Çarşamba, Mart 29, 2006

Karadeniz'in Kıyıcığından -2-

Orman... Odun... Kömür....

Karadeniz ülkemizin ormanlık bölgelerinden biridir ve ağaç çeşitliliği açısından da olağanüstüdür. Bizim köyümüz de Karadeniz’in kıyısına yakın bir orman köyüdür. Yaşayanlar geçimini ormandan sağlar. Şimdilerde kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sebze, meyve yetiştirilir, sadece bir iki evde inek görülür. Ve gençlerin tamamına yakını İstanbul’da yaşayıp çalışır, yalnızca bahar ve yazları köylerine gelir. Yirmi otuz yıl öncesine kadar buralarda tahıl ürünleri de yetiştirilirdi ve herkesin mutlaka en az birkaç hayvanı da olurdu ahırında.

Köyde herkesin ormanı vardır. Gerçi ormana bizim köyümüzde dağ denir, babaya buba, anneye ana denildiği gibi. Biz yine de herkesin anlayabilmesi için orman diye devam edelim sözümüze.

Orman kesim iznine makta denir. Ağaçların büyümesine bağlı olarak aynı yere 20-30 yılda bir makta gelir. Böylece siz de ormanınızı kesip odun elde edersiniz.

Oktay Akbal’ın “önce ekmekler bozuldu”dediği gibi, bugün de bizim ormanlarımız bozuldu. Önce sahile yakın kısımlardaki orman dokusu kazınıp çam ağaçları ekildi, ormanı korumak adına. Bu sırada kum ocakları arttırıldı, güzelim orman dokusu kazındı. Yazlıkçılarca orman içlerine kadar evlerle doldu köyler. İstanbul’da yazın sıcağından bunalıp kendini buralara atan konuklardan bazılarının kendini bilmezliği yüzünden kirlendi, altın kumlu sahillerimiz.

Bizim ormanlarımız ve sahillerimiz de böylece kirletilip talan edildi, edilmeye de devam ediliyor. Halk, devlet, sanayici eliyle. Biliyorum ki kum ocakları da bir ihtiyaçtır. Ama eski haline uygun olarak bırakmak için yapılması gereken yeniden ağaçlandırma olmayınca, alınan kumların yerlerinde metrelerce derinliğinde çukurlar oluşunca, onlarca dönüm alan çıplak ve çorak bırakılınca insanın içi yanıyor, yok edilen doğaya.

Yollarımız bu kumları taşıyan ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle çok sık bozulur, yama usulü onarılır. Yani ormanlarımız gibi yollarımız da yamalı bohçaya benzer. Geri kalmış/bıraktırılmış ülkelere yaptığımız yollarla övünür politikacılarımız, iş adamlarımız. Ama İstanbul’a 60 km uzaklıktaki köyümüzün yolları oyuk oyuktur, bu sanayi ve gerekli statiğe uyularak yapılmamış yollar nedeniyle.

Ormanlarımız maktanın ardından tıraşlanır. Maktanın vurduğu bölge birkaç aç gözlü kesimci yüzünden en küçük ağaca kadar kesilir. Adeta, Amerikan traşı olmuş gençlerin başları gibi bir görünüm alır. Dünyamızın epey ülkesini dolaştım sayılır, hiçbir yerde böyle bir kesim görmedim. Şimdi rahmetli olan ve konu hakkında bilgi sahibi bir profesör dosta bu durumu sorduğumda “Bizdeki makta Amerikan sistemidir, sen sadece Avrupa’yı gördün o yüzden bilmezsin” dediydi. Avrupa’da sadece yaşlı ağaçlar kesilerek orman daima korunur. “Ama hocam bizim ormanları böyle kesmemiz doğru mudur? Yıllarca kesilen yerler bir yangın sonrası görünümünde çıplak kalıyor?” diyesi oldum, “Dostum açgözlülük olduğu sürece bu böyle devam edecek” dediydi, hüzünle. Son günlerde Cumhurbaşkanlığından geri dönüp yeniden gönderilen “Orman Yasası”nı, iyi ki görmedi sevgili dostum.

Yaz aylarında TVler, radyolar, gazeteler bangır bangır bağırıyor “Akdeniz, Ege bölgesinde şu kadar hektar orman yangında yok oldu” diye. Evet yangın bir felakettir, afettir, çoğu zaman insanların elinden. Peki bizim kendi ormanlarımızda üç kuruş daha fazla kazanç uğruna yaptığımız katliamın sonu nereye varacak? Tüm bunlara rağmen yine de direnir güzel doğamız, ama nereye kadar?

Böylesine iç karartıcı bir tablodan sonra, size bir emeğin ürününü, kara altının yapım öyküsünü anlatarak yazımı çekilir kılayım.

Orman köylüsü olunur da odun kömürü yapımı konusunda anısı olmayan olur mu? Benim de böyle bir anım var. Meşe ve kocayemiş ağaçlarından oluşan ormanlara sahipse köyünüz, mutlaka sizin de böyle bir anınız vardır. Bizim ormanlarımızda bol miktarda kestane ağacı da vardır, ama onun kömürü karardığı için makbul değildir.

Makta gelip, ağaçlar kesilip oduna dönünce, odunlardan birazı evlerimizde kullanılır, bir miktarı İstanbul’daki yakıt ihtiyacını karşılar, bir miktarı da mangalda kullanılmak üzere kömüre dönüştürülür.

