Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -5-

23.11.1995 – Ravalpindi – Peşaver

Arkadaşım çantasını yerleştirirken çıkan sese uyandım. Çantasını yüklenip çıktı. Bu kadar şeyi paylaştıktan sonra insan her ne olursa olsun vedalaşmadan gidebilir miydi? Artık bu kadarı fazlaydı. Ardından gidip “Allahaısmarladık demeyecek misin?” dedim. “Kahvaltıya iniyorum.” dedi. Çantalarımı yerleştirip ben de kahvaltıya indim. Hesap her zamanki gibi ortak geldi; hesabı bölüştük. Bu sırada Inge gelip, ne yapmaya karar verdiğimi sordu. “PIA’nın açılmasını bekliyorum, uçuş soracağım.” dedim.

Arkadaşım sırt çantasını alıp gidiyordu ki geri dönüp yanıma geldi. Karşımda uzun süre sessiz durdu, sonra da “İstersen seni Peşaver ya da Lahor’a kadar götüreyim.” dedi. “Sağol! Ben kesinlikle önce Peşaver’e gideceğim. Peşaver gibi zorlu bir yolu bir kadının yalnız başına yapmasının riskli olduğunu biliyorsun. Ama bu beni isteğimden vazgeçirtmiyor, sadece tedirgin ediyor. Araba ile başaramazsam, uçakla gideceğim. Garaja gidince vazgeçtim diyeceksen sen git. Sen beni hiçbir yere götüremezsin. Buraya kadar da sen getirmedin, birlikte geldik. Bundan sonra ancak tesadüfen yolun o yöne olursa, neden aynı arabada gitmeyelim?” dedim. “Ama, oradan buraya döneceğiz.” dedi. Bunun üzerine “Benim oradan nereye gideceğim seni ilgilendirmez. Ben Lahor ya da Karaçi’ye geçmek istiyorum.” dedim. “Biliyorsun Karaçi tehlikeli” dedi. “Buralarda tehlikeli olmayan bir yer mi var? Ben gideceğim.” dedim. “Hadi Peşaver’e gidelim.” dedi. Benim çantalarımdan birini de tüm itirazlarıma rağmen aldı. Minibüs garajına gittik, artık çantalarımı arabanın bagajına vermek istemiyorum. Zira içinde çekilmiş bir sürü film vardı. Üç kişilik bilet alıp, çantaları yanımızdaki koltuğa yerleştirdik.

Yolda hiç konuşmuyoruz, ara sıra ben Türkçe bir sözcüğün İngilizce’sini soruyorum. Pindi – Taxila – Junktion – Kamra’dan sonra tarım alanları başladı, bereketli ovalar, genellikle çok sevdiğim okaliptüs ağaçları... Çevrede dolaşan ve çalışan olarak yalnızca erkekler görülüyor.

Yol boyunca yaşam sokaktaki kerevetler üzerinde ve çadırlarda sürüyor. Öğretmenler çayırlara öğrencileri toplamış, açık havada ders yapıyorlar. Camilerin üstündeki maket gibi minicik minareler, süslemeler, yollarda satış için sergileniyor. Gammon, Nizampur civarı; İndus’un kollarından biri yayılmış ovaya çağlayarak akıyor. Güzelim nehrin akışıyla Peşaver’e gidiyor olmanın mutluluğu bana coşku veriyor. Nehri çok uzun bir köprü ile geçerken, sağda müthiş bir sur ve eski köprü kalıntıları göründü. Daha sonra koltuk komşum adının Rohsinera olduğunu söylediği bir yerde pembe müthiş bir bina gördüm, üzerinde Gülistan yazıyor. Saat 9’da minibüs Pindi’den hareket etmişti, Peşaver’e 12’ye doğru ulaştık. Yolun bu kadar kısa olduğunu bilseydim, bu arkadaşın kaprislerine katlanır mıydım? Yine de sağ olsun, her şeye rağmen bu yolculuğa çıkabilmeme neden olduğu için ona minnettarım.

