Çarşamba, Mart 29, 2006

Karadeniz’in Kıyıcığından *) -1-

Kar, Kuşlar, Balıklar...


Bu yılın ilk ciddi karı, geçen hafta İstanbul’u beyaza buladı. Kahvaltıdan on beş dakika önce ilacımı aldım ve kahvaltıya başladım. TV’de yol durumunu izliyorum. Yollar sorunlu, erkenden evden çıkmama gerek yok. Kahvaltıyla kahvemi yudumlarken pencerenin dışındaki saksıların üzerine ilişti gözüm. Kar saksıların üzerini kapamış, hatta bir tepecik oluşturmuş, kuşlar konmak için bir dal arıyordu. Saksılardaki aslanağızlarının kuru dalları üzerine tahminimce iki serçe kondu, onların ardından birkaç iri ve kara kuş geldi, serçeler kaçtı. Meraklanıp başımın üzerindeki uzak gözlüğümü gözüme yerleştirdim. Gelip giden kimlerdi penceremin önüne? Görüntü netleşti. Serçeler, güvercinler, kumrular... Olduğundan daha iri görünüyorlardı. Karın soğuğuna dayanmak için tüylerini adeta kürk manto niyetine kabartmışlardı.

Ağzımdaki lokmayı yutamadım. Kuşların da kahvaltı zamanı gelmişti. Camı açtım, saksıları yana çektim. Çıkıntı ve saksılardaki karları temizledim. Kısır yapmak için dolapta bulundurduğum ince bulgurdan birkaç avuç bulguru temizlediğim yere koydum, kahvemi içmeye devam ettim, gözüm pencerede ve kuşlarda.

Birden Karadeniz’in kıyıcığındaki o minicik köyde ve kırk yıl öncesinde buldum düşüncelerimi. Müthiş bir kar kaplamıştı köyü. Yollar kapalıydı, hoş kapalı olmasa da o zamanlar bizim yollardan günde bir iki taneden fazla araba geçmezdi ya. Dişim ağrıyordu, dayanılmaz bir acıydı. Babam da benim acıma dayanamadı “İlerideki köyde bir dişçi var, ona gidip çektirelim” dedi.

Babamın bir elinde devasa siyah bir şemsiye, diğer elinde soğuktan donmaması için elime geçirilmiş yün çorapla benim minicik sağ elim, yollara düştük. Kara kışa, uçuran rüzgara inat, iki ileri bir geri yürüyerek komşu köye gitmeye çalışıyoruz. Önce şemsiye iflas etti, ters döndü, kırıldı, sonunda da parçalandı. Bu arada ben de dizlerimi geçip, siyah lastik çizmemin içindene dolup eriyerek ayağımı sızlatan kara dişimin sızısı yüzünden katlanıyorum, ama babama belli etmemeye çalışıyorum. Sessiz akıttığım göz yaşlarım yanaklarıma ulaşmadan buzlaşıyor. Babam beni sırtına almak istiyor ama bu imkansız. Çünkü çocukluğunda geçirdiği menenjit yüzünden, zaten kendisinin ciddi bir yürüme sorunu var. Yaklaşık altı kilometrelik yolu bilmem kaç saatte tamamlayıp köye varıyoruz.

Üst kattaki balkonunda insanın ağzındaki altın dişler gibi dizilenmiş mısırların asılı olduğu, altı kerpiç, çıkıntılı üst katı tahta şirin mi şirin bir eve giriyoruz. Alt katta bir ocak yanıyor, etrafında aile fertleri oturmuş ısınıyor. Hemen beni ocağın yanına alıp ısıtmaya çalışıyorlar. Yanağımın davul gibi şiş olduğunu gören yaşlı amca durumu anlıyor, babamın durumu anlatmasına gerek kalmadan. “Oğlum koş şu bizim kerpeteni getir” diyor, torununa. Bugün herkesin alet edevat çantasında bulunan cinsten simsiyah bir kerpeten. Ocakta yanan ateş harlanıyor ve kerpeten ateşte yakılıyor, tam soğumadan da ağzıma girip içindeki dayanılmaz acıyı veren bembeyaz diş ve o zamanlar bir ağaç köküne benzettiğim kökleri is karası kerpetene yakalanıp ağzımdan dışarı çıkıyor. Acının da onunla birlikte ağzımdan çıkıp gitmesini diliyorum.