Ağaçtan kömür elde etmek için yapılan işleme kuyu yakmak denir. Kuyular odunun kesildiği bölgelere yakın yerlerde, genellikle daha önce yapılmış olan kuyuların mekanları kullanılarak yapılır. Aynı kuyuyu kullanabilmek için en az on beş yıl beklemek gerekir. Meşe ve kocayemiş ağacının büyüme süresini düşünürsek eğer, bu süre çok daha da uzun olabilir.

İşleme önceki kuyudan kalan küller bir kenara toplanarak başlanır. Yanına bir haftalık konaklama için ağaçlar üzerine bir kulübe yapılır. Bu kulübe uzun ve kalın odunlar, ağaç dalları, gazeller ile oluşturulan mekana, evden getirilen şilte, yorgan, yastık ile ev konforunda hazırlanır. Yine odunlardan yapılmış bir merdiven ile bu kulübelere çıkılabilir.

Havasız kalan kuyu patlar. Patlamaya ve yangına karşı kuyunun suya yakın olmasına dikkat edilir, ama bu her zaman mümkün olmayabilir. Her durumda kuyunun yanında tenekelerle sular depolanır ve bir kuyu komşunuz olur. Kuyu komşusu kuyucular için dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Hangisinin ihtiyacı olursa bir diğeri ona yardıma koşar, çünkü bu birkaç kişinin başa çıkabileceği kadar kolay işlem değildir.

Kuyunun civarı yangına karşı çalılar, pırnallar, otlar, eğreltiler, pülüler (tutuşturmayı kolaylaştırıcı odunsu bitkilerdir ve bunlar çalı süpürgesi yapımında da kullanılır) ve benzerlerinden arındırılır. Toplanan küller elenip ıslatılır.

Kuyunun ortasına güçlü bir direk dikilip, etrafı pülüler ve kuru dallar ile kolay yanması sağlanacak şekilde desteklenir. Üzerine 40-80 cm civarı kesilmiş odunların en uzunları ilk sırayı oluşturacak şekilde hafif yatık olarak (20-30 derecelik bir eğimle) yerleştirilir. Alttaki ilk sıra bittikten sonra onun üstüne yine aynı şekilde başka bir sıra halinde odunlar yerleştirilir. Bu işleme kuyu huni halini alıncaya kadar devam edilir. Bunun için genellikle üç beş sıra yerleştirme yeterlidir.

Kuyunun çatılması bittiğinde sıra, toplanan gazellerin odunların üzerine serilmesine gelir ve üzeri daha önce ıslatılmış kül ile sıvanır, böylece kuyu örtülmüş olur. Odunların yerleştirilmesi sırasında kuyuyu tutuşturmak için bir kapı da bırakılmıştır. Kuyunun kapısı diye adlandırılan bu açıklıktan, ucuna gazlı bir paçavra sarılan uzun bir odun yakılarak, ortada bırakılmış olan boşluktaki pülülere kadar sürülerek, pülülerin tutuşması ve kuyunun yanmaya başlaması sağlanır. Artık birinci aşama bitmiş ve yanma başlamıştır. Kuyunun hava alıp kıvamında ve rahat yanması için galberi ile üstten birkaç delik açılır.

Sıra gelir kuyucuların göz ve kulaklarını dört açıp, kuyunun yanacağı sürece pür dikkat beklemeye. Eğer bir patlama olursa hemen kuyunun üstünü kapamak gereklidir ki, hem odunlar yanıp kül olarak emeğiniz heba olmasın, hem de orman için bir yangın tehlikesi oluşmasın.

Kömür oluşumunu sağlayacak kadar yanma süresi sonunda (bu yaklaşık üç ila beş gündür) üstte bırakılan delikler kapatılır. Kısa bir süre daha böylece yanma işlemi devam eder.

Kömürün oluşması için kıvamında yakılması, ne yazık ki bir yemek tarifi kadar kolay değil. Bu nedenle size; birkaç ton odun huni halinde yerleştirildikten sonra, üç beş gün yanacak, bir gün soğuyacak, sonrada sökülüp daha sonra torbalara doldurularak, mangal ve barbekülerinizde yakıma hazırlanacak, diyemiyorum.

Burada yaşanacak doğa koşulları, yanlış yerleştirilmiş bir odun yüzünden kuyunun çökmesi, hava problemi, kuyunun patlaması ve patlama sonucu yangın tehlikesi ve diğerleri; daima göz önünde bulundurulmak durumunda. Ayrıca bir yaban hayvanı, örneğin bir domuz, gelip bir burun darbesi ile sizin tüm emeğinizi de bir anda boşa çıkarabilir.

Neyse durum bu minvalde devam eder. Eğer bir aksilik çıkmamışsa, yanma işlemi biten kuyu bir gün soğumaya bırakılır, yaklaşık bir günün sonunda soğuma sağlanmış olur. Bu arada kuyu çöker ve söküme başlanır. Üstteki marsıklar galberi ile çekilip bir kenarda toplanır. Bunlar daha sonra evdeki ocaklarda yakılmak için evlere götürülmek üzere çuval ya da küfelere doldurulur. Sıra gelir kömürlerinin toplanmasına. Onlar ise gereğinden fazla kırılıp ufalanmaması için özen ve dikkatle galberilerle, kimi zaman da el ile toplanarak yine çuvallara yerleştirilir. Bu arada zaman zaman yeni tutuşmalar yaşanabilir ve hemen söndürmek gerekir. Şimdi sıra küllerin içinde kalan elemelerdedir (küçük kömür parçacıkları), bunlar da ağaç tırmık ile toplanır.

Ve köyden, tekerleri ve kasası odundan yapılma manda veya öküz arabaları getirilir, ürünü köye götürmek için. Emekçilerin elleri, yüzleri, üstleri başları kömüre bulanmıştır, gözleri ve dişleri bembeyazdır. Alınlarından dökülen terlerinin yüzlerinde bıraktığı izde, tenleri grimsi çizgiler halinde görülür.

