Perşembe, Mart 23, 2006

İran - Pakistan Güncesi -1-



24 yıl birlikte çalışmaktan onur duyduğum,
eski işverenim Sayın Bengiz Bayraktaroğlu’na
ithafen.




Önsöz

Son üç yıldır yurtdışına uzun soluklu seyahatler yapıyordum. Bunun ilki; fotografa gönüllü 16 arkadaşın ortak parasıyla alınan eski bir minibüs ile Suriye, Ürdün ve Mısır denilerek yola çıkılan, ama Mısır’a girilemeyen geziydi. Mısır vizemiz olduğu halde Kızıldeniz’deki Nuweiba limanından giriş yapamamış, tüm çabalarıma rağmen nedenini de öğrenememiştim. İkincisi; İran, Pakistan, Hindistan, Nepal diye yola çıkılan ve Pakistan’ın Bahavalpur kentinde geçirdiğimiz trafik kazasında parçalanan minibüsümüz ve benim kırılan kemiklerim yüzünden tarafımdan yarım bırakılan yolculuktu. Üçüncüsü; şükür ki kazasız belasız atlatılan İran, Afganistan, Türki Cumhuriyetler ve Çin’in Uygur Bölgesini görüp geri dönüşü kapsayan düşsel geziydi.

Grup gezleri benim gibi zamana-zemine hassas olan birini huysuz yapıyor, ayrıca bu geziler her ne kadar profesyonel bir tur tarafından yapılmıyor olsa da düzenleyiciye belli bir maddi bedel ödeniyordu ki, bu da benim sınırlı bütçemi zorluyordu. Madem ki bu işe gönül koymuş, her yıl yapacaktım; daha bağımsız ve ucuz olmasının yollarını arıyordum. En iyisi tek başına yollara düşmekti, ama bu seçende benim elimi kolumu bağlayan İngilizce bilmemekti. Ayrıca düşündüğüm güzergah Dünyamızın birkaç İslam Cumhuriyetinden ikisinden geçiyordu ki buralara kadın olarak tek gitmenin zorluklarını da önceki deneyimlerimden az çok biliyordum. Böylelikle bu yolculukların son ikisine birlikte katıldığımız bir gezi arkadaşımla birlikte yeni gezi için plan yapmaya başladık.

Sefil geziler hakkında epey bilgi sahibiydim. Son iki gezi ise sefilliğin dik alasıydı. Bunda da aynı sefilliği, hatta daha beterini göze almamak olmazdı. Fakat birlikte seyahat hakkında daha öncesinden –gruplar hariç- bir bilgim yoktu. Ama on yıl öncesinden beri Avrupa’da yalnız dolaşıyor, on/onbeş kişinin aynı yerde yatıp kalktığı misafirhanelerde konaklıyor, oralarda kalanların birlikte seyahat deneyimlerini dinliyordum. Aklımca tüm olumsuzlukları düşünmüştüm. Arkadaşın İngilizce bilgisi ve refakatiyle seyahat kolaylaşacak sanıyordum.

Yeni yollar, kentler, ülkeler görmek, yeni insanlar ve kültürlerle tanışmak isteği bana hep bir sevgi eylemi gibi geliyordu, oysa gezinin sonunda ben bu işe yalnızca gönül koymayıp baş koyduğumu da anladım.

Önceki sevgilerimden biri fotograftı. Onun için de bazı güçlüklere katlanmıştım ki bunlar daha çok ekonomik güçlüklerdi, bağımsızlık esastı. Fotograf çekemediğim bir gezide kendimi hep eksik hissediyordum. Onun her zaman önceliği vardı, ama bilirdim ki an, yer, zaman ve ışık elvermiyorsa fotograf çekilemezdi zaten. Daha önce böyle bir sevginin ne esiri olmuş ne de yeterince çile çekmiştim. Hep sevgiden yanaydım... Aklı başta tutan, bilgelik taşıyan sevgiden... İnsan bir aşka tutulunca gözü pek çok şeyi görmez oluyormuş. Ben de daha önce böyle bir duyguyu yaşamadığım için, bu sırada aklımın seyahate çıktığının farkında değildim. Aklım seyahate çıkmıştı çıkmasına da, bendeki enerjisi ve cesaret de o derece arttırmıştı. Fakat yine de seyahat tutkusuna henüz bu duygulardan hangisiyle bağlandığımın farkında değildim. İtiraf etmeliyim ki bu işe baş koyduğumda aşk ile sevgi arasındaki farkı da bilmiyormuşum. Kitaplarda okuyordum “Kendinden vazgeçmemiş olan, aşık değildir daha.” diyordu. Ve ben bu delilik-divanelik katına hiç erişmemiş, yaşadığım her yürek kıpırtısını aşk sanmışım.

İlk olarak yol güzergahını belirledik. Kaza yüzünden Pakistan ve Hindistan’ı görememiştim, öncelikli hedefim buralarıydı. Arkadaşın zaman konusunda durmaksızın karar değiştirmesine rağmen vize işlemlerine başladık. Komşumuz İran Türklere vize uygulamıyordu. Pakistan’dan vize almak sorun olmadı. Zira Ankara’daki “Asya Söylencesi” isimli slayt gösterime konuk olduğu sırada tanıştığım Pakistan’ın basın ataşesi dostum bu işi kısa sürede çözümleyiverdi. Hindistan’a sıra gelince işler zorlaştı… Vize alabilmek için tek başına seyahatte İngilizce bilme zorunluluğu vardı ki bunu da gezi yoldaşım aracılığıyla çözdük. İkimizin birlikte gitmesi koşuluyla, güç de olsa ortak vizeyi aldık. Yine de sorunlu bir vizeydi, çünkü 15 gün içinde Hindistan’a giriş yapmamız gerekiyordu.

Sıra geldi otobüs biletlerini almaya. Arkadaşım müzmin bir işsiz olmasına rağmen seyahat gününe bir türlü karar veremiyordu. Sevgili hoşgörülü ve uygar patronum sayesinde işten kolaylıkla uzun süreli izin almak ise benim için bir şanstı. Sonunda bir karara varıp Aksaray’dan Tahran’a sürecek yolculuk için otobüs biletimizi kişi başı 25 Dolar karşılığı aldık. İnanmayacaksınız ama üzerinde “Sayro Safar Sepahan – Seiro Sepahan – Sayr & Safar Sepahan Agency” yazan biletimi kimsenin görmez yerinden okşuyor, hatta öpüp kokluyordum.