Minibüsten inince buraya kadarki birliktelik ve yardımları için arkadaşa teşekkür edip, Inge’nin önerdiği Jean’s Bakery arkasında Tourist Inn Motel’e gitmek için bir rikşa çevirdim. “Nerede kalacaksın?” dedi. “Tourist In Hotel’de.” dedim. “Ben de seninle gelebilir miyim?” dedi. “İstiyorsan gel.” dedim. Taksi ile gitmek istiyor, ben rikşa ile gideceğim diye tutturunca o da yanıma oturdu, otele geldik. Kocaman bir bahçe içinde tek katlı bir bina. Kadın-erkek 8-10 kişi aynı odada kalıyor. Herkesin bir arada yattığını görünce çok şaşırdı ve “Sen filmlerinin çalınmasından korkuyordun, ayrı bir oda yok mu?” dedi. Gerçekten de filmler için endişeliydim. Bunun üzerine iki kişilik bir oda için anlaşıp, dolap ve oda kapısının anahtarları aldık. Herkesin yattığı bölümlerden geçerek odaya ulaştık. “Anahtarlar sende kalsın, ben erken çıkar geç gelirim.” dedi.

Burası beni çok keyiflendirdi. Almanya’da kaldığım Jugendherbergeler (Guesthouse) gibi bir sürü yabancı ile bir arada kalınıyor. Fiyatı da ucuz, 15 Rupi. Çantaları bıraktım, bir şeyler yiyip, çarşıya gittim. Ayrıca burada kendi yemeğimizi pişirme olanağımız da var. PIA büroya uçuş sordum. Anlaşmak oldukça zor oldu, ama bir Peşaver-Lahor-Karaçi-İstanbul uçuşu rezerve ettim. Hatta kafamda oluşan yeni sorularla ilgili olarak birkaç kez ofise girip çıktım. Artık güvenlik halime gülüyordu. Zira güvenlik için her girişte arama yapılıyordu, üzerimde de şalvar, elbise, başörtüsü komik bir giysi var. Sonunda anlaştık uçuş için 17.215 Rupi ödeyeceğim. Dışarı çıktığımda adamın birinin elle tacizine uğradım ki burada ilk kez böyle bir şey başıma geliyordu. Bu hareketinin karşılığını verdim, ama yine de sinirlerim bozuldu.

Mahabat Khan’s mescide gittim, dışarıdan harika görünüyor, ikindi sonrası fotograf ışığı da enfes. Adamın biri içeri sokmak istemiyor. Müslüman’ım deyince, pasaportuma bakmak istedi. Boş bulunup pasaportumu gösteriyordum ki başka bir adam pasaportumu kaptı ve çantama geri koymamı adeta emretti. Bana “Buralarda kimseye pasaport ve çanta gösterme, elinden alırlar!” dedi. Diğer adama da bağırıp, oradan kovdu. Korkudan ölüyorum, zira adam yine de çevremde dolaşıp “Hıristiyansın!!!” diye bağırıyor. Tartışarak oradan uzaklaştım. Bir rikşayla müzeye gittim. Onlar da bir alem. İçeride fotograf çekmek yasak olmasına rağmen, zorla çektirip para almak istiyorlar. Artık durumu öğrendim ya fotograf çekmedim. Müzenin mimarisi de, içi de çok güzel. Giriş ise sadece 1 Rupi. Arkeoloji, etnoloji ve Budizm ile ilgili bölümler var. Fakat çok bakımsız, aydınlatma yok, tavan yağmurdan akmış, duvarlar kabarmış.

Elle tacizden sonra tedirginim, ara sokaklara fazla girmiyorum yine bir rikşa ile Sadar’a gittim. Uçak bileti almak için döviz bozdurmam gerekiyor. Elimde yüklü bir para görenler ne yapar diye çekiniyorum. Çünkü adamlar bir yapıştı mı yakanı bırakmıyor. Yarın cuma, tatil günü, her yer kapalı olurmuş. PIA’ya yeniden uğradım, kredi kartı geçiyormuş, rahatladım.

Gece sokaklar çok tehlikeli olabilirmiş, otele döndüm. Motelin önündeki bir masada oturdum, art arda içtiğim K2 sigarası eşliğinde günlüğümü yazıyorum. Burada başıma bir şey gelirse; birinin nerede olduğumdan bari haberi olsun diye Türkiye’deki bir arkadaşıma yazmaya başladım. Pindi’de yalnızca silah sesleri duyuyorduk. Ama burada silahtan başka roketatar sesleri de duyulur oldu. Çoğu zaman üzerimizden geçen roket mermilerinden çıkan ışığı karanlıkta izleyebiliyoruz.

