Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -3-

10.11.1995 – Zohedan

Şükürler olsun ki, kaza bela olmadan, sağ salim saat 6’da Zohedan’a vardık. Bir süre Celale’yi bekledik. Haber çıkmayınca arkadaşım telefonla aradı, dil sorunu yüzünden anlaşamamışlar. Anladığı kadarıyla biraz daha beklememizi istemiş. İki saatcik bir süre... O’nu beklerken kahvaltı ettik. Burada insanların zaman kavramları çok geniş, hiç aceleleri yok. Sonunda biri gelip bizi aldı ve misafirhaneye götürdü. Celale bey bizi karşıladı. Kahvaltı yaptık dememize rağmen kahvaltı hazırlattı. Kahvaltı, çay ve dinlenceden sonra, kenti gezme faslı başladı. Arkadaşımın “Moskamber (tütsü) nereden alabiliriz?” sorusu üzerine pazara daldık. Burada mimari ve kullanım şekilleri açısından Şii ve Sünni camilerinin birbirinden farklı olduğu dikkatimi çekti. Daha sonra şirketin çiftliğine gittik, modern tesislerde Holstein inek, buzağı ve boğaları görüp, tavukların olduğu bölüme geçtik. Çiftliklerin girişinde arabayı ve insanları dezenfekte etme sistemleri var. Civciv bölümü çok ilginçti. Sayısını tahmin edemeyeceğim kadar çok civciv binlerce metrekarelik kapalı bir alanda, günlerine göre ayrılmışlar. Cik... Cik... sesleri olmasa, yerde limon sarısı bir halı var sanırsınız.

Tahran ve İsfahan’ın pırıl pırıl cadde ve sokaklarından sonra Shiraz’da hayali sukuta uğramıştım. Zohedan ise kanallarındaki atık kirli sular ve pis kokusu ile beni şaşırtmaya devam etti. Bizim İstanbul’umuz ile Urfa arasındaki fark gibi. Fakat ne yazık ki bizim sevgili İstanbul’umuz ne İsfahan ne de Tahran kadar temiz değil.

Misafirhaneye geri döndük. Ortada dil gibi ciddi bir sorun olmasına rağmen sohbet etmeye çalışıyoruz. Ben makineleri temizlerken, Celale oyun kağıtları çıkardı, arkadaşımla oynadılar. Bizi gümrüğe götürebilecek birini ayarlamışlar. Bir kavşağa kadar misafirhanenin arabasıyla götürüp, oradaki bir kamyon sürücüsüne rica edip gümrüğe kadar onunla gitmemizi sağladılar. Girişte polis pasaportlarımızı aldı, gümrük kapalı deyip duruyor. Herhalde amirleri, yaşlıca bir adam, zifiri kararanlıkta kulübenin yanında oturuyor. O olur verdi de yükler sırtımızda gümrük alanına geçtik. Muradi isimli şoför arkadaş da yardım ediyor. TIRlarla dolu bir alana geldik. Bizim eşyalarımızı kendi TIR’ına yükleyip, arkadaşlarını buldu. Bizi de tanıştırdı. Birlikte oturup sohbet edip, çay içtik. Daha sonra yemek faslına geçildi. Tam teçhizat TIRlarda mutfak mevcut. TIRcıların akşam yemeğine konuk olup, patates kızartması ve balık konservesinden oluşan yemeği keyifle yedik. Bizde en sık görülen isim nasıl ki Mehmet, Ahmet ise, bu ülkede de Ali ve Reza galiba. TIRcılardan birinin oğlu da beraberinde. Onun adı da Ali Reza, altı yaşında, çok şirin bir çocuk. Bu ıssız ve yalnız yerde şoförlere neşe katıyor. Pasaportu da olmadığı için gizleyip gümrükten geçiriyorlarmış.

Bizim evli olduğumuzu sanan Muradi bey Volvo TIRının içindeki kendi yatağını bize hazırladı. Geniş, yumuşacık ve temiz. Çaresiz yine aynı yatağı paylaşmak zorunda kaldık.

Buralıların aradan beş dakika geçmiş bile olsa her karşılaşmalarında ilk karşılaşıyormuş gibi selamlaşmaları bana ilginç geldi.

11.11.1995 – Zohedan – Taftan - Mircaveh

Gece çok üşüdüm, erkenden uyandım. Şoförler de sırayla uyanıyor, ama önce minik Ali Reza uyandı. Şoförlerden Reza çay ve yumurta hazırlayıp, Muradi’nin kamyonda bize de ikram etti. Saat 8,5 gibi Muradi bey bizi gümrük işlemi için büroya götürdü. İki yıl öncesine göre burası biraz değişmiş, binalar yenilenmiş. Sıra beklerken Türkçe konuştuğumuzu duyan biri, yanımıza gelip, “Ben de Adanalıyım, Pakistan’a gidiyorum.” dedi. Bir Türk ile karşılaştığımıza sevindik. Sırada iki de yabancı var. Almanca konuşuyorlar, birinin şivesi Avusturyalılarınkine benziyor. Muradi bey işlemler tamamlanana kadar bekledi. Başka kadın olmadığı için, öncelikle benim işlemlerim tamamlandı. 9,5’da İran’dan çıkış yaptık.

Görülememiş bir sürü yer, çekilemeyen bir sürü fotograf, tanış ve dostları İran’da bırakıp Pakistan’a Taftan gümrüğünden girdik. Böylece saçlarım da güneşe ve özgürlüğüne kavuştu. Tekrar saatlerimizi 1,5 saat ileri aldık. Türkiye ile saat farkımız artı 3.

Pakistan girişinde epey bekledik, ama yeni tanışlarla sohbette olduğumuzdan zaman çabuk geçti. Saat 12:10’da pasaportumuza giriş kaşesi vuruldu. Döviz bozanlar paspal giysileri ile karşımızda birbiriyle yarışarak teklif getiriyorlar. Döviz karaborsacılarının yaşları 10 küsurlardan başlıyor. 1 $’ı 34 Rupi’den 100 $ bozdurduk. Elimizde kalan 8000 İran Riyali ile de 60 Rupi aldık.

Bir otobüs bulduk ve Pakistan’daki yolculuğumuz başladı. Mircaveh’e doğru yola koyulduk. Fakat 10 dakika gitmemiştik ki polis durdurdu. Yolcuların battaniye, sentetik yolluk ve su bidonlarından oluşan eşyaları otobüsün üstündeki bagajdan aşağı indirildi. Bir saate yakın arama işlemi yapıldı. Polis bu eşyalardan çoğuna el koydu ve yeniden yola koyulduk. Saat 14 civarı tekrar durduk. İhtiyaç molası sandım, fakat bagaj bağlama işlemiymiş. Burada da tam 2 saat boşuna bekledik. Müthiş bir sıcak var. Tuvalet yok, araziye açılmak zorundayız.