Sonunda günü geldi, düştük yollara.......

27.10.1995 – İstanbul ….

Otobüsün hareket saati 12 olmasına rağmen, alışkanlığım olmadığı halde sabahın köründe uyandım. Tahran’da uğramayı planladığım Gül arkadaş için yufka ve zeytin alıp bavula yerleştirdim. Gül’ün kardeşi de ona iletmem için bir şeyler getirdi. Gül ile tanışıklığımız, şimdi rahmetli olan Almanya’da tanıdığım İranlı dostum Ali nedeniyleydi. Kendisi Türk’tü. İzmir’deki üniversite eğitimi sırasında bir İranlı ile tanışıp evlenmiş ve Tahran’ı mesken tutmuştu. Daha önce kendisi ile sadece birkaç kez telefonla konuşmuştum. Oraya vardığımızda mutlaka kendilerine uğramamı istemişti. Ben de eli boş gitmek istemiyordum. Buradan ne istersin deyince, “Türk yufkası ve zeytinini çok özledim” dedi. Bavullar elde düştük yollara.

Arkadaşımla yapacağımız harcamalar için daha önceki gezilerde de olduğu gibi ortak bir kasa oluşturduk. Türkiye sınırları içinde ikimiz de eşit miktarda Türk Lirası, diğer ülkelerde de Dolar koyarak, ortak harcamalarımızı bu kasadan yapıp, böylece kimsenin hakkının kimseye geçmemesine çalışacağız.

Aksaray’a bizi uğurlamaya dostlar da gelmişti. Bir yolcu gecikmiş, iki saat beklemek zorunda kaldık. Otobüsümüz saat 14 gibi hareket etti. Atatürk Köprüsünde trafik çok yoğundu. Çankırı-Ilgaz’a kadar hiç durmaksızın yol aldık. Otobüste İranlı iki öğrenci, bir de şarkıcı olduğunu söyleyen Azeri Mehmet var. Onlarla sohbet ettik. Müjgan tıbbı, Peykan Yadigar iktisadı bitirmiş, ülkelerine dönüyorlar. Özellikle Müjgan geri dönmekten çok huzursuz. Burada özgürdük, orada ne yapacağız endişesi içinde.

28. - 29.10.1995 - …….

Ülkemizin en yüksek rakımlı (2160 m) geçitlerinden biri olan Sakaltutan’a vardığımızda sisler içindeydi. Yollarda sık sık tam teçhizatlı askeri arabalara rastlıyorduk. Erzincan’a girerken sıkı bir polis kontrolünden geçtik. Karşımızda sisler içinden yanılmıyorsam Munzur dağı görünüyor. Hemen önünde 180 derecelik müthiş bir gökkuşağı; sanki elimi uzatsam tutacağım bir oyuncak. İçimdeki bu coşkuya rağmen, civarda Cumhuriyet Bayramı ile ilgili hiçbir belirti olmamasının burukluğunu yaşıyorum. Ülkemin doğusu sessiz, suskun, bayraksız…

Gürbulak gümrüğündeki işlemler tamamlanınca, kadınlar kapalı giysilerini giyip başlarını örttü. Ben bir arkadaşımın hacdan getirdiği yere kadar uzanan koyu renk elbiseyi giyip, başıma da bir yazma taktım. Müjgan modern kıyafetinin üzerine çok şık siyah ipek bir manto giyip bunu ipek bir başörtüsüyle tamamladı. İranlılar, ellerindeki kasetlerin İran gümrüğünde sorun çıkmasından korktukları için bizden yardım istediler. Arkadaşımla ben Bazargan gümrüğünden sorunsuz olarak saat 22:30’da İran’a giriş yaptık. Türkiye ile İran arasındaki zaman farkı 1,5 saat. Saatlerimizi ileri aldık.

30.10.1995 – Tahran

Fakat yola devam edemedik. Zira bize uygulanan kolaylığın aksine İranlıların bagajları çok sıkı bir şekilde kontrol edildi. Saatlerce bekledik. Otobüsün hareketinden hemen sonra uyumuşum, geceyi uyuyarak geçirdim. Tebriz’de yolcular inmeye başladı. Peykan ve Müjgan ile sohbetimize devam ettik. Müjgan’ın buraya dönmekten ödü kopuyor. Kendisi Türkiye’de kalmak istiyor, ama ailesi buna izin vermiyormuş. Kesin dönüş olduğu için Türkiye’deki arabasını satmış, ailesinin burada onu evlendireceğinden ürküyor ve çok üzgün. Akşam 18 gibi Tahran garajına geldik.

Telefonla Tahran’daki arkadaşlara ulaştık. Reza, benim rahmetli dostum Ali’nin kardeşi. Meşhed yakınındaki Kuçhan şehrinden Tahran’a benimle görüşmeye gelmiş. Telefonda sözleştiğimiz üzere Simrahn Meydanı Gots’a taksi ile gidip, Belediyenin önünde buluştuk. Reza’nın yanında Gül’ün oğlu 16 yaşındaki Emir de vardı. Güllerin Tahran’ın en lüks semtindeki apartman dairelerine gittik. Doğululara has bir misafirperverlikle bizi karşıladılar. Dairelerini Türk zevkine göre düzenlemişler. Kaçak olarak uydu anteni ile Türkiye televizyonlarını izliyorlarmış. Bir de kızları var, Zehra. Gül bize nefis İran yemekleri hazırlamış. Gül’ün eşi Macit de viski ve şarap bulmuş. Gece çok güzel geçti, onları tanımaktan, Reza’yı yeniden görmekten çok mutlu oldum.

