Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -2-

04.11.1995 – Şiraz

Şiraz’a saat 5’de vardık. Her yer zifiri karanlık, soğuktan titriyoruz. Arkadaşım otel bulalım istiyor, ben ise vakit kaybetmeyip antik kente gitmeyi. Bir minibüs ile saat 6’ya doğru 30 km uzaktaki Mervdeşt’e vardık. İstediğimiz gibi bir otel bulamayınca, bir taksi bulup 20 Dolara anlaştık. Akşama kadar bize çevreyi gezdirecek. İlk gezi noktamız Kroş’un mezarının olduğu Pasargard, Şiraz’a 70 km uzaklıkta. Şoförümüzün adı Kuruş imiş. Kroş ile Kuruş arasındaki benzerliği ilginç bulup, şakalaştık. Burada görülecek üç bölüm var; mezar, antik kapı ve antik kent. Fotograf çekip, bekçilerle söyleştik. Şoförümüz oldukça hoş sohbet biri. Yolda bir ara durup ZamZam ve ekmek aldık. Oradan Nakş-e Rüstem’e geçtik. Kaya mezarları, kabartma ve figürlerle süslü. Burada ayrıca çok büyük bir mezar yapısı da var (Achaemenian Tombs). Taşların arasında yerlerde mor pembe arası çok güzel çiçekler, halı dokusu gibi... İnsan yere basmaya kıyamıyor. Pasargard’da fotograf ve video çeken bir çift dışında kimseye rastlamadık, sanırım onlar da İranlılar.

İkinci durak Persepolis antik kenti. Meydana çıkılan merdivenlerin yanındaki duvarlar tanrılara adak sunma ve yaşamı anlatan rölyeflerle bezeli. İlk göze çarpan upuzun sütunlar... Üstleri satranç taşlarını anımsatan figürlerle süslü, çok etkileyici bir mekan. Buraya merdivenlerden giriliyor. Merdivenlerin üstü uyduruk bir metal aksam ile korumaya alınmış. Görüntüsü estetik olmadığı gibi neye yaradığını da pek anlayamadım. Burayı dolaştıkça gördüm ki bütün önemli kalıntıların üstü metal aksam ve ondülin türü bir şeylerle örtülü. Antik kentin tümünü dolaştık. Hummalı bir tamir çalışması var. Çevrede çocuklar koşturup duruyor. Bir ara benim de peşime takıldılar, kendimi ellerinden zor kurtardım. Bunlardan biri anı olsun deyip 20 kuruş verdi. Burada sadece iki yabancı turiste rastladım.

Saat 17’de şoförümüz Kuruş ile buluştuk. Bizi Mervdeşt’e garaja götürüp Şiraz’a gidecek bir arabaya yerleştirdi. Bize aldığı yolluk yetmezmiş gibi bir Türkmen ile de tanıştırıp, bize yardımcı olmasını istedi. O da bize yol ve çevre ile ilgili bilgiler verdi. Garajdan otellerin olduğu bölgeye gitmek için bindiğimiz dolmuşta arkadaşın parası çalındı, bana da ufak tefek değmeler oldu. Biraz keyfimiz kaçtı. İlk rastladığımız otele oda sorduk, 12.000 Tümen; oda pis ve içinde tuvalet yok, beğenmedik. Daha sonra uğradıklarımız ise çok daha pahalıydı, yeniden ona dönmek zorunda kaldık. Fakat bu defa oda fiyatı artıp 13.000 oldu. İtirazım üzerine eski fiyattan anlaşıp odaya yerleştik. Odanın pis olması yetmezmiş gibi, tek kişilik iki yatak yerine çift kişilik bir yatak var. Sırt çantalarımızı bırakıp kendimizi sokağa attık.

Plansız programsız dolaşırken ışıklandırılmış Şah Şeraz camisine rastladık. Önündeki havuza düşen yansıması ile büyüleyici bir mekana sahip. Çok yorgun olduğumuz için fazla dolaşamayıp yemek yer yemez otele döndük.

Pis bir yatakta beraberimde getirdiğim çarşafa uyku tulumu niyetine sarınıp uyudum.

05.11.1995 - Şiraz

Oldukça geç uyandım. Otelden çıkışta şalvar, buluz ve üzerinde fotograf yeleğinden oluşan giysimi arkadaşım sorun etti. Güya polis giysime itiraz edebilirmiş. Bu güne kadar uygar biri olarak tanıdığım arkadaşımın, birlikte dolaştığı insanın giysisini bile sorun edebileceğini asla düşünemeyeceğim için şaşırıp kaldım. İnatçılığım tuttu ve bu giysi ile çıkmakta direttim.

Merkeze gidip Meşhed’e uçak ayarlamak için 50 $ bozdurduk. Kişi başı 17 Dolar civarı uçak biletlerini ayarladık. Meydanda dolaşırken rastladığımız Reza isimli Türkmen bir genç bize rehberlik etmeyi önerdi. Birkaç cami, çarşı ve Kerim Han Kalesi (zindanı) gördük. Kerim Han Zindanının dört köşesinde kuleler var. İçinde pek çok tür bitki ve çiçeği barındıran güzel bir yapı. Akşam beraber sinemaya gitmek üzere anlaşıp Reza’dan ayrıldık.