Bugün 11 Kasım 1995. 1993 yılının 11 Kasımında da yine aynı yerden giriş yapmışız, pasaportumda görünce arkadaşıma söyledim. “Yine kaza için korkma!” dedi. Oysa bana sadece rastlantı ilginç gelmişti. Saat 17:30’da Nakundi’ye vardık, yarım saatlik bir mola. Buralarda her şey 1993 yılında bıraktığımız gibi. Fakat yollar biraz daha düzelmiş. Söylendiğine göre bizim müteahhitler yapıyormuş. O zaman buraya gece gelmiş ve güvenlik nedeniyle burada alıkonulmuştuk. Karanlıkta ürkütücü olduğu için arkadaşıma tuvalet için minik bir camiye birlikte gitmeyi önerdim. “Ben yalnız giderim, senle gitmem, sen istiyorsan yalnız git.” gibi zırvaladı. Ne tuhaf bir davranış bu. Tabii ki yalnız gittim.

Otobüs yolculuğumuz tek kelime ile felaketti; otobüs tıkış tıkış dolu. Gümrükte tanıştığımız Avusturyalı Klemens, Hollandalı Olav ve Ramazan ile ben en arka dörtlüde oturuyoruz, arkadaşım ise birkaç koltuk önde. Herkes değişik bir çift olarak gördükleri bizi merak ediyor. Yalana bir kez başlayınca sonu gelmez. Böylelikle arkadaşımı eşim, gümrükte tanıştığımız Ramazan’ı da onun kardeşi olarak tanıtıyoruz. Yalanın her türüne karşı olan ben gezme sevdasına buna da katlanıyorum. Eğer böyle bir tanıtma numarası yapmasak, niye bu adamla dolaşıyorsun sorusuna muhatap kalacağımızı artık çok iyi biliyoruz. Açıkçası ne gereksiz sorulara muhatap olmak, ne de kötü kadın muamelesi görmek istemiyorum.

Önümde oturan kadın alışkın olduğumuz tarzda tespih çekiyor. Türk ve Müslüman olduğumu öğrenince, mırıldandığı dualar arasından bana da laf yetiştirmeye çalışıyor. Otobüsümüzün bir klaksonu var, bir orkestraya bedel. Zaman zaman dayanılmaz oluyor. Ayrıca çok sık ve uzun süreli molalar veriyoruz. Örneğin her namaz vakti duruluyor. Molalar ise 1 - 1,5 saat sürüyor. Bu arada otobüse yeni yolcular tıkıştırılıyor. Arkadaşıma birkaç kez yer değiştirttiler. Nefes alınacak gibi değil, adeta boğuluyoruz. Koltukların yatması gibi bir lükse sahip değiliz. Ayaklarımızın altı dolu. Yanımızda on yaş civarı iki çocuk var. Erkek olan anasının yanındaki koltukta yatıyor, yani evin paşası. Kız olanı ise ya ayakta kalıyor, ya da yerde oturuyor, malumunuz kızların ikinci sınıf durumu. Kıza öylesine acıyorum ki kucağıma oturtacağım ama yorgunluktan dayanacak gücüm yok. Bir ara yol hiç bitmeyecek sandım. Ramazan çıldırmak üzere. Uyku ile uykusuzluk arası gel-gitlerdeyiz.

12.11.1995 - Kuetta

Nihayet saat 6’ya doğru Kuett’ya vardık. Tanrılar!.. Şükürler olsun. Otobüsle gelmek buradaki yaşamı, insanları tanımak açısından çok iyi, fakat bir işkence. Bir Toyoto skoda kiralayıp daha rahatça gelebilirdik, ama bu yol deneyimini de yaşayamazdık.

Otel arama faslı başladı. 250 Rupi’ye çift kişilik bir oda bulduk. Ramazan’a ilave yatak koymaları için 100 Rupi verdik. Oteli bulunca bütün yorgunluğumuz gitti. Kahvaltı için çarşıya çıktık, siyah bir ekmek, ezme peynir alıp çaycıya daladık. Keyifli bir kahvaltı, bizi kendimize getirdi; böylece yatıp dinlenmekten vazgeçip çarşıyı dolaşıp, fotograf çektik.

Burada havaya bir sis tabakası hakim, sanırım arabaların kullandığı yakıttan. İki yıl önce ilk kez buraya geldiğimizde gün batımı saatleriydi ve ben minibüsümüzün üstüne sarıp sarmaladığımız bagajların üzerinde kente girmiştim. O zaman bu görüntü beni büyülemişti. Ortaçağ yaşamının yansıtıldığı bir film platosu izlenimi veriyordu.

Hindistan’a giriş yapma zorunluluğumuz olan gün bitmek üzere. Bu bizi ciddi bir şekilde geriyor. Bunun üzerine arkadaşın önerisiyle Bangladeş ile ilgili araştırma yapmaya başladık. Pakistan’dan uçak ile gidiş-dönüş bilet fiyatı 310 Dolar civarı. Tam Hindistan’dan vazgeçip Bangladeş’te karar kılmıştık ki arkadaşım yeniden karar değiştirdi. Onun sürekli karar değiştirmesi beni çıldırtıyor. Bir vazgeçiyor, bir yaparız diyor. Böylelikle benim moralim berbat oluyor.

Temizlik faslından sonra dinlenmek için uzandığımda uyuyakalmışım. Uyandığımda arkadaşlar yoktu, yemeğe gitmişler. Birlikte dolaşmak için çıktığımızda saat 16’yı geçiyordu ki, tesadüfen şehrin çok ilginç bir bölgesine vardık. Sefaletin daha çok görüldüğü, bir demiryolu ötesi. Çadır kent benzeri bir yer. Çadırları çul, toprak, naylon, çaput, kısaca ne bulursa onunla örtmüşler, görünen o ki, sefalet içinde acınası bir yaşam sürülüyor burada. Köprünün üstünden bakıyoruz; çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar hepsi bir arada. Bu görüntü bizi etkileyince içine daldık. Etopya benzeri karınları şiş, bacakları çırpı gibi hastalıklı çocuklar. Burası Afgan mülteci kampıymış. O anki ışık fotograf için uygun değildi. “Yarın sabah fotograf çekmek için buraya yeniden gelelim.” dedim, arkadaşım da keyifle onayladı.