Otele gitmemize izin vermediler, geceyi onlarda geçirmek zorunda kaldık. Çok geç uyuduk, zira Türk televizyonunda Betty Mahmudi’nin “Kızım Olmadan Asla!” adlı kitabından senaryolaştırılarak çekilen aynı adlı film vardı. Yazarın İran'daki hayatını... İranlı kocasının kendi ülkesinde alıkoymak istediği kızını kaçırışını... Amerikan kültürüne yeniden ayak uydurma çabalarını... Kocasının kendisine yaşattığı intikam korkusunu... Kendisine ve kızına yasal bir koruma sağlayamayan hukuk sistemi karşısında çaresizliğini... dile getiren otobiyografik bir öyküyü anlatıyordu film. Betty Mahmudi de İran’da yaşadığı sürece, bizim bulunduğumuz bu sokakta yaşamış. Ev sahiplerimiz filmin abartılı olduğunu, gelenek görenekleri çarpıttığını söylediler.

Buraya gelişimiz kesinleşince, bizi gezdirmek için kendilerince bir program yapmışlar. Bu program üzerinde konuşup, bir karara vardık. Yarın sabah 6:30’da kalkıp, kahvaltı sonrası, Macit bizi Arjantin Meydanı’na bırakacak. Tahran’ı gezeceğiz. Daha sonra Reza ile İsfahan’a geçerek, orada birkaç günü beraber geçireceğiz. Sonra o evine dönecek, biz önce Kirman’a, oradan da Kuçhan’a gidip Reza’nın ailesini, Meşhed’i ve çevreyi göreceğiz.

Kuçhan’a mutlaka uğramak istiyorum. Çünkü benim kadim dostum Ali çok sevdiği ülkesinin buradaki toprağında sonsuz uykusunda. Onunla buralara gelemedim, hiç yoktan burada buluşmalıydım. Ali’nin en büyük arzularından biriydi bana İran’ı ve ailesini tanıtmak. O zamanlar bunun için bana Almanya’dan Almanca-Farsça bir sözlük yollamış “Biraz Farsça öğren ki gidince bizimkilerle anlaşabilmen kolay olsun.” diye not yazmıştı. Ne yazık ki ömrü beni İran’a götürmeye yetmedi. Gerçeği söylemek gerekirse o zamanlar ben de İran’a gitmekten şiddetle korkuyordum. Zira ülkemizden İran’a pek iyi gözle bakılmıyordu. Oysa insanlarımız benzer acıları paylaşıyordu. İtiraf etmeliyim ki, ben Ali’nin çabalarının aksine İran hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için herhangi bir uğraşı içine girmemiştim. Fakat Ali’yi son kez gördüğüm gün pek çok şey değişmişti. Şöyle ki, aslında bunu anlatmadan önce Ali ile tanışmamızı anlatayım. 1986 yılında dil kursu için Almanya’ya Goethe Enstitüsü’ne Almanca öğrenmek için gitmiştim. O da bu okulun bir gezisinde otobüste koltuk arkadaşım olmuştu. Gevezenin tekiydi, durmadan konuşuyordu. Ben üç beş kelime Almanca’dan başka bir şey bilmiyordum. O ise mutlaka derdini anlatacak Almanca, Farsça, Türkçe bir sözcük buluyordu. İlk anlarda çok sıkılmıştım, fakat onun yılmaz çabaları sonuç verdi. Artık kurstaki en yakın arkadaşım olmuştu. Nerede ise her yere birlikte gidiyor, dersten arta kalan zamanı birlikte geçiriyorduk. Humeyni zamanında İran’dan kaçıp Türkiye’ye gelmiş, oradan da Almanya’ya geçmişti ve artık Almanya’da ülke hasreti ile yanan bir haymatlos (vatansız) olarak yaşıyordu. Belki kendini bana yakın hissetmesinin sebebi de komşu ülke ve kültürlerden olmamızdı. İki ayın sonunda Türkiye’ye dönerken bir can dostu Almanya’da bırakıyordum. Ama bu dostluk bu kadarla kalmayacaktı. İlk zamanlar sık sık yazışacak, daha sonra da gidemediği ülkesindeki kardeşi ile buluşmak üzere Türkiye’ye gelecek ve bana konuk olacaktı.

Almanya’ya yaptığım son ziyarette, Ali’nin kayınvalidesi, baldızı ve eşi ile paylaştığı evde konuktum. Salondaki koltuklardan birinde uyuyordum. Son gecenin sabahı Ali ağlayarak yanıma gelip bana sarılmıştı. Oda kalabalıktı. Daha önce onun ne çaresiz bir haline ne de ağlayışına tanık olmuştum. Hıçkırıklarıyla ben de sarsılıyor, kollarından kurtulamıyordum. O kendini kaybetmiş olarak sürekli “Ben artık İran’a asla gidemeyeceğim Fatma.” diye tekrarlayıp duruyordu. Göz yaşlarımı tutamıyordum. Odada hiç kimsenin sesi çıkmıyordu. Uzun bir süre sonra sakinleşti ve kocaman başını dizlerime koyup nedenini anlatmaya başladı. Gece bir rüya görmüş ve buna yormuştu. Rüyasını uzun uzun anlattı. Birden çok kızdığımı hatırlıyorum. Bizim gibi düşünen insanlar bir rüyadan bu kadar etkilenir miydi? Onun ilk kez tanık olduğum bu acınası durumuna bakıp kızdığımı belli etmemeye çalışıyordum. Oysa bir insanın öz vatanına gidemeyecek olmasının acısını çok iyi biliyor, durumuna çok üzülüyordum. Ben ki türkülerimizin güzel sesi Sümeyra dostumu vatan hasreti yüzden yaban ellerde yitirmemiş miydim? Sakinleşip aklı başına gelince, davranışının beni yaralayacağını bildiği için “Saçmaladım, sen üzülme” dedi. Kahvaltımızı yaptıktan sonra beni bir başka eyalette oturan arkadaşıma araba ile götürmek istedi. Tren ile gitmekte ısrar ettiğim halde, buna razı olmadı. Arabayı o kadar dikkatsiz ve kötü kullanıyordu ki, bu nedenle bir ara ciddi olarak tartıştık. Ona “Senin rüyalarından değil ama araba kullanmandan korkuyorum.” demek zorunda kaldım. Böylece yolun son yüz kilometresini suskunlukla tamamladık. Vedalaşırken bana sıkı sıkı sarılıp “Senden küs ayrılamam. Endişelenme, giderken daha dikkatli olacağım.” dedi. Ve bu onu son görüşüm oldu. Kısa bir süre sonra kardeşi Reza’dan aldığım mektupta, O’nu Polonya’da bir trafik kazasında kaybettiğimizi öğrendim.