Çevremde bir sürü ulustan insan, her telden sohbet ediyor. Almanlarla konuştuğumu görenler, benimle de konuşmaya çalışıyorlar. İngilizce bilmediğimi söyleyince, bu keyifli ortamı izlemekle yetiniyorum.

Silah seslerine rağmen günler sonra ilk kez rahat uyuyabildim.

24.11.1995 – Peşaver

Sabah çorba pişirip içtim. Biraz temizlik yapıp, postaneye gitmek için çıktım. Yollar bomboş ve ürkütücü. Postane kapalıymış, yiyecek bir şeyler alıp otele döndüm. Hava oldukça soğuk. Ortalık hareketlenip ısınınca kendimi yeniden dışarı attım. Hava çok soğuk, sanki burada daha da geç gün doğuyor. PIA’ya uğrayıp biletimi aldım.

Bugün cuma tatil, biraz da bombalama olayının etkisiyle sokaklar bomboş. Bir yerde otoyolu kapatıp cuma namazı için hazırladıklarına tanık oldum. Havaalanı transferi için fotokopi çektirmem gerekiyordu, onları hallettim. Burada camilere girmek korkumu tetikliyor ve çoğunlukla da peşime iyi ve kötü niyetli birileri takılıyor. Peşaver Pakistan’ın diğer kentlerinden gerçekten çok farklı. Hırsızlık korkusu ile ne yapacağımı bilemiyor ve aklım camide kalarak çıkıyorum. Bir camide de yine böyle oldu, adamın biri Müslüman olduğumu anlayınca tutturdu namaz kıl diye. Aptestim yok diyorum, anlamıyor; ayakkabılarımı kapıp adeta kaçtım. Hemen ardından bir kilise bulup kendimi oraya attım. Paki (Pakistan) giysili, ama çok modern kıyafetli insanlar girişi doldurmuş ve adeta şıklık yarışındaydılar; kendimi bir baloda sandım. Düğün töreniymiş, hoşgörüyle fotograf çekmeme izin verdiler ve onlar da benimle fotograf çektirdiler. Oh fotograf olunca keyfim yerine geldi. Fotograf sonrası mutluluğum için Faruk Akbaş’ın söylediği sözünü hatırlayıp; yüzümün kızarmasına engel olamadan, kendi kendime güldüm. Bugün düğün günü sanırım, her yerde otomobiller süsleniyor.

Sebze pazarı ve eski pazara uğrayıp kuru üzüm, turp (havuç gibi ince ve uzun, beyaz, üzerine baharat ve tuz sürülerek yeniliyor) alıp sokaklarda yedim. Çantam çok ağır, yorgunluktan ölüyorum. Pazarda ilk kez beyaz peynire rastladım. Peynir ile nan (ekmek) alıp, otele döndüm. Oturduğum masaya bir sürü Avrupalı doluştu. İstanbullu olduğumu öğrenen bir İngiliz Türkiye anılarını anlatırken “Keşke şimdi İstanbul’da Kemancı Barda olsaydık.” diyor. Bu arada dışarıda silahlar konuşuyor. Pindi’de tanıştığımız muhabir olan İngiliz arkadaş gazete haberlerini bizlere okuyor. Ah bir de detaylarını anlayabilsem. Okuduğu haberler terör ile ilgili. Muhabir arkadaş bana devamlı “Senin kocan nerede, görünmüyor?” diyor, ben de onu oyalıyordum. Bilet sorununu da kendi başıma halledince iyice meraklandı, durumu ona anlatmak zorunda kaldım. “Demek ki onun için bize görünmüyormuş.” dedi.

Buradaki bütün gezginler bir Paki giysisi edinmiş. Kadınlar olabildiğince kapanıyor. Erkekler şalvar-kamize ilaveten bir Afgan veya Paki şapkası da takarak sokağa çıkıyorlar. Gereğinden fazla kapalı olan giysime rağmen, beni de yerel giysiler giymem konusunda uyardılar.

Merkezde uzun aramalar sonucu telefon postanesini buldum, faks da açık. Fakat içeriye girebilmek için çantamı kapıya bırakmalıyım. En değerli varlığım fotograf makinelerimi onlara güvenip bırakamayacağım için telefon ve faksa boş verip otele döndüm.