Gece yarısı köyümüze dönüyoruz. Günler sonra ilk kez sancısız bir uykuya dalıyorum. Kar devam ediyor, ağrılar sancılar kesiliyor. Babaannemin tatlı tatlı anlattığı masallar ve söylenceler ocak başındaki günleri renklendiriyor. Dışarıdan kuşların çığlıkları geliyor. Kuşlara yem koymak için evin önündeki bahçede karı temizleyip küçük küçük boşluklar açıyoruz. Evlerde kapalı olan çocuklara oyunlar yetmez oluyor. Kuş tutmaya karar veriyoruz. Babaannemden de yeni oyunumuz için destek alıyoruz.

Babaannem elinde bir sopa, kalbur ve kınnap ile geliyor. Bahçede açtığımız boşluğa önce bir avuç buğday koyup üzerine kalburu kapatıyoruz. Küçük giyotin çerçevelerden uzattığımız kınnabı bir sopaya bağlayıp kalburun altına yerleştiriyoruz. Koşarak eve geçip sedire kurulup, bekliyoruz başlamaya; ben, küçük kardeşim ve bizimle çocuk olan babaannem.

Yemleri gören serçeler geliyor önce, minicik gövdeleri ip gibi bacaklarıyla. Daha sonra onlardan biraz daha irice ve renkli gagası ile karatavuklar geliyor ve serçeler kaçıyor. Benim elim kınnapta gözüm kuşlarda. Telaşımdan kınnabı oynatıyorum sopadaki titreme kuşları kaçırtıyor. Başarısızlığım ağlama nöbetine dönüşüyor.

Bu defa bizim büyük çocuk kınnabı tutuyor, bağ bahçe ve ev işlerinden nasırlı elleriyle. Yeniden gelen kuşları kalburun altına esir ediyor. Göz yaşlarım mutluluk belirtisi olarak yanaklarımda donuyor. Hemen evden dışarı fırlayıp kuşları alıyoruz; biri benim, diğeri küçük kardeşimin oluyor. Ellerimizden kurtulma çabaları boşuna. Onları ısıtmalıyız, bizim kuşlarımız olmalı onlar, elimizden kurtuluşları yok. Minicik ellerimiz yeterli olmaz onları ısıtmaya, koynumuza sokuyoruz, bu defa babaannem “kuşları öldüreceksiniz” diye kızıyor. Kalburu alıp ocağın yanına getiriyor, içine biraz yem koyup kuşları içine kafes misali yerleştiriyor.

Birkaç gün sonra babam kahveden geliyor. “Balıklar karaya vurmuş” muştusu ile. Söylendiğine göre kar erimiş, balığın kulağına kaçan kar suyu yüzünden balıklar sersemlemiş ve karaya vurmuşlar. Çocuklar için yeni bir oyun başlıyor, aileler için bir ekmek kapısı açılıyor. Yirmi ve on kiloluk yağ telekelerinin ağızları açılıyor. İnce bir odun, tenekenin içine iki yanından çivilenerek kova benzeri taşıma aracına sap yapılıyor. Yaşlı, genç, çoluk, çocuk; herkes elinde bu tenekelerle deniz kenarına koşuyoruz. Deniz kenarı adeta balık hali, üstümüzde martıların çığlıkları, tenekeler aldığınca ve taşıyabileceğimiz kadar rengarenk balıkları tenekelere doldurup evlere dönüyoruz. İstavritler hemen temizlenip kızartılıp yeniliyor. Palamutlar iri dilimler halinde kesiliyor, bir süpürge teli ile kılçığın içindeki kan akıtılarak temizlenip, yıkanıyor ve cam kavanozlara aralarına defne yaprakları konularak tuzlanıyor. Onlar daha sonra sofralarımızı salata ya da köy fırınlarında pişirilerek hazırlanan leziz yiyecekler olarak süsleyecekler.