31.10.1995 – Tahran

Çok geç yatmıştık, sabah erken uyanamadık. Macit kızı Zehra’yı okula götürüp döndü. Sonra Gül ile beraber bizi önce İmamzaide (İmamın oğlu) Kasım, daha sonra İmamzaide Salih adlı ziyaretgahlara götürdü. Oradan Gül’ü işe bırakıp, İsfahan için bilet almak üzere otobüs garajına gittik. Macit ile vedalaşıp belediye otobüsüyle -Reza ve arkadaşım otobüsün ön, ben arka bölümünde (İran’da kadınlar otobüsün arka, erkekler ön kısmına binebiliyor ve metal bir bölme ile iki cinsin binecekleri bölümler ayrılıyor.)- merkeze gittik. Seyyad Nasreddin camisine uğradık. Birkaç camiyi daha dolaşıp, Bazar’a geçip, güzel bir kahvede çay içip fotograf çektik. Şehri Rey’e gitmek için çıktık, ama Reza çok acıktım diye tutturunca önce bir lokantaya gidip abguşt yedik. Taksi ile Şehri Rey Pazarına gidip, orayı dolaştık.

Geçen gezide Tahran’da tanıştığım, üniversite eğitimini Türkiye’de tamamlayıp, şimdi burada bir okulda müdür olan ve çok güzel Türkçe konuşan Meliha Hanım’a telefon ettim. Buraya gelmişken onu da görüp sohbet etmek istiyordum. Akşama terminale gelecek.

Daha sonra Şah Abdülaziz’in türbesine gittik, olağanüstü bir mimariye sahip. İmam Reza türbesinin benzeri, hacim olarak ondan çok küçük, ama mistik etkisi çok güçlü. Oradan bir taksi ile İmam Homeyni’nin (yani Şah Rıza Pehlevi’nin sonunu hazırlayıp, İran’ın kapılarını pek çok şeye kapayan Humeyni) türbesine gittik. Artık güneş batmıştı. Çok büyük bir alanda kurulu, altın kubbeli, dört minareli etkileyici bir yapı; içini dolaştık. Çantalarımız sorun oldu, fakat fotograf çekme izni alabildim. Gece ışıklandırılınca çılgınlar gibi fotograf çektim, film dayanmadı. O’nun için bu denli film harcayacağımı düşünemezdim. Reza’nın söylediğine göre buranın aydınlatma sistemini bir Türk firması gerçekleştirmiş, oldukça başarılı.

Bir otobüsle merkeze, oradan da taksi ile Güllere gittik. Tahran’da trafik çok yoğun. Gül yine çok güzel yemekler yapmış. Golmasebz denilen sebzeli ve etti bir yemek, pilav, yoğurtlu diken vs. Acele yemeklerimizi yiyip vedalaştık. Macit ile Emir bizi terminale bıraktı. Meliha Hanımı bekleteceğiz telaşı içindeyim. Bekletmişiz de. Kızı, oğlu ve kardeşinin kızı ile birlikte gelmişler. Geç kaldığımız için sadece on dakikacık sohbet edebildik. Kendilerinde kalmadığım için bana sitem etti. Kızı İstanbul’da okuyacakmış “O da İstanbul’a gelince size uğramaz.” dedi, üzüldüm. Ah kısıtlı zaman! Ne diyebilirim ki, sadece “Kızınız İstanbul’a gelirse mutlaka bana buyursun. Onun için elimden geleni severek yaparım.” diyebildim. Geçen yıl çektiğim fotografını ve onun için beraberimde getirdiğim Ruhi Su’nun Yunus Emre kasetini verdim. Vedalaştık.

Otobüsümüz 22:30’da hareket etti. Hepimiz öyle keyifliyiz ki, birlikte olmaktan, yollarda olmaktan; kahkahalarımız otobüsü çınlatıyor. Bizim bu neşemiz arka sırada oturan iki genç kızı da etkisine aldı, onlarla sohbete başladık. İsfahan’a kadar da uyumadık. Yaşları yirmi civarı olan bu hatunların isimleri Raziye ve Azam. Onların kahve ikramına, biz de meyve ile karşılık verdik. Yolculuk çok keyifli geçti.

01.11.1995 – İsfahan

Saat 6’da Selçuklu ve Safeviler’e başkentlik etmiş, Dünyanın yarısı (Nısf-ı Cihan) olarak adlandırılan İsfahan’a vardık. Yol arkadaşlarımıza telefonlarımızı verip onların telefonlarını aldık, ayarlayabilirsek birlikte çevreyi dolaşacağız. İsfahan’da bizi Reza’nın arkadaşı Murteza karşılayıp, çalıştıkları şirketin misafirhanesine götürdü. Reza, Macit, Gül ve Murteza aynı şirkettin farklı şehirlerdeki şubelerinde çalışıyorlarmış. Temizlik ve uyku faslından sonra Raziye ve Azam’ı arayıp, saat 16:00’da buluşmak üzere anlaştık.

Oturmuş buluşma saatini beklerken söz döndü dolaştı, gazetelerimizden birinde “Ateşe Tapanlar” adı ile yayınlanan yazıya geldi. Buraya gelmek üzere araştırma yaptığımız sırada bu yazıya rastlamış, yazan arkadaşla irtibata geçip kısa bir tanışma ve bilgi alma şansı yakalamıştık. Ben yazıyı çok beğendiğimi söyleyince yol arkadaşım köpürdü. Yazana da yazıya da verdi veriştirdi. Ben fikrimde ısrar edince de aramızda bir gerginlik oluştu.

