Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -4-


18.11.1995 – Bahavalpur

Hayvanat bahçesine gitmek için erkenden kalktım. Onların buralarda özgürlüklerinin kısıtlanmış olduğu yüreğimi burksa da, her gittiğim ülkede mutlaka hayvanat bahçelerine uğrarım. Fotograf derdinde koştururken, bir lama peşimde takıldı. Baktı ben ilgilenmiyorum, öyle bir tükürdü ki tükürüğü objektifime yapıştı. Dikkatimi çekmeyi de başardı, bir kuzu gibi uzattığı başını çekinerek okşadım.

Bir Feridgat’de arkadaşımla buluştuk. Fotograf çekerken rastladığımız bir adam bizi bir Mangan’a (tapınak) götürdü. Bir odadan oluşuyor. Burası şimdi ilkokul olarak kullanılıyormuş. İki sınıflı; biri bu oda, diğeri avludaki açık mekan. Üç öğretmen masada oturmuş sohbet ediyor, öğrenciler de ders çalışıyor. Bizimle ilgilenip, çay ve çerez ikram ettiler. Binanın mimarisi ilginçti, 400 yıllıkmış.

Otele döndüğümüzde badana yapıldığı için odamızı değiştirdiklerini gördük. Otobüsümüz 15’de hareket edecek. Otelden ayrılıp garaja gittik. Trenin hareketine 20 dakika kala Murat geldi. Yerlerimizi bulup yerleştik. Burada diğer araçlar gibi trenler de zamanında kalkmıyor. Yorgunluktan mı, ilaçlardan mı gözlerim kapanıp duruyor. Kuşetli bileti almıştık. Dayanamadım, yukarıya yatmaya çıktım. Yanımızdakiler müdahale etti, yanlış yere oturmuşuz. Bizim yerimizde de başkası yatıyor, yer değiştireceğiz adam kalkmıyor. Ben birine yatacağım, fakat biz iki yer için para ödemiştik, diğerine çalınır endişesi ile eşyaları koymak istiyorum. Dil bilmediğim için adamla anlaşamıyorum. Arkadaşımsa bilet alırken yatacak yer istediği halde şimdi yatmam diyor. Yine bir gerginlik. Onunla mı uğraşacağım, gidip yattım. Adamın yattığı yere de sırt çantamı koydum. Tahta üstünde uyumak kolay değil ama biraz ilacın etkisi, biraz da sinirlerim bozuk olduğundan sık sık uyanmama rağmen, çabucak uyudum. Tüm kompartımanlar ağzına kadar insan dolu. Yolcular her durakta neci gelirse alıp yiyor, çöplerini ve tükürüklerini yere atıyor. Aynı yere bir örtü serip ya kendileri yatıyor ya da çocuklarını yatırıyorlar.

19.11.1995 – Ravalpindi

Bu zorlu yolculukta biraz uyumak beni kendime getirdi. Yol yaklaşık 17 saat sürdü. Ravalpindi’ye saat 8’de vardık. Bu kadar uzun mesafeyi iyi ki otobüsle gelmemişiz. Yatılan yer tahta üzeri bile olsa, insan dinlenmiş oluyor. Otel bulmak için bir taksi ile İslamabat’a gittik. Fakat burada oteller çok pahalı. Aynı taksi ile geri dönüp daha çok bizim gibi sırt çantalı turistlerin konakladığı Ravalpindi Popular Inn’e yerleştik. Artık bundan sonra hangi yolu izleyeceğimize burada karar vermemiz gerekiyor. Arkadaşıma “Bundan sonraki programımız ne olacak?” diye sordum. Ondan bir cevap çıkmayınca; defalarca yoldaki Hindistan Bangladeş kararsızlığına istinaden, “Önce Hindistan vizesini uzatmayı deneyelim, olmazsa Bangladeş için bakarız.” dedim. Hay demez olaydım, böylece ikinci ve en ciddi tartışmamız başladı. “Ben bir daha Pakistan’a gelmek istemiyorum, geriye kalan olmuyor.” diyerek söyleniyor. Halbuki gezinin başından beri “Sen uçakla döneceğin için görebildiğince Pakistan’ı gör, ben nasılsa dönüşte de buraları görürüm diyordu”. Şimdi “Ben Hindistan’a nasılsa gideceğim, sen niye olumsuzluklar öne sürüyorsun. Şimdi dolaşabildiğimiz kadar burayı dolaşalım.” deyince. Bende ipler koptu ve “Sen ne istediğini bilmiyorsun. Niye durmadan fikir değiştiriyorsun. Ben bunları kendi kafamdan uydurmadım. Birlikte konuşup kararlaştırıyorduk. Lütfen bana ne istediğini doğru dürüst söyle.” dedim. Daha da hiddetlenerek “Sen de fikir değiştiriyorsun. Beni bu yüzden suçlayamazsın.” dedi. İran’dan çıkacağımız sıra Hindistan vizemizin zamanı dolmak üzereydi ve Bangladeş fikrini ortaya atan kendisiydi, bu fikir bana da çekici gelmiş, ben de kabul etmiştim. Bunun için şöyle demişti “Bir iki hafta için Hindistan’a gitmeye değmez, bu süre zaten yolda geçer. Bangladeş küçük bir ülke uçakla gidersek vakit kazanırız, bari orayı görelim.”. “Daha önce sen böyle diyordun” dedim. Neyse, bu minvalde tartıştık. Benim ihtiyacım olan ortak bir karardı, belki sadece bir karardı. Ne suçlamak ne de suçlanmakla uğraşacak durumda değildim. Gezi programı hakkında kesin bir anlaşmaya varamamış olsak da Pakistan vizesini uzatmaya karar verdik. Zira birkaç gün içinde Pakistan vizemiz de bitecekti.