Saat 17’den sonra karanlık başlayıp, ortalık ıssızlaştığından ara sokaklar tekin değil. Bu durumda kendimi daha riske atıp fotograf çekmeye çalışmıyorum. Umarım Karaçi ya da Lahor’da durum daha iyidir. Fakat İngiliz arkadaş Karaçi’nin de oldukça tehlikeli olduğunu söyledi. Neyse, oraları da görmek için bir yöntem bulacağım.

Yarın ayrılacağımı söylediğim için motel sahibi parayı isteyip duruyor. Ödeme için arkadaşın gelmesini bekliyorum. Bu arada boş oturmaktan da sıkıldım ama silah sesleri ve karanlık yüzünden dışarı çıkmaya da cesaretim yok. Yemek yaptım. Yarın için peynir ve siyah ekmekten oluşan bir kumanya hazırladım. Lahor bu kadar tehlikeli olmasa da gece rahatça sokağa çıkabilsem.

Arkadaşım oda parasını verirken “Ben belki yarın ayrılırım.” dedi, “Ben de ayrılacağım.” dedim. “Nereye gidiyorsun?” deyince, “Bilmiyorum.” dedim. İnsanı böyle aksi yapıyorlar.

Keşke yanımda İngilizce sözlük getirseydim, sanırım kısa sürede epey sözcük öğrenebilirdim. Arkadaşımın garip davranışı hiç de fena olmadı. Böylece, ben İngilizce bilmeden de pekala Hindistan’da yalnız başıma dolaşabileceğimi anlamış oldum. Sanırım Radikal İslam’ın etkisindeki bölgelerden kurtulunca, seyahat daha kolaylaşacak.

25.11.1995 – Peşaver – Lahor

Erkenden uyanıp çantalarımı hazırlamaya başladım. Arkadaşım da kalktı. İkimizde de çıt yok. Çantasını alıp çıktı. Ben de odayı boşaltıp, para bozdurmak için dışarı çıktım. Yandaki okuldan sesler geliyordu. 12-15 yaş arası gençler korosu şarkılar söylüyor. Fotograf çekeyim istiyorum, içeri girmeye çekiniyorum. Bizim otelin işçisi gir işareti yaptı, yüreklendim. Ah şu insanlar...

Otelden ayrılırken, görevli not defterine bir şeyler yazmamı istedi. Aşağıdaki notu yazdım:

“İnsanları tanımak, geçmişin izlerini görüp, bugünü yaşamak ve yarınlara daha farklı ulaşmak için geziyorum ülkeleri. Bu nedenle bir arkadaşla çıktım yola, nihayet Pindi’de “buraya kadarmış” diyebildi. Yine de sağ olsun, o olmasaydı yalnız başıma çıkamazdım bu geziye (İslam’da kadın tek başına!!). Yine sağ olsun, buralarda da tek başına yapılacağını onun sayesinde öğrendim.
İngilizce bilmeyi isterdim, insanları daha iyi tanımak, kendimi de anlatabilmek için.
Neden olmasın, belki, birkaç yıl sonra biraz İngilizce öğrenmiş olarak yeniden gelirim TOURIST INN MOTEL’e.
“Yaşamak güzel şey be kardeşim
Bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine - Nazım Hikmet”
25.11.1995 = 8:00 - Fatma Özdirek”

Okulun önünde fotograf çekerken karşı yoldan arkadaşımın geçtiğini gördüm. Allahaısmarladık anlamında elini kaldırdı, ben de aynı şekilde güle güle dedim. İki yıl önceki gezide yaptığı iyilikleri asla unutmadım, unutamam da. Tüm aksiliklere rağmen ona minnettarım. Keşke daha açık davranıp, beni oyalamak yerine “Ben seninle anlaşamıyorum, bu yolculuk seninle sıkıcı olmaya başladı, ayrılalım.” deseydi. O zaman bütün bu tersliklere gerek kalmazdı.

Rikşacıyla 30 Rupi’ye anlaştık. Arkadaşlar Cantonment’in buranın en tehlikeli bölgesi olduğunu söylüyorlardı, oradan geçeceğimiz için biraz tedirgindim. Yol sadece 10 dakika sürdü. Herhangi bir aksilik de olmadı.

Alan girişinde filmler zarar görmesin diye fotograf çantamı röntgene vermemekte direttim. Kadın polis çağırdılar, kalemimin içini bile aramaya çalıştı. Uzun süre bagaj vermek için bekledik. Bizlere benzeyen birine rastladım, Azeri’ymiş. Sanırım o da beni kendilerine benzetti selam verdi, sohbet ettik.