Bulunduğumuz yer kent merkezine oldukça uzakta. Bir araba ile Dünyanın en büyük meydanlarından olduğu söylenen İmam Meydanı’na (Nakş-ı Cihan) gittik. Meydanı, Şah Abbas camisi, Şah Abbas evi, Lütfullah camisi, Pazar camisini gezdik, büyüleyici bir mekan. Mimari, çevre düzenlemesi, meydanda dolaşan faytonlar, halkın devinimleri. Saat 16’da Raziye ve Azam geldi. Nereye gideceğiz konusunda her kafadan bir ses çıkıyor, bir türlü karar alınamıyor. Bu arada da benim yemeklerden bozulan bağırsaklarım feryat ediyor. Uzun süre verilemeyen kararlardan her zaman sıkılırım. Fotograf çantamı kaptığım gibi hemen tuvalet ve fotografa diye koşturdum... Kızlar da benimle geldi. Dikdörtgen şeklindeki İmam meydanı çok büyük ve çiçekler içinde. Camilerin kubbeleri mavi çinilerle kaplanarak, ikişer minik minareyle tamamlanıp; görsel bir şölene dönüşmüş. Çarşıda dükkanları dolaşıp çalışanları fotograflamaya çalıştım. Gümüş işleyen yaşlı bir amca beni yanına çağırıp bir şeyler söyledi. Ana, baba adı ve doğum tarihimi sorup, onun için kitaba bakacağım diyormuş. Baktı da… Ne dedi bilmem ama dediklerine bizim kızlar gülüşüp durdular. Bana da neye güldüklerini bir türlü söylemediler.

Buradaki dükkanlarda satılan genellikle elişleri. Bakırcıların aynı anda çalışması ile oluşan sesleri dinlemek müzik zevki veriyor. Kemik ve sedef kakma ayna çerçeveleri, kutu ve benzeri işleri yapıp satan işlikler... Bu elişlerinde, zaman zaman zanaat ile sanatın buluşması sağlanmış.

Buradan Zayenderud nehri üzerindeki onlarca köprüden biri olan Si-o-Sepol’a (33 sütunlu köprü) gittik. Köprü ve çevresi büyüleyici. Üstü yayalar için, ender olarak arabalar da geçiyor. Köprünün altında çay ve nargile içilebilecek kahveler var. Bu şehir cıvıl cıvıl. İsfahan da Tahran gibi tertemiz. Çok güzel düzenlenmiş park ve yaya yolları nehrin kıyısını donatmış. Söylendiğine göre İsfahan’ı böylesine güzel ve bakımlı hale getiren belediye başkanından halk o kadar memnun kalmış ki onu başkentine belediye başkanı yapmış. Gerçekten de iki yıl önce gördüğüm Tahran ile bugünkü Tahran arasındaki fark gözle izlenebiliyor. Oradan diğer köprüye Pol-e-Khaju’ya yürüdük. Kızlara şaşıyorum. İran’ın kapalı ortamında tanışır tanışmaz, gece bizimle yürüyüşe çıktılar. Çok rahat, hoş, sevimli ve zekiler. Arkadaşlar kahvede oturup sohbet, ben de fotograf derdindeyim. Murteza, eşi Mina ve çocukları ile Pol-e-Khaju köprüsünde buluştuk. Burada yemiş olarak el arabasında haşlanmış kuru bakla satıyorlar, sıcacık. Onlardan aldım.

İki kattan oluşan Pol-e-Khaju köprüsü buradaki köprülerin en güzeli. Köprünün üst katının sağı ve solunda olan yaya yolunda kemerler, geniş sohbet ve seyir alanları var. Alt kat ise, iki yanı yürüyüş için galeri şeklinde, simetrik alanlarla zenginleştirilmiş… Merdivenlerle nehrin akıntısına doğru iniyor; olağanüstü bir görüntü. Si-o-Sepol’e bakan yüzü daha farklı. Burada şarkıcılar şarkı söylüyorlardı. Biraz onları dinleyip Murteza’nın kamyonetine doluşup, onlara çay içmeye gittik. Mina Kızılbaşmış. Bana “Karım Türk, sizden.” diyor. Murteza ve Reza bizimle Azerice konuşuyorlar, böylece anlaşmak sorun olmuyor.

Bir Ruhi Su tutkunu olarak bu geziye çıkarken, ziyaret edeceğim kişiler için onlarca Ruhi Su kasetini, O’nun değerli eşi Sıdıka Su dosttan almıştım. Daha önce İran’a yaptığım gezilerden biliyordum ki İranlı birine en güzel hediye Türkçe kasetlerdi. Gerçi onlar daha çok İbrahim Tatlıses ve Sibel Can istiyorlardı, ama bu kez benim tercihime katlanmak zorundaydılar. Ayrıca nereden bilsinler ki Türk radyo ve TVlerinde bile yasaklı olan Ruhi Su gibi bir deryamız olduğunu. O’nu herkese tanıtıp sevdirmek benim en büyük arzumdu. Murtezalar için de Ruhi Su’nun “Semahlar” kasetini götürmüştüm. Çok sevdiler. Çay ile başlayan sohbet, votka ile devam etti. Öyle misafirperver davranıyorlardı ki ne yapacağımı şaşırıyordum.

Bu arada yol arkadaşım tartıştığımız yazı yüzünden bana kızgın ya, Reza’ya “Ben Fatma’yı bırakıp giderim.” gibi sözler ediyor. Ben pek ciddiye almıyorum, ama Reza rahatsız oluyor. “Aldırma sen o aklı sıra şaka yapıyor.” diyorum. Her zaman şakalar bir gerçeğe göndermedir diye düşünür ve söylerim. Reza bana bu sözümü anımsatıyor. Tamam sen takılma bizim atalarımız bir de “Bir insanı tanımak için onunla ya yola çıkılır, ya da alışverişe.” demiş deyip konuyu kapatıyorum.

Misafirhaneye dönüp yattım. Yarın sabah ışığında köprülerin fotografını çekmek istiyorum.