Üzerindeki kara altın yüklü kağnı arabasının tangur tungur, garç gurç tekerlek ve gövde sesleri, öküz ya da mandaların oflaya puflaya gidişleri ile kömür karasına bulanmış emekçilerin tüm yorgunluğundan hiçbir eser görülmeyen çevik ayak sesleri duyulur, köye giderken.

O günlerde sadece arabanın çıkardığı sesleri duyardı kulaklarım. Ama bugün anamın, bubamın ve benim ayak seslerimiz çınlıyor kulaklarımda.

İstanbul, 06.03.2005 – 20:30

Karadeniz’in Kıyıcığından *) -1-

Kar, Kuşlar, Balıklar...


Bu yılın ilk ciddi karı, geçen hafta İstanbul’u beyaza buladı. Kahvaltıdan on beş dakika önce ilacımı aldım ve kahvaltıya başladım. TV’de yol durumunu izliyorum. Yollar sorunlu, erkenden evden çıkmama gerek yok. Kahvaltıyla kahvemi yudumlarken pencerenin dışındaki saksıların üzerine ilişti gözüm. Kar saksıların üzerini kapamış, hatta bir tepecik oluşturmuş, kuşlar konmak için bir dal arıyordu. Saksılardaki aslanağızlarının kuru dalları üzerine tahminimce iki serçe kondu, onların ardından birkaç iri ve kara kuş geldi, serçeler kaçtı. Meraklanıp başımın üzerindeki uzak gözlüğümü gözüme yerleştirdim. Gelip giden kimlerdi penceremin önüne? Görüntü netleşti. Serçeler, güvercinler, kumrular... Olduğundan daha iri görünüyorlardı. Karın soğuğuna dayanmak için tüylerini adeta kürk manto niyetine kabartmışlardı.

Ağzımdaki lokmayı yutamadım. Kuşların da kahvaltı zamanı gelmişti. Camı açtım, saksıları yana çektim. Çıkıntı ve saksılardaki karları temizledim. Kısır yapmak için dolapta bulundurduğum ince bulgurdan birkaç avuç bulguru temizlediğim yere koydum, kahvemi içmeye devam ettim, gözüm pencerede ve kuşlarda.

Birden Karadeniz’in kıyıcığındaki o minicik köyde ve kırk yıl öncesinde buldum düşüncelerimi. Müthiş bir kar kaplamıştı köyü. Yollar kapalıydı, hoş kapalı olmasa da o zamanlar bizim yollardan günde bir iki taneden fazla araba geçmezdi ya. Dişim ağrıyordu, dayanılmaz bir acıydı. Babam da benim acıma dayanamadı “İlerideki köyde bir dişçi var, ona gidip çektirelim” dedi.

Babamın bir elinde devasa siyah bir şemsiye, diğer elinde soğuktan donmaması için elime geçirilmiş yün çorapla benim minicik sağ elim, yollara düştük. Kara kışa, uçuran rüzgara inat, iki ileri bir geri yürüyerek komşu köye gitmeye çalışıyoruz. Önce şemsiye iflas etti, ters döndü, kırıldı, sonunda da parçalandı. Bu arada ben de dizlerimi geçip, siyah lastik çizmemin içindene dolup eriyerek ayağımı sızlatan kara dişimin sızısı yüzünden katlanıyorum, ama babama belli etmemeye çalışıyorum. Sessiz akıttığım göz yaşlarım yanaklarıma ulaşmadan buzlaşıyor. Babam beni sırtına almak istiyor ama bu imkansız. Çünkü çocukluğunda geçirdiği menenjit yüzünden, zaten kendisinin ciddi bir yürüme sorunu var. Yaklaşık altı kilometrelik yolu bilmem kaç saatte tamamlayıp köye varıyoruz.

Üst kattaki balkonunda insanın ağzındaki altın dişler gibi dizilenmiş mısırların asılı olduğu, altı kerpiç, çıkıntılı üst katı tahta şirin mi şirin bir eve giriyoruz. Alt katta bir ocak yanıyor, etrafında aile fertleri oturmuş ısınıyor. Hemen beni ocağın yanına alıp ısıtmaya çalışıyorlar. Yanağımın davul gibi şiş olduğunu gören yaşlı amca durumu anlıyor, babamın durumu anlatmasına gerek kalmadan. “Oğlum koş şu bizim kerpeteni getir” diyor, torununa. Bugün herkesin alet edevat çantasında bulunan cinsten simsiyah bir kerpeten. Ocakta yanan ateş harlanıyor ve kerpeten ateşte yakılıyor, tam soğumadan da ağzıma girip içindeki dayanılmaz acıyı veren bembeyaz diş ve o zamanlar bir ağaç köküne benzettiğim kökleri is karası kerpetene yakalanıp ağzımdan dışarı çıkıyor. Acının da onunla birlikte ağzımdan çıkıp gitmesini diliyorum.

Gece yarısı köyümüze dönüyoruz. Günler sonra ilk kez sancısız bir uykuya dalıyorum. Kar devam ediyor, ağrılar sancılar kesiliyor. Babaannemin tatlı tatlı anlattığı masallar ve söylenceler ocak başındaki günleri renklendiriyor. Dışarıdan kuşların çığlıkları geliyor. Kuşlara yem koymak için evin önündeki bahçede karı temizleyip küçük küçük boşluklar açıyoruz. Evlerde kapalı olan çocuklara oyunlar yetmez oluyor. Kuş tutmaya karar veriyoruz. Babaannemden de yeni oyunumuz için destek alıyoruz.