Dolaşırken ilginç mimarili bir yapıya rastladık, Şiraz Üniversitesiymiş. Bahçesi yüksek duvarlarla çevrili. İllegal bir şekilde içeriye sızdım. Güller, narenciye bitkileri ve tanımadığım meyveli birkaç ağaç türü bahçeyi süslüyor. Okul bahçesi değil de sanki botanik bahçesi gibi. Oradan tekrar yatık kuleli Kerim Han Kalesi’ne gidip önündeki çayırlara konuşlanıp yemek yedik. Benim her zaman yemek problemim olduğu için peynir, ekmek ve meyve ile idare ediyorum. Buranın yufka ekmeklerine olduğu gibi meyvelerine de bayılıyorum.

Reza ile buluşup, sinema bileti aldık. Filmin başlamasına uzun bir süre vardı, çarşıda dolaştık. Filmde kaza geçiren bir kadın için şoför, öğretmen ve tiyatroculardan oluşan bir grubun ilaç bulma konusu işleniyordu. İlginç bulmama rağmen öylesine yavaş bir tempoda seyrediyordu ki, dili Farsça ve görüntüler de sıradan olunca felsefesini anlayamayıp sıkıldım.

Reza 19 yaşında bir genç. Bize “Ne olur bana bir davet yollayın da Türkiye’ye gelip buradan kurtulayım.” diyor. Buranın hatunlarının da derdi buralardan kurtulmak. Arkadaşıma da oldukça yakın davranıyorlar. Sürekli yalnızlıktan şikayet eden arkadaşım ise gözlerinden çok etkilendiğini söylediği hatunlardan birini olsun kurtarmaktan yana değil. Her insanın kurtuluşunun kendi elinde olduğuna inanan bendeniz, inancıma ters düşen bu esprime kızdım.

Bugün bir kahvede oturmuş çaylarımızı yudumlarken televizyondaki haberlerin Türkçe okunmaya başladığını izleyip şaşırdık. Reza’nın bize söylediğine göre. İran televizyonu günün belli saatlerinde çok kısa da olsa, burada yaşayan etnik gruplar için haber programı yapıyormuş.

Yatacağımız sıra arkadaşım çantasındaki sabun ve kremlerin kaybolduğunu fark etti. O İsfahan’da çalınmış olduğunu sanıyor. Bence bu olanaksız, herhalde bir yerde unuttuk.

06.11.1995 – Şiraz – Kuçhan

Sabah erken kalkıp, bilinçsizce ve uzun bir yürüyüşten sonra Emam Zade Hüseyin camisine gittik. İçi oldukça görkemli. Avlusunda mezarlar, havuz ve çiçekli bir bahçe var. Havuzda öylesine güzel bir yansıma var ki insanı mest ediyor. Mezarların üzeri rengarenk çelenklerle süslü. Birinde mavi glayör gördüm. Mavi glayör de mi olurmuş? İlk kez görüyordum.

Ve nihayet buraya gelme nedenlerimizden biri olan, İran’ın büyük gazel şairlerinden Hafız’ın mezarına gittik (Hafız-ı Şirazi, 1317/1326 – 1390). Etkileyici bir mekan; avlu içinde çiçekler ve ağaçlarla bir cennet adeta. Burada güzel bir müzik ve müziğe eşlik eden kuşların seremonisinde çaylarımızı içtik. Bu kuşlar Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde sözünü ettiği bülbüller değildi, ama öylesine huzurlu bir ortamdı ki burası, tüm bu sesler onlarca farklı duyguyu bir arada yaşatıyordu bana. Ziyaretçilerin gömüdü okşayıp, şiirler okuyarak ağlayışları ise inanılır gibi değildi. Ömrümde ilk kez bir şairin mezarına yüz süren insanlara burada tanık olup, müthiş etkilendim.

Söz konusu şiirde şöyle diyordu Yahya Kemel Beyatlı:
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Her gün yeniden açarmış kanayan rengiyle
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü buhurdan gibi her gece tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Buralarla ilgili elimizde ne bir harita ne de tanıtım kitabı var. Öğlen dükkanlar kapanıp, trafik azalıyor ve sokaklar adeta boşalıyor. Ve buralarda bütün güzellikler gizli saklı yerlerde, duvarların ardında. Farsça bilmediğimiz için belirteçleri de okuyamıyoruz, belki kapılarında adı yazıyordur. Açıkta da bir kahvehane görmediğimiz için dolanıp duruyoruz. Yine böyle serseri mayın gibi dolaşarak bir şeyler içecek yer ararken, minicik bir kapıya rastlayıp, burası nedir diyerek, alçacık kapısından başımızı eğerek içeri girdik. Yemyeşil bir bahçe ve çayhane ile karşılaşıp, boş bir masaya oturduk. Yanımızdaki masada Türkçe konuştuğumuzu duyan biri bizi masasına davet etti. Adı Şah Murteza Ali Asker. Öğretmenmiş, emekli olmuş, şimdi araba ticareti yapıyormuş. Zarif eşi ile birlikteydi. Ali bey bize kendisine ait olduğunu söylediği şiirler okudu, çay ikram etti. Onlarla keyifli bir zaman geçirdik.

Sıra geldi Bostan ve Gülistan’ın yazarı Sadi’nin türbesine (Sadi-i Şirazi, 1193 – 1292). İki türbe de birbirinden ilginç. Bahçedeki kuş sesleri müziğe karışıyor, insanı başka alemlere sürüklüyor.

Yalnız bir kadın olarak İran’da seyahat çok kolay değildi. Arada sırada laf atıp dokunanlar oluyordu. Bunun yanında çok güzel şeyler de yaşıyorduk. Bizi evine çağırıp ağırlamak isteyenler, gideceğimiz yere kadar vakit ayırıp bizi götürenler, bize konuksunuz diyerek kahvelerde bile en güzel masaya oturmanızı sağlamaya çalışanlar mı dersiniz... Kısaca ufak tefek aksiliklere rağmen burada olmak harikaydı.