Akşam karanlıkta otele geldik. Her zamanki gibi yine pide ile doyundum. Dışarıdan yiyemiyorum. Üzüm ve nar almıştık, üzümler ezilmiş, narları yedim. Otele yerleştikten sonra bizim Hollandalı ile Avusturyalıyı görmemiştik, onlar geldiler. Bilgi alışverişinde bulunduk. Yarın için plan yaparken arkadaşım “Ben seninle gelmem, sen Ramazanla git.” deyince, “Ben yalnız giderim, birine ihtiyacım yok.” dedim, bu kez de kızdı. Bu garip davranışlara daha ne kadar dayanabilirim? Gezip görme aşkı bana neler yaptırıyor? Saat 22 gibi yattık. Bir tek battaniye var üstümüzde, hava buz gibi. Ramazan için bir ilave yatak verdiler. Şiltesi yırtık pırtık. Yere atıldı, üstündeki çarşaf kirden görünmüyor. Güya buranın en lüks otelinde, Bloom Star’da kalıyoruz. Gece boyu döndüm. Arkadaşımı rahatsız etmekten hem korkuyor, hem de üstümdeki kat kat giysilere rağmen soğuktan titriyorum.

13.11.1995 – Kuetta

Soğuktan gece doğru dürüst uyuyamamıştım. Saat 7,5’da kahvaltı için restorana indim, kahvaltıyı ancak yarım saat sonra getirdiler. Bir süre sonra arkadaşım, daha sonra da Ramazan geldi. Kahvaltı çay, tavada iki yumurta ve kızarmış tost ekmeğinden oluşuyor. Yumurtaların sarısına, sarı demek mümkün değil, kirli beyaz. Arkadaşımın dünkü tavrından sonra kahvaltı sonrası Afgan mülteci kampına yalnız gitmek için onlardan ayrılıyordum ki biz de geleceğiz dediler. “Işık kaçmasın ben hızlı gideyim, köprüde buluşuruz” deyip çıktım.

Yolda fotografa dalmıştım ki onlar da bana yetiştiler. Arkadaşım kampa girmekten yine vazgeçti. Benim de sabrım sürekli zorlanmakta. 11’de buluşup oteli değiştirmek üzere anlaşıp onlardan ayrıldım. Bugün, dün bulup anlaştığımız Hotel Lahor’a geçeceğiz. Onlar gitti, ben kampa girdim. Kampın yanında derme çatma bir cami var. Önce camiden detay fotografları çektim. Kampta fotograf çekerken çocuklar objektiften korkup ağlamaya başlayınca onları rahatsız etmemek için fotograftan vazgeçip başka istikamete yöneldim.

Burada çöpçüler ilginç kıyafetle dolaşıyor. Sanırım çoğu da kadın. Zira yüzlerinin tamamı sarılı. Erkeklerin giysileri de şalvar kamiz olduğu için, ne olduklarını anlamak mümkün değil. Bugün konuşmaya çalıştığım çöpçü kadındı. Fotograf çektirmek için para istedi. Ellerinde çalıdan yapılmış upuzun bir süpürge var; onunla etrafı süpürüp, biriken pisliği kanallara itiyorlar. Caddeyle sokakların sağ ve solunda kanallar var. Kentin tüm pisliği yol kenarlarındaki sulu arklar vasıtasıyla atılıyor. Çevreye iğrenç bir koku hakim. Araba, rikşa (Asya ülkelerine özgü, daha çok motosiklet bazen de bisikletten yapılan iki kişilik bir taşıt) ve motosikletlerin egzozundan çıkan dumana, kanallardaki atık suların kokusu da eklenince, nefes almak mesele; herkes ağzını burnunu sararak dolaşıyor. Yol kenarındaki kanallar tuvalet ihtiyacını da görüyor. Hemen önünüzde biri kanalın yanına çömelmişse işini hallediyor demektir ki bu bir dakika bile sürmüyor, onu uçkurunu bağlarken görüyorsunuz. Her konuda ne kadar yavaş iseler, bu konuda tamamen aksi yıldırım hızı ile hareket ediyorlar. Buradaki pisliği ve sefaleti anlatmak güç. Trafik soldan olduğundan sürekli panik halindeyim.

Yollar küçük otobüs, rikşa, motosiklet, bisiklet vs, pek çok türde aracın, onlarca türde ve renkte malzeme ile fantastik bir şekilde süslenmişi ile dolu. Bu süsler akşam ışığında fantastik görüntüler oluşturuyor. Rikşalar büyük kolaylık, 10-15 dakikalık yolu yaklaşık 15-20 Rupi’ye yorulmadan gidebiliyorsunuz.

Oteli değiştirip yemeğe gittik. İçinde balık adı geçen bir şey ısmarladık. Birer kap balık, yanında sebze, üç kap sos geldi, leziz bir yemekti; 50 Rupi kişi başı. Rikşa ile garaja gidip Ramazan’ı yolcu ettik. Biz de yeni garaja gidip yarın için otobüs sorduk. Otobüs şirketinin adı Koch (Koç). Bu ne benzerlik! Garajda fotografımızı çek diye üzerimize saldırıyorlardı.

Burada insan her dakika yeni bir düşe girip, adeta zamanın ötesine yolculuğa çıkıyor. Giysiler, araçlar, hayvanlar, çağlar öncesi gibi. Birkaç yere daha uğrayıp otele geldik. Otelde bir şeyler içerken, Hindistan olayını gündeme getirdim. Zira artık benim Hindistan’a gitmeye hiç keyfim kalmadı. Vize sorununu halletsek bile, benim izin sürem nedeniyle sadece birkaç gün için giriş yapacağım ki uğraşmaya değmeyecek. Zamanımızın çoğu araba ve gümrükte geçecek. Oraya nasılsa başka bir şekilde de giderim. Arkadaşın daha önceki önerisine atfen Bangladeş’i düşünelim dedim. Çünkü uçakla gidiş bize zaman kazandıracaktı. Arkadaşım yine vazgeçti. Ne olur bu işkence artık bitsin.

Harcamalarımızı gözden geçirdik. Buraya kadar yaptığımız harcama kişi başı 110 Dolar.

