Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -6-

27.11.1995 – Lahor

Sabah 7,5 gibi uyandım, çocuklar uyuyor. Benim yüzümden okula geç kalacaklar diye üzülüyorum. Haticani’nin evine geçtim. Gülsüm kalkmış, bulaşıkla uğraşıyor. Yardım etmek istedim, izin vermediler. Çocukların durumunu sormak istedim, gidip onları uyandırdılar. Oysa bugün tatil günüymüş. Uykularına yazık oldu.

Gravyer peyniri, tereyağı, reçel, yumurta, salata (turp, yeşillik, soğan, domates)’ten oluşan Türk usulü bir kahvaltı hazırladılar. Fakat onlar benimle oturup yemediler. Sadece Ali bey benimle birlikte çay içti. Ben karnımı doyurduktan sonra çocuklar gelip biraz atıştırdı. Bu arada Haticani’nin tanıdıkları geliyor, beni onlara tanıştırıyorlar.

Bugün Shalimar Garden (Şalimar Bahçeleri)’ne gitmek istediğimi, eğer isterlerse çocukları da götürüp geri getirebileceğimi söyledim. Kızlar çok sevindiler ve hemen gidip giyindiler. Rengarenk giysileriyle, çiçek güzelliğinde oldular. Fotograflarını çekmek istedim, özellikle güzeller güzeli annelerini de fotograflamak istiyorum. O da süslendi; saçını düzeltip, sürmesini ve rujunu yeniledi.

Ali bey bana kliniği gezdirdi. Üç katlı bir bina. Benim gece kaldığım arkadaki bölüm, yatan hastaların bölümüymüş. Altta muayene odaları, üstte kendi evi; yatak odası, çalışma odası, en üstte de konuk odaları ve taraça var. Burada yazın çok sıcak olunca taraçada yatılıyormuş. Ali bey bu klinikte madde bağımlılarını sağaltıyormuş. Binanın büyük bir bölümü tamamlanmamış halde. “Ekonomik olanaklar elverdiğince tamamlamaya çalışıyorum.” dedi.

Ali beyden erkeklerin giydikleri elbiseye şirvani, şala ise pagri dendiğini öğrendim. Çocuklar da kadınların giysilerinin üzerine aldıkları kumaşın dubettavis=çadır olduğunu söylediler. Burada sokaklarda dubettavissiz bir kadın ya da kız görülemiyor.

Rastladığım çocuklar ve gençler boş zamanlarında ya kriket oynuyor ya da uçurtma uçuruyorlar. Ali beyin hazırlanmasını beklerken Fazıl ile Büşra’da kriket oynadılar. Ben ve kızlar rikşayla, Ali beyle Fazıl da motosikletle Şalimar bahçelerine gittik. Etkileyici bir mekan. Moğol tarzı yapıların önünde bölmeli müthiş bir havuz, çiçekli bir bahçe... Hem fotograf çekiyor, hem de Ali bey ile sohbet ediyorum. Kızlar rengarenk, oğlan ise cıvıl cıvıl...

Ali bey ve çocuklar yarın onlarda kalmam için benden söz aldılar. Onlar havaalanına yakın olduğu için oradan alana daha rahat gidilebilirmiş. Bense bir kez daha onları görmekten mutlu olacağım. Onlar eve dönerken, gelirken yol üzerinde görüp merak ettiğim tren raylarının arasındaki türbeye beni bıraktılar. Adı Gomatga imiş. Oradaki çocuk ve kadınlarla sohbet ettik.

Merkeze gitmek için Rikşa ile anlaşmaya çalışırken, bir gencin yardımıyla merkezi tren istasyonuna giden bir minibüse bindim. Böylece hem farklı bir yoldan, hem de daha ucuza gitmiş oldum. İstasyon binası ilginçti, onu fotograflamaya çalışırken bir polis geldi ve epey tartıştık. Neredeyse pasaportumu alacaktı, endişelendim. Bağır çağır, ondan kurtuldum. Çok güzel bir camiye rastladım, pazarı dolaştım. Sinirlenince hemen acıkıyorum ya bir lokantaya girdim, beni bizdeki aile salonları gibi bir bölüme aldılar. Piliç ızgara istedim. Yemekten sonra parasını veriyorum, garson parayı almıyor. Kapıyı kapadı, söylediklerini de anlamıyorum, birden ürktüm. Masaya bir miktar parayı atıp adeta dışarı kaçtım.

Kendimi dışarı atınca eski kente gitmek için rikşa buldum. Nedense beni ters yöne götürüyor diye endişelenip kızmaya başladım. Neyse ki gittiği yön doğruymuş. Aksilikler birbiri ardına sıralanıp güven sarsılınca, insan daima tetikte oluyor. Artık herkesten şüphelenir oldum. Paranoyaya mı tutuluyorum ne? Dolaşıp dururken kendimi Delhi Kapısında buldum. İlginç camilerden birine girdim. Buradaki görevli içerideki türbenin Hz. Şkışah Muhammed Ges’e ait olduğunu, buranın onun dergahı, yanındakinin de eşinin türbesi olduğunu söyledi. Benim Türk ve Müslüman olmama memnun olup, boynuma gül ve karagözden oluşan mis kokulu iki çiçek halkası astı. Başka bir camiye daha uğrayıp, eski kente girdim. Ve olağanüstü bir cami ile karşılaştım. Saat 15:30 olmasına rağmen hava karanlık, fotograf için ışık yetersiz. Bu mekandan adeta büyülendim, daha sonra mutlaka uğramalıyım. İnsanlarla sohbet etmeye çalışıyorum. Film seti gibi bir yer burası.