Otelden çantalarımızı alıp bir taksi ile havaalanına gittik. Devasa büyüklükteki uçağımız dualar okunarak gecikmeli olarak kalktı. Bir uçağın yükselişi sırasında ilk kez ciddi olarak midem bulandı. Sanırım izlememiz için kentin üzerinde birkaç tur attı. Zira kent aydınlanmış camileri, gölü ve dağları ile nefis bir görüntü oluşturuyordu. Bir de dolunaya yakın ay vardı ki, izleyenleri farklı bir yolculuğa çıkarıyordu. Yolculuk iki saatten biraz fazla sürdü. Meşhed’in üzerinde de birkaç tur attık. Şehir rengarenk; özellikle İmam Reza Türbesi mavi ile yeşil arası rengiyle, kentin ortasında parıldayıp duruyor. Kalkıştaki gibi dualarla alana indik. Bekleme salonunda Reza’yı Muhammed adlı bir arkadaşı ile bizi bekler bulup, şaşırdık.

Muhammed’in son model Toyoto’su ile onun evine kadar gidip, Reza’nın eski püskü Mazda kamyoneti ile Kuçhan’a gitmek üzere yola çıktık. Meşhed Kuçhan arası yaklaşık 110 km. Özellikle kent içinde trafik oldukça yoğun, uzun süreli beklemelerle ilerleyebiliyoruz. Yoğun trafikte ilginç olaylarla da karşılaşıyorduk. Otomobillerin kornalarından yükselen horoz, inek sesleri gibi. Otoyolda yanan bir tanker ve epey uzaklarda devasa görünümlü ve gazla çalışan bir elektrik santralı gördük.

Etrafı izlemekten fırsat buldukça da sohbet ediyoruz. Reza bizim Şiraz’da hangi otelde kaldığımızı nasıl öğrenmiş onu anlatıyor. Önce lüks otelleri aramış, bakmış bizden iz yok, sonra durumu kavrayıp en sefil otelleri aramaya başlamış. Neyse şansı yaver gitmiş birkaç aramadan sonra bizim kaldığımız otele ulaşabilmiş. Onlardan hangi uçakla döneceğimizi öğrenmiş. Kötü bir otelde kaldığımız yetmezmiş gibi, niçin pazarlık etmiyorsunuz da bu kadar çok para ödüyorsunuz diye fırça yedik. Oysa biz fiyatı düşürmek için daima ciddi pazarlıklar yapıyorduk.

Eve vardığımızda saat 20’yi geçiyordu. Sara ve çocuklar, ilk kez görüşecek olmamıza rağmen, ailenin yıllardır göremeyip özledikleri bir ferdi gelmiş gibi bizi karşıladılar. Hemen yemek için yerdeki halının üzerine muşamba örtü yayılarak sofra kuruldu. Reza bana, biz elle yemek yeriz diye şaka olsun diye mi söylüyordu bilmiyorum ama buraya herkes için tabak, kaşık, çatal, bıçak ve bardak konmuştu. Reza benim balığı sevdiğimi biliyordu. Nehirden sadece bir balık tutabilmiş ve Sara’da bunu pişirmiş. Görünüşü bizdeki çipuraya benziyor. Sofradaki balığın görünüşü, nehirden alıp hiç ellemeden fırına atılıp sofraya getirmiş izlenimi veriyor. Sofrada da oldukça kalabalığız, bu kadarcık balık kime yeter endişesi ile elimi süremiyorum. Israrları üzerine küçük bir parça kestim. Balıktan akan kıpkırmızı bir sıvı tabağı doldurdu. Bizde “Eti kanıyla, balığı canıyla yiyeceksin.” diye söylenen deyimi hatırlayıp, ellerim titremeye başladı. Aman Tanrım! Hatır için şimdi pişmemiş balık mı yiyecektim? Kestiğim balığın parçası çatalımda, bir türlü ağzıma koyamıyorum. Onlar ise “Biz bunu sadece senin için yaptık.” diye ısrar ediyorlar, çaresiz balıktan minicik bir parçayı ağzıma koydum. Aklım sıra bir süre ağzımda tutup, onların görmez yerinden atacağım. Ama o ne? Ağzıma yayılan tat anlatılabilir cinsten değil. Biraz evirip çevirip yuttum. Nefis bir şey. Sorum üzerine Sara bana balığı nasıl pişirdiğini anlattı. O gün tutulan balığın içi temizlenmiş ve nar taneciklerinin kurutulmuşu gibi bir şey (adı zeriş), soğan, sebze ve baharat ile harmanlanan malzeme ile doldurulup dikilerek fırına verilmiş. Minicik parçayı kesip “Bana bu kadar yeter.” dediğim için pişman olmadım desem yalan olur. Neyse ki sofrada çok güzel bir pilav ve tavuk vardı, onlarla doydum.

İran’da konuk olduğum evlerde yemeğe başlamadan hemen önce çay ikramı yapılıyor, ardından da yemek. Bizdekinin tam tersi.

Çocuklar okula gidecekleri için uyudular. Yarın için yaptığımız plana göre Reza işe, arkadaşım Meşhed’e gidecekler. Ben de Sara ile çocukları daha iyi tanımak, çevreyi görmek ve Ali’nin gömüdünü ziyaret etmek için burada kalacaktım.

07.11.1995 – Kuçhan

Kahvaltıdan sonra Reza’nın oğlu Afşin arkadaşımı Meşhed’e gidebilmesi için terminale götürdü. Bu sırada ben de evde makine olmadığı için çamaşırlarımı elde yıkadım. Daha sonra görecektim ki burada iyi deterjan bulmak da sorundu.