Böylelikle tekrar İslamabat’a giderek pasaport polisini bulup vize uzatma işlemini sorduk. Ravalpindi’deki Registration Office’de yapılıyormuş. Buraya gelmişken mimari projesi Vedat Dalokay tarafından yapılan Faysal mescide uğrayalım dedik. Rahmetli Dalokay başkentimize belediye başkanı oldu, ama başarılı bir mimar olduğu halde modern bir cami yaptır(a)madı. Modern mimarili bu cami Suudi Arabistan’ın maddi katkıları ile inşa edilmiş. Minik bir dağın yamacına yakın bir düzlükte, oldukça etkileyici.

Buralıların Pindi dediği Ravalpindi eski başkent. Pakistan’ın daha önce gördüğüm şehirleri gibi. Yeni başkent İslamabat ise İngiliz tarzında yeni kurulmuş, modern binaları, iyi bir çevre düzenlemesi, cetvelle çizilmiş gibi cadde ve sokakları olan bir kent.

Arkadaşımın fotograf makinesi düşmüştü, tamirci ararken şivelerinden Laz olduğunu anladığım gençler bana laf attı. Türkçe yanıtım karşısında şaşırdılar.

Ravalpindi’ye giden otoyolda otobüs bekliyoruz. Otobüslerin içi gibi üstü ve yanları da salkım saçak insan dolu. Baktık otobüsler durmuyor, 90 Rupi’ye bir taksi ayarladık.

Bugün aynı otobüsle İslamabat’a gittiğimiz İngiliz’e otelde rastladık. Yanında bir erkek arkadaşı var. Bir İngiliz gazetesinde muhabirmiş. Burada yabancıyız ya hemen konuşulacak bir konu bulunuyor. “Bugün İslamabat’taki Mısır Elçiliği’ne bomba konmuş; 15 ölü, 60’ın üzerinde yaralı varmış.” dedi. Hemen televizyona koşup haberleri izledik. Korkunç bir tablo.

Yolda adres sorduğumuz biri “Niçin buraya geldiniz? Burada mutlu musunuz? Çocuğunuz var mı, o niye gelmedi, kaçta okuyor?” diye bizi lafa tuttu. Karşı cinsten iki Müslüman’ın yola çıkmasını uygun bulmayan bu kişilere, biz de çaresiz yalanlarımızı anlatmayı sürdürdük.

Otel odamızda Almanca bir Pakistan rehber kitapçığı buldum. Biraz yıpranmış, karıştırdım; daha sonra işime yarayabilir. Temizlik faslından sonra yattım. Gezi planımızın bozulması yetmezmiş gibi arkadaş ile aramızdaki bilgi alış verisinin düzeysizliği de çekilmez hal aldı. “Sen istediğin yere git, ben bu sıkıntıya artık katlanamıyorum.” demek zorunda kaldım. Buna da yanıtı “Hayır beraber geldik, ayrı ayrı olmaz.” oldu. Bakalım yarın nelere gebe?

20.11.1995 – Ravalpindi

Kahvaltı sonrası Ravalpindi Registration Office gitmek için çıktık. Bize Sadar Bazar civarında olduğunu söylemişlerdi. Biraz aradık bulamadık, meğer Kutscheri’deymiş. Bir taksiyle oraya gittik. Elimize bir kaç form tutuşturdular. Formları doldurup, pasaport ve üç fotografla birlikte bıraktık. Yarın 16’dan sonra uğramamızı istediler. Dönüş yolunda birkaç kilise gördük. Birinin üzerinde St. Pauls Church-Dr. (Rev.) Nazır Azam yazıyor. Dıştan güzel bir yapı, kapalı olduğundan içini göremedik.