Nihayet kapılar açıldı, otobüslere geçtik. Uçaktaki koltuğuma yerleştim, dualarla kalktı uçak. Yolculuk 45 dakika sürdü. Taksiciler kapıda üzerime saldırdı, güzelim rengarenk rikşalar dururken taksiye kim bakar? Bir rikşacı 100 Rupi istedi, 60’a anlaştık. Shahah-e-Fatima Cinnah Road ile Temple Road arasındaki YWCA’a (Young Women’s Christian Association) götürecek. Kapıda güler yüzle karşıladılar, ama boş odaları yokmuş. Şimdi işler karıştı!.. İngilizce olarak “Boş odanız var mı?” diye sorabiliyorum, ama “Ne zaman boşalır, vs..” gibi soruları sormayı bilemiyorum. Neyse ki onlar “Biraz bekle belki boşalır.” dediler. Bir süre bekledim, oda boşalmadı. Uyku tulumum da yok ki bahçede bir ağaç altına kıvrılayım. Bir süre sonra “Yalnız kalan Kanadalı bir bey var, konuşalım eğer o isterse birlikte kalın.” dediler. Çaresiz olur dedim, ama o da gelmiyor. Bu arada saat hızla ilerliyor. Gece sokakta kalmak istemiyorum. Sıradan bir otele Müslüman bir kadın olarak gidip rahatsız olmak da istemiyorum. Düzgün bir otele ise verecek param yok. Zira fiyatlar 80 Dolardan başlıyor.

Dr. Tarık beye uğradığımızda bize bir doktor arkadaşının telefonunu verip, Lahor’a giderseniz onu mutlaka bulun, bir Türk’le karşılaştığına sevinir, size de yardımcı olur demişti. Verdiği telefonunu aradım. Telefona çıkan kişi Urduca konuşuyor, anlaşamıyoruz. Birinin aracılığıyla Dr. Ali Mohammed’in şu anda orada olmadığını öğrendim. Ve ona Türkiye’den bir misafiriniz var diye not bıraktırtmayı başardım. Sinirlerim de bozulmaya başladı. Sinirlerim bozulunca her zamanki gibi aklıma yemek geldi. Çantaları bırakıp dışarı çıktım. Yemek problemim de var, her şeyi yiyemiyorum. Kestane benzeri bir yemiş (nilüfer gibi, gölet ve derelerdeki suda yetişen, yaprakları daha küçük ve sık bir bitkinin su içinde oluşan meyvesi) alıp yiyerek sakinleşmeye çalışıyorum.

Çıkışta ayağım kayıp düşünce, sinirlerim yeniden gerildi. YWCA’ya döndüm. Yine oda boşalmamış, bavulumu bıraktığım kişi ortalarda yok. Olamaz! Biri bana yardım etmeli, yoksa bu gece sokakta kalmam işten değil. Birden burada gördüğüm herkese “Almanca biliyor musunuz?” diye sorup, yardım istemek aklıma geldi ve bahçeye çıktım. Pakistan giysili, başı örtülü, kumral bir bayana yaklaştım, önünde duran bir tomar kartpostalı yazmaya çalışıyor. Görüntüsü de pek Avrupalıya benzemiyor. Çaresiz, İngilizce olarak “Almanca biliyor musunuz?” diye sordum. Bu arada gözüm kadının o anda yazmakta olduğu karta ilişti. Ne o! Adreste “Sivas-Turkey” yazıyor. Yazılar da Almanca. Gözlerime inanamıyorum... Hayal mi görüyorum?

Evet, Andrea bir Almanmış. Eşi ve bir arkadaşı ile uzun süredir burada çadırda kalıyorlarmış. Otuzlu yaşlarda görünüyor. Benim Türk olduğumu öğrenince, Türkçe’yi çok özledim deyip, anımsayabildiği birkaç kelimeyle benimle Türkçe konuşmaya çalışıyor. Odayı dert etmememi, eğer oda bulamazsak, kocasını arkadaşının çadırına gönderip benimle çadırını paylaşabileceğini söyledi. İnanılır gibi değil. Oysa ben yazdığı adresin Sivas, yazıların da Almanca olduğunu görünce rüya görüyorum sanmıştım. Biraz sonra Andrea’nın eşi Stefan ve Belçikalı arkadaşları Peter geldi, tanıştık. İngilizce bilmeden nasıl buralara geldiğimi sordular. Arkadaşımla olan terslikten söz ettim. Yöneticiyle konuştular, halen boşalan oda yok. Birlikte dışarı çıkmayı önerdiler. Çarşıyı dolaştık, postaneye uğrayıp postalarımızı gönderdik.

