arttırıldı, güzelim orman dokusu kazındı. Yazlıkçılarca orman içlerine kadar evlerle doldu köyler. İstanbul’da yazın sıcağından bunalıp kendini buralara atan konuklardan bazılarının kendini bilmezliği yüzünden kirlendi, altın kumlu sahillerimiz.

Bizim ormanlarımız ve sahillerimiz de böylece kirletilip talan edildi, edilmeye de devam ediliyor. Halk, devlet, sanayici eliyle. Biliyorum ki kum ocakları da bir ihtiyaçtır. Ama eski haline uygun olarak bırakmak için yapılması gereken yeniden ağaçlandırma olmayınca, alınan kumların yerlerinde metrelerce derinliğinde çukurlar oluşunca, onlarca dönüm alan çıplak ve çorak bırakılınca insanın içi yanıyor, yok edilen doğaya.

Yollarımız bu kumları taşıyan ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle çok sık bozulur, yama usulü onarılır. Yani ormanlarımız gibi yollarımız da yamalı bohçaya benzer. Geri kalmış/bıraktırılmış ülkelere yaptığımız yollarla övünür politikacılarımız, iş adamlarımız. Ama İstanbul’a 60 km uzaklıktaki köyümüzün yolları oyuk oyuktur, bu sanayi ve gerekli statiğe uyularak yapılmamış yollar nedeniyle.

Ormanlarımız maktanın ardından tıraşlanır. Maktanın vurduğu bölge birkaç aç gözlü kesimci yüzünden en küçük ağaca kadar kesilir. Adeta, Amerikan traşı olmuş gençlerin başları gibi bir görünüm alır. Dünyamızın epey ülkesini dolaştım sayılır, hiçbir yerde böyle bir kesim görmedim. Şimdi rahmetli olan ve konu hakkında bilgi sahibi bir profesör dosta bu durumu sorduğumda “Bizdeki makta Amerikan sistemidir, sen sadece Avrupa’yı gördün o yüzden bilmezsin” dediydi. Avrupa’da sadece yaşlı ağaçlar kesilerek orman daima korunur. “Ama hocam bizim ormanları böyle kesmemiz doğru mudur? Yıllarca kesilen yerler bir yangın sonrası görünümünde çıplak kalıyor?” diyesi oldum, “Dostum açgözlülük olduğu sürece bu böyle devam edecek” dediydi, hüzünle. Son günlerde Cumhurbaşkanlığından geri dönüp yeniden gönderilen “Orman Yasası”nı, iyi ki görmedi sevgili dostum.

Yaz aylarında TVler, radyolar, gazeteler bangır bangır bağırıyor “Akdeniz, Ege bölgesinde şu kadar hektar orman yangında yok oldu” diye. Evet yangın bir felakettir, afettir, çoğu zaman insanların elinden. Peki bizim kendi ormanlarımızda üç kuruş daha fazla kazanç uğruna yaptığımız katliamın sonu nereye varacak? Tüm bunlara rağmen yine de direnir güzel doğamız, ama nereye kadar?

Böylesine iç karartıcı bir tablodan sonra, size bir emeğin ürününü, kara altının yapım öyküsünü anlatarak yazımı çekilir kılayım.

Orman köylüsü olunur da odun kömürü yapımı konusunda anısı olmayan olur mu? Benim de böyle bir anım var. Meşe ve kocayemiş ağaçlarından oluşan ormanlara sahipse köyünüz, mutlaka sizin de böyle bir anınız vardır. Bizim ormanlarımızda bol miktarda kestane ağacı da vardır, ama onun kömürü karardığı için makbul değildir.

Makta gelip, ağaçlar kesilip oduna dönünce, odunlardan birazı evlerimizde kullanılır, bir miktarı İstanbul’daki yakıt ihtiyacını karşılar, bir miktarı da mangalda kullanılmak üzere kömüre dönüştürülür.

Ağaçtan kömür elde etmek için yapılan işleme kuyu yakmak denir. Kuyular odunun kesildiği bölgelere yakın yerlerde, genellikle daha önce yapılmış olan kuyuların mekanları kullanılarak yapılır. Aynı kuyuyu kullanabilmek için en az on beş yıl beklemek gerekir. Meşe ve kocayemiş ağacının büyüme süresini düşünürsek eğer, bu süre çok daha da uzun olabilir.

İşleme önceki kuyudan kalan küller bir kenara toplanarak başlanır. Yanına bir haftalık konaklama için ağaçlar üzerine bir kulübe yapılır. Bu kulübe uzun ve kalın odunlar, ağaç dalları, gazeller ile oluşturulan mekana, evden getirilen şilte, yorgan, yastık ile ev konforunda hazırlanır. Yine odunlardan yapılmış bir merdiven ile bu kulübelere çıkılabilir.

Havasız kalan kuyu patlar. Patlamaya ve yangına karşı kuyunun suya yakın olmasına dikkat edilir, ama bu her zaman mümkün olmayabilir. Her durumda kuyunun yanında tenekelerle sular depolanır ve bir kuyu komşunuz olur. Kuyu komşusu kuyucular için dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Hangisinin ihtiyacı olursa bir diğeri ona yardıma koşar, çünkü bu birkaç kişinin başa çıkabileceği kadar kolay işlem değildir.