Bir yere oturup, bugün ve yarın için program yaptık. O bugün saat 17’de objektifini tamirden alacak. Bu nedenle bugünü Ravalpindi’de geçirmeye karar verdik. Yarın ise antik kent Taxila’ya gideceğiz. Arkadaşlarımıza yazdığımız kartları atmak için postane aradık. Bu sırada arkadaşımın yazdığı bir karta gözüm ilişti. Ne kadar dürüst ve ilkeli olursan ol, bir şeyler çığırından çıkınca insan istemediği şeyleri de yapıyor. Yani harama da göz süzdüm. Kartta “Artık anladım ki yalnız daha iyi olacak, haftaya arkadaşım Türkiye’ye dönüyor, ben üç ay sonra dönerim.” yazısı gözüme ilişti. Ben de benzerini düşünüyordum, artık ona tahammül etmekte zorlanıyor, pazarı yalnız dolaşmayı düşünüyordum. Ben pazarı dolaşmaya gidiyorum diyecekken, onun zaten gitmiş olduğunu gördüm. Evet hiç de kolay bir insan değildim, hatta geçimsizin tekiydim. Biriyle dip dibe dolaşmaktan da çok sıkılırdım. Grup gezileri bana bir işkenceydi. Grup gezilerinde farkında olmadan alıp başımı gittiğim için Faruk Akbaş “Sana bir köpek tasması alıp bağlayarak gezdireceğim.” diye takılmıyor muydu? Ama yine de iki insan birlikte yola çıkmışsa en azından ben gidiyorum demeliydi. Artık nerede ise her saniye kötü bir sürprize gebe olan bu duruma çözümü tamamen ayrı dolaşmakta buldum.

Çevreyi dolaşırken yer fıstığı kavrulan bir fırın gördüm. Fotografını çekmeye çalışırken fırıncı yanına çağırdı. Karanlık, izbe bir yer. Hem tedirgin oluyor, hem de gitmemeyi kendime yediremiyorum. Yanına vardım, anlaşmaya çalıştık. Türk olduğumu öğrenince bir poşete fıstık doldurup elime tutuşturdu. Az ver dedim dinletemedim, ye ye bitmiyor. Türk’üz ya nerede ise fırını verecek. Birazını yolda fotografını çektiğim çocuklara dağıttım. Moralim çok bozuk, deli fişek gibiyim, içim içime sığmıyor. Bunalıyorum, üzülmüyorum desem yalan olur. Böyle bir davranışı hak ettiğimi sanmıyorum. İnsanlar anlaşamayabilir, oturur bir ortak yol bulursun ya da herkes kendi yoluna gider. Bu arkadaşla böyle bir şey mümkün değil, konuşup anlaşamıyoruz.

Taş, tahta vs ile yapılmış, olağanüstü güzellikte, birçoğu harap binalar ve camiler görerek, başarılı bir fotograf çıkartamayacağımı bile bile deklanşöre basıp duruyor, gördüğüm her şeyi fotograflamak istiyorum.

Saat 15 gibi otele varabildim. Trabzon hurması ve armut almıştım, onlarla doyundum. Saate baktım ki 16 olmuş. Burada saat 17’yi biraz geçe hava kararmaya başlıyor. Telaşla Raja Bazar’ı fotograflamaya koşturdum. Sanat kurumu olduğunu sandığım bir bina dikkatimi çekti, bir tiyatro. Kapıdaki görevliyle anlaşamadık, pazara yöneldim. Pazar gerçekten çok hoştu, bu ana kadar gördüklerimden çok daha kaliteli ve ucuz elişleri vardı. Nihayet filtresiz sigara buldum. Adı “K-2 Cigarettes”, fiyatı 6 Rupi. Bozuk Rupilerle, birkaç tane aldım. Güzel Sanatlarda dokuma profesörü olan arkadaşım için yerel kumaş parçaları aradım, bulamadım. Burada kumaşlar metre ile değil, elbiselik olarak tek parça halinde satılıyor. Bu nedenle minik örnek parçalar almak mümkün değil. Otelde arkadaşla buluştuk. O da pazara uğramış bol miktarda tütsü, buradaki adı ile agarbatti almış. Kalan fıstıkları ona verdim. Bu kadar fıstığı bedava verdiklerine inanamadı. Dolar bozdurmuş, parayı üleştik. Yolda balıkçılara rastlamış. Burada balık bolluğu şaşırtıcı. Kilo ile satın alıp, orada kızarttırarak yiyebilir ya da paket yaptırılabilir. Ben de bir tiyatro gördüğümü, yanlış anlamadıysam bu akşam bir oyun olduğunu söyledim. Gidip baktık. Oyunculardan biri gişeden davetiye almamıza yardım etti. Oyun saati 20:30.