Yemekten sonra eski gözlemevine (Observatorium) gittik. Kendi hikayelerini anlattılar. Karı-koca ressam, minyatürü seviyorlarmış. 2,5 yıl önce Almanya’dan yürüyerek yola çıkmışlar. Önce Türkiye’ye gelmişler, amaçları Hindistan ve Nepal’e kadar yürümekmiş. Sivas’ta Yivli Minareye aşık olup orada iş bulmuş ve sekiz ay restorasyonda çalışıp Türkçe öğrenmişler. “Türkler bize çok yardım etti, onları çok seviyoruz.” diyorlar. Sivas’taki yedinci aylarının sonunda, bir gün yolda kendilerine benzeyen Peter’e rastlamışlar. “Burada ne yapıyorsun?” demişler, “Hindistan’a yürüyorum” demiş. Onu da yanlarına almışlar, bir ay daha Sivas’ta kalıp, sonra hep beraber yollara düşmüşler. 2,5 aydır Lahor’dalarmış. Daha 4 ay burada kalıp, çünkü buranın ahşap mimarisinden çok etkilenmişler, bu mimarinin eskizlerini çıkartmayı, resimlerini yapmayı düşünüyor, öncelikle yöresel mimariye sahip bir binaya yerleşmeyi istiyorlarmış. Çevredeki esnafın hemen hepsini tanıyorlar. Güzel ilişkiler kurmuşlar. Yaptıkları kartları ülkelerine gönderip, gelir elde ederek yaşıyorlarmış. 60 adet kartları postada kaybolmuş, çok üzülmüşler. O kartların fotograflarını çekmişlermiş. Bu akşam onları fotografçıdan aldık. Burada dia banyosu çok ucuzmuş. Benim dialarımı da burada yıkattırmam için ısrar ettiler. Kötü banyo olmasından korkarak 19 adet verdim. Beraber dolaştığımız sürece fotograf çantamı Peter ile Stefan taşıdı, bana bırakmıyorlar. “Sen ufak tefeksin, çok yorulursun bu koca çanta ile” diyorlar.

YWCA’ya dönünce öğrendim ki, odada kalan Kanadalı değil Japonmus. Son günlerde yaşadıklarımdan sonra Türkiye, İran ve Pakistanlı olmasın da, nereli olursa olsun diye düşündüm. Sonra da böyle düşünebildiğim için kendime kızdım. Andrea ile Stefan Japon arkadaşla konuştu, kabul etmiş, onunla kalacağım. Adı Katz, hoşsohbet biri, yirmili yaşlarda. Otomobil mühendisiymiş. Uzun uzun sohbet ettik. Katz gezmeye Türkiye’den başlayıp, İran ve Pakistan’ı görmüş. Yarın da Hindistan’a geçecekmiş. Çok da geveze, beni saatlerce lafa tutup uyumamı engelledi. Neyse ki konuşmaktan yorgun düşüp uyudu. Artık benim de dayanacak gücüm kalmamıştı. Yarın sabah buradan ayrılıyormuş, artık bu odada ben kalabilirim diye düşündüm. Nasılsa Karaçi uçuşuma daha dört gün var.

Yattığım yatak ya, yatak değil gibi bir şey. Eskiden bizdeki demir divanlar benzeri, ana elemanları bambudan, yatılacak yer hamak türü iplerle örülmüş. Üzerinde ne bir şilte, ne de bir yastık var. Neyse, birkaç saat önce sokakta bir uyku tulumunda uyumaya razıydım. Yıllar önce Gayrettepe 1. Şube’deki hücrede gözaltında kaldığım onaltı günde de bundan farklı değildi durum. Hatta o zaman bu boyutta bir yatağı beş kişi paylaşmıştık. Çaresiz kalınca taş üstünde bile uyuyabilirim. Konforlu değil, ama güvenli bir yer olması yeterli.