İran’da Türkiye gibi deprem kuşağında olan ülkelerden. Bu nedenle yeni yapılan binaların çelik konstrüksiyon (yapım tarzında) olmasına özellikle dikkat ediyorlar. Şöyle ki; bizdeki gibi binayı demir ve çimento ile oluşturulmuş kolon ana bağlantıları yerine, I ve L profil şeklindeki demir/çelik kolonlara oturtuyorlar. Duvarları ise bizde kullanılan delikli tuğla yerine sarı renkli küçücük paket tuğlalar ile örüyorlar. Konakladığımız bu ev de yeni yapılmış bir bina. Tek katlı ve altında bir bodrumdan oluşuyor. Bodruma evin dışındaki bir beton merdivenle iniliyor. Odalar oldukça büyük. Salonun ortasında kocaman fıskiyeli mermer bir havuz, havuzun tam üzerindeki çatıda ışık girmesi için camlı bir kubbe ve havuzun çevresinde yine mermerden bir çiçek tarhı var. Havuzun fıskiyesinden sıçrayan sular ve çatıdan aldıkları ışık ile çiçek adeta coşmuş. Mutfak ise nerede ise bir salon büyüklüğünde.

Konuk olduğumuzu duyan konu komşu hoş geldin ziyaretine geliyor. Bunlardan biri Kürt asıllı Peri nene. Evin minik kızı Elnaz’ın “nene” olarak seslendiği; çok renkli ve parlak giysili, kapkara gözlü, simsiyah saçlı ve nene olamayacak kadar genç ve hoş bir kadın. Reza ile Sara’nın üç çocuğundan sonra bir daha çocuk istememelerine rağmen kazara dünyaya gelen dördüncü çocukları Elnaz. Reza, Elnaz’ın kazara dünyaya gelişiyle ciddi bir bunalıma girip, bu dünyalar tatlısı davetsiz misafire bir süre ilgi gösterememiş. O sırada Peri nene Elnaz ile ilgilenmiş, hatta bir nevi tüm aileye analık yapmış. Komşuluktan başka yakınlıkları olmamasına rağmen ailenin gerçek büyük anası gibi. Peri nene, hani her derde deva ilaç gibi biri. Birazcık Türkçe de biliyor, hem Sara hem de çocuklarla anlaşmamıza yardımcı oluyor.

Beni görmeye gelen kadınlar, kapıdan girip üzerindeki çador ya da pardösüleri çıkarınca; modern ve renkli giysileri, bakımlı saçları, rujlu dudakları ille de sürmeli gözleriyle çok şık ve zarifler. Gelen konuklara önce çayla kek ikram ediliyor. Kasetçalardaki oyun havaları eşliğinde oyuna davet ediliyorlar. Ben oynamayı beceremediğim için ısrarları geri çeviriyor, onlara elimle tempo tutmakla yetiniyorum.

Bir tanıdığın evine konuk olmak genelde sıkıldığım ve keyif almadığım bir durumdur. Bu kuralı sadece yabancı bir yerde, uzun süreli olmamak şartıyla bozuyorum, ki bu da çektiğim sıkıntıya değiyor. Böylelikle onların gelenek göreneklerini daha iyi izleyebilme şansına erişiyorum. Bu şık hanımlar eve gelen yabancı erkeklerin yanında da kapanmak gereğini duymuyorlar. Yani devletin sokakta uyguladığı örtünme kuralı evlerde geçerli değil.

Konuklardan fırsat bulunca hamuşana (sessizler/susmuşlar evi) gittik. Sevdiklerini yüreğine gömen biri olarak yakınlarımın mezarını ziyaret etmem. Ama her kültürün göstergelerinden biri olduğu için her gittiğim ülkede mezarlıkları ziyaret etmek de vardır programımda. Nerede ise tüm mezarların başında camekanlı bir pano var. İçinde çeşitli fotograflar, anı eşyaları ve yazılı notlar. Hemen her mezar rengarenk doğal ya da yapma çiçeklerle süslenmiş. Bundan başka İran-Irak savaşında ölenlerin mezarları üzerinde siyah kumaşlar asılı. Dostumun mezarını görmek; her zaman o sıcacık gülümsemesiyle anımsadığım insanın gülüşünü görememek, ne yazık ki ölümü somutlaştırdı. Yine de üzerindeki bitkilere ve toprağa dokunarak, ona dokunduğumu var saydım.

Susmuşlar evinde fazla kalamadım, hemen çarşıya geçtik. Çocukları bir oyun alanına götürüp onların neşesiyle acı ve özlemle aramıza bir tül gerdik. Postaneden posta kartı ve pul aldım. Böylelikle resmi dairede bile kazıklanabileceğimi öğrenmiş oldum. Demek ki rahmetli Ali “Sen ki Türksün bu işi bilirsin. Almanya’da bile her zaman pazarlık etmelisin!” diyerek beni boşuna uyarmıyormuş.

Daha sonra sessizlik kulesinin olduğu Nadir Şah’a geçtik. Minik bir tepe üzerinde, yuvarlak bir yapı. Uzaktan görkemli görünüyor, yarısı yıkık. Çevresi çok bakımsız ve pis. Ne acı ki bizdeki antik kalıntılar gibi tuvalet olarak kullanılmış. Yapılış amacını ve kaybolan değerleri düşününce insan kötü oluyor. Dikkatli bir gözle bakınca minik iskelet parçaları görülebiliyor. Çıkışı bayır olduğu için zordu. İnişi ise kartopunun yuvarlanışı gibi oldu. Küçük Ramin’i kontrol edemedik, dikenlerin içine yuvarlandı ve vücudu çizilip yaralandı.