02.11.1995 – İsfahan

Murteza sabahın ilk ışıklarıyla bizi Pol-e-Khaju’ya bıraktı. Saat 10’da Reza ile buluşuncaya kadar buraları fotograflayabilecektim. Pol-e-Khaju, Si-o-Sepol ve Pol-e-Abuzar köprülerinde fotograf çekip, Ermeni kiliselerinin olduğu mahalleye geçtik. Türkçe bilen kilise görevlisi ricamız üzerine kapıları açıp bizi içeri aldı. Bir başka Ermeni kilisesine geçtik. Bizim ziyaretimiz sırasında bir resimin restorasyonu ile ilgileniyorlardı. Kiliselerin bulunduğu bu mahallede dolaşırken yolda Gregoryan bir din adamına rastlayıp, Türkçe olarak sohbet ettik. “İstanbul’da Ermeni var mı?” diye sordu. Biri çok yakın dostum, diğeri hem onun ağabeyi hem de benim çalıştığım şirketin ortağı olan Özkeskinleri ve diğer Ermeni arkadaşlarımı anlattım. Oradan Bethlehem Katedraline geçip, içindeki kütüphane ve müzeyi de ziyaret ettik. Burada çok eski bir Ermenistan haritası gördük. Ülkemizin büyük bir kısmı Ermenistan olarak gösteriliyordu. Müzede çeşitli el işleri yanında, Ağrı Dağı ve Akdamar adasındaki kilisenin resimleri duvarları süslüyor. İsfahan’daki kiliseler İslam mimarisinden izler taşıyor ve çok etkileyici. Kubbeleri olağanüstü ve binanın alt kısmı maviyle sarının hakim olduğu çinilerle kaplanmış. Kilise ve mahalleyi ziyaret ve fotograf çekimlerinden sonra Pol-e-Abuzar ve Pol-e-Felezzi köprülerine uğrayarak, İmam meydanına geçtik. Pol-e-Felezzi’den Pol-e-Marnan görünüyor, ama yanına gitmek zaman sorunumuzdan mümkün olmadı. Trafik yoğun olduğu için randevumuza da biraz geç kaldık. Yollarda karşılaştığımız Azerilerle sohbet ettik. Buralarda herkes turistlerle sohbet etmek istiyor, özellikle kadınlar.

Reza ve Murteza ile buluşup Büyük Camiye gittik. Bu arada Murteza’ya trafik cezası yazdılar. İran’da trafik cezaları oldukça yüksek bir meblağ tutuyormuş, çok üzüldüm. Onlar bizi camiye bırakıp, arabanın sorunu için gittiler. Büyük Caminin yüksek duvarlarla çevrili bahçesine caddedeki basit bir kapıdan giriliyor. Üzerinde simsiyah bez pankartlarda beyaz Farsça yazılar ve kocaman birkaç İmam Humeyni ve molla fotografı var. Bahçenin ortasındaki cami paket tuğlalarla yapılmış kare bir mimariye sahip. Mimarisi insanı adeta büyülüyor. İçi sütunlar ve basık kemerlerle desteklenmiş. Kubbesi çok büyük, tahta oyma yazılarla süslü. Bahçeye açılan iki kapısı var. Burada camilerin avlusunun ortasında kocaman bir havuz oluyor ve herkes orada aptes alıyor. Saatlerce bu camiden ayrılamadık. Buradan çıkınca çok ilginç sokaklara girdik, önümüze bir kule çıktı. İzlediğimiz bu yol bizi Haruni (İmam Reza’nın kardeşi) camisine götürdü. İran’da cami içlerinde mutlaka bir türbe oluyor, burada da var ve kilise gibi resimlerle süslü. Bu resimler çoğunlukla Hz. Ali’ye ait. Hz. Ali tıpkı kilise resimlerinde Hz. İsa’nın başında bulunan hare (ışık, nur) ile betimlenmiş. Buraları ziyaret eden insanlar, kapılara, yatırlara, resimlere yüz sürüp, dua ediyorlar.

Bozuk paramız olmadığı için ekmek alamıyoruz. Para bozduramadığımızı gören bir genç ekmek paramızı ödedi de açlığımızı bastırdık. Türkiye’ye telefon etmek için postane aradık. Burada mektup ve telefon postaneleri ayrı. Telefon postanesi sorduğumuz bir özel otomobil sürücüsü “Buyurun ben sizi götüreyim.” deyip, bizi arabasına buyur etti. Bizi postaneye götürdü ama öncesinde pazarlık etmeyi düşünmediğimiz için yüksek bir bedel ödedik. Oysa Tahran’da özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde, özel arabaların da taşımacılık yaptığını biliyorduk.

Tekrar İmam meydanına döndük. Bu şehir, tanıdıkça beni etkiliyordu. En korktuğum sözcük “ihanet” düşüncelerimde seyrüsefere başlamıştı. Yoksa ben ütüne asla gül koklayamayacağım daimi sevgilim İstanbul’a ihanet mi ediyordum ya da İsfahan bana yar üstüne yar sevmenin mümkün olabileceğini mi öğretiyordu? Dışımdaki dünyayı unutmuş kafamda bu düşüncelerle yürürken Si-o-Sepol’e vardık.

Bugün İsfahan’da son günümüz. Zayenderud nehrinin hayat verdiği bu kenti nasıl özleyeceğim. Köprülerini, mimarisini, doğasını, tertemiz sokaklarını, hatta tanımadığım, bilmediğim insanlarını. Nasıl ki İstanbul boğazında dolaşmak, şirinler şirini şehir hatları vapurları ile karşıdan karşıya geçmek beni mutlu ediyorsa, bu köprüler üzerinde dolaşmak da bana benzer mutluluğu veriyor. Kendimi Zayenderud’a düşmüş bir yaprak olarak düşlüyorum. Suyun aktığı yönde gitsem, gitsem, gitsem... Köprülerin altlarını, suyun içindekileri, nehrin tüm uzantısını görsem, tanısam...

Artık gitme zamanı, akşama Minalar gelecek onlara ikram için hazırlık yapmak gerek. Buranın rengarenk pasta ve kurabiyelerinden aldım. Misafirhane kentin dışında. Gece ışıklandırılmış köprüler ve bunların Zayenderud nehrindeki yansımalarının büyüsünden kurtulamadığımdan bu kentten ayrılmak istemiyorum.

Bu ruh halinde, bir fotograf bir fotograf daha diyerek Pol-e-Khaju’yu fotograflarken objektifim nehre uçtu. “Güzelim şehir… Ruhumu aldın, bari objektifimi bana geri ver!” dediğimi duydu sanırım, nehrin kıyısındaki çimenlere yatıp kolumu omzuma kadar suya sokunca bu koca nehirde bir mucize eseri onu bulabildim. Benim güzelim orijinal Canon objektifimin sudan çıkışı, elimin titremesiyle balığın sudan çıkışı gibiydi. Üstünden sular akıyor, bir balık gibi ölüme direniyordu. Oysa muhtemelen ölecekti. Ben de anlamıştım ki buradan ayrılacak, ama kalbimin bir kısmını burada bırakacaktım… Misafirhaneye dönünce objektifi kaloriferin üzerine koyup kurutmak gibi bir hata yaptım. Doğal ortamda kurumadığından içinde lekeler oluştu.