Babaannem elinde bir sopa, kalbur ve kınnap ile geliyor. Bahçede açtığımız boşluğa önce bir avuç buğday koyup üzerine kalburu kapatıyoruz. Küçük giyotin çerçevelerden uzattığımız kınnabı bir sopaya bağlayıp kalburun altına yerleştiriyoruz. Koşarak eve geçip sedire kurulup, bekliyoruz başlamaya; ben, küçük kardeşim ve bizimle çocuk olan babaannem.

Yemleri gören serçeler geliyor önce, minicik gövdeleri ip gibi bacaklarıyla. Daha sonra onlardan biraz daha irice ve renkli gagası ile karatavuklar geliyor ve serçeler kaçıyor. Benim elim kınnapta gözüm kuşlarda. Telaşımdan kınnabı oynatıyorum sopadaki titreme kuşları kaçırtıyor. Başarısızlığım ağlama nöbetine dönüşüyor.

Bu defa bizim büyük çocuk kınnabı tutuyor, bağ bahçe ve ev işlerinden nasırlı elleriyle. Yeniden gelen kuşları kalburun altına esir ediyor. Göz yaşlarım mutluluk belirtisi olarak yanaklarımda donuyor. Hemen evden dışarı fırlayıp kuşları alıyoruz; biri benim, diğeri küçük kardeşimin oluyor. Ellerimizden kurtulma çabaları boşuna. Onları ısıtmalıyız, bizim kuşlarımız olmalı onlar, elimizden kurtuluşları yok. Minicik ellerimiz yeterli olmaz onları ısıtmaya, koynumuza sokuyoruz, bu defa babaannem “kuşları öldüreceksiniz” diye kızıyor. Kalburu alıp ocağın yanına getiriyor, içine biraz yem koyup kuşları içine kafes misali yerleştiriyor.

Birkaç gün sonra babam kahveden geliyor. “Balıklar karaya vurmuş” muştusu ile. Söylendiğine göre kar erimiş, balığın kulağına kaçan kar suyu yüzünden balıklar sersemlemiş ve karaya vurmuşlar. Çocuklar için yeni bir oyun başlıyor, aileler için bir ekmek kapısı açılıyor. Yirmi ve on kiloluk yağ telekelerinin ağızları açılıyor. İnce bir odun, tenekenin içine iki yanından çivilenerek kova benzeri taşıma aracına sap yapılıyor. Yaşlı, genç, çoluk, çocuk; herkes elinde bu tenekelerle deniz kenarına koşuyoruz. Deniz kenarı adeta balık hali, üstümüzde martıların çığlıkları, tenekeler aldığınca ve taşıyabileceğimiz kadar rengarenk balıkları tenekelere doldurup evlere dönüyoruz. İstavritler hemen temizlenip kızartılıp yeniliyor. Palamutlar iri dilimler halinde kesiliyor, bir süpürge teli ile kılçığın içindeki kan akıtılarak temizlenip, yıkanıyor ve cam kavanozlara aralarına defne yaprakları konularak tuzlanıyor. Onlar daha sonra sofralarımızı salata ya da köy fırınlarında pişirilerek hazırlanan leziz yiyecekler olarak süsleyecekler.

Bir de o zamanlar adını bilmediğim, bugün ise zaten denizlerimizde nesli tükenmiş olan; iri, mavi ve kırmızı benekli balıklar vardı. Onları ne yaptığımızı anımsamıyorum.

Kırk yıl öncesinin bu oyunlarını bugün hangi çocuklar oynuyor diye düşünürken iki yıl öncesine gidiyorum.

Bir yaz günü, pırıl pırıl bir hava. Babam yetmiş altı yaşında, hastalığı nedeniyle evden dışarı çıkamıyor. Yaşlı bir çocuk olmuş. Evimizin eski güzel yapısı son yıllarda yapılan tamiratlarla her geçen gün bozulup, bir ucubeye dönmüş adeta. Giyotin camlar atılmış, yerine devasa Pimapen çift camlar konulmuş. Bu camlar dışarıdan bakınca ayna gibi görünüyor. İki yeğenim ellerinde bezden yapılıp içi pamukla doldurulmuş bir şilte, üzerinde minicik bir yastık ve örtü ile “Teyze bak biz ne bulduk” diye babamın odasına geliyorlar. Örtüyü kaldırıyorlar, oyuncak yatakta rengarenk bir kuş ölüsü.
“Biz bunu dedemle üç gün önce bulduk” diyorlar.
Yine havanın çok güzel olduğu bir an zavallı yalıçapkını bizim camın ayna etkisi yüzünden cama çarpıp ölmüş.
“Çocuklar üç gündür ölü olan kuşu evde niye tutuyorsunuz, kokar” diyorum.
“Teyze, ama dedem bize teyzen gelene kadar bu kuşu kediden uzak tutun” dedi.
“Biz de ona iyi bakarsak iyileşir diye seni bekledik” diyorlar.
Sonra babam kuşu ben gelene kadar bekletmelerini istemesinin sebebini anlatıyor.
“Daha önce hiç böyle renkli bir kuş görmedim, acaba bu ne kuşudur?” diyor.
Açıkçası ben de bilmiyorum, ama birden anımsıyorum National Geographic’deki bir reklamda bu kuşun benzerini görmüştüm. İstanbul’a dönünce Fatih Orbay yönetiminde hazırlanmış olan “Türkiye’nin Kuşları” CD’sini VCD’ye yerleştirip izliyor ve bu kuşun bir yalıçapkını olduğunu öğreniyorum.
Babama telefonla adını bildiriyorum, sorusunun yanıtını bulmasına çocuklar gibi seviniyor.