14.11.1995 – Kuetta - Larkana

Erkenden uyanıp, kahvaltımızı yaptık. Anlaştığımız rikşacı bizi farklı bir yoldan garaja götürdü. Buraları daha önce görmemiştim. Nasıl olurdu? Oysa kaç gündür Kuetta’dayız, girip çıkmadığımız delik kalmadı diye düşünüyordum. Garaja girdiğimizde otobüsçülerden biri “Sakar.. Sukur.. (Pakistan’daki antik kentlerden biri)” diye bağırıyordu. Onun aracına sırt çantamızı yükledik. Fotograf çantamı kaptığım gibi koşturmaya başladım.

Buralarda dolaşırken iki yıl önce arabamızın sorunu için yardım istediğimiz bir polisin bizi yemeğe götürdüğü lokantaya rastladım. Hani o yerde bağdaş kurup oturularak elle yemek yenilen lokantalardan, ama en otantik ve en lüksü. O kadar lüks ki tuvalet taşı ve yıkanmak üzere olan sebze ve meyveler, hatta etler aynı zeminde yan yana. Açlık da gönül gibi ferman dinlemiyordu. O zamanlar burada yemek zorunda kalmıştık.

Çevrede metrelerce uzunlukta bambular, sanırım inşaat malzemesi olarak kullanılmak üzere depolanmış. 10 cm’ye yakın çapları, kabuğu soyulunca ortaya çıkan sarı-kızıl renkleri ile ilginç görünüyorlardı. Birkaç yerde merdiven olarak kullanıldıklarını gördüm, boyları 5-6 m, daha uzunlarını da görmek mümkün. Kuetta’nın çevresi çorak ve koyu gri görünümlü dağlarla çevrili.

Saat 8,5’da otobüs hareket etti. Öndeki bir koltukta, şoförün arkasında oturuyoruz. Sabahleyin hava soğuktu, daha sonra korkunç bir sıcak bastırdı. Saat 10’da İran’dan bu yana görmekte olduğumuz çöl görünümü değişmeye başladı, bir vadide yol almaya başladık. Yanımızdan da tren yolu geçiyor. Çok güzel tünel girişleri görünüyor, her birinin İngilizce bir adı var. Genellikle bu adların altında yapım yılı 1894 olarak yazılmış. Saat 10:30 civarı geçtiğimiz yerlerin yamaçlarında maden ocaklarının ağızları göründü, pek çok giriş var ve önleri griden siyaha renklenmiş. Kömür madeni ocakları olmalı diye düşünüyorum. Bir göçük sırasında fotograf için gittiğim Zonguldak Kozlu’da gördüğüm ocak girişlerine hiç benzemiyor, derme çatma bir giriş.

Artık, yıllar önce kurumuş izlenimi veren koca bir nehir yatağının yanından gidiyoruz ve yol kilometrelerce böyle devam etti. Sonra birden bu nehir yatağının minicik bir bölümünde turkuvaz renkte dingin akan su belirdi; doğa yeşillendi, otlar, tek tük doğal ağaçlar... Önce develere, daha sonra deve, eşek, koyun, keçi ve köpekten oluşan büyük bir sürüye rastladık. Hatta birinde Bremen mızıkacılarında olduğu gibi, küçük bir köpek de eşeğin üstüne çıkmış, ayakta seyahat ediyordu. İnsanlar tuvalet ihtiyacını hemen yanımızda, alabildiğine rahat ve çabuk hallediyordu. Şalvar ve kamiz (uzun etekli gömlek), bu işi kolaylaştırmak için yapılmış sanki. Maden ocaklarının bitiminden sonra bu nehir yatağı büyükçe bir yerleşim yerini koynuna almıştı. Sibu’ya 30-40 km kala, yol çevresinde üretim alanları belirdi. Şimdi de yemyeşil bir vahada yol alıyoruz. Ara sıra hurma ağaçları, tanımadığım bir sürü ağaç türü görülüyor. Oysa, doğaya meraklı benim gibi bir orman köylüsü tüm ağaçları tanır sanırdım. Neyse ki bu ağaçlardan bir türü tanıdım. Çok sevdiğim okaliptüs ağaçları. Bizim Ege yöremizde de sıkça görülür. Hatta bu ağaçlarla ve onları yetiştirenlerle ilgili bir söylenti de vardır. Şöyle ki; Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda buradaki bataklıkları kurutmak için su deposu olarak adlandırılan okaliptüs ağaçlarının fideleri Pakistan’dan yetiştiricileri ile birlikte ülkemize getirilmiş. Gelenlerden bazıları buralı kadınlarla evlenip yurtlarına dönmeyip buraları kendine mesken tutmuş. Bugün Güney Ege’de gördüğümüz karaya yakın derili insanların bunlar ya da onların çocukları olduğu rivayeti vardır.

Tanrılarım! Ağaçlar ve yeşil; ne güzel şey. Sibu’da bir yanda yeşillik, bir yanda çölümsü bitki örtüsü ve turkuvaz rengi akan nehir; beni adeta büyülüyor. Mısıra benzer bir bitki görülüyor, şeker kamışıymış. Saman yüklü kamyonlara rastlıyoruz, sarı renkleriyle hüzünlere dalıyorum. Trafik iyice yoğunlaştı. Şoförümüz korkunç araba kullanıyor; korkudan ameliyatlı olan sol kolum tutmaz oldu. Korkularıma rağmen otobüs ile gelmekle çok iyi ettiğimizi düşünüyorum, molalar keyifli oluyor. Tek derdim tuvalet. Yine bir yemek molası. Ben yine nan ve gazoz aldım. Bu gidişle, sadece ekmek yiyerek 100 kiloya varacağım.

Bu arada her fırsatta ilk sevgilim fotografla kaçamaklar yaşıyorum... Delikanlının biri geçen molada adımı sormuştu. Tam böyle bir kaçamak sırasında “Fatima!” diyerek yanıma koşturdu. İlla ki kendi otobüsü önünde “Yusuf Koch Şirketi” fotografını çekmeliymişim. Ona sevgilimle aramıza girme diyemedim ve kıydım bir kareye. Sanırım burada da otobüs piyasasına Türkiye’deki gibi Koç’lar hakim. Kuetta garajında kendimi Harem garajında duyumsayıp, herhalde Harem garajının 50-60 yıl önceki hali bu olsa gerek diye düşünmüştüm. Erkekler fotograf çektirebilmek için çok fazla ısrarcılar, kadınlar ise tam tersi. Otobüse çok ilginç yaşlı kadınlar biniyordu; kulaklarında onlarca küpe, saçlarında kumaş parçaları, kurdele, püskül ile rengarenk sıralı belikler. Kadınlar ortada dolaşmıyor, bir görünüp bir kayboluyorlar. Otobüsümüz her yerleşim yerine uğrayıp sürekli yolcu topluyor. Bu nedenle her yörenin insanını görüyoruz.