Pazardan buralı kadınların burunlarına taktıkları hızmayı küpe olarak kullanmak için kendime, rengarenk bileziklerden de yeğenlerime aldım. Henüz saat 17 ama her yer zifiri kapkaranlık. Binbir güçlükle bir rikşacı bulup, 25 Rupi’ye anlaştık. Fakat trafik sorunu yüzünden YWCA’ya değil, yakınındaki Mall Road’a gidecek. Yol tahminimden de uzun sürdü. Andrealar’a da veririm diye bol miktarda çerez aldım. Onlar yine yoktu. Gök gürültüsü ve şimşek çakmaya başlayınca, her zamanki gibi korktum. Havanın kapalı olması fotograf çekmemi engelliyor olmasına rağmen keyfim yerinde.

YWCA’ya dönünce çantamı açtım, bir sürü kirli çamaşır. Neyse ki su var ve oda boşalmış, yalnız kalabileceğim. Çamaşırları yıkadım. Çantamı yerleştirdim, yarın için plan yaptım. Andrealar’a bir not yazdım. Görüşemezsek yarın çadırlarına bırakacağım. Artık yatmalıyım. Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Umarım yarın hava açık olur.

28.11.1995 – Lahor

YWCA’dan ayrılırken Adrealar’a uğradım, yoktular. Mektubu ve çerezleri çadırlarının yanına bıraktım. Hava tam aydınlanmamış, yağmur çiseliyor. Rikşa ile eski kente gittim. Yerler balçık gibi çamur. Henüz sokaklar boş. Fotograf için ışık müsait değil. Önce Nazir Khan’s camisine, oradan Golden Mosque’a (Altın cami) gittim. Bisküvi ve gazozla kahvaltı yaptım. Çamurdan dans eder gibi yürünen pazara daldım. Kayıp düşmemek için çaba harcayarak dolaşıyorum. Daracık sokaklar, her türlü trafiğe açık; yaya, bisiklet, motor, rikşa, at/öküz arabası, hamalların çekçekleri vs. Civar sokaklara girip çıktım, eski binalar tahta oymalarıyla, çok ilginç. Wazir Khan’s camisinin yanındaki sokaklar oya gibi tahta işlemeli ve çok katlı evleriyle olağanüstü. Daracık sokaklar düşsel görüntüler sunuyor.

Nihayet varmayı istediğim Lahore Fort’a (Lahor kalesi; buraya Şahi Kale de deniyor) ulaştım. Kalenin içindeki binalarda restorasyon yapılıyor. Çalışanlardan çocuk yaşlarda iki gencin evleri kalenin içindeki bir müştemilatmış. İçeri davet ettiler. İlginç bir yapı, mermer merdivenleri zarif oyuntulu. Anneleri bana çay ikram etti. Buranın güzel bir bahçe ve çevre düzenlemesi var. Mimarisi Moğol tarzı. Kiremit rengi sütunlar ve latalarla düzenlenmiş bu yapılar topluluğunun, balkonlarının çoğu nakışlanmış mermer. İşçiler bu mermer blokları bir tür kum ile ovuyordu. Herkes benimle konuşmaya ve fotograf çektirmeye çalışıp, çiçekler armağan ediyor. Okul çocukları gruplar halinde öğretmenleriyle geziyor. Fotograf karelerimi renklendiriyorlardı.

Burada Jharoka (balkon), şişe mahal (aynalı salon), Azmiri kapısı, Hahhi Pol girişi, Divan-ı Am salonu, çıkışın hemen yanında Şahi mescidi gördüm. Biraz ileride Minaret Pakistan ihtişamlı bir şekilde görünüyor, ama ben Badışah camisine gitmeyi yeğledim. Son dönem Moğol tarzı, kiremit rengi, müthiş bir yapı. Caminin çok büyük bir namaz kılma alanı var. Burada 50 binin üzerinde kişi aynı anda ibadet edebiliyormuş. Üstü açık. Zaten buradaki camilerin kapalı alanları çok küçük. Çok güzel çini ve duvar süslemeleri var. Çiniler çiçek motifleri ve minyatür tarz resimlerden oluşuyor. Cihangir’in annesinin mezarı da buradaymış ve bu türbe yalnızca kadınlara aitmiş. Dizimin ağrısı başladı, yürümemi engelliyor. Ağrıyı unutmak için fotograf çekmeye çalışırken bir kadın yanıma geldi. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor; meğer beni Larkana’da gördüğünü söylüyormuş. Camiden çıkmadan küçük müzesini de ziyaret ettim. Hz. Muhammed, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’e ait bazı eşyaları gördüm. Çıkışta dayanılmaz olan ağrı yüzünden merdivenlere oturdum, yanıma bir adam geldi. Türk ve Müslüman olduğumu anlayınca buradaki çoğunluk gibi sevindi, konuşmaya çalışıyoruz. İlkokul öğretmeniymiş. Nur’un türbesini de görmelisin diye ısrar ediyor. Otobüs ile gidiş yolunu tarif etti. Zamanımın az olduğunu söyleyince, ben götürüp getiririm dedi.