Birden içimden renkli bir kuş uçuyor, babamın şu anda karlarla kaplı mezarının başına konmasını diliyorum.

Bu yılın ilk karı beni böyle bir iç yolculuğuna çıkardı. Tüm yolculuklar gibi; hüzünlü, acılı, neşeli, bir o kadar da güzel...

----------------------
*) “Karadeniz’in Kıyıcığından” rahmetli değerli şair ve yazarımız Rıfat Ilgaz’ın gazetedeki köşesinin adıydı. Ben de bundan sonra yazacağım birkaç yazıya ana başlık ararken bu isme takıldım. Bu isme gönderme, ikimizin de Karadeniz’in kıyıcığında bir yerlerde doğmuş ve ömrümüzün son yıllarını yine oralarda geçirmeye karar vermiş olmamızla ilgili mi bilmiyorum, belki de. Yazıya ilk başlayanlara ne denli sevecenlikle yaklaştığını kendisiyle yaptığımız sohbetlerimizden biliyorum. Acemi bir çaylak olarak ve hoşgörüsüne güvenerek, bu ismi kendisinden kısa bir süreliğine ödünç alıyorum, eminim ki beni duyuyordur. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum!

İstanbul, 13.02.2005 – Fatma Özdirek

Berlin’den Neuss’e Birlikte Gidiş (Mitfahr)

1986 yılında 2 ay için Almanya’da bulunduğum sırada, ekonomik olarak gezmeyi düşündüğümden birçok defa Mitfahr Vermittlung (Birlikte Gidelim Ofislerini –belki buna resmi otostop da denebilir-) kullandım ve bu yolculuklardan hem çok şey öğrendim, hem de büyük bir keyif aldım. Burada birinden söz edeceğim.

Almanya otomobil endüstrisinin beşiğinden biri olmasına rağmen, oralarda bizdeki gibi kara taşımacılığı yoğun değildir; öncelik demir yollarına verilir. Bu nedenle önce tren ücretini sordum, geçmiş gün tam anımsamıyorum, ama üç aşağı beş yukarı 115-120 DM arası bir fiyat söylediler. Bu ücret bana çok yüksek geldi ve dönüş için de bir Mitfahr bürosuna müracaat ettim.

Burada Mitfahr’ın ne olduğuna bir açıklama getireyim. Bu sözcük, genel anlamda biri ile birlikte araç ile yolculuk etmek anlamını içeriyor. Almanlar her ne kadar zengin ve yüksek mevki sahibi olurlarsa olsunlar, ekonomik davranmaya, gereksiz yere para saçmamaya özen gösteren insanlar topluluğudur. Şehirlerarası ulaşımda da otoyolların sağladığı kolaylık ve zaman tasarrufu yüzünden arabalarını kullanırlar, fakat bu arada benzinden tasarruf etmeyi de ihmal etmezler. Bu da şöyle olur, aynı yöne giden bir veya birkaç kişi aynı arabada seyahat ederek, benzin parasını bölüşürler. Böylece hem benzinden tasarruf edilmiş, hem de ekonomi yapılmış, hem de yolculuk yeni tanıyacağınız bir insanla yapılacak sohbetle renklendirilmiş olur.

Benim de Berlin’den Wuppertal’e dönmem gerekiyordu. Wuppertal’e değil ama yakınında bir yere Neuss’a gidecek biri varmış, yakın sayılırdı, kabul ettim. Aşağı yukarı belirli olan benzin fiyatı üzerinden bana 28 DM düştüğünü söylediler ve üzerinde birlikte gideceğim kişinin adı ve telefonu yazılı olan bir pusula hazırlayıp elime tutuşturdular. Birlikte gideceğim kişiyi, yani Bay Cristian’ı telefonla arayıp birlikte gitmek istediğimi söyledim. Yola çıkış saati olarak gece 02:00’yi düşündüğünü söyledi ve bana uygun olup olmadığını sordu, uygun dedim. Nerede buluşabilirizi konuştuk; Mc Donald’s da buluşmak üzere anlaştık.

Peki birbirimizi nasıl tanıyacaktık. Ben; kısa boyluyum, şişmanım, gri eteğim, beyaz kazağım ve siyah bir sırt çantam var deyip kendimi tanımladım. O ise, ben de tam saat 02’de beyaz bir Mercedes Benz ile geleceğim dedi. Mercedes’i anladım da Benz’i ne oluyor pek anlayamadım. Arabalardan ve markalardan hiç anlamam da. İçimden arkadaş herhalde kamyon ile gelecek diye geçirdim, ama cahilliğimi anlamasın diye de soramadım. Gecenin bir saati nasılsa tek gelenin o olacağını varsayarak üzerinde de fazla durmadım.

Jugendherberge’den –Hadi onu da şöyle tanımlayalım, seyahati seven gençlerin, birbirini tanısınlar ya da tanımasınlar; en az iki, bazen on ve üzerinde kişi de olabilir, aynı odalarda bir arada konakladığı ucuz oteller. Bunlara İngilizce’de Hostel deniyor- sabah bavulumu alıp ayrıldım ve Doğu Berlin’e geçtim. Bütün gün Doğu Berlin’i gezip akşam Batı Berlin’e döndüm, biraz da oralarda dolaştım, yorgunluktan ölüyorum. Saat 24 civarı kendimi Mc Donald’s a attım.