Eve döndüğümüzde ziyaretçiler gelmeye devam etti. Her yeni gelenle çay faslı ve oyunlar sürüp gitti. Türk asıllı olduğunu söyleyen bir kadın geldi. Benzer dili konuştuğum birine rastlamak keyifli oldu. Bugün fotograf çekemedim diye huzursuz değilim, gördüklerim ve yaşadıklarım da çok ilginç.

Kedileri çok sevdiğimi babasından duyan Arezu, okuldan dönerken benim için iki minik kedi biblosu almış. Hem de oğlum gibi Siyam. Onlara oğullarımın adını verdik; Tamil ve Adsız. Yaptığı dantelleri beğendiğim Sara da dantel bir örtü hediye etti.

Reza ve Sara’ya okullar tatil olunca çocuklardan birini olsun Türkçe öğrenmeleri için bana yollamalarını rica ettim. Onlar pek istekli değil, ama çocuklar bu önerime çok sevindiler.

Arkadaşım geç saatte Meşhed’den döndü. Akşam sohbetini şarap eşliğinde sürdürdük. Kırmızı şarabı sevmediğimi söyleyince, komşulardan benim için beyaz şarap buldular. Yasaklar ülkesinde başımıza bir şey gelecek diye ödüm kopuyor. Reza “Merak etme hemen herkes evinde mutlaka kendi şarabını yapıyor.” diyerek beni rahatlatmaya çalışıyor. Bu arada arkadaşım “Sen olmadığında daha rahat geziyorum.” diyerek şaka mı gerçek mi olduğu belli olmayan bir şeyler mırıldanıyor. İşin gerçeği o olmadığında ben de daha rahat dolaşıyorum.

08.11.1995 – Kuçhan – Meşhed

Sara bizi otobüs terminaline getirip yolcu etti. İki saatlik bir otobüs yolculuğuyla Meşhed’e vardık. Burada aldığımız bilgi üzerine bir taksi ile İmam Reza’nın gulamlarından (köle, esir) Hace Murad’a gittik. Türbenin başında sesindeki aydınlık yüzüne yansımamış bir adam dualar okuyor. Giysilerinden Hintli olduğunu sandığım kadınlar tütsü yakıyorlar. İçerideki dualar, tütsü ve kargaşa mistik bir atmosfer oluşturuyor. Yakınında yarenine ait bir mezar daha var. Bu mezar, başında bir resim bulunan Derviş Hacı Muhammed Ali’ye aitmiş. Burada rastladığımız Türk asıllı bir kişi bize bilgi verdi. İçeride fotograf çekmek yasakmış.

Oradan Beheşti Reza’ya gittik. Dışarıdan sıradan görünüyordu, bekçisi bizi içeride aldı, olağanüstü bir sessizler vadisi. Burası Mezarı Şuheda’ymış (şehitler mezarlığı). Burada da her mezarın başında camekanlı bir kutu içerisinde da o kişiye ait eşyalar, fotograflar, çiçekler, bayraklar, flamalar, yazılar... Burada ölüler için çiçeğe çok önem veriliyor. Durmadan deklanşöre basıyorum. Doğru dürüst bir fotograf elde edemeyebilirim, zira müthiş bir görüntü karmaşası var. Fotograf için ayıklama sanatıdır da denir. Eğer becerebilirsen gereksiz nesneleri ayıkla ayıklayabilirsen. Biraz ilerimizde mezarların yanında namaz kılıyorlardı. Daha sonra buraya bir cenaze geldi ve törenle gömüldü. Cenazeye katılan herkesin giysisi simsiyah. Bize söylediklerine göre ölünün fotografı arabaların üstünde bir gün dolaşıyormuş. Kahverengi cüppeli, beyaz sarıklı mollalar dua ediyor, ölünün yakınları çiçeklerle mezarı süslüyor. Kadınlar da mezarlığa geliyor, ama erkeklerin ardında duruyorlar.

Buradan Hace Abasöld’e gittik. Yenice bir bina, bu ana kadar gördüklerimizden farklı, henüz iç duvarları kaplamaya çalışıyorlar. İmam Humeyni’nin mezarı gibi. Buradaki camilerde bizdekinden farklı olarak, kadın ve erkekler aynı yerde oturup, dolaşabiliyorlar.

Taksimizin sürücüsü Azeri. Bizi Ferdowsi’ye götürmesini istedik. Buraya çok uzakmış. Böylece Haram (İmam Reza)’a gittik. Yol üzerinde iki yıl önce fotograf çektiğimiz bir yere rastladık, Gudbed Sabs imiş ve burada meddahlar Cuma günleri şiir okuyorlarmış. Şoförlerle ne kadar pazarlık yaparsak yapalım yine de fazla para ödemekten kurtulamıyorduk.