Wazir Khans camisinden müzeye gitmek için bindiğim rikşaya, elindeki kağıtta AIDS yazan bir kadın yaklaştı. AIDSliler için yardım topluyor. Müzeyi oldukça zor bulduk, vardığımızda kapanmasına 20 dakika kalmıştı. Çantamı emanete bırakıp içeri girdim. Olağanüstü tahta oyma işleri, heykelcikler, minyatürler, modern resimler, Hindu heykelcikleri vardı. Çok güzel bir Sidarta heykeline bakıyordum ki saat tam 16 olunca “Hede tmam!” deyip ışıkları kapadılar. Oysa ben bu heykeli hayran hayran seyrederek Herman Hesse’nin Sidartasını düşünüyordum. Böylece müze gezim yarım kaldı. İlginç mimarili adliye binasını daha önce görmüştüm. Pencap Üniversitesi’ni (Old Campus) gördüm.

Çiçekçinin önünden geçerken birine fiyat sordum, bana bir demet nergis hediye etti. Filmleri alıp çiçekçiye yeniden uğrayacağım. E6 banyolar fena olmamış, ama filmleri düzensiz kesmişler. Hemen yakında Dai Agan’s camisi vardı ona uğradım.

Andrea ve Haticani için çiçek, çocuklar için armağanlar alıp, YWCA’ya geldim. Andrea bir örtü işliyordu. Yakında kayınvalidesinin doğum günü varmış, ona armağan edecekmiş. Onlarla vedalaştım. Peter yoktu, teşekkür ve selamlarımı iletmelerini rica ettim.

YWCA’ya borcumu ödeyip, Ali beylere gitmek üzere bir rikşacıyla anlaştım. Yol çok uzun sürdü. Rikşacı adresi bulamayınca beni indirmeye kalktı, tartıştık. Adresi bulup Ali beyin abisinin şıh selamı ile başımı sıvazlayarak selamladığını görünce, yaptığından mahcup olup, boynunu büktü.

Birbirimizi yeniden görmekten hepimiz sevinçliydik. Haticani sebze ve börek benzeri güzel yemekler yaptı. Ben de ekmekleri yapıp, pişirdim. Bu arada hem Ali bey ile sohbet ediyoruz, hem ev halkı ile anlaşmama çevirmenlik yapıyor. Söz döndü dolaştı evlilik konusuna geldi. İkimiz de kırklara yakın yaşlardayız. Bizim gibi toplumlarda bu yaşa kadar evlenmemiş olmak garipsenen bir durum. Onlarda durum bizden de beter. Ben “Beni kimse beğenmedi, evde kaldım.” diye geçiştirdim. O da “Biz şıh ailesiyiz ya gördüğünüz gibi gelenimiz gidenimiz çok oluyor. Eğitimli bir hatun bu işlerle uğraşmak istemez, eğitimsiz birini de ben istemedim. Böyle idare edip gidiyoruz.” dedi.

Yakınlarda bir fuar merkezi varmış. Ali bey oraya gitmeyi önerdi. Motosikletle kısa bir yolculukla vardık. Fuar, içinde hemen her şeyin satıldığı düzenli bir pazar görünümündeydi. Fotograf çantamı Ali bey taşımakta ısrar ediyor, ben vermemeye çalışıyorum. “Burada yanında erkek olan kadınlar yük taşımaz, herkese beni ayıplatacak mısın? dedi, çaresiz verdim.

İzleyebildiğim kadarıyla burada insanlar geleneklerine bağlı. Sokaklarda hemen herkes şalvar-kamiz ile dolaşıyor. Modern giysili birine rastlamak zor. Ali bey de evde yerel giysiler giyiyor. Benim kalacağım odayı düzenledi. Herkese zahmetler veriyorum diye utanıp sıkılıyorum. O ise bana Türkler bana çok iyilik yaptı, ben size ne yapsam yeterli olmaz diyor. Yatıyordum ki, yine çocuklar geldi. Canım sıkılmasın diye Ali bey yollamış. Çocuklar gibi benim de canıma minnet. Yine çok eğlendik. Gülsüm kına getirmiş. İki elimin her yerine kalem ile nakış yapar gibi, kına ile çiçek desenleri yaptı. Bu işlem bana saatler sürdü gibi geldi. Görüntü öyle güzeldi ki, bunun ellerimden kısa bir süre sonra çıkacağını bilmek beni üzüyordu. Bu arada yine herkes kendi dilinde şiirler okudu, şarkılar söyledi.

Ali beyin benden ricası “Öğrenciliğim sırasında Taksim’deki Refik Saydam Caddesi 75 numarada Mustafa diye bir arkadaşım vardı, onun annesinin bana çok emeği geçti. Oraya uğrayıp selamımı götürebilir misin?” oldu. Ona oraların çok değiştiğini söyledim. Yine de isteğini yerine getirmek için elimden geleni yapacağıma söz verdim. “Eğer ben bulamazsam, siz gelince birlikte araştırırız.” dedim. Bunun üzerine “Okul bittikten sonra Türkiye’ye hiç gitmedim. Artık gitmek için bir nedenimiz olacak, çünkü sen orada olacaksın.” dedi.