Yarım saat bir şeyler yiyip içtim, biraz kitap okudum, sıkıldım mektup yazmaya başladım. Halen sıkıntıdan patlıyorum, beklemek ne berbat şey. Bu arada Almanya’yı bilenler bilir gece hayat genellikle sakin geçer. Buraya da artık müşteri gelmez oldu, çalışanlar ciddi bir temizliğe başladılar.

Temizlik işçisi, çocuk yaşlarından yeni kurtulmuş bir zenci, belli ki onun da canı sıkılıyor, temizliği dans ederek, önümde reveranslar yaparak oyuna çeviriyor. İşi bitince elinde bir çiçek ile yanıma gelip, yazdıklarımı merak ettiğini söyledi. Birlikte oturduk; mektubumdan, elimdeki kitaptan, Doğu Berlin’den, Berliner Esamble’den, Brecht’den, Nazım’dan, onun Afrika’sından konuşmaya başladık; artık zaman su gibi akıyordu. Bu arada zenci arkadaş Türkçe’ye de merak sardı, birkaç Türkçe cümleyi komik bir şekilde tekrarlayıp duruyor. Bizim Batı Afrikalı zenci ile kısacık zamanda can dost olduk, öpüşerek vedalaştık.

Aceleciliğimden, saat 01:50’de artık benim yoldaş gelir deyip, kapıya yöneldim. Kapıda beklemeye başladım, tam 10 dakika sonra 10 m uzağımda külüstür, kirli beyaz bir Mercedes otomobil durdu ve içinden iki kişi indi. Birincisi bir bayan ve görülmeye değer güzellikte, vallahi bizde onu görseler hemen artist yaparlar. O kadar güzel ki yeteneği olmasa bile nasıl olsa ona bakmaktan kimse ne yaptığına bakmaz. Onun yanındaki de ne! Yüzü kız, vücudu erkek, inanın hayatımda bu kadar güzel bir yüz görmedim. Lepiska gibi kulak hizasında küt kesilmiş kumrala yakın saçlar, mini minnacık bir burun ve ağız, pürüzsüz bir cilt ve ince bir erkek vücudu. Herhalde bunlar değildir benim yol arkadaşlarım diye düşünüyorum, ama ikisinin güzelliklerinden de o kadar etkilendim ki onlara bakmadan edemiyorum. Komik bir “Fatma” seslenişiyle yanıma geliyorlar. Kendimi nasıl tarif etti isem hemen tanıdılar, kırk yıllık dost gibi selamlaşıyoruz, bir sarılışmadığımız kalıyor.

Beni arabaya buyur ediyorlar, tanışma faslı başlıyor. Benim birlikte gideceğim kişi Cristian, bu yakışıklı genç imiş, yanındaki Dünya güzeli hatun da sevgilisi. Delikanlı coğrafya, sevgilisi tiyatro okuyorlarmış, bu yıl okulu biteceklermiş vs. vs. Ben de kendimi tanıtıyorum.

Cristian “sevgilimi eve bırakalım, ondan sonra biz yola devam edelim” diyor, “peki” diyorum. Şimdi adını da unuttuğum bu güzel kızın evi, git git bitmez bir yolda; sonunda eve varıyoruz. Beyoğlu’ndaki apartmanlara benzer, eski güzelliğini yitirmiş ama mihrap yerinde duruyor cinsinden, geniş ve yüksek bir bina, binanın girişteki bir dairesinde oturuyor hatun. Beni eve de buyur ediyorlar. Devasa kapıdan içeri giriyoruz. Binanın holleri Amorcord filminin afişleri ile süslü, hatunun dairesine yöneliyoruz, kocaman bir odadan oluşuyor, giriş kapısına iç çamaşırlarını asmış, söylemesi ayıptır her şey meydanda. Ortada kocaman bir yatak, nerede ise beş kişilik. Oturmam için beni yatağın üstüne buyur ediyorlar, civarda koltuk, sandalye gibi şeyler namevcut. Çaresiz edeplice hanım hanımcık, ama ürkek bir kuş gibi yatağa ilişiyorum. Çevremi izledikçe beni bir panik alıyor, acaba buranın yüksek kaldırımına mı düştüm diye. Bu arada da beni niye eve aldılar, arabada beklerdim, acaba niyetleri kötü mü diye içim içimi yiyor. Ne de olsa ben bir köylüyüm ve de böyle görüntülere alışık değilim.

Uzun etmeyelim neyse ki çocukların hiçbir kötü niyeti yokmuş, sadece benim görüş açımı genişletiyorlarmış! Yani onlar gayet normal davranıyorlar, ben orman köylüsü olduğum için panikliyormuşum. İki sevgili öpüşüp koklaşıp vedalaşıyorlar, biz de sonunda Cristian ile yollara düşüyoruz.

Sürücümle yol boyu tiyatro, şiir, siyaset, coğrafya, vs. hakkında konuşuyoruz. Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya geçiyoruz ki, takır tukur güç bela ilerleyen arabamız sonunda gitmez oluyor. Çalışıyor ama gitmiyor, arabayı itmek gerekli. Ben iteyim diyorum, Cristian kabul etmiyor. Sen para verdin olmaz ben çalıştıracağım diyor. Bir ayağı yerde bir ayağı arabada uğraşıp duruyor.

Araba çalışıp yeniden yola koyulunca yaptığımız konuşmadan, bu arabanın dayısına ait olduğunu ve araba ömrünü doldurduğundan, Alman kanunlarına göre de bu emektarın bir çöplüğe atılarak ölüme terk edilmesi gerektiğini, bizim Cristian’ın da bununla görevlendirilmiş olduğunu öğreniyorum. Çocukcağız bu emektardan son bir hizmet alıp, beden de harçlığını çıkartmak amacındaymış.