Bekleme süresinde balıkçıya gittik. Kızarmış balık kırmızı renkli bir baharat sürülerek yeniyordu. Biz balık yerken önümüzden içi, dışı, kapıları, merdivenleri tıkış tıkış insan dolu rengarenk metal vb ile nakış türü süslenmiş otobüsler karanlığın içinden süzülerek geçiyor, fotograf çekemiyorum diye içim içimi yiyor. Doğallığı bozuyor diye flaşla çekimi sevmediğim halde, dayanamayıp birkaç kez deklanşöre bastım. Yemekten sonra tiyatroya koşturduk. Bu ülkede verilen saate nerede ise hiçbir yerde uyulmuyor. Bu defa da oyun 21’de başlayacak dediler. Otele dönmek zorunda kaldık. 21’e doğru tekrar gittik, salon halen açılmamış. Elimizdeki davetiyeye, numaralı bilet değil diye sorun çıkarttılar. Oysa biz para ödemiş, davetiyenin arkasına da koltuk numaralarını yazdırmıştık. Arkadaşım tekrar bilet almaya gitti. Bu arada bir genç benim yanıma geldi, konuşmaya çalışıyor. Müslüman ve Türk olmamız onları etkiliyor. Oyunun adı “Actor in Trouble”. Burası akademiymiş. Sahne ve salon oldukça güzel. Bizim Mimar Sinan Güzel Sanatların tiyatro salonuna benziyor. Oyun 21:15’de başladı ve aralıksız 2 saat 15 dakika sürdü. Urduca’da bazı sözcükler Türkçe’ye benziyor. Yer gösterici bahşiş almadı. Sıradan bir oyundu. Ne perdenin açılışı ne de kapanışında alkış yok, sadece bir kavga sahnesi alkışlandı. Oyun sırasında seyirciler arasında dolaşan biri bilet kontrolü yapıp, nedense önde oturanları arkaya yolladı.

21.11.1995 – Ravalpindi

Taxila’ya gitmek için tan ağarmadan uyandık. Bir taksi ile garaja, oradan minibüsle Taxila kasabasına, bir kamyonetle de arkeolojik bölgeye gittik. Saat henüz 7:15. Müze açık değil. Arkeoloji bölgesi çok geniş bir alan yürü yürü bitmiyor. Tüm çevreyi insan boyunda otlar kaplamış, kalıntıları görebilmek mucize. Jaulian’dayız, ortalıkta kimsecikler yok. Sonunda buranın görevlisi olduğunu söyleyen birine rastladık, üstünde sakil giysiler olan biri. Bizimle gezip bilgi vermeye başladı. Bir arada fotograf çekebilirsiniz dedi. Fotograf makinesini ayarlamaya çalışıyorum. Arkadaşım “Benim başımı belaya sokacaksın!” diye hiddetlendi. Birden ne yapacağımı şaşırdım. “Sen ne demek istiyorsun?” dedim. “Ben senden daha çok çekmek istiyorum, ama adamla uğraşamam, senin paran varsa ver çek.” dedi. Kendisini benim çobanım mı sanıyor, ne? Bozuk 40 Rupi vardı ve bunun bir kısmını gezinin sonunda görevliye vermek istiyordum, kendisine söyledim. Benden 30 Rupi’yi alıp ona uzattı. Kendimi tutamayıp “Adama istemeden parayı veriyorsun, ondan sonra anlamsız sinirleniyorsun.” dedim, söylenip durdu. Gerginliğe rağmen ikimiz de fotograf çekmeye başladık. Sinirden ellerim tir tir titriyor, ışık ve kompozisyon ayarlarını yapmakta zorlanıyorum. O birkaç kare çekip gitti. Sabahın köründe garip bir kadın gören görevlinin bana nasıl baktığının da farkında ve bundan benim ne kadar tedirgin olduğumu biliyor aklınca ders vermek istiyor. Daha sonra da her antik bölgede aynı tavrı tekrarladı. Adamları başımdan savmak için ne yapacağımı şaşırdım. Sanırım bana böyle davranırsa, ben ürküp onun kaprislerine katlanacağım sanıyor, yanılıyor. Bir süre sonra anladık ki burayı yürüyerek bir günde bitirmemiz mümkün değil, bir faytoncu bulup onunla dolaştık. Sirkamp Ramains, Tippland Remains, Jalian Remains, Sukh (Sirsuck) Remains, Jandial Remains, Dharmarajika Stupa Or-Chir Tope, Mamdar kalıntılarını gördük.

Fayton ile oradan oraya koşturuyoruz. Fotograf tercihim bugünkü yaşam olmasına rağmen, geçmişin izlerini sürmeyi de keyifli buluyor, bundan da hoşlanıyorum. Yani illaki arkeolojik bölgeleri göreceğim diye bir takıntım yok. Arkeoloji arkadaşımın ilgi alanı. Fakat bu kadar hızlı dolaşarak, ne görüyor pek anlamış değilim. Neyse ki fayton sayesinde bu antik bölgeyi dolaşmayı beş saatte başardık.