Çocuklar bana onlarca bilezik almışlardı. Benim gibi renksiz biri için böylesine renkli ve parlak takıları kullanmak olanaksız. Birkaç tanesini olmaları mutlu etmek için takmıştım. Onlar yanımdaki yataklarda uyuyunca, ben de rengarenk bileziklerim, kınalı ve sargılı ellerimle uyumuşum.

29.11.1995 – Lahor – Karaçi

Uyanır uyanmaz kınaları yıkadım. Ellerim çiçek bahçesi gibi oldu. Çocuklar çok zor uyandı. Kızlar hemen formalarını ütüleyip, okula koşturdular. Benim yüzümden geç kalıp, kahvaltı edemediler diye üzüldüm.

Uçuş saatim yaklaşıyordu vedalaşmak istedim, Ali bey “Olmaz öyle şey, ben götüreceğim.” dedi. İşi bitene kadar Fazıl ile kriket oynadık. Fida bey vedalaşırken yine kafamı sıvazladı. Şıh olduğu için selamlaması böyle imiş, el sıkmıyor.

Saat 8,5 gibi motosikletle yola çıktık. Motosiklet korkumu bilen Ali bey “İnşallah bir dahaki gelişinde araba almış olurum.” diyordu. Yol oldukça uzun, hava ise çok soğuk. Sohbet ederek alana vardık. Başka bir ülkede okumak insanları etkiliyor. Kendi ülkelerinden farklı gördüğü yaşam ile ülkesindeki arasında sıkışıp kalıyor insan. Zor bir durum.

Ali bey ile vedalaştık. Alanda kimseler yok. Çantamı röntgenden geçirtmemek için yine savaşmak zorunda kaldım. Uçak seyahatlerinde cam kenarında oturmak tercihimdir. Kocaman bir uçak, çantamı yukarı minicik boyumla yerleştirmem imkansız, yanımda oturan genç yardım edip yerleştirdi. Gözüm camdan dışarıda dalıp gittim. Bakalım Karaçi’de neler görüp, neler yaşayacağım?

Mehmet -kaza sonrasında bana yardım eden ve Karaçi’de tıp eğitimi görmekte olan genç bir dost- ile iki yıldır yazışıyorduk. Bu gezide Karaçi’ye uğrayacağımızı düşünüp, onu da görmek istediğimi bildirmiştim. Umarım ona ulaşabilirim. Görmekten mutluluk duyacağım insanlardandır.

Nihayet uçak 11:20’de hareket etti. İçime bir hüzün çöktü, gözümden akan yaşlara engel olamıyorum, görecekler diye de utanıyorum. Bana yardım eden genç, benimle konuşmaya çalışıyor. Ben düşüncelere dalmış, onunla uğraşmak istemiyor, “İngilizce bilmiyorum” deyip duruyorum. O da ısrarla “Bu kadarı yeterli, anlaşabiliyoruz.” deyip, anlatmaya ve soru sormaya devam ediyor. Uçak yükseldikçe kulaklarım tıkandı. Ağzımı açıp kapayarak kulaklarımdaki ağrıya engel olmaya çalışıyorum. Bana sakız verdi, ama ağrıda bir değişiklik yok. Baktım başka çare yok, konuşmaya başladık. Adı Amir Khan, Interflow Communications Ltd.’de satış müdürüymüş. İş, politika, vs. hakkında anlatıp duruyor. Doğum günümü sordu. Deli mi ne, doğum günümü ne yapacak diye düşünüyorum. Meğer cep telefonundan fal bakacakmış. Daha önce yazdım ya burada el falı sanayi haline gelmiş diye, gençler bu işe teknolojiyi de karıştırmışlar. Baktı da. Çıkan fal ile ilgili bir şeyler söyledi ama anlamadım. Aman, bir falımız eksikti!

Ben de iyice geçimsiz oldum. Önce konuşmamak için mırın kırın ettim ama iyi ki ona rastlamışım, yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamadım. Ayrıca etraftan gelen iç bayıltıcı kötü kokular, onun parfüm kokusu ve şık görüntüsü ile katlanılır oluyordu. Nerede kalacağımı sorunca, YWCA ya da Haci Kamp dedim. Asistanları alanda onu karşılayacakmış. Seni gitmek istediğin yere bırakırlar dedi. Hayır, gerekmez dedim. Tanımadığım bir kişi, tanısam da zaten zahmete girsin istemem. Ama dinletemedim. Onun bavulu yoktu, arkadaşlarını buldu. Benim bavulumu aldı ve asistanlarını tanıştırdı. Adları Oruç ve Amir. Bürolarına gidene kadar asistan Amir arabayı kullandı. Amir Khan benimle oturdu. Bu arada rezervasyonum olup olmadığını soruyor, boş oda bulamazsan ne yapacaksın diyor. Bana yolda bazı yerleri gösterip sakın buralara gelme, burası otonom bölge, herkes silahlıdır falan diyor. Ben zaten hangi cesaretle bu adamların arabasına bindiğimi sorgulayıp duruyorum.