Çok ilginç birkaç yerleşim yerini geçtikten sonra, arabamız içinde rengarenk giysili insanların olduğu bir yerde durdu. Yoluculuk buraya kadarmış. Ama Sukur’a varmamıştık. Bizi bir faytona bindirip, Sukur minibüsüne bırakmasını söylediler. Orada Sukur’a gitmekten vazgeçip, bizi daha ilginç olduğuna ikna ettikleri Larkana’daki Monjedoro’ya gitmeye karar verdik. Larkana’ya trenle gidilebilirmiş. Faytonla tren istasyonuna gittik. Günbatımı başladı, çevre ilginç görünüyor, fakat insanlar Kuetta’dakinden farklı olarak yabanileşti. Buranın adı Jakobabad imiş. Arkadaşım bilet işini halletti. Tuvalet arıyoruz. Herkes önümüzdeki rayların üzerine hacet gidermekte. Oysa tuvalet 10 m uzaktaymış.

Sonunda trene binebildik ve uzun bir beklemeden sonra 18:30’da hareket etti. İnsanlar bütün çöplerini trenin içine atıyor, bu konuda son derece özgürler. Trende yatıyor, yiyor, içiyor, yerlere tükürüyor, sigara içebiliyorlar. Satıcılar ve görevli memurlar ortalıkta dolaşıyor. Bir grup polis de bir ara dolaşıp gitti. Saat 20’de kocaman bir nehir köprüsünden geçtik. İndus nehri olmalı. “Ayın şavkı vuruyor suya...” diyen Nazım’ın şiirini mırıldanıyorum. Yanımda kedilerim Tamil ve Adsız eksik... Onların özlemi içimi burkuyor.

Pakistan’da saat 18’i geçtikten sonra hava kararıyor, elektrik sistemi de güçlü olmadığı için akşamları kentler karanlığa bürünüyor. Çevreyi izleyemeyince tren yolculuğu da sıkıcı gelmeye başladı. Larkana’da inip otele gitmeye karar verdik. Trende arkadaşın tanıştığı doktorlar yardım etti. Bir otele yerleştik. İçi rezil bir durumda, ama hiç yoktan yatacak bir yer. Oda fiyatı 300 Rupi. Her zamanki gibi pislikten görünmüyor. Yastık, yorgan ve sıcak su yok. Almanların dediği gibi “kedi yıkamasıyla” temizlendim. Dışarıda korkunç bir gürültü var, seçim propagandası sanırım. Burası Zülfikar Ali Butto’nun memleketiymiş. Sabaha kadar bu gürültü devam etti; dayanılır gibi değil, adeta bir kabustu.

Yollarda ağır silahlı cemse ve kamyonetler dolaşıyor, ülkemizin doğusunda tanık olduklarım gibi. Güya, buralarda çok soygun olduğu için askerler gövde gösterisi yapıyormuş.

15.11.1995 – Larkana

Hotel Royal City Larkana’da uyumak işkenceydi. Saat 6’ya doğru tüm kapıların korkunç bir şekilde yumruklanmasına uyandık. Kapıyı açtığımızda kimseler yoktu. Bunun namaza davet olabileceğini düşündük.

Hazır erkenden uyanmışken kahvaltıyı beklemeyip Monjedaro antik kentine gitmek için çıktık. Rikşa ile garaja gidip, bir minibüsle Monjedaro’ya doğru yola koyulduk. Larkana kentinin dışına çıkınca doğa olağanüstüydü. Her yerde pirinç tarlaları, küçük gölcükler, bu göllerde rengarenk nilüferler, kuşlar, mandalar, çocuklar... Antik kente 5 km kala araba bizi bıraktı. Buradan bir taksiyle Monjedaro antik kentine ulaştık. Briketlerden oluşturulmuş, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarına zamanlanan kalıntılar. Sıcak dayanılır gibi değil, antik kenti dolaşırken sıcaktan bayılacak gibiyiz. Çok değişik kuşlar, sürüngen gibi çizgili gri sincaplar, çok renkli kuşlar gördük. Müzeyi gezdik. Buluntular birkaç parçadan ibaret, fakat oldukça iyi düzenlenmiş. Antik kentte kullanılan atık kanal sistemi günümüzdekiyle aynı.

Paramız epey azaldı, 100 Dolar daha bozdurduk. Sınır kapısında 100 Dolara 3.400 Rupi almıştık. Bankada 300 Rupi daha düşüğe bozdurabildik. İran’da da aynı hataya düşmüştük. Sınırlardaki karaborsada para bozdurmak daha avantajlı.

Geri dönüş için bir süre yürümek zorunda kaldık. Bulduğumuz ilk araba ile kavşağa kadar gittik. Gölcüklerde 15 dakika kuş fotografı peşinde koşturdum, ama sonuç hüsran. Bu arada arkadaş da benim bu koşturmacalarımdan rahatsız olup, garip tavırlar takınıyor. Gezideki amaç ortak değilse ve biraz da anlayış eksikliği varsa her şey sorun oluyor. Benim gibi yaşam fotografı peşinde olan biri ile arkeoloji meraklısı birinin birlikte yolculuğu kolay olmuyordu. Acaba ben yeterince anlayışlı davranıyor muydum? Elimden geldiğince öyle davranmaya çalıştığımı sanıyordum. Zira en güzel fotograf ışığı zamanında, ilginç çekim olanakları varken onunla müze, arkeoloji bölgeleri ve tapınak dolaşıyorum. Annemin sık sık söylediği bir söz “Suçu gelin etmişler, kimse benim dememiş.” der. Bir suçlu aramıyorum, ama insan kırılınca neden arıyor. Biraz anlayışın pek çok sorunu çözeceğinden eminim, fakat bu aralar anlayış ikimizden de uzak gibi. Bilmediğim bir varlığa bana anlayış, sabır ve dahi güzellikler bağışlaması için yakarmak istiyorum. Bunlara çok ihtiyacım var.