Stefan ile Peter atkılarını bana bırakmıştı. Benimkini altıma, onları da üstüme alınca fazla üşümedim. Huzurlu bir şekilde uyumuşum.

26.11.1995 – Lahor

Katz uyanmış toparlanıyor; saat 8,5’da gidecekmiş. Sular akmıyor. Her yerde su aradım yok. Bahçeye çıktım. Andrea çayıra kocaman bir halı sermiş, üstüne kahvaltı hazırlıyordu. Beni de çağırdı, ekmek ve peyniri alıp gittim. Bahçedeki kampçıların çoğu katıldı, keyifli oldu. Karavanda kalan Slovak’ın annesinin yaptığı marmelatlar, yumurta, bal, birkaç tür çay. Zengin bir kahvaltıydı. İlk kez misk ve ahududu çayı içtim. Ahududu çayının tadı ve kokusunu sevdim. Saat 10’a kadar kahvaltı ve sohbet sürdü. Slovak arkadaşı sevgilisi burada terk etmiş, benim de gezi arkadaşımla sorunlarım olmuştu. Bize takılıp gülüştüler. Sürekli İngilizce konuştukları için Andrea ve Stefan’ın çevirileri hariç, ben yine konuşulanları dinlemekle yetindim. Andrea fiziki olarak güzel bir kadın değil, ama öylesine içten, tatlı ve akıllı ki onunla sohbetti herkes seviyor, grubun lideri o. Kendinden yaşlı bile olsa herkese ana sevecenliğiyle yaklaşıyor. Avrupalılarda rastlamadığım bir durum.

Andrea şehrin eski yerleşim bölgesinde birkaç yeri mutlaka görmemi önerdi. Fakat oraya giderken yol üzerinde kiliselere rastlayınca, takılıp kaldım. Kiliseleri, adliye binasını dolaştım, sonra hayvanat bahçesine gittim. Filden, leopara, hipopotamdan kuşlara bir sürü canlı. En sevimlisi bir maymun ailesi ve minik yavrularıyla oyunlarıydı. En ilginci ise sürü halinde dolaşan Bengal kaplanlarıydı. Orayı dolaşıp YWCA’ya döndüm; çünkü dün Dr. Ali beye bugün arayacağım diye not bıraktırmıştım.

Bahçede Andrea’yı gördüm, yine bir şeyler yazıyor, Stefan da resim yapıyordu. Telefon için dışarı çıktım, yakında bulamadım. Acayip sokaklara girip çıkıyorum. Döviz bozucular peşimde koşturuyor. Sonunda bir dövizciden rica ettim, Ali beyi aradı. Telefona kendisi çıktı. Kısaca durumu anlatmaya çalıştım. Haberi alınca merak etmiş. “Hemen sizin yanınıza geliyorum.” dedi. YWCA’ya geri döndüm. Bekle bekle ne gelen var ne giden. Pirpirikliyim ya, yerimde duramıyor; bir kapıya gidiyor bir salona geliyorum. Bu arada yönetici geldi, odamı değiştirmek istiyor. Andrealar da yok. Kalabileceğim oda 4 kişilik, iki erkek, bir genç kız var. Eşyaları taşırken Andrea geldi. Akşam 19’da yeniden gözlemevine gitmek üzere sözleşmiştik. Odayı değiştirmem gerektiğini ve tanıdığımın geleceğini söyledim. Onlar gözlem zamanını kaçırmamak için gittiler.

Uzun bir süre sonra yönetici elinde Dr. Ali Mohammad’in kartı ile geldi. Sekreterliğe almış, tanıştık. Bana kendilerinde kalmam için ısrar etti. Onları rahatsız etmek istemiyor, fakat bir Pakistan ailesi tanıyıp, ev yaşantılarını görmeyi de çok istiyorum. Ali bey gidip motosikletini getirdi. Bu arada odayı ayarlayıp parasını verdiğim halde, onunla gitmeye karar verdim. İyi ki beni zorlamış, yoksa ben çekinir gitmezdim. Ali bey fotograf çantamı motosikletin önüne koydu. Küçük çantam sırtımda ben de arkasında oturuyorum. Motosikletle gitmekten de ödüm kopuyor. Adamcağıza tutunmaya çekiniyorum. O ise sıkı tutun deyip duruyor. Yol da uzun mu uzun. Allah’tan o sürekli konuşarak dikkatimi yola değil anlattıklarına vermemi sağlıyor.