Baktı benim durumum pek parlak değil. Arabayı kullanan arkadaşı büroya bıraktık. En iyisi ben seni götürüp yerine yerleştireyim, içim rahat etsin dedi. Vallahi o İngilizce konuştuğu, ben de İngilizce bilmediğim için ne dediğini pek anlamıyor, ama böyle dediğini sanıyordum ki yanılmamışım. İngilizce ile Almanca’nın benzer sözcüklerinden dediklerini çözmeye çalışıyorum. Bu defa Oruç bize sürücülük yaptı, YWCA’ya gittik. İyi ki de benimle gelmiş. Orada sayesinde her şey kolay oldu. Müdire hanım ile konuşup, Fatima benim arkadaşım Türkiye’den geldi deyip, bana en güzel odayı ayarladı. Müdüre de kartını verip bir şeye ihtiyacım olursa kendisine her ne zaman olursa olsun hemen haber iletmelerini istedi. Nasıl teşekkür edeceğimi şaşırdım, vedalaştık.

Tanrılar! Atalarımız boşuna dememiş her işte bir hayır vardır diye. Bazen benim gibi kötümser birinin bile işte böyle iyimserliği tutabiliyor. Bencillik edip, iyi ki arkadaşla anlaşamayıp ayrılmışız, bu sürprizleri yaşayamazdım diye düşünüyorum.

Mehmet’in hastane adresine bir rikşa ile gittim. Hastanede değildi, beni yurda yolladılar. Yurttaki odasında oda arkadaşı Yunus vardı, Mehmet dışarıdaymış. Pakistan İslam Cumhuriyetinde erkekler yurdundaki odada bir kadın; öğrenciler çocuğum yaşta olsa da pek hoş bir durum olmasa gerek. Dışarı çıkıp bir şeyler içerek sohbet edelim dedik. Yolda Mehmet’e rastlayınca, özlem ve şaşkınlıkla sarılıştık. Yunus bizi baş başa bırakıp gitti. Eğer yabancı bir ülkedeyseniz kendi ülkenizden birini görmek, hastaya ilaç gibi gelir. Hele ki bu kişiyi daha önceden tanıyorsanız. Biraz önce hapşırık nedeniyle eczaneden aldığım ilacı bile içmeyi unuttum.

Mehmet beni rahat edeyim diye Hilton oteline götürdü. Ben ona ne kadar sefil bir gezgin olduğumu anlatıyorum ama demek ki başarılı bir anlatıcı değilim. Benim için kalacağım yerin temiz olması yeterli, lüks gerekmez. Öyle ki yeni bir yer görmek adına pisliğe bile katlandığım çok olmuştur.

Mehmet yola çıktığım arkadaşı da tanıyordu. Neden birlikte olmadığımızı sorunca durumu anlattım, şaşırdı. Buraya geleceğimiz tarihi aşağı yukarı Mehmet’e bir ay önce yazmıştım, o da YWCA’da rezervasyon yaptırmış ama bizden haber çıkmayınca bir hafta önce iptal ettirmiş. Yürüyerek beni kaldığım yere götürdü. Fakat yanlış gelmişiz, YWCA değil, burası YMCA imiş; yani erkekler için olan bölüm. Adres sorduğumuz biri Türk olduğumuzu öğrenince, bizi arabası ile biraz ilerideki YWCA’ya bıraktı. Pakistan’da Türk olmak yaşamı kolaylaştırıyor. Türk olduğumu öğrenen pek çok kişi yardım etmek için çırpınıyor. Mehmet yarın dersten sonra 14’te beni almaya gelecek, birlikte dolaşacağız.

YWCA’nın bahçesine çok büyük bir çadır kurulmuş. Hıristiyanların bir toplantısı var. Yüzlerce kişi ilahiler okunuyor, söylev veriliyor. Çok etkileyici bir görüntü. İnsanlar ayakta, eller havada “Halleluya.. Halleluya..., Şukur kar... Şifa payı... Şifa biye...” diyerek huşu içinde haykırıyorlar. Kadınların hepsi, erkeklerin bazıları Pakistan giysili ve kadınların hepsinin başları çadırlı. Üstleri tertemiz pırıl pırıl. Böyle bir görüntü kaçırılır mı, saldırdım fotograf makinesine.

Kimseye bağımlı olmadan seyahat etmek ne keyifli diye düşünerek uykuya dalarken, kendi kendime “Sen de kolay bir insan değilsin!...” diyorum.

30.11.1995 – Karaçi

Erkenden uyandım, grip olmuşum. Olabildiğince çabuk kendimi dışarı attım. Bir şeyler yiyip, ilaç içmeliyim. Yiyecek problemim nedeniyle bir şey bulamadım. Aç bilaç Cinnah’ın anıt mezarına kadar yürüdüm. Dönüşte birine Empress Bazar’a nasıl gideceğimi sordum. Kadın beni bir otobüse bindirip, kendi de bindi. İşe gidiyorlar belli, şık kıyafeti ve elinde evrak çantasıyla. Kalabalık bir yere gelince indik. İmparatoriçe Pazarı, İngiliz sömürge döneminden kalma Viktoryan tarzı sarı bir bina, güzel bir saat kulesi de var. Burası gıda pazarıymış. Bir meyve aldım; adını bilmiyorum. Hindistan cevizi ağaçları (gupra) altında, kavun ile armut arası bir şey olan bu meyveyi yedim. Sararmış yerleri lezzetli, yeşili tatsız tuzsuz bir şey. İçinde boncuk gibi siyah ve küçük çekirdekleri var. Bekçi bahçeden herkesi zorla çıkartıyor, nedense bana bir şey demedi. Yiyeceklerim bitince çevreyi dolaşmaya başladım.