Taxila civarı, tarım alanları ve narenciye bölgesi. Buradaki otoyolun sağ ve solundaki ağaçlar öyle birleşmiş ki, fantastik tüneller oluşturuyorlar; adeta görsel bir şölen. Dolaştığım yerlerde çaputlar bağlanmış yatırlara rastlıyorum. Göllerde, su birikintilerinde mandalar dolaşıyor, üstlerinde kargalar asalak olarak yaşıyorlar.

Civarda taş işleyicileri var. Saksı, vazo, şekerlik ve biblo üretiyorlar. Aynı yerde ayaklı rengarenk mozaik vazolar da satılıyor. Antik kenti gördükten sonra, onları fotograflamak için uğrayalım istedim, arkadaşım kabul etmedi. Aklı sıra çok demokrat davranıp, bana “şimdi ne yapalım?” diye sormadan da bir şey yapmıyor. Ama bu arada nedense benim istediğim pek çok yer görülemiyor. Ben taş işçilerini nasıl görüntüleyeceğim derdindeyim, oraya giderken zaman kazanmak için bir arabaya binmeliyim. Fakat bozuk param yok. Güç de olsa çevredeki esnaftan para bozdurmayı başardım. Arkadaşımı orada bırakıp içinde erkekler güruhunun bulunduğu bir kamyonete asılarak taş işçilerinin yanına gittim. Biraz fotograf çekip, yürüyerek geri döndüm.

Arkadaşımın müzeyi dolaşmış olduğunu gördüm. Ben de hızlıca da olsa görmek istiyordum. Antik kentten çıkartılan arkeolojik buluntular bu müzede. Çok iyi ve bakımlı bir durumda. Eminim ki İngilizlerin götüremedikleridir. Müzenin mimarisi çok güzel. İçi ve bahçesi İngiliz tarzı ve titizliği ile düzenlenmiş. Müze görevlilerinin bilgi verme çabaları olmasa daha rahat izleyeceğim. Fotograf yasak olmasına rağmen, önce fotograf çek, sonra da fotograf çektin para ver diye tutturuyorlar.

Müzeyi gezdikten sora bir otobüsle Taxila şehir merkezine, oradan da minibüsle saat 14’de Ravalpindi’ye dönebildik. Hemen bir taksi ile Kutscheri’ye Registration Ofise gittik. Vizemizi bir ay uzatmışlar.

Pakistanlılar nara anar diyor. Hemen her yerde satılıyor. Yemesi de, suyunu içmesi de çok keyifli. Ben her şeyi doğal haliyle yemeyi sevdiğim için yine bir tabak nar aldım, arkadaşım da nar suyu. Bu sırada çevreyi izliyorum. Sıkış tokuş insan dolu arabalar önümde seyrüsefer eylemekte. Karşımda birkaç metre boyunda falcı ilanları. Burada el falı sanayi haline gelmiş, sokaklar, binalar ilanla dolu. Berberlerin havluları sokaklarda dizim dizim ve gerçek rengi seçilemiyor.

Pazardan gelirken bir kavşakta polislerin elleri kelepçeli, ayakları prangalı mahkumları götürdüğünü gördüm. Fotograf için ışık müsait değildi. Günümüzde sokakta prangalı bir mahkuma rastlamak ve fotograflayamamak; ikisi de kahrediciydi.

Bağırsak düzenim sinirden mi yolculuktan mı bozuldu, berbat durumdayım. Artık kafamda tek bir düşünce var, gezinin bundan sonrasını yalnız başına yapmak. Çünkü bir ertesi gün için yapacağımız programı ne zaman konuşmaya başlasak, bir hırçınlıktır gidiyor. Ben ise bu durumu nasıl dayanıp da kavgaya vardırmadığıma şaşırıp kalıyorum. Ah gezi tutkusu ah...

Oteldeki personel çok kibar, her gören selamlayıp hatır soruyor. Otel oldukça kalabalık. Tamamına yakını yabancı; özellikle Alman, İngiliz ve Japonlar var.

Akşam yemeği için balık yiyelim mi sohbeti başladı. Ben acıkmamıştım “Şu anda aç değilim, ama acıkınca balık yemek isterim.” dedim. O da “Ben de.” deyip dışarı çıktı. Dönüşünde “Ben acıktım balık yemeye gidelim mi?” dedim, “Otelde yesek mi?” diyor, “O zaman sen burada ye, ben balık yemek istiyorum.” dedim. “Para durumun nedir?” diye sordu. Cebimizdeki paraları ortaya koyup üleştik. “Ben balık yemeye gidiyorum.” deyip çıktım. O cadde senin bu cadde benim, arşınlayıp durdum. Epey sonra bir balıkçıya uğradım. Yarım kilogramı 38 Rupi. Ekmek vs ile bakalım kaça çıkacak. O kadar sinirliyim ki, yarım kilo değil önüme bir kazan balık koysalar yiyecek durumdayım. Çatlayıncaya kadar yedim. 39 Rupi hesap geldi.