İmam Reza’nın çevresini dolaşmaya başladık. Buralarda hummalı bir altyapı çalışması var. Çevre düzenlemesi yapılmış. Akşam ışığında görüntü büyüleyici. Ben yine fotograf konusunda kendimi kaybettim, fırfır dönüp duruyorum. Arkadaşım da benim bu halime sinirlenip duruyor. Daha fazla ona dayanamayıp yalnız dolaşmaya karar verdim. Ama bu durumda da yalnız olduğumu gören sokaktaki adamlar başıma toplanmaya başladı. Böylelikle özgürlükten taviz vermeye başladım. Bir tarafta bu adamlar, diğer tarafta arkadaş, ne zamana kadar böyle dayanırım bilemiyorum. Bir çözüm bulamadığım bu sorun ve sıkıntıları, deklanşör sesiyle bastırmaya çalışıyorum. Şu açı, bu açı daha ilginç diye dolaşırken, birden protestocu sandığımız bir gruba rastladık. Yöneticileri elindeki kağıttan şiir gibi bir şeyler okuyor -zaten Farsça da şiir gibi bir dil-, çevresindekiler de ağlaşıp duruyor. Sonra bu grup davul ve zillerle bazı hareketler yapıp, zincirlerle ahenkli bir şekilde kendilerini dövmeye başladılar. Kerbelayı anma etkinlikleri her halde. O sırada bir adam bize evinin üstünü gösteriyordu. Hemen oraya koşturdum, gerçekten de çok iyi bir görüş açısı sunuyor. Ayrıca bu kişi bize Hace Rebi’ye gitmemizi önerdi. Bir süre aradık, bulamadık. Her yer karma karışık çok da yorgunuz, aramaktan vazgeçip kapalı çarşıya girdik. Arkadaşım çay içmek için bir Azeri kahvesine oturdu, ben de fotograf için koşturmaya devam ettim. Bu arada da Sünni mezhebinden olan babama hediye etmek için namaz taşı bakıyorum. Namaz taşı; Şiilerin namaz kılarken başının değeceği yere konulan iki santimden on küsur santime kadar çeşitli büyüklüklerde bir tablet. Bakalım babam bu hediyeye nasıl bir tepki verecek?

Ben fotograf, namaz taşı diye koşturup dururken burnuma gelen ekmek kokularıyla aç olduğumu anımsayıp, elinde ekmek ile gelen bir kişiye fırın sordum. Epey uzaktaymış, hava da karanlık. Fırın sorduğum kişi, sen orayı bulamazsın deyip elindeki yufka ekmeklerden birini bana verdi. Hemen oracıkta oturup bakkaldan aldığım Pipi (ZamZam) ile Hint fakirleri açlığımı bastırdım.

Kuçhan’a çocukların yanına eli boş dönmemek için alışveriş ederken müthiş bir dolunay belirdi. Dolunayı hayranlıkla izlediğimi gören daha önce tanıştığımız bir misafirhane sahibi avlusuna buyur edip, terastan fotograf çekebilirsin dedi. Yanımda üçayak olmadığı için izlemekle yetinip, sohbet ettik.

Terminale gitmek için bir taksiye bindik. Sürücüsü herkese salavat getirtip yola koyuldu. Terminale vardığımızda Kuçhan otobüsü gitmişti. Orada rastladığımız Türkçe konuşanlar bize yardım etmeye çalışıyorlardı. Onlarla bir süre araba aradık. Geç de olsa bir araba bulduk. Yoldaki bütün yolcuları toplayarak Kuçhan’a vardık. Eve gitmek için taksi arıyoruz. Herkes ben götüreyim diye üzerimize saldırıyor. Sonunda bir adam adresi görüp “Sara, Ramin, Afşin, Arezu...” demeye başladı. Anladık ki onları tanıyor. Oldukça yüksek bir ücret istedi, uzun süre pazarlık yapmaya çalıştık, ama o pazarlıktan yana değil. Ben tutturdum Reza pazarlık yapmamı istedi diye. Bir anlaşmaya varıp, atladık arabaya. Sürücümüz nedense arabasına binince birden Türkçe konuşmaya başladı. Kürt asıllıymış. Eve vardığınızda, kimse uyumadığı gibi yemek de yemeyip bizi beklemişler.

Sara bizi çok merak etmiş. Başını iki elinin arasına alıp endişeyle “Caannn, caannn....” diyor. Ortak tek sözcüğümüz “can” olduğu halde Sara ile nasıl da anlaşıyoruz. Onun “Caannn” seslenişi akıldan çıkacak gibi değil. Sanki can demiyor da canını veriyor...

Beş yaşındaki Ramin bana bibi (hala) diyor. Tutturdu ben bibiyle yatacağım diye. Biriyle aynı yatağı paylaşmaktan çok sıkıldığım halde onu üzmemek için izin verdim. Minicik kollarıyla boynuma kenetlenip uyudu.

09.11.1995 – Kuçhan – Meşhed

Akşamki ısrarlarıma dayanamayıp Reza beni erkenden uyandırdı. Okula gidecek çocukları biraz daha görmek istiyorum. Sara’yı ve minikleri de tabii ki. Konuşamıyorum gözlerim yaşlarla doldu, Sara da devamlı ağlıyor. Canlardan ayrılmak zor geliyor.

Reza Sara’nın bizi terminale götürmek istediğini söyledi. Tanrım! Bu insanlara ne zahmetler verdik. Çocuklarla kahvaltı ettik. Ortak bir dilimiz olmadığı için “Bibi... Caannn...” gibi seslenişlerle yetinemiyor, gözlerimizle adeta birbirimizin suretini gönlümüze nakşediyoruz. Naz ile Ramin’i Peri neneye bırakıp terminale gittik. Reza’nın “Ben 10’da terminalde olacağım, beni beklesinler.” diye not bıraktığını söylediler. 10 dakika sonra İsfahan’daki Murteza’nın kuzeni olan arkadaşı Abbas geldiler. Abbas, İran’da görmeye alışık olmadığım kadar şık biri.