Sokak aralarında gezerken bir kiliseye rastladım, kapalıydı. Dün Mehmet’in sözünü ettiği kilise, görünce anımsadım. Kazadan dört gün sonra Türkiye’ye dönüp ameliyat olabilmem için iki arkadaşım –ki bunlardan biri bu geziye birlikte başladığım kişi- beni buraya bir paket halinde getirmişti. Burada birkaç gün uçak beklememiz gerekti. Bu sırada Mehmet bize rehberlik yapıp çevreyi gezdirmişti. O zaman bizi bu kiliseye ve pazarlara da getirmiş. Mehmet beni, ellerimi kullanamadığımdan gördüğüm her şeye fotograf diye iç geçirirken, hatta bununla yetinmeyip arkadaşa bir yönetmen edasıyla şunu şöyle çek diye direktifler verirken hatırladığını söyledi. O zamanlar ne kadar komada kaldığımı hatırlamadığım gibi pek çok detayı da hatırlamıyordum. Tek hatırladığım su içersem tuvalete gitmek zorunda olacağım ve bunun için birinin bana yardım etmesi gerekeceğiydi ki bu yüzden yemek yemediğim gibi su da içmiyordum. Dudaklarım susuzluktan patlamış, yara olmuştu. Esin hanım bana su içirmek için adeta yalvarıyor, dudaklarımı ıslattığı mendil ile siliyordu. Ne korkunç günlerdi onlar. Açlık grevine yatmış protestocular gibiydim. Acaba su içmeyen insanın hafızası da mı zayıflıyor? Neden o günlere ait ayrıntıları hatırlamıyorum?

Biraz da Sadar Bazar’ı dolaşıp YWCA’ye döndüm. Mehmet gelince yeniden Sadar’a yürüdük. Uzaktan uluslar arası limanın da görüldüğü sahile bir taksi ile gittik. Kumu simsiyah ve pırıl pırıl, mikalı gibi. Şalvar-kamiz ile denize girenler, deve ve at binenler... Müthiş bir günbatımı... İnsanın canı buralardan ayrılmak istemiyor. Playland’a (lunapark) giderken kumsalda el arabasında balık satan birine rastladık. Görünüşe göre temiz değil. Ama balık olur da ben yemeden durabilir miyim? 26 Rupi’ye satılan bu balıklardan, kendim alıp yediğim gibi, Murat’ı da yemeye zorladım. Burada da balıklar kırmızı renkli baharatla tatlandırılmış.

Yürümeyi çok seviyorum, elimden gelse dünyayı yürüyerek dolaşacağım ya Murat’ın durumunu düşünmeden çocuğu yürütüp duruyorum. Böyle orası senin burası benim yürürken müthiş bir mahalleye vardık. Her yer tertemiz, tek ya da iki katlı villalardan oluşuyor. Birinin önünden geçerken burada oynayan çocuklar “Benazir’s Haus” diye Benazir Butto’nun evini gösterdiler. Sokaklarından belli, ayrı bir dünya burası. Yöneticiler her yerde pastanın en büyük ve en güzel dilimini kapıyorlar. Hele ki geri kalmış ülkeyseniz bu pay daha da iri oluyor. Yanımızdan geçen son model arabaları kullanan genç kızlar görüyorum. Mehmet’i oğlum ya da kardeşim sanıp göz süzüp klakson çaldıkları da oluyor. Burada kız-erkek arkadaşlıkları nasıl diye Mehmet’e sorası oldum. “Bizdeki kadar rahat değil ama zengin kızlar gençleri arabalarına alır.” dedi. Yani bizdekinden farklı bir durum.

Yarın alışveriş mekanları kapalı olacağı için ufak tefek hediyeler almak üzere Sadar’a döndük. Geçen gelişimde de uğradığımız, yılan derisinden ürünler satan –ki burada bunun ülke ekonomisine ciddi bir getirisi var- ve Türkçe konuşan gencin dükkanına gittik. Beni hatırlayıp bacı diye karşıladı. Bir başka arkadaşlarının dükkanına uğradık. Oradakiler bana Nataşa diyor. Mehmet sinirlenip “Len Nataşalar Rus, Ablam Türk.” dedi. Çocuk bu söz üzerine “Namaza gidiyoomm.” deyip kaçtı.

Benim dur durak bilmez koşturmalarımdan Mehmet çok yoruldu, ama belli etmiyor. Onu burada ayrılmaya güçlükle razı ettim. Yemek için nar almak istedim. Fiyatını İngilizce olarak sorduğum kişi bana 50 Rupi, aynı anda soran yerliye ise 20 Rupi dedi. Çarşı Pazar dolaşırken yuvarlak sayıların Urduca’sını da öğrendim ya itiraz edip 20 Rupi’den aldım.