Gittiğim yoldan geri dönmeyi hiç sevmem. Zira farklı bir yol farklı bir görüntü ve sürprizdir benim için. Otele farklı bir yoldan dönmeye karar verip, ara sokaklara girdim. Yollar darlaşıp, ıssızlaştı; epey tedirgin oldum, ama otele sorunsuz döndüm.

Yemekten önce arkadaşa “Yarın ne yapıyoruz? diye sordum. “Sonra söylerim.” dedi. Yemekten sonra yine tek söz yok. Ben duşa girdim, daha sonra da o. İkimizden de tek sözcük çıkmıyor. Kafamda para meselesi var. Niye ortak kasa bozulup, paralar eşit olarak bölüşüldü? Elimizde bir sürü Rupi varken, niye yeniden para bozduralım diye öneri getirdi? Oysa elimizdeki paraları bölüşünce, artık otel odasından başka ortak bir şeyimiz kalmamıştı.

İki yıldır uygar, dayanışmacı, sorumluluk sahibi olarak tanıdığım bu insana ne olmuştu da bu gezide birden bire değişmişti? Artık ben de kafamı kullanamaz hale gelmiş, iyice hırçınlaşmıştım. Atalar boşuna dememiş “birini tanımak için ya onunla gez, ya alışveriş et” diye. Yoldaşlığımız artık çatırdamıyor, yıkılmıştı.

22.11.1995 – Ravalpindi

Saat 7’de uyanıp, kahvaltıya indim. Kahvaltı sonrası odaya çıkarken merdivende ona rastlayıp anahtarı aldım. “Anahtarı resepsiyona bırak!” dedi, lobiye indiğimde gitmişti. Oysa dün İslamabat’a birlikte gideriz diye konuşmuştuk.

Anahtarı bırakıp, İslamabat’a gitmek üzere otelden ayrıldım. Tıkış tıkış olan otobüslere binmek değil ayağını bile atmak mümkün değil. Taksi ile ise bu kadar yol çok pahalı olur. Fotograf çekerek ileriye doğru yürüdüm ve nihayet binebileceğim bir otobüs buldum. Trafik çok yoğundu, kısacık yolu uzun bir sürede aldık. Merkeze gelince inmedim, zira bu araba Faysal camisine kadar gidiyormuş. İyi oldu, yeniden araba aramayacağım. Taksi ile gitmek en az 30-40 Rupi tutar. Fakat trafik yoğunluğundan polis arabayı cami önüne sokmadı. Bu benim işime yaradı. Ağaç ve rengarenk çiçeklerle bezeli parkın içinden yürüyüp, hem fotograf çektim, hem de mis gibi çiçek kokularıyla ferahladım. Hava sıcaklığından mıdır nedir? Buralardaki çiçeklerin kokusu öylesine güzel ki, etraf mis gibi kokuyor. Avrupa ülkelerinde de güzel çiçekli parklarda dolaşırdım, ama hiç biri böylesine güzel kokmazdı. Bunları düşünürken Almanya’daki kurstan Koreli arkadaşım Kuyng’u hatırladım. Geceleri içer içer bütün çiçekleri koklardık, baktık kokusuz. Bizde bunlar böyle mi olur diyip, kah güler kah ağlardık.

Böyle iyi kötü düşünerek ilerlerken bir PIA (Pakistan Hava Yolları) ofisine rastladım. İçeri girip, Lahor-Karaçi-İstanbul uçuşu sordum. Fiyat aşağı yukarı 17.175 Rupi’ymiş. Buna göre kalan zamanım için oturup bir plan yapmalı, arkadaşla yolları ayırmalıyım. Caminin içinde fotograf çektirmediler. Book Shop’da cami ile ilgili bir kitap ararken, İslam Üniversitesinde din bilimi okuyan biri ile tanıştım. Görüşelim diye tutturdu. İlk kez İngilizce bilmemek işime yaradı, bir halle ondan kurtuldum. Merkeze gitmek için taksi ile çok uzun bir pazarlık yaptım, sonunda 45 Rupi’den 25’e indi. Fakat arabada garip öneriler getirmeye başladı. Sert çıkınca, sustu. Allah’tan burada insanlar sert çıkınca korkuyorlar.

Merkezde rastladığım bir arzuhalciyi fotograflarken, yanındaki kişi itiraz etti. Sanırım Tebliğcilerden –Tebliğcilik, 1920 lerde Hindistan’da çıkan ve bugün Pakistan’dan yayılan köktenci İslam hareketi-, sakal ve bıyıkları o tarzda kesilmiş. Uzun süre tartıştık. Adam pek çok dil biliyor, sonunda Almanca anlaşabildik. Kötü niyetli bir gazeteci olmadığıma onu ikna edebildim.