Sonunda bizi Larkana’ya götürecek bir kamyonet bulduk. Çekeceğim fotografların bir işe yaramayıp anı olacağını bile bile, fotograf çekebilirim ümidiyle arka kasaya oturdum. Fakat öyle hızlı ve tehlikeli gidiyor ki enstantane diyafram ayarı hak getire. İstasyona geldiğimizde arkadaşın tavırları dayanılmaz hal alınca, biraz yalnız dolaşmak istediğimi söyleyip saat 15’de otelde buluşmayı kararlaştırarak ondan ayrıldım. Sabah uzaktan görüp merak ettiğim mezarlığa gittim. Susmuşlar vadisinin daimi konukları kuşlardan başka kimsecikler yoktu. Biraz sonra birkaç kişi etrafımı kuşattı. Bu sessizlikte anlamsız bir şekilde ürperip, kendimi dışarı attım. Buralılar yabancı birini yakaladılar mı bırakmıyorlar; sorular sorular... Bu gerginliğimde yalnız olmak istiyorum. Burada okuma yazma bilmeyenler bile İngilizce konuşuyor. İngilizce bilmediğim için beni suçladıkları da oluyor. Onlara, şükür ki biz hiç İngiliz sömürgesi olmadık diyemiyorum. Susuzluktan da bitabım. Çevrede su satılmıyor, genellikle sokaktaki küplerde su yanında da maşrapa bulunuyor. Çebilmek ise cesaret işi. Portakalla susuzluğumu bastırmaya çalıştım. Susuzluk dayanılmaz bir hal alınca, koruyucu aşı olmadığım için risklerini bile bile çaresiz bu küplerdeki sudan içmek zorunda kaldım.

Çevrede hasat zamanı, tarlalarda ekinler toplanıp, taşınıyor. Karnım ağrıyor, yine tuvalet dert. Umarsız bir duvar dibine ilişiyorum, ama olanaksız, çıldıracağım. Adım başı cami var, tuvaleti yok. Bura insanları bir duvar kenarında ihtiyaç giderip, camiye namaza koşuyorlar. Aptes kavramları ne acaba?

Fotograf çekmeye çalıştığımı gören çocuk ve erkekler başıma toplandı. Yabancı olduğumu anlayanlar hemen etrafımı sarıyor. Bazıları yardım etmek için uğraşıyor, bazıları da işin gırgırında. Daha fazla dikkat çekmemek için başımı bağlamak zorunda kaldım.

Omzunda çocuğuyla önümde bir adam yürüyor. Yanında da kulaklarında onlarca renkli küpe, peştamallı bir kadın. Belli ki çocuğun anası. Fotografını çekmek için izin istedim. Adam birden hiddetlenip beni itip kakmaya başladı. Burası Kuetta’ya göre oldukça renkli. Erkeklerin giyimi değişti. Şalvar yerine peştamal (etek yerine vücuda sarılan kumaş) görülmeye ve renkler canlanmaya başladı. Burada Hint tarzı giyim, kuşam ve yaşam tarzı izleniyor, ama insanlar yabanıllaştı. Otobüs garajları bir alem. Oldukça sık olarak şişman insanlara rastlıyorum, oysa Kuetta ve civarında insanlar çok zayıftı. Şişmanlık çoğunlukla zenginlik, bolluk ya da kötü beslenme sonucu oluşan bir durum. Yörede izlediğim ise ciddi bir gelir dağılımı eşitsizliği. Çarşıyı dolaşıyorum, pislik ve sefalet. Buna açlık da ekleniyor, zira yüzlerce dilenci var.

Açlık hiçbir şey dinlemiyor, toz toprak ve dumana rağmen buradan ekmek alıp, yarısını bir dilenci ile bölüşerek yedim. Süsten her ne kadar anlamasam da, sonuçta kadınım. Pazarda dikkatimi enfes kutulu sürmelik ve rengarenk bilezikler çekiyor.

Bir dişçi gördüm, muayenehanesi yaya kaldırımın üstü. Yaşlı bir adamın bağırtarak dişini çekip, penseyi yola doğru sallayarak dişi fırlattı. Sokakta sünnet çocukları ve damatlar için boyuna takılan çiçek ve kağıt para dizileri ilginç görüntüler oluşturuyor. Çok sayıda Afganlı buralarda dolaşıyor. Onları genellikle kahverengi olan keplerinden tanıyorum. Pakistanlılar başlarına ya bir kumaş sarıyor ya da Paki şapkası takıyorlar.

Otelden ayrılıp garaja gittik. 19’dan sonra bir otobüs geldi, herkes koşturdu, binmek mümkün değil. Neyse ki biri bize yardım etti; önlerde bir sıraya sıkış tokuş oturduk. Koltuklar çocuk için yapılmış izlenimi veriyor; daracık, bir de ayağımızın altına bavulları sıkıştırdık. Bize yardım eden adam da yanımıza oturdu. Çantalarımız berbat oldu, pislikten göz gözü görmüyor. Arabanın her yeri; aralar, üst bagaj da dahil eşya ve üzerinde insanlarla tıka basa dolu. Pakistan’da her arabanın içinde mutlaka bir saat asılı, hem de oldukça iri göze batan cinsten, ama hiçbiri çalışmıyor. Acaba böylelikle zamanın esiri olmak yerine zamanı durdurmuş mu oluyorlar? Akşam ışığı altında yoldaki görüntüler olağanüstü. Gölcüklerde müthiş yansımaları izliyor, fotograf çekemediğim için adeta deliriyorum. Sinirlerim de bir yay gibi, sanırım bu yüzden de sık sık uyuyakalıyorum.

Otobüs seyir halindeyken arkadaşım bir cenaze töreni gösterdi. Cenaze tabutta değil, iki odun üzerine gerilen bez üzerine yatırılmış, üstü rengarenk bir kumaşla örtülü, en üste de güller serpiştirilmiş. Cemaat sadece erkeklerden oluşuyor.

16.11.1995 - Multan – Bahavalpur

Yolculuk onbir saat sürdü. Sıkış tokuş bu arabada bir paket gibi nasıl uyumuşsam, arkadaşın geldik seslenişiyle uyandım. Hemen arabadan atladık, yanımızdakiler Bahavalpur arabasına koşturdular, biz de. İndiğimiz yer Multan imiş. Yeni arabamızın ne camı var ne çerçevesi. Binme telaşıyla fotograf çantamı da üst bagaja vermişim. Ben, nerede ise onu ellemeye kıyamıyorken, adam çantamı bagaja fırlatıverdi. Şoför arabayı öyle hızlı sürüyor ki, her an açık camdan dışarı uçabilirim. Donduğumuz da cabası. Fotograf çantam; eğer üstüne biri oturmamışsa muhtemelen bu hızda uçar, biri oturmuşsa makineler zarar görür. Birden feryada başladım, muavin ile güç bela anlaştık. 60-70 km hızla giden arabanın camsız olan penceresinden bagaja çıkıp, benim çantayı getirdi. Oh!.. Neredeyse çıldıracaktım.