YWCA’ya döndüm. Deniz kenarında yürürken ayakkabı ve çoraplarım berbat olmuş, onları yıkadım. Bahçede yine Hıristiyanların etkinliği var, arada bir çok güzel müzik sesleri geliyor, fakat yorgunluktan oraya gidecek gücüm yok.

01.12.1995 – Karaçi

Gripten sanırım ölü gibi uyumuşum. Dışarı çıkabildiğimde saat sekizi geçiyordu. Yollar oldukça boş, fakat yollarda bir sürü üzerinde “Rangers” yazan ve kasasında makineli tüfek olan askerleri arabalar dolaşıyor. Memon Camisini arıyorum, bulamadım. Bir yerde pazar kuruluyordu, fotografa daldım. Adamın biri beni kolumdan tutup Mitharam diye bir binaya götürdü. Avlu içerisinde polisler, ne olduğunu anlayamadığım için binanın içine girmeye çekindim. Oradan çıkınca gördüğüm bir camiye girdim, adı Arambal mescitmiş. Daha sonra sora sora Karaçi müzesini buldum. Oysa biraz önce yakınında fotograf çekmiştim, fark etmemişim. Müze girişi 4 Rupi. İçeride temizlik yapılıyormuş, açılmasını bekledim. Tertemiz ve güzel bahçesinde insanlar sere serpe uzanmış dinleniyor. Bu müzedeki görevliler daha kibar, peşimde koşturup durmadılar. Fakat Pakistan’da gördüğüm en ilginç müze Lahor’daki idi, onu da tam görememiştim. Sokaklardaki her boşlukta çocuğundan orta yaşlısına kadar bütün erkekler kriket oynuyor. Dünya kriket şampiyonu da bir Pakistanlıymış.

Mehmet ile YWCA’da buluşacaktık. Müzeden çıkınca oraya koşturdum. Kapıda biri “Fatma Abla!” diye seslendi, Mehmet’in arkadaşı Mahmut. Mehmet’in böbrek ağrıları tutmuş, beni dolaştırması için onu yollamış. Nasıl üzüldüm. Çocukcağız dün benim yüzümden çok yürüyüp, yorulmuştu. Belki de bu yüzden hastalandı. İçim parçalandı. Onu ziyaret edelim istedim. Mahmut bir yararımız olmaz dedi.

YWCA ile hesabı kapatıp çıktık. Çantalarımı Mahmut’un yurttaki odasına bırakıp, sahile gittik. Bir Budist tapınağını gezdik. Bizim gençler eski kente pek uğramak istemiyorlar, yine lüks mahallelerde yürüdük. Uzaktan çok güzel görünen bir yapının yanına vardık. Bu Kuade Azzam Cinnah’ın eviymiş, harap durumda. İçeri sokmadıkları gibi, fotograf da çektirmediler.

Mahmut Memon Camisinin yerini biliyormuş oraya geçtik. Yarım daire şeklinde bir yapı, minaresi binadan ayrı duruyor. Camiyi dolaşırken Türkçe konuştuğumuzu duyan birkaç kişi yanımıza gelip selam verdiler. Türkiye’den bir ihale için gelmiş müteahhitler. Caminin içi çok sade. Müteahhit olan arkadaş caminin akustiğinin çok iyi olduğunu söyledi. Oradan bir başka Memon camisine gittik. Bu ise dikdörtgen şeklinde bir yapı. Avlusu namazgah ve avlunun tamamı mermer kaplı. Bahçesindeki çeşmeleri sunniler, havuzu ise şialar aptes almak için kullanıyorlarmış. Bir saat kulesi görüp yanına gittik. Burada sürücüler devamlı klaksona basıyor, inanılmaz bir gürültü kirliliği. Pakistan’ın o ünlü süslü otobüsleriyle de Sadar’a döndük. Bu otobüsün önü kadınlar, arkası erkekler için. Sadar’a gelince acayip klaksonlar eşliğinde, güçlükle otobüsten inebildik. Zira arabaların durduğu ile kalktığı bir oluyor; durunca indin indin, inmedin bir başka durağı beklemen gerekiyor.

Çantalarımı almak üzere Mahmut’un yurduna gittik. Doğal olarak hatunların girmesi yasak. Nasıl üzülüyorum çocukların başını derde sokacağım diye. Mahmut çay yapıp, Ürdünlü bir arkadaşını davet etti. Eşiyle geldiler. Ürdün’e gittiğimi, ama bir kez daha Petra, Vadi Rum ve Akabe’yi görmek istediğimi söyleyince, eşi Mara’nın orada yaşadığını ve bir lokantaları olduğunu, gidersem kendilerine de uğramamı isteyip, adres verdi.

Tüm itirazlarıma rağmen havaalanına beni Mara götürdü. Zira eşi Said, Karaçi’de altı eylemci muhacirin yakalandığını, çevredeki polis ve askerlerin bu nedenle çok olduğunu, yolların tehlikeli olabileceğini söylemiş. Başıma bir şey gelir diye korkuyorlar. Oysa ben de onun dönüşü için endişeleniyordum. Yollarda silahlarla donatılmış askeri araçlar dolaşıyor.