Konuklarımız geldi, geç saatlere kadar sohbet edip eğlendik. Reza Meşhed’e uçak bulamamış. Bu biraz keyfimizi kaçırdı, zira işe yetişmesi gerekiyordu. Yarın Ateşgah’a gitmek için program yaptık.

03.11.1995 – İsfahan

Tan ağarmadan Murteza’nın kamyonetine, ben ve Azam öne, diğerleri arkadaki açık bölüme olmak üzere yerleştik. Soğuk bıçak gibi kesiyor. Murteza bizi Ateşgah’a bırakıp Mina’yı işe götürmek için evine döndü. Bugün Cuma İran’da tatil günü. Fakat Mina bir hastanede hemşire olduğu için bugün nöbetçi, yarın izinli olacakmış. Dostların bizim için böyle koşturmalarına çok üzülüyorum, bütün düzenleri bizim yüzümüzden bozuldu.

Ateşgah Zerdüştilerin tapınağı (Ateşgah: Farsça’da ateş yeri demekmiş. Zerdüştilerin kutsal simgesi ateş, hiç sönmeden yanmaya devam eden ateşin olduğu mekan Ateşgah). (Zerdüştlük ise; M.Ö. VII. YY’da İran’da efsaneleşmiş bir kişinin ikicilik ilkelerine göre kurduğu ve öğretisi Avesta adlı kitapta toplanan din). İsfahan’dan oldukça uzak bir tepede, Ateşgah diye gittiğimiz yerde bugün kullanılmayan sessizlik kulesi var. Zerdüştilerin ölülerini kuşlara terk ettikleri bu kule harap durumda. Buraya vardığımızda bir grup İbrahim Tatlıses kaseti dinleyip, çay içiyordu. Bize de çay ikram ettiler. Bizim kızlar da evden yiyecek getirmiş onları paylaşıp sohbet ettik. Kızlarımız da Zerdüşti. Bir süre Friedrich Nitzche, Hermann Hesse ve Şamanizm hakkında konuştuk. Raziye ağabeyinin yazar ve illegal sosyalist bir partinin üyesi olduğunu, bu nedenle yurtdışında yaşadığını söyledi. Azam ile de kardeş çocukları oluyorlarmış. Sohbete doyum olmuyordu olmasına da, benim asla doyamadığımsa sabahın sunduğu bu yumuşacık fotograf ışığıydı. Onları baş başa bırakıp fotograf derdine düştüm. Bulunduğumuz tepenin diğer yanından yukarıya tırmanmaya başladım. Kendimi fotografa öylesine kaptırmışım ki, çantamı koyduğum yerin bir uçurum olduğunu çantam kaymaya başlayınca anlayıp, donup kaldım. Yükseklik korkum da tutunca aşağı inmeyi güçlükle başardım. Ateşgah’ın olduğu tepeden, uzakta sisler içindeki İsfahan bir görünüp bir kayboluyor. Karşımdaki dağlar, nehir, kent gün doğumunda göz alabildiğine sis ile düşsel görüntüler oluşturuyor.

Dönüş sırasında sessizlik kulesini başka açıdan da fotograflayabilmek için arkadaşlardan ayrılıp otobana koşturdum. Sabahın ilk saatlerinde otobanda garip kıyafetiyle elinde fotograf makineli bir hatun, dikkat çekmeyecek gibi değil. Muhtemelen herkes bu garip insana bakıp geçiyordu. Fakat motorlu bir genç bakıp geçmekle kalmadı, yanımda durdu ve işler karıştı. Farsça bir şeyler söylüyor. Ne dediğini anlamadım, ama pek iyi şeyler söylemediğini gözlerinden anlıyordum. Ondan uzaklaşmak için yolun diğer bölümüne geçtim. O da motosikletle nasıl başardı ise yanıma geldi. Burası bir otoban dört şeritli iki ayrı yol. Baktı Farsça derdini anlatamıyor, işaretle anlatmaya çalıştı. Yine oralı olmadığımı görünce kolumdan çekiştirmeye başladı. Yandaki ağaçlıkları gösterip, beni oraya davet ediyor. Ondan bir şekilde kurtulacağımı biliyorum, ama ya bu arada bir polis gelirse diye de ödüm kopuyor. Nedir bu başıma gelenler? Dün objektifim nehre düştü, bugün bir yamaçtan çantamla aşağı uçuyordum, şimdi de bu gözü karanın teklifi. Hani benim yaptıklarım da pek akıllı işi değil ama niye sonuçları bu kadar sorun yaratıyor? Ben bu arada ona arkadaşlarım biraz sonra gelecek, sen o zaman gününü görürsün demeye çalışıyorum, ama onun derdi değil. Kolumdan çekiştirip duruyor. Elinden kurtulup hızla oradan uzaklaşıp arkadaşların yanına koşturdum. Beni beti benzi solmuş nefes nefese koşar gören Reza’ya durumu açıklamak zorunda kaldım. “Men şimdi öldürürem onu!” diyerek o yana koşturdu. Allah’tan adam beni onlarla görünce tüydü de bir tatsızlık çıkmadı.

Ateşgah’dan sonra Minar Comban’a gittik. İçinde türbesi olan, küçük, şirin bir cami. Minar Comban’ın üstüne çok dar merdivenlerden çıkılıyor. Merdivenler öylesine dar ki, insan sıkışıp kalacağım sanıyor. Çatısı düz, iki küçük ve süslü minaresi var. Minarenin iki bölümünü çapraz yerleştirilmiş latalar tutuyor. Bu minarelerin birini sallayınca diğeri de sallanıyor.

İran’da cami ve türbeler çok süslü. Kapıları genellikle gümüş ya da bakır işlemeli. Duvarlar ve kubbelerin içi ise ayna kaplama. İnsan ışık seline kapılmış gibi oluyor. Ayrıca bir de çiniler var ki genellikle çiçek, geometrik desen ve dinsel efsaneleri anlatan resimler ve güzel yazı örnekleriyle bezenmiş, anlamlarını çözmek isteyeni esir alıyor, izleyeni içine çekip tutsak ediyor.