Neyse sonunda Neuss’a varıyoruz, ben ücreti ödüyorum, Cristian ile helalleşip kendi yollarımıza gidiyoruz.

Yol ve yolculuklarınız aydınlık olsun ve anılarınız sizi daima gülümsetsin!


İstanbul, 24.01.2004, 21:00 – Fatma Özdirek

Salı, Mart 28, 2006

Sufi dosta.....
















İstanbul, 03.05.2005 - Fatma Özdirek

Ultrason Odasındaki Deniz Feneri

Özel bir hastanenin ultrason odasına giriyorum, yarı aydınlık bir oda. Önceden hazırlıklı gelmiştim, üzerimde metal bir şey yok. Görevli “Belden üstünüzü soyunun” diyor, soyunuyorum. “Şimdi yatağa sırt üstü uzanın ve bu örtüyü de üzerinize alın” diyor, alıyorum. “Biraz sonra doktorunuz gelecek” diyor, bekliyorum. Gözlerim tavanda, aklım karma karışık.

Eskiden ebeveynlerimiz kara derili bayan dostlarımız için “arap bacı” derdi. Onlardan genç bir bayan giriyor odaya, beyaz önlüklü. Kapıyı kapatıp, “ben doktor Z.” diyor, adını anlamıyorum, “ben de F.Ö.” diyorum, nerede ise “ben de hasta F.Ö.” diyecekken, ama hasta değilim ki. “Kaç yaşındasınız?” diyor, “47” diyorum. Genelde cenin pozisyonunda yatar, otururum. Sırt üstü yatmanın gerginliğindeyim, doktor da farkında sanırım. “Eğer daha rahat edecekseniz ayaklarınızı toplayabilirsiniz” diyor, topluyorum. “Şimdi boynunuza jel sürüp durumu izleyeceğiz” diyor. Buz gibi jel ve ultrason aletinin görüntü alıcısı boynuma değince ürperiyorum, kasılıyorum, gıdıklanıyorum; gözlerimi kapatıyorum. Ama buna biraz sonra alışıyorum, boyun masajı gibi geliyor.

Zaman akıp gidiyor, oysa bana nerede ise durmuş gibi geliyor. Gözlerim kapalı, boynumun koordinatlarını çıkarmaya çalışıyorum. Yukarıdan aşağıya 10, sağdan sola 10-12 cm’lik mesafede, ne kadar zamandır dolaşıyor bu alet? Birkaç dakika, belki birkaç saniye kapalı kalan gözümü açıyorum. Loş ışıklı odada gözlerimi sağa çeviriyorum, radyoloğun kara teninde daha da bir beyaz görünen göz akı ve içinde kapkara gözbebekleriyle karşılaşıyorum. Niye zaman bu kadar uzuyor, sıkılıyorum; yoksa farkına varmadan bilinmezlik korkusu mu dağlıyor yüreğimi?

Zaman geçiyor, ama bana geçmiyor gibi geliyor. Zaman, ışık ve göndermelerle bir oyun başlıyor, beynimin kıvrımlarında. Elimde olmadan göz kapaklarım ritmik aralıklarla kapanıp açılıyor. Gözüm tam üzerimdeki ampule sabitlenmiş durumda. Gözümün açılıp kapanmasıyla ampulden yayılan ışığı deniz fenerine benzetiyorum.

Deniz feneri, çirkinimi çağrıştırıyor önce. Çünkü deniz fenerlerine bayılıyor. Arkadaşlarım ona uzak ülkelerden deniz feneri kartpostalları yolluyor, ben rastladığım deniz fenerlerini onun için fotograflıyorum, maketlerini satın alıyorum. Sonra teninin karaya yakın olmasını ve “Teyze ben beyazlamak için beyaz peynir yiyorum her sabah” deyişini anımsıyorum, yeniden doktoruma kayıyor gözüm. Çocukluğumuzda arap bacılarımızı görünce, onlara “gece feneri” dediğimizi anımsıyorum, utanıyorum, ama gülmeme de engel olamıyorum. Doktorun gözlerinde soru işaretleri görüyorum, ama o gülmüyor, hatta gergin diyebilirim. Allahtan bu alet boynumda geziniyor, kafamda değil; kafamda geziniyor olsaydı neye güldüğümü de anlardı diyorum, kıpkırmızı oluyorum. Bazı şakaların nasıl kaka olduğu, içimi acıtıyor. Osmanlı döneminde Afrika’dan gelenlerin kaçıncı kuşak çocukları bunlar. Neden onlara arap diyoruz bilmiyorum, oysa onların ne güzeldir tenlerinin renkleri. Çoğumuz o renge ulaşmak için güneş altında, solaryumlarda ne kadar zaman ve paralar harcıyoruz.

Deniz fenerlerine genellikle beyaz renk hakim olur, onunla birlikte daha çok siyah kullanılır, çok azdır diğer renklerde deniz fenerleri. Uzaktan ilk seçilen renk beyaz mıdır?

Fener, deniz fenerleri… Gemiciler için ne anlam taşır bilemem. Okurum ama yaşadığım gibi algılayamam. Benim için ise yanıp sönen ışık; aydınlık, umut, kayboluş/buluş… Işık; bilgi ışığı, karanlığın aksi… Umut; en güzel duygu… Kayboluş/buluş; kaybetme, bulma, yeniden kaybetme, ama yeniden bulacağını bilme umudu.

Ne kadardır dolanıyor bu alet boynumda, gözlerim açılıp kapanıyor, deniz fenerinin ışığı bir görünüp bir kayboluyor.