Gece çok soğuk oluyor, hava karanlık olduğundan yolu ve çevreyi göremiyorum. Çok güzel ağaçlıklı yerlerden gidiyor olmalıyız. İran’dakinin aksine sokaklarda bol miktarda kedi ve köpek görmek mümkün. Zaten insanlar kuş, keçi, eşek, öküz, inek, deve gibi hayvanlarla iç içe yaşıyorlar. Bir buçuk saat sonra otobüste donarak, oysa ne bulduysak sarınmıştık Bahavalpur’a vardık. Hemen bir çaycı bulup, yağda kızarmış ekmek ve yumurtadan oluşan bir şeyler yedik. Nihayet tuvalet demeye bin şahit isteyen bir tuvalet buldum. Hemen önündeki yatakta iki oğlan yatıyor. Yap yapabilirsen (ç)işini.

Hotel City adlı bir otele baktık. İlk kez banyolu, temiz çarşaflı ama yine pis bir oda bulduk. Biraz temizlikle uğraştım, sonra uyumuşum. Bu sırada arkadaşım çarşıya çıkmış, uyandığımda henüz gelmemişti. Camdan gelen geçene bakıyor, ilginç görüntülere tanık oluyorum. Bir süre arkadaşı bekledim, dayanamayıp kendimi sokağa attım. Bir saat dolaşıp geldim. Baktım arkadaş yok, yine çıktım. Birkaç saat sonra arkadaşım geldi. Dr. Tarık bey ve Murat’ı bulmuş. Onlar, iki yıl önce burada geçirdiğimiz trafik kazasında bize inanılmaz yardımları yapan kişiler. Dr. Tarık bey Pakistanlı, fakat tıp eğitimini Türkiye’de yapmış. Murat ise buradaki üniversitede tıp eğitimi almakta olan bir Türk öğrenci. Konuşma uzayınca geç kalmış. Yarın akşama bizi yemeğe davet etmişler. Ben bugün Murat’ı görmek istiyorum, eğer hastalarından fırsat olursa Dr. Tarık ve Dr. Abit beyi de görmek arzusundayım. Dr. Abit bey de benim ortopedistimdi. Rikşa ile hastaneye gittik.

İki yıl önceki olayın acılarını anımsamak istemiyorum. Zaten onlara olan minnet borcum ve onları yeniden görme heyecanım gözlerimin önüne güzel bir tül çekiyor. Hastanenin bahçesi süs ağaçları ve çim ile düzenlenmiş, keyifli bir mekan. Bu bölümü o zaman görmemiştim. Oysa odanın kapısı açık olduğunda sık sık hastaneden kaçarak farkında olmadan o mahalle senin bu mahalle benim dolaşıyormuşum. Sokakta bana rastlayanlar hemen doktorlara rapor ediyorlarmış durumu. Başı sargılı, iki kolu alçılı göğsüne bir paket gibi sarılmış, etrafa boş bakışlarla bakarak sokaklarda dolaşan bir tipin ancak hastaneden kaçmış olabileceği, sanırım rastlayanlarca tahmin ediliyordu. Murat’ı bulduk, biraz odasında oturup sohbet ettik. Arkadaşımı karşısında görünce şok olduğunu söyledi. Tok olmamıza rağmen bizi yemeğe götürdü. Onlar sipariş ettiğimiz yemeğin hazırlanmasını beklerken, ben çevrede dolanıp fotograf çektim. Mönüden Murat’ın bizim için seçtiği tavuktu. Tavuk etini ilginç bir sosla pişirmişler, lezizdi. Biraz çarşıyı dolaşıp Murat’ın yurtta kaldığı odaya gittik. Bu arada İran’daki dostlara kart yazdım. Fakat adres Farsça olduğu için zarfı yazamıyorum. Murat bunun için Suriyeli bir arkadaşını çağırdı. Bu arkadaşla da iki yıl önce tanışmıştık. Hatta bana yardım etmek için çırpınanların başında geliyordu. Şöyle ki ben iki elimi de kullanamadığım için arkadaşlarıma yük olmayayım diye ölmeyecek kadar yemek yiyip su içiyordum. Zira yemek ve su demek, tuvalet ihtiyacı demekti. Yıllardır birlikte gezdiğim arkadaşlarım benim böyle doğal bir ihtiyacım olacağını akıllarına getirmiyor, ben de onlara bunu belirtmekten çekiniyordum. Sadece Esin hanım ki bu gezide tanımış, ondan ömrümün sonuna kadar minnetle anacağım yardımını görmüştüm. Bir ara Suriyeli bu arkadaş geldi. Suriye ve yemeklerden konu açılınca, nerden gerektiyse ben Şam’da humus yediğimi söyledim. Akşama baktım elinde bir tabak humus ve yanında eşi ile beni ziyarete geldiler. Yesem tuvalet ihtiyacım olacak, yemesem onlara ayıp olacak. Zaten eşi benim yemem dememi dinlemedi. Bir tabak humusu elindeki kaşıkla ağzımdan burnumdan sokarak zorla yedirdi. Bunlar kısacık sürede tanıdığımız, her zaman minnetle anımsadığım güzel insanlardı.

Uzunca bir sohbetten sonra bizi otele bırakmak için direttiler. Biz rikşa, onlar motosikletle otele vardık. Odadaki sıcak su ve diğer ihtiyaçlara baktılar. Suriyeli arkadaşın ısrarı ile otelde her şey kontrol edildi. Sonra onlar gittiler, biz de yattık. Otelden genelde memnunuz. Her taraf leş gibi olmasına rağmen, ilk defa temiz bir çarşaf ve battaniyede uyuyacağız.

Buraların tozu öylesine pis ki, insanın üstünden çıkmak bilmiyor. Ne kadar yıkarsak yıkayalım çamaşırlarımız iğrenç görünüyor. Günde iki kez duş alıyorum, yine de saçım köpürmüyor. Burada da bütün kanallar sokak aralarından ve açık aktığı için iğrenç bir koku hakim. Ama içinde yaşayınca insan alışıyor, zaman zaman ben bile bu kokuyu duymaz oluyorum.