Bizi önce Ferdowsi’ye götürdüler; zira dünden beri Zindanı Harun diye sayıklayıp duruyoruz. Taksi ile çok para tutuyor, bu paraları ödememiz de Rezacığımın yüreğine oturuyor. Bizim her taksi tutmamızdan sonra kaç para verdiniz deyip, bize göre az olan parayı söylediğimizde, o para ile burada on gün idare edilir diye, feryat ediyor.

Ferdovsi’nin kabrini görüp, oradan Zindanı Harun’a geçtik. İkisi de çok ilginç mekanlar. Buralı insanlar akın akın bütün bu ziyaretgahlara gelip, el ve yüz sürüp, bol bol anı fotografı çektirip, mozole ile yarenlik ediyorlar.

Yol boyunca gördüğümüz tebligat (ilanlar) çok güzel yazı örnekleriyle bezenmiş... Reza ile Abbas’ın söylediğine göre; bu yazılara Nastaligh deniyormuş. Tebligatlarda Sınal, Şikesta, Kufi, Kitabi gibi diğer yazı türleri de kullanılıyormuş.

Dolaştıkça İran’da ki kentleşme ve altyapının bizden daha iyi durumda olduğunu izliyorum. Ayrıca iki yıl önce gördüğüm İran’a göre durum giderek daha iyileşiyor. O zamanlar biz buralarda ne bir benzin istasyonu ne de tuvalet bulabilirdik. Şimdi pek çok yerde bu tür binalar yapılmış. İlk geldiğimizde arabamızın deposuna aldığımız mazotu alüminyum bir ibrikten teneke bir huni vasıtası ile doldururlar, petrolün yarısı yere akar da kimsenin aldırdığı olmazdı. Verdiğimiz para da bir depo benzine bizdeki iki ekmek parası değildi.

İran bir baharat ve çerez cenneti. Çok güzel çerezleri var. Burada her şeyi kurutuyorlar. Yeşil bir kuru üzümleri var ki, incecik ve uzun, harika bir şey. Minicik incirlerin kurutulmuşu nefis. Karpuz çekirdeğinden, gündöndüye kadar inanılmaz türde çekirdek. Ay çekirdekleri öylesine uzun ve şişman ki şaşırıp kalıyorum.

Bu mevsimde meyve olarak daha çok şirin ki ben bunu limon sandım, mandalina, portakal, kivi ve muz gördüm. Şirini mandalina gibi yiyorlar, çünkü ekşi ile tatlı arası bir meyve, kokusu da limondan değişik. Bazen limon yerine çorbaya sıkmak için kesiyorum, o kadar tatlı ki çorbanın tadını bozuyor. Bir de minicik limonları var. O ise bizdeki limon tadındaymış, tazesini görmedim. Kurutulmuşu baharatçılarda satılıyor. Golmasebz gibi bazı yemekleri pişirirken içine koyuyorlar. Güzel bir koku ve tat veriyor.

Bizi Mesched terminaline bıraktılar. Reza olmasa başımıza dert açılacakmış. Zira dün aldığımız Zohedan biletimizde hareket saati 14 olarak yazıyormuş. Oysa bize saat 16’da gelin demişlerdi. Reza sordu, gerçekten de otobüsün hareket saati bilette yazdığı gibiymiş. Neyse ki erken gelmişiz. Bir yerde oturup çay içtik. O sırada Reza’nın gözü bir hatuna takılmış, sonra da bir daha görememiş. Mavili nereye gitti diye bana soruyor. Ben de şaka olsun diye “Ne bileyim senin maviliyi, ben yakışıklı erkeklere bakıyorum.” dedim. “Seni öldürürem!” diye bağırdı. Ah bu Doğulu erkekler. Kendi bacıları, karıları, anaları önüne bakıp oturacak, onların ise gözü daima dışarıda olacak.

Hatunlar ve beyler ile ilgili yapılan bu espriler üzerine arkadaşım geldi. Reza’ya “Biz Fatma’yı burada bırakıp, bu hatunlarla yola devam edelim.” gibi bir espri yaptı. Bunun üzerine Reza bana “Arkadaşın niye böyle garip şakalar yapıyor? Bizden ayrılınca seni yalnız başına bırakmasın.” dedi.

Gerçeği söylemek gerekirse, espri olarak söylenen bu sözler, artık benim kafama da takılmaya başlamıştı. Ama sonunda ölüm yoktu ya, en fazla bu iş yürütemiyoruz deyip yollarımıza ayrı devam ederdik. Ayrı devam etmek diyorum da İran’da yalnız bir kadın olarak, hem de Müslüman bir kadın olarak bu gerçekten kolay değildi. İran’da gezgin birkaç kadına rastlamıştım, fakat bunların tamamı Avrupa ülkelerinden gelen kadınlardı. İran halkına göre Hıristiyanlar için her şey mubahtı. Oysa bize bu kadar yakın davranılmasının başında Müslüman olmamız geliyordu ki, sohbetlerimizden anladığımız kadarıyla Müslüman bir kadının yalnız başına gezmesi, sümme haşa, nâmümkündü. İlk günler karşılaştığımız herkese sadece gezi arkadaşı olduğumuzu söyledik. Tabii ki Müslüman bir kadın ile erkek arkadaşın yollara düşmesini hiç de hoş karşılamadılar. Bu durum bizim ülkemizde de çok farklı değildi, ki bu durum beni çok iyi tanıyan uygar arkadaşlarımın kafasında bile soru işaretleri oluşturmuştu. Bu duruma sokaktaki sıradan insanın bakışını varın siz tahmin edin. Biz de bunun üzerine evliyiz demek zorunda kaldık. Nasılsa ülkemizin bazı otellerinde olduğu gibi burada evlilik cüzdanı gösterme zorunluluğu da yoktu.