Bir de o zamanlar adını bilmediğim, bugün ise zaten denizlerimizde nesli tükenmiş olan; iri, mavi ve kırmızı benekli balıklar vardı. Onları ne yaptığımızı anımsamıyorum.

Kırk yıl öncesinin bu oyunlarını bugün hangi çocuklar oynuyor diye düşünürken iki yıl öncesine gidiyorum.

Bir yaz günü, pırıl pırıl bir hava. Babam yetmiş altı yaşında, hastalığı nedeniyle evden dışarı çıkamıyor. Yaşlı bir çocuk olmuş. Evimizin eski güzel yapısı son yıllarda yapılan tamiratlarla her geçen gün bozulup, bir ucubeye dönmüş adeta. Giyotin camlar atılmış, yerine devasa Pimapen çift camlar konulmuş. Bu camlar dışarıdan bakınca ayna gibi görünüyor. İki yeğenim ellerinde bezden yapılıp içi pamukla doldurulmuş bir şilte, üzerinde minicik bir yastık ve örtü ile “Teyze bak biz ne bulduk” diye babamın odasına geliyorlar. Örtüyü kaldırıyorlar, oyuncak yatakta rengarenk bir kuş ölüsü.
“Biz bunu dedemle üç gün önce bulduk” diyorlar.
Yine havanın çok güzel olduğu bir an zavallı yalıçapkını bizim camın ayna etkisi yüzünden cama çarpıp ölmüş.
“Çocuklar üç gündür ölü olan kuşu evde niye tutuyorsunuz, kokar” diyorum.
“Teyze, ama dedem bize teyzen gelene kadar bu kuşu kediden uzak tutun” dedi.
“Biz de ona iyi bakarsak iyileşir diye seni bekledik” diyorlar.
Sonra babam kuşu ben gelene kadar bekletmelerini istemesinin sebebini anlatıyor.
“Daha önce hiç böyle renkli bir kuş görmedim, acaba bu ne kuşudur?” diyor.
Açıkçası ben de bilmiyorum, ama birden anımsıyorum National Geographic’deki bir reklamda bu kuşun benzerini görmüştüm. İstanbul’a dönünce Fatih Orbay yönetiminde hazırlanmış olan “Türkiye’nin Kuşları” CD’sini VCD’ye yerleştirip izliyor ve bu kuşun bir yalıçapkını olduğunu öğreniyorum.
Babama telefonla adını bildiriyorum, sorusunun yanıtını bulmasına çocuklar gibi seviniyor.

Birden içimden renkli bir kuş uçuyor, babamın şu anda karlarla kaplı mezarının başına konmasını diliyorum.

Bu yılın ilk karı beni böyle bir iç yolculuğuna çıkardı. Tüm yolculuklar gibi; hüzünlü, acılı, neşeli, bir o kadar da güzel...

----------------------
*) “Karadeniz’in Kıyıcığından” rahmetli değerli şair ve yazarımız Rıfat Ilgaz’ın gazetedeki köşesinin adıydı. Ben de bundan sonra yazacağım birkaç yazıya ana başlık ararken bu isme takıldım. Bu isme gönderme, ikimizin de Karadeniz’in kıyıcığında bir yerlerde doğmuş ve ömrümüzün son yıllarını yine oralarda geçirmeye karar vermiş olmamızla ilgili mi bilmiyorum, belki de. Yazıya ilk başlayanlara ne denli sevecenlikle yaklaştığını kendisiyle yaptığımız sohbetlerimizden biliyorum. Acemi bir çaylak olarak ve hoşgörüsüne güvenerek, bu ismi kendisinden kısa bir süreliğine ödünç alıyorum, eminim ki beni duyuyordur. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum!

İstanbul, 13.02.2005 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home