17.11.1995 – Bahavalpur

Bugün biraz geç kalktım. Otelde omlet ve çay ile kahvaltı yaptık. Dün rikşa ile gezerken gördüğümüz stadyumda kriket oynayanları, sokak berberlerini, pazarı fotografladık. Dün akşam uğrayıp beğendiğimiz bir Feridgat’e -Bizdeki sokak büfeleri benzeri, içinde ve önünde masaya oturularak bir şeyler yenilip içilen yer.- gittik. Ben nar yedim, arkadaşım nar suyu içti. Burada narları ayıklayıp ya bir tabakta, ya da suyunu sıkıp kocaman bir bardakta sunuyorlar. Çalışanların elleri öyle pis ki yemek gerçekten cesaret istiyor. Narlar bildiğimizden iri taneleri ve koyu renkleri ile harika görünüyor, tatları da nefis.

Yeniden Murat’a gittik. Tarık bey biraz önce Murat’ı uyandırıp gitmiş. Çok yorgun görünüyor. Bizim yüzümüzden gündüz çalışamayıp gece geç saatlere kadar ders yapmış olmalı. Biraz sonra Tarık bey Abid beyi alıp geldi. Abid beyi nerede ise tanıyamıyordum. Oysa benim için ne çok koşturmuştu. Koluma baktı, ameliyatı beğenmedi. Adamcağız bir de bu ameliyat için ne kadar para ödediğimi bilse! Sanırım onun bir yıllık maaşından çoktur. O zaman biz seni ameliyat edelim diye ne kadar ısrar etmişti de yanımda ilgilenecek biri yok diye kabul etmemiştim. Aslında bugün burada kalma olanağım olsa, en azından kendi doktoruma vereceğim parayı ona verip kolumdaki plağı çıkarttırsam ne iyi olurdu. Ama ona bu parayı vermek mümkün değil. Kendi doktorumun imkanlarını düşününce, içim burkuldu.

Bizdeki gibi, Doğuluların yemek ikramı bitmez... Tarık ve Abid bey yemek alıp getirdiler. Tavuk çevirme, tatlı yoğurt, meyve, vs. Tok olmamıza rağmen, ısrarlarına dayanamayıp tıka basa yemek zorunda kaldık. Onlar çalışmak, biz ise Ravalpindi için tren bileti almak üzere birbirimizden ayrıldık.

Pakistan’ın ilk başkenti Karaçi’ymiş. Fakat daha sonra başkent stratejik açıdan çok eski bir kent olan Ravalpindi’ye taşınmış. Böyle de kalmamış. Ravalpindi’nin yanına yeni ve modern olarak inşa edilen İslamabat günümüz Pakistan’ının başkenti olmuş.

Akşam yemeği öncesi otelin restoranında Murat ile garam pani yiyip, kahve içerek Tarık beyleri bekledik. Abit beyin kullandığı bir araba ile Bahavalpur’un epey dışındaki Humeyra oteline oldukça kötü yollardan vardık. Otelin önü devasa okaliptüs ağaçları ve güzel kokulu çiçekleri olan ağaç ve bitkilerle süslü. Sahibi Abit beyin tanıdığıymış. Mimari ve doğa ile ilgilendiğimi görünce beni gezdirip bilgi verdi.

Sebzeli pirinç pilavı, tavuk sote, tatlı yoğurt, salata ve gazozdan oluşan olağanüstü lezzette bir yemeği, teypten yayılan Nusrat Fateh Ali Khan’ın sesinden dinlediğimiz Qawalli (kavalli) müziği (Pakistan Sufilerinin müziği) eşliğinde yedik.

Tarık beyin üzerinde şalvar-kamiz ve yelekten oluşan Pakistan giysisi var. Abid bey ise son derece modern gri fitilli kadife bir pantolon, üstüne gömlek ve süveter giymiş. Bu kadar koyu tenli olmasa, giyim kuşam ve kibarlığıyla İngiliz lordu sanırsınız. Abit beyin oğlu 15 yaşına gelmiş ve liseye gidiyormuş. Bizim kazadan hemen sonra Tarık bey evlenmiş ve bir çocuğu olmuş. Söz döndü dolaştı politikaya geldi. Tarık bey Necmettin Erbakan için “bizim hoca” diyor. Neden onu ülkemizin yönetiminde istemediğimizi kendisine bir türlü anlatamadık. Zaten arkadaşım da işi şakaya vurunca konu değişti.

Sol kulağım müthiş bir şekilde ağrıyor, Murat’a bir antibiyotik önermesini rica ettim. Bu yıl okulu bitiyor, artık doktor sayılır. O ise ricamı Tarık beye aktardı. Tarık bey de Abid beyle konuşarak bir antibiyotik adı yazdı. Fakat ağrı öylesine artıyor ki, yemekte gülerken sürekli kulağımı tutmak zorunda kalıyorum. Bu durum Abid beyi rahatsız etti, sürekli ağrı ile ilgili sorular sordu.

Yemekten sonra bizi araba ile dolaştırdılar. Çok uzun bir nehir köprüsünden geçtik. Bu köprüden her geçiş ve dönüşte para ödeniyormuş. Gecenin bir yarısı kendimizi hastanenin yakınında bulduk. Nedenini biraz sonra anladım. Abid bey bana ilaç almak istemiş. Tarık bey de bizimle “Abid bu akşam gezmek istiyor.” diye şakalaşıyordu. Ne kadar düşünceli insanlar. Oysa ben, iki yıl önce bize çok iyilikleri oldu, buraya gelmişken uğrayıp hem teşekkür edelim hem de onları bir yemeğe davet edelim istemiştim. Buraya uğrayabileceğimizden emin olmadığımız için gelirken onlara bir hediye de almamıştım. Bunların mahcubiyetini yaşarken, şimdi de peşimizde bu kadar koşturarak, beni daha çok utandırıyorlar. Eczaneye uğrayınca, burada ilaçların kutu ile değil de genellikle sayı ile satıldığını görüp şaşırdım.

Bizi otele getirdiklerinde doktor arkadaşlarıyla karşılaştılar. Selamlaşmaları ilginçti. Vücutlarının sağ taraflarını birbirine değdirerek ve sarılarak selamlaşıyor, çok samimi ve heyecanlı bir karşılaşmaysa birbirlerini havaya kaldırıyorlardı.

Vedalaşma vakti geldiğinde, ısrarla yarın sizi yolcu edelim dediler. Artık bu kadar zahmet yeterliydi. Kabul etmedik, bunun üzerine Tarık bey koşturarak size veda dondurması alayım dedi. Değişik bir tat, mangolu imiş.

İlaçlarımı içip yattım, umarım kulağımın durumu yarına daha iyi olur.

(devam edecek...)

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home