Lal mescidin bahçesinde ayakkabıyla dolaştığımı gören biri beni azarladı. Evet, buradaki mescit ve camilerin içi küçük olduğundan avlusunda namaz kılınıyor, bu mekanlarda ayakkabı ile dolaşılmıyordu. Ama bahçede dolaşmama niye itiraz etti anlamış değilim.

Fotograf çantam çok ağır diye ayrı ayrı rehber kitap almamıştık ve yanımızda olan kitap arkadaşındı. Bir rehber kitabım olmaması bana iyi bir ceza oldu. Çevre ile ilgili elimde bir bilgi ve harita olmayınca oldukça zorluk çektim, ama her şeyi yolunda gidince keyfim yerine geldi.

İslamabat ile Ravalpindi arasındaki yollar çok geniş ve muntazam. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde otobüslerin içi ve üstü tıklım tıklım dolu oluyor. Bu saatlerde eli sopalı gençler yolun ortasında barikat kurup otobüsü durdurup biniyor, buna binmek denirse. Zira gövdeleri arabanın dışında, bulabildikleri bir tutağa ilişip, üstten, yanlardan sarkıp duruyorlar.

Süsleri fotograflara konu olup dillerde dolaşan Pakistan’ın o ünlü otobüslerinden birine merkezden bindim. Önü kadınlar, arkası erkekler için olan tıklım tıkış dolu otobüs; zaman zaman jet, bazen de kaplumbağa hızı ile gidiyor.Trafik öyle yoğundu ki, şoför ara yollara girmek zorunda kaldı, böylece çok ilginç sokaklar gördüm. Buralarda çok güzel modern yapılar var. Asya-İslam mimarisini İngiliz mimarisi ile karıştırıp, çok güzel villalar yapmışlar. Nedense bu güzel binaların çamaşır asmak için bir mekanı yok, çamaşırları evin üstlerine ya da duvarlara seriyorlar. Bu durumu bizim doğu köylerinde tezekleri kurutmak için evlerin bahçe duvarlarının üstüne yapıştırmalarına benzettim. Raja Bazar’a girmek için Liyakat Bağ’a gelmeden indim. Tekrar tekrar aynı sokakları ve pazarı dolaştım, inanılmaz güzellikte ahşap ve kagir mimari örnekleri, dapdaracık şirin sokaklar, tek derdim kanalların dayanılmaz kokusu.

950 yıllık olduğunu söyledikleri, içi olağanüstü boyama tekniği ile süslenmiş Jama mescidi (Büyük Merkez camisi) İslam olduğumu binbir zorlukla kanıtladıktan sonra fotograflayabildim. Çıkışta ayağıma bir şey oldu, yürüyemez hale geldim. Herhalde herkese “Müslüman’ım elhamdülillah” demekten gazaba uğradım. Dinsel inancım için agnostist (agnostizm = bilinmezcilik; tanrının varlığının bilinmez olduğunu savunma) denilebilir. Öğretiler kolay silinmiyor, yine de gazaba uğramış olmak dillendi. Burada camilerin içi çok dar ve karanlık, dışında ise kocaman bir avlu var, herkes önüne ayakkabılarını koyup avluda namaz kılıyor. Kadınlar ise camilerde yok denilecek kadar az.

Ravalindi’de inanılmayacak kadar çok fotografçı var. Sanırım Japonya’da bu kadar yoktur. İnsanlar durmaksızın fotograf çekse bunlara iş çıkmaz. Sadece fotografçı dükkanlarından oluşan upuzun bir sokağa rastladım.