Alana gelince aceleyle içeri daldım, Telaşımdan Mara ile vedalaşmadığımı fark ettim. Yine bagaj tartışması... Bu kez fotograf yeleğim bile röntgenden geçti. Bu yetmezmiş gibi kadın polis sırt çantamı açtırıp içini aradı. Doğaya meraklı olan annem için aldığım kestane benzeri yemişi tanımadı, bu kadın pazara uğramıyor mu acaba? Fotograf çantasını röntgenden kurtardım. Sonunda uçağa geçebildim, oldukça küçük bir uçak. Üstümde Paki giysileri, kollarımda rengarenk şıngırdayan bilezikler, eller kınalı.. Yerimi yine cam kenarından istemiştim; uçak her zamanki gibi kuran okunarak hareket etti, yanımdaki koltuklar boş. Oralara da yolcuların eşyalarını koydular. Amir’i aradım... Geveze, ne iyi yol arkadaşıydı.

Aktarmalı gideceğiz, ilk durağımız İslamabat. Verilen güzel yemeklerin hepsini afiyetle yedim. Uçakta saat 19:45 sıraları, yerlere kadar uzun elbise ve şalvarlı bir genç ezan okudu, sonra da namaz kıldı. Daha sonra bu garip kılık kıyafetli kişi arkamdaki Türklere söylev çekip durdu; sanırım Tebliğcilerden. Saat 21:10’da İslamabat’a geldik. Yolcular indikten sonra uçakta temizlik ve güvenlik kontrolü yapıldı. Burada hostesler de değişti. Birkaç gün önceki Lahor-Karaçi uçuşundaki erkek hostes beni görünce, “Again!” diye şakalaştı.

İslamabat’tan 22:25’de hareket ettik. Yol bu kadar uzun olunca sıkıntıdan önüme konulan her şeyi yiyorum. Tuvaletler bir rezalet. Tam da tren ve otobüsleri gibi her şey koltuk aralarında... Bir tek tavuklar eksik.

İslamabat’tan sonra bir ara uyumuşum, 1:30’da uyandım. Camdan aşağıyı izliyorum. Biraz sonra olağanüstü ışıklı bir şehir göründü, tahminimce Dubai. Yaklaşık 20 dakika sonra bir başka ışıklı şehre indi uçak, Abu Dabi imiş. Bir saat de burada bekledik. Bu arada kaptan pilot yanıma gelip kılık kıyafetime iltifatlar ederek “Lahor’dan mı?” dedi. Sanırım o da Tebliğcilerden. Saçı sakalı onlara benziyor ve bıyıksız. Güler yüzlü bir şişko. Saat 7’ye doğru uçak Kahire’ye indi, 50 dakika da orada bekledik.

Abu Dabi – Kahire arası gazeteye göz atarken, Writing ödülleri Benazir tarafından verildi başlığına takılıp anlamaya çalışırken, Amir Khan’ın şirketinin iki ödül aldığını gördüm. Dünya ne kadar küçük.

İşe başlayınca yazmaya zaman bulamayabilirim diye ve sıkıntısından yurtdışında yaşayan arkadaşlara döndüğümü bildiren mektuplar yazarken, erkek hosteslerden biri ile de sohbet ediyoruz. Pakistan’da ne kadar kaldığımı, hangi kenti sevdiğimi soruyor. Benim için her ülkenin, her kentin sevecek mutlaka bir yanı oluyordu: Bazısında yaz, bahar... Bazısında insan, kültür, doğa, mimari... Bazısında gece, gündüz...

Mısır semalarında tan ağarmakta. Karaçi – İslamabat yemek, İslamabat – Abu Dabi aperatif, Abu Dabi – Kahire aperatif, Kahire – Şam ve Şam - İstanbul kahvaltı; 12 saatten fazladır yiyip duruyorum. Bu yetmez gibi çikolata sevdiğimi öğrenen hostesler, durmaksızın bana çikolata taşıyor.

Saat 11 (Türkiye Saati ile 8)’de İstanbul’a vardık. Bagajımı beklerken en yakın arkadaşımı telefonla aradım. “Arkadaşın geldi, sen nerede kaldın, çok endişelendik!” dedi. Bagaj bandında dönüp duran çantamı kaptığım gibi dışarı fırladım. Polisleri sonra fark ettim. Onlar bu şaşkın halime gülüşüp, kontrole gerek duymadılar.

Başka kentlere göz süzmüş, gönül düşürmüş ama sonunda daimi sevgilim İstanbul’a dönmüştüm. Tüm gezilerimin ardından yaşadığım en büyük mutluluk İstanbul’a dönmekti.

Burada okuduklarınız, tutkulu bir gezginin küçük penceresinden görmüş olduğu o günlerin İran ve Pakistan İslam Cumhuriyetleri ile birlikte seyahatin tecellisi, belki de cilveleridir. Benim penceremden böyle göründü... Eminim ki farklı bir göz ve yürek bur(n)aları daha farklı görecek/yorumlayacaktı...

İstanbul, 06.10.2005 – Fatma Özdirek

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home