Benim ısrarım üzerine bir kez daha İmam Meydanına uğramaya karar verildi. Bugün meydan kapalı olur diyorlardı, zira meydanda da cuma namazı kılınıyormuş. Meydan boştu boş olmasına, ama camiler polis kordonu altındaydı. Bilmezden gelip polise “İçeri girebilir miyim?” dedim. Saat 14’de açılacağını söyledi. Baktım giriş ümidi yok geri döndüm. Olağanüstü büyük olan bu meydandan bir fotograf çıkartamayacağımı da anladım, zira garip bir sis tabakası var. Arkadaşların yanına dönerken, baktım ellerinde flamalarla çadorlu bir grup kadın geliyor. Hem ürküyor, hem de fotograflamaya çalışıyorum. İstediğim kompozisyonu yakalayamayacağımı anlayınca, arkadaşları bekletmeyeyim diye yanlarına döndüm.

Yolda bir kaftanhaneye (Kuşluk: Güvercin gübrelerini biriktirmek için yapılmış 4-6 m yüksekliğinde konik yapılar.) rastladık. Akşam ışığı da etrafı yalayıp geçiyor. Ricam üzerine biraz burada konakladık. Sabahki otoban olayından sonra artık ne Reza ne de Murteza beni ıssız yerlerde yalnız bırakmıyorlar. Bu durumdan sıkılsam da itiraz edemiyorum. Beni önemsediklerini bilmek de hoşuma gitmiyor değil.

Burada insanlar ancak kendilerini eve kapatınca özgür davranabiliyorlar. Azam ile Raziye’nin sokak kıyafetleri eşarp, kısa bir pardösü ve pantolondan oluşuyor. Yani İslam Cumhuriyetinin kurallarına tam uymuyor. Zaten bu kıyafetlerle okula da almıyorlarmış. Kapalı mekana girip üstlerindeki pardösüyü çıkarınca öylesine şıklar ki.

Oturarak yapılan uzun süreli sohbetler beni bir süre sonra sıkıyor. Ayrıca en güzel fotograf ışığı zamanı kendimi evde kapana kısılmış bir fare gibi hissediyorum. Neyse ki Reza ve Raziye’nin güzel sesleriyle söyledikleri şarkı ve okudukları şiirler kapalı ortama dayanma gücü sağlıyor. Yalnız yaşayan insanım, kalabalıklara fazla tahammül edemem, eh biraz da huysuzumdur. Sıradan sohbet başlayınca dayanamaz oldum. Kentten bu kadar uzakta olmasam bir yolunu bulup kendimi dışarı atarım, burada o da olanaksız. Neyse ki, bu sırada Murteza gelip “Çiftliği görmek ister misin?” dedi. Bundan daha güzel teklif mi olur? Hemen dışarı fırladım. Efsanevi kuşun adı ile anılan tavuk çiftliği binlerce metrekarelik bir alanda kurulu. Besleme, ısı, aydınlatma, havalandırma, ilaçlama ve yumurtaların toplanıp kutulanması elektronik bir sistemle çalışıyor. Alman Know-How’ı (sistemi) ile yapılmış.

Dönüşte bana ne oldu bilmiyorum, aniden bir üşüme... Kaloriferler açık ama ben tir tir titriyorum. Beni sarıp sarmalayıp yatırdılar, gürültülerinden rahatsız olmayayım diye de kapıyı kapadılar. Her sıkıntımda olduğu gibi uykuya sığındım.

Biraz uyumak iyi geldi, toparlanıp Murtezalara gittik. Mina güzel bir sofra donatmış. Azam “Bu arkadaş yemeği de olsa özel bir sofrada şık olmak gerekir!” diyerek beni sürmelerle süsledi. Bir de ben elimi gözüme götürmeyip onları gözümde tutabilsem. Sofrayı yerdeki hayvan figürlü nefis Acem halısının üzerine yaydıkları bir örtü üzerine hazırlamışlar. Herkese bir tabak, kaşık, çatal ve bardak; ayrıca ZamZam “Pipi” (yani İranlıların kolası), onu da yatık olarak yere bırakmışlar. Yemeklerin her birinden birer kap; balık, tavuk, yoğurtlu ıspanak (Reza bize gelince yapmıştı da, ben çok sevmiştim) yeşil salatalar ve minik köfteli, patatesli, üzümlü pilav çeşitleri...

Yemekten sonra kasetçalara bir oyun havası koydular. Müziği çok yüksek sesle dinliyorlar, kulaklarımı tırmalıyor. Önce çocuklar oynamaya başladı. Sonra bizim kızlar, sonra Mina ve Murteza. Çok şirin, kaç göç olmayan ilişkileri var. Misafirperverlikleri inanılır gibi değil. Murteza günlerdir bizi taşıyıp ağırlamaktan bitti adeta. Bu arada votkalar açıldı. Ben önce içmeyeceğim dedim ama dayanamayıp onların bardağından birkaç yudum aldım. Otobüs saatimiz yaklaşıyordu, aceleyle sofrayı topladık.
Artık ayrılık saati gelip çatmıştı. Hep beraber bizi otogara götürdüler. Kırk yıllık dostlardan ayrılıyormuş gibi etkiledim. Biz Şiraz otobüsüne, Reza Meşhed otobüsüne bindik. Bizim otobüs kalkana kadar da beklediler. Yolculuğumuz uyuyarak geçti.

(devam edecek...)

3 Comments:

Blogger yetkin said...

bir çırpıda, severek okudum; İran'ın, kaleminizin güzelliğinden olsa gerek, selamlar :)

9:39 ÖS  
Blogger yetkin said...

bir çırpıda, severek okudum; İran'ın, kaleminizin güzelliğinden olsa gerek, selamlar :)

9:39 ÖS  
Blogger fatma_ozdirek said...

Bir çırpıda okunacak gibi değil, bu sizin başarınız. Ben size teşekkür ederim.
Ekim sonunda yeniden İran'da idim, sizin notlarınız da yanımda.
Notlarınızın devamını merakla bekliyorum.
Selam ve sevgilerimle...

6:27 ÖS  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home