Reza beni tanıyordu, Avrupa ülkelerinde tek başına istediğim gibi dolaşıyordum. Bize geldiğinde bunları konuşmuştuk. O ülkesindeki kadına bakışı ve hatta Pakistan’daki durumu gayet iyi biliyor, yalnız kalmamdan bu yüzden endişe duyuyordu.

Onu yatıştırmak için “Biz bu arkadaş ile iki zorlu ve ciddi yolculuğa birlikte çıktık ve bir sorun yaşamadık. Tanıyabildiğim kadarıyla içten, dost, uygar ve özgür bir insan. Hatta öyle ki Pakistan’daki kaza anında grup yöneticisi arkadaş yerine en büyük yardım ve desteği ondan gördüm. Yönetici arkadaşın gösteremediği sorumluluğu o üstlenmiş, beni Türkiye’ye gönderebilmek için günlerce uğraşmıştı. Ayrıca iki yıldır birçok etkinliğe, eğlenceye birlikte katılıyor, bir sorun yaşamıyorduk. Evet sık sık karar değiştiren bir insan, ama sorumluluk bilinci var. En azından birliktelik sorun teşkil ederse, oturup konuşur bir çözüme varırız. Birlikte yola çıkmamızı sağlayan tek neden ikimizin de gezginliğe olan tutkusu. Bunun için de göze alamayacağımız risk yok. Tüm bunlara rağmen bu gezide bir şeyi fark ettim ki arkadaşım yalnızlıktan şiddetle korkuyor. Zira eğer yanımızda başka bir arkadaş, ya da rehberlik edecek biri yoksa sürekli yalnızlıktan şikayet ediyor. Onu da kendimi de gayet iyi tanıyorum, sen endişelenme biz birlikteliği sürdüremezsek uygar bir çözüm buluruz.” dedim. Ona böyle demiştim ama benim düşüncelerim de karışmaya başlamıştı.

Otobüsün kalkışı devamlı erteleniyordu. Israrım üzerine Reza 14:30’da gitti. Bugün de bizim yüzümüzden işi gücü bırakmıştı, bari çocuklarını görüp biraz da dinlenebilsin. Dostluk ne güzel şeydi, gerçek dostlardan ayrılmak ne zordu.

Bu arada Reza boş durmamış. Zohedan’da kalmamız için Abbas isimli arkadaşının müdürü olduğu şirketin misafirhanesini ayarlamış. Orada Celale adında biri bizi karşılayacakmış. Otobüsümüz saat 15’de kalktı. Otobüsün hareketiyle uyumuşum. Uzun bir süre uyur uyanık gittik. Buralarda doğa oldukça kıraç görünüyor. Meşhed ile Zohedan arası çölümsü bir görünümünde. Dümdüz ve muntazam yollarda ilerliyoruz. Çevre dikenli çöl bitkileri ve dağlarla kaplı. Oysa Maku ile İsfahan arası böyle miydi? Çok olmasa da çevrede ekili alanlar görülüyordu. Buralarda ağaca sadece köy, kent ve kasabalarda rastlanabiliyor.

Araba rahattı, fakat saatlerce durmadan gidiyor, tuvalet molası bile verilmiyordu. Uzun zaman sonra bir ara birkaç dakikalığına durdu. Pakistan giysili (şalvar-kamiz) iki erkek, bir kadın ve bir kız çocuğu arabadan inerek, inanılmaz bir hızla namaz kılıp tekrar bindiler. Bu duruma şaşırıp kaldım. Bir aile namaz kılacak diye, otobüs durmak zorunda kalmıştı.

Sonunda bir ara tuvalet ve yemek için duruldu. Fakat öyle acele ediyorlar ki bir çay içecek fırsat bulamadık. Şoför gidiyoruz diye kalktı. Arabaya bindik, hareket etti. 10 dakika sonra Pakistan giysili adamlardan biri yanımıza gelip arkadaşıma keyif verici olduğunu sandığım yeşil bir toz ikram etti.

Yolculuk devam ediyor, yollarda inen binen oluyordu. Saatler sonra uyandığımda yolcuların epey azalmış, hatta sadece birkaç kişi kalmış olduğunu gördüm. Arkadaşım uyuyor. Şoför ise hem arabayı kullanıyor hem de aynadan bana bakıyor. O tarafa bakmamaya çalışıyorum, arabanın yalpalayarak gidişinden endişelenip bu adam ne yapıyor diye göz atıyorum. Artık ayna ile idare etmeyip seyir halinde yola değil, arkasına dönmüş bana bakıyor. Arabayı bir yere uçuracak diye korkudan ödüm kopuyor. Baktı bakarak halledemiyor, arabayı durdurup indi ve benim altımdaki bagajı açtı. Ne yapıyor diye merak ettim, bagajla ilgilenmiyor orada durup bana bakmaya devam ediyor. Ciddi olarak tedirgin oluyorum. İçimden de bana yüz vermiyor deyip bavullarımızı atmasın diye geçiriyorum. Paranoyaya mı kapılıyorum ne? Bir süre bekledi, gelip arabayı çalıştırdı. Korkudan uyuyan arkadaşıma doğru kaykılıyor, hatta ona yapışıyorum. Tanrılar! Ne hallere düştüm. Arkadaşım uyandı ve baktı her yer bomboş. Arkaya gidip uzanarak rahat uyumak istiyor. Ben durumu anlatamıyorum, ona yapıştım bırakmıyorum. O kim bilir içinden neler düşünüyor? Neyse ki ikimiz de uykuya yenik düştük.

(devam edecek...)

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home