Sonunda vardık. Ev dediği birkaç katlı hastane binası. Hastanedeki bir odaya beni yerleştirdi; odada dört yatak, TV var. Böylece hasta olmadan hastane odasında da yatacağım. Arkada ağabeyinin evi varmış, eşyaları bırakıp oraya geçtik. Ağabeyi Fida İlahi, eşi Haticani, Kızları Gülsüm (17), Büşra (14), Tenzile (13) ve küçük oğul Fazıl (7) ile tanıştık. Bana yemek hazırlayıp, çay yaptılar. Öylesine heyecanlıyım ki, yemek yiyecek durumda değilim. Sevmediğim halde çay içtim. Beni memnun etmek için her şeyi Türk usulü yapmaya çalışıyorlar. Dr. Ali Mohammad Türkiye’de tıbbı bitirip buraya dönerken çaydanlık, şekerlik, çay bardağı ve tabakları alıp beraberinde getirmiş. Yıllardır hiç kullanmamışlar; benim için onları çıkardılar. Ali bey tarif ediyor, kızlar hazırlıyorlar. Anneleri çok güzel ve zarif bir kadın, yemek ile uğraşıyor. Ekmek yapmaya başlayınca, ben de yardım ettim. Ali bey de ısrarla “Sen istediğin gibi yemek yap, bizimkileri beğenmezsin.” diyor. “Ben sizin yemeklerinizi tanıyıp tatmak istiyorum.” deyip, Haticani’nin yemeklerinden de yedim. Böylesine iptidai bir yerde pişen mis kokulu yemekler lezizdi.

Bu ev bizim Anadolu’daki toprak evlere benziyor. Çok büyük bir odadan oluşuyor. Toprak zeminli odanın içinde bir taş ocak, bir de gaz ocağı var. Ekmekleri taş ocakta, yemekleri gaz ocağında pişiriyorlar. Aynı odada çalışıyor, yiyor, içiyor ve yatıyorlar. Bambulardan ranzalar yapılmış, üstünde yataklar. Bulaşıkları evin önündeki bir yalakta yıkıyorlar.

Bu arada Ali bey sürekli dışarıya yemek servisi yapıyor, Fazıl da ona yardım ediyor. Bu servis gelen konuklaraymış. Burada kadınlar erkeklerin yanına çıkmıyormuş. Ali bey “Biz Şah ailesiyiz (Seyyide), yani Hz. Muhammed’in soyundan, ziyaretçimiz çok olur” dedi. Çok sevecen insanlar. Ağabey biraz soğuk gibi duruyor, ama çocuklar cıvıl cıvıl. Ali bey Urduca’nın Türkçe, Farsça, Arapça ve Hintçe’nin bileşiminden olan bir askeri dil olduğunu söyleyip, “Biz konuşurken sık sık Türkçe sözcükler duyabilirsin.” dedi.

Çocuklar okula gideceği için ben erkenden yatmaya gittim. Ardımdan önce Fazıl, sonra Tenzile ile Büşra geldi. Onlarla güzel bir iletişim kurduk. İngilizce, Türkçe, Urduca (benim elimdeki rehber kitap ve fotokopilerde günlük dilde kullanılan birkaç Urduca sözcük var) sözcüklerle konuşmaya çalışıyoruz.

Ali bey canı sıkılmasın diye, bana Türkçe kitaplar yollamış. Andrea Gide ve Ahmet Arif’in kitapları, Panaroma ve 2000’e Doğru dergileri vs, bir sürü kitap. Günlerdir Türkçe bir şey okumamış olmanın açlığıyla kitap ve dergileri karıştırıyorum. Çocuklar kendilerine de okumamı istediler. Ben çocuklara Ahmet Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim’inden şiirler okuyorum, onlar bir tiyatro izliyor gibi mutlu olup, şiir bitince beni alkışlıyorlar. Onlar okulda öğrendikleri şarkıları bana söylüyorlar ben onları alkışlıyorum. Saatlerce sohbet edip, şarkılar söyleyip, anı fotografları çektik. İnanamayacağım kadar keyifli bir gece geçirdim.

Tek endişem çocukların yarın okulda uyku problemi yaşayacakları. Saat 24’ü geçiyordu, bari ben yatayım da onlar da uyusun deyip uzandım.

(devam edecek...)

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home