Otele epey geç geldim. Resepsiyondan anahtarı istedim, arkadaşımı gösterdiler. Selamlayıp yanına oturdum, selamımı almadı. Anahtarı alıp, odaya çantalarımı bırakıp, yeniden aşağı indim. Hiçbir şey konuşmuyor. Bundan sonra ne olacaksa olsun diyerek yanına varıp “Yarın ne yapıyoruz?” dedim. “Hiç!” dedi. “Ne demek hiç, kaç gündür Peşaver planlamıyor muyduk, ne oldu?” dedim. “Ben burada kalıyorum.” dedi. “Tamam, o zaman bunu bana kaç gündür niye söylemiyor, beni oyalıyorsun?” dedim. “Şimdi söylüyorum ya!” dedi. Bunun üzerine “Ne oldu, bu zamana kadar ki tavırların bundan mıydı? Daha önce söyleyebilirdin, uygar arkadaşlık bunu gerektirir.” dedim. “Buraya kadarmış, ben odayı ayırmak istiyorum.” deyip sustu. Bunları söylerken yüzüme değil yere bakıyordu. “Peki o zaman benim için de böylesi daha iyi olur. Artık bu tavırlarından iyice sıkıldım.” Dedim. Yine ses yok. “Peşaver hakkında bir şey biliyor musun, bana biraz bilgi verebilir misin?” dedim. “Tehlikeli, bilmiyorum.” dedi. Ondan sonra biraz durdu “Arkada faks, bilmem nerede telefon var...” gibi bir şeyler söylemeye başladı. “Ben faksı ne yapayım?” deyince, “Döneceğini bildirirsin” dedi. Deli mi ne? “Neyi kime bildiriyorum. Ben hayatımda ilk kez yalnız geziye çıkmıyorum, başımın çaresine bakarım.” dedim. Ama bunları öyle sakin söylüyorum ki, ben bile kendime şaştım. “Senden çevre ile ilgili dokümanları rica ediyorum, onların fotokopisini çektireyim.” dedim. Arkadaşıma otel ücretini verdim. Birden aklıma oteldeki durumumuz geldi. “Senden iki ricam daha var. İlki bu gece odayı ayırmayalım. Bu saatte başka bir otel bulmam zor, artık burada da kalmak istemem. Zira buradakilere eşiz dedik, ayrı odalarda kalmaya başlarsak bu otelde kalmak benim için sorun olabilir. Yarın sabah ben bu otelden ayrılırım. İkinci ricam ise nereye gideceğime karar verince, bilet almama yardım eder misin? İngilizce bilmediğim için zorlanabilirim.” dedim. “Olur, ama Türkiye’ye döneceksin, eğer Türkiye’ye dönmeyeceksen ben başka yere bilet almam.” dedi. “Ben istediğim yere giderim.” deyince, “O zaman işini sen hallet.” dedi.

Birden aklıma bu otelde tanıştığımız Alman Inge geldi. Odasına uğradım, dişini fırçalıyordu. Arkadaşımla aramızda geçenleri özetleyip “Ben yalnız Peşaver’e gitmek istiyorum, bilgin var mı?” dedim. Kendisi gitmemiş, ama oda arkadaşı Japon gitmiş. O dışarıdaymış, gelince bilgi alıp bana iletecek.

Odaya dönüp arkadaşın elinden rehber kitabı aldığım gibi fotokopiciye koşup, gerekli sayfaların fotokopisini çektirdim. Saat de 21’i geçiyor. Aslında çok kötü olmam gerekir, ama değilim. Durumun belli olması beni rahatlattı. Bugün çarşıda yalnız dolaşırken türküler söylüyordum, yeniden mırıldanmaya başladım. Her yer zifiri karanlık. Etrafta benden başka kadın yok. Sataşanlar oluyor, Allah’tan kızınca sırnaşamıyorlar. Bunu fark ettiğim çok iyi oldu. Fotokopiciden dönerken bir şenlik gördüm, düğünmüş. Bir delikanlı içeri girmeme ve yayınlanmamak koşulu ile fotograf çekmeme izin verdi. Gelin ve damat çok renkli giysiler ve süs olarak takılan para ve çiçekler içinde.

Peşaver en çok görmek istediğim şehirlerden biri. Afgan sınırına yakın. Duyduklarıma göre oldukça tehlikeli, bizim Şırnak misali. Otele dönünce Inge’ye uğradım. Oda arkadaşı gitmiş; benim için “Giyimine, çevreye, otonom bölgeye ve hırsıza dikkat etsin, korkmasın yabancılar var.” demiş. Kalınacak ve görülecek yerler konusunda bir sürü bilgiyi yazdığı kağıdı elime tutuşturdu. Bir yandan İngilizce bilmeden bu kadar yükle -üç çantam var, yaklaşık 30 kg’lık bir yük- Peşaver gibi tehlikeli bir yeri nasıl yalnız başaracağım diyor, gitmeyi de çok istiyordum. Bu uyarılarından sonra epey rahatladım. Bavulumu hazırladım, Peşaver’e her ne olursa olsun gitmeye karar verdim.

Acaba bu olay bana insanlara gereğinden fazla güvenmeme konusunda ders vermiş olabilir mi? Sanmam. Ben karşımdaki insanı tanıyana kadar, kendim gibi bilirim. Gezi öncesinde arkadaşımı sıradan bir insan olarak değil, özgür ve uygar bir insan olarak görüyordum. Çünkü daha önce birlikte gittiğimiz gezilerde öyle davranıyordu. Demek ki insanların birbirini tanıması için, kısa değil uzun süre yalnız olarak aynı mekanı paylaşmaları gerekiyormuş. Bu gezide benim hiç mi hatam olmadı? Tabii ki oldu, hem de çok. Ben sabır küpü olmadığım gibi, oldukça asabi bir insanım. Aksiliğim ve cadılığım tutmaya görsün; bu durumlardan öteki ben bile korkar.

(devam edecek...)

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home