Kuyunun civarı yangına karşı çalılar, pırnallar, otlar, eğreltiler, pülüler (tutuşturmayı kolaylaştırıcı odunsu bitkilerdir ve bunlar çalı süpürgesi yapımında da kullanılır) ve benzerlerinden arındırılır. Toplanan küller elenip ıslatılır.

Kuyunun ortasına güçlü bir direk dikilip, etrafı pülüler ve kuru dallar ile kolay yanması sağlanacak şekilde desteklenir. Üzerine 40-80 cm civarı kesilmiş odunların en uzunları ilk sırayı oluşturacak şekilde hafif yatık olarak (20-30 derecelik bir eğimle) yerleştirilir. Alttaki ilk sıra bittikten sonra onun üstüne yine aynı şekilde başka bir sıra halinde odunlar yerleştirilir. Bu işleme kuyu huni halini alıncaya kadar devam edilir. Bunun için genellikle üç beş sıra yerleştirme yeterlidir.

Kuyunun çatılması bittiğinde sıra, toplanan gazellerin odunların üzerine serilmesine gelir ve üzeri daha önce ıslatılmış kül ile sıvanır, böylece kuyu örtülmüş olur. Odunların yerleştirilmesi sırasında kuyuyu tutuşturmak için bir kapı da bırakılmıştır. Kuyunun kapısı diye adlandırılan bu açıklıktan, ucuna gazlı bir paçavra sarılan uzun bir odun yakılarak, ortada bırakılmış olan boşluktaki pülülere kadar sürülerek, pülülerin tutuşması ve kuyunun yanmaya başlaması sağlanır. Artık birinci aşama bitmiş ve yanma başlamıştır. Kuyunun hava alıp kıvamında ve rahat yanması için galberi ile üstten birkaç delik açılır.

Sıra gelir kuyucuların göz ve kulaklarını dört açıp, kuyunun yanacağı sürece pür dikkat beklemeye. Eğer bir patlama olursa hemen kuyunun üstünü kapamak gereklidir ki, hem odunlar yanıp kül olarak emeğiniz heba olmasın, hem de orman için bir yangın tehlikesi oluşmasın.

Kömür oluşumunu sağlayacak kadar yanma süresi sonunda (bu yaklaşık üç ila beş gündür) üstte bırakılan delikler kapatılır. Kısa bir süre daha böylece yanma işlemi devam eder.

Kömürün oluşması için kıvamında yakılması, ne yazık ki bir yemek tarifi kadar kolay değil. Bu nedenle size; birkaç ton odun huni halinde yerleştirildikten sonra, üç beş gün yanacak, bir gün soğuyacak, sonrada sökülüp daha sonra torbalara doldurularak, mangal ve barbekülerinizde yakıma hazırlanacak, diyemiyorum.

Burada yaşanacak doğa koşulları, yanlış yerleştirilmiş bir odun yüzünden kuyunun çökmesi, hava problemi, kuyunun patlaması ve patlama sonucu yangın tehlikesi ve diğerleri; daima göz önünde bulundurulmak durumunda. Ayrıca bir yaban hayvanı, örneğin bir domuz, gelip bir burun darbesi ile sizin tüm emeğinizi de bir anda boşa çıkarabilir.

Neyse durum bu minvalde devam eder. Eğer bir aksilik çıkmamışsa, yanma işlemi biten kuyu bir gün soğumaya bırakılır, yaklaşık bir günün sonunda soğuma sağlanmış olur. Bu arada kuyu çöker ve söküme başlanır. Üstteki marsıklar galberi ile çekilip bir kenarda toplanır. Bunlar daha sonra evdeki ocaklarda yakılmak için evlere götürülmek üzere çuval ya da küfelere doldurulur. Sıra gelir kömürlerinin toplanmasına. Onlar ise gereğinden fazla kırılıp ufalanmaması için özen ve dikkatle galberilerle, kimi zaman da el ile toplanarak yine çuvallara yerleştirilir. Bu arada zaman zaman yeni tutuşmalar yaşanabilir ve hemen söndürmek gerekir. Şimdi sıra küllerin içinde kalan elemelerdedir (küçük kömür parçacıkları), bunlar da ağaç tırmık ile toplanır.

Ve köyden, tekerleri ve kasası odundan yapılma manda veya öküz arabaları getirilir, ürünü köye götürmek için. Emekçilerin elleri, yüzleri, üstleri başları kömüre bulanmıştır, gözleri ve dişleri bembeyazdır. Alınlarından dökülen terlerinin yüzlerinde bıraktığı izde, tenleri grimsi çizgiler halinde görülür.

Üzerindeki kara altın yüklü kağnı arabasının tangur tungur, garç gurç tekerlek ve gövde sesleri, öküz ya da mandaların oflaya puflaya gidişleri ile kömür karasına bulanmış emekçilerin tüm yorgunluğundan hiçbir eser görülmeyen çevik ayak sesleri duyulur, köye giderken.

O günlerde sadece arabanın çıkardığı sesleri duyardı kulaklarım. Ama bugün anamın, bubamın ve benim ayak seslerimiz çınlıyor kulaklarımda.

İstanbul, 06.03.2005 – 20:30

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home