Yeniden doktoruma bakıyorum. “Ne kadar uzun sürdü bu işlem, neler görünüyor?” diyorum. Doktorum biraz daha sabretmemi istiyor.

“Yar gider, yaren kalır” sözü geliyor aklıma. Keşke şu anda yanımda biri olsaydı. Yari mi yareni mi? tercih ettiğimi soruyorum kendi kendime. Yaren de olabilen yarin yanımda olmasını istediğimde karar kılıyorum.

Daha bir ay önce Şile fenerindeydim. Gündüzdü, yanımda yarenlerim vardı, hem fiziki hem de düşünsel. Gece ışığını, gündüz mimarisini ayrı severim bu fenerin. İlk kez tanık oluyorum, fenerin altındaki Karadenizin bu durgunluğuna. Onlarca metre aşağıda denizin içindeki taşları parlak renkleri ile görebiliyorum. Bir dost da bu feneri çok severdi diye düşünüyorum ve onun “Fener ve Granit Geceler”i geliyor gözümün önüne. Varlığı ve yokluğu arasında bir karara varamadığım Tanrıdan ona yardım etmesini diliyorum. Farkında olmadan onu onun selamı ile selamlıyorum, “Huuu!”, elim göğsüme gidiyor. Doktorum “Efendim” diyor. “Bir problem mi var, neden bu kadar uzun sürdü bu işlem?” diyorum. O da “Bir şeyler var, ölçüm yapıyorum” diyerek yanıtlıyor beni. Birden gözüm kararıyor. Işığı arıyorum, buluyorum.

Bir hafta önce yeniden Şile’deyim. Fenere birkaç yüz metre uzaklıktaki hastanede. Annem, anacığım; gözüm kararıyor, midem bulanıyor durumunu düşününce. Günde üç paket içtiğim sigara yüzünden sık sık dışarı çıkıyorum, gece. Fenerin ışığı bana ulaşıyor, mercekler elverdiğince. Işık kaybolunca korku, ışık bana ulaşınca umut. Işığı görmek bir dostun elini tutar gibi ona tutunmak istiyorum, ışık görününce dost sıcaklığı yayılıyor içime, fener yarenim oluyor. Anamın yanına koşuyor, minicik nasırlı ellerini tutup seviyor, kokluyor, öpüyorum. “Anneciğim, fener ışığı ile sana selamını gönderdi” diyorum. Sesimi algılayıp, bana gülümsüyor. Aydınlanıyor dünyam. Ertesi gece annemi bir arabaya koyup köyümüze yollanıyoruz, fenerin ışığı sallanan el oluyor ardımızdan.

Ultrason çekiminin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, belki yarım saat, belki kırk dakika. Ama bana saatler sürmüş gibi geliyor.

Sevdiğim fenerler geçit yapıyor önümde. Gemicilere yol gösteren, onların dostu olan deniz fenerleri, gezginliğim boyunca sahillerde rastladığım. Fenerler gibi beni aydınlatan, umudumu diri tutan dostlarım. Ufkumu genişleten sanatçı dostlarımın beyinlerindeki fenerden bana ulaşan ışık...

“Artık kalkıp giyinebilirsiniz” diyor doktorum. “Nedir sonuç” diyorum. “Raporunuzu yazacağım, birkaç saat sonra gelip alabilirsiniz” diyor.
Bugün ve sonrasında bana düşen beklemek…


İstanbul, 08.10.2004 - Fatma Özdirek

Pazartesi, Mart 27, 2006

Tayland - Kamboçya Güncesi -3-

22.03.2005 - Phnom Penh - Bangkok

Sabah saat beşte uyandım. Bir şeyler atıştırıp çıktım. Bahçenin demir kapısı kilitli. Kapıdan, faturayı görmeden bırakmıyorlar. Oysa ben faturayı nereye koyduğumu bulamıyorum. Sürücü gelmiş, bekliyor. Bir şekilde, içeriden ödeme yaptığımı öğrenip kapıyı açtılar da çıkabildim.

Victoria Monument’in (Viktoria anıtı) yanından sahile gittik. Oldukça kalabalık bir grup taichi (Asyalılara has müzik eşliğinde meydanlarda yapılan sabah jimnastiği) yapıyor. Hareketlerinden balet olduğunu sandığım bir genç de grubu yönetiyor. Nehre indim. Buradaki grubun çoğu Müslüman. Onlarca tür balıkları temizleyip, satışa hazırlıyorlar. Gün doğumu yine ilginç olmadı; bu defa da, güneşi görmeme bulutlar izin vermedi. Ama ben çılgınlar gibi fotograf çektim. Burada yaşam bambu sandallarda sürüyor. Üstü minik bir tente ile kaplı sandalların içinde akü ile kullanılan televizyon bile mevcut. Biraz sonra bisikletli ekmekçi geldi. Eh yaşamak için daha başka ne gerekir!..

Havaalanına gitmek için yola çıktık. Trafik oldukça yoğun. Cyclolara, bir kamyon boyutunda, rengarenk boş bidonlar yüklenmiş, taşınıyor. Sanırım bir işliğe götürüyorlar. Yazık ki, motorun üstünden fotograf çekmeyi beceremedim. Uçağı kaçıracağım diye, inip vakit kaybetmekten de korktum. Sonunda alana vardık. Küçücük bir yer... Üç günlük birlikte seyahatin sonunda nerede ise bir dosta dönüşen Versarin’e ücretini ve bahşişini verdim. Sarılarak vedalaştık.

Güvenlikten geçip alana girdim. Girişte olduğu gibi, çıkışta da fotograflarım çekildi. Uçağa giderken, 25 Dolar ödememi istediler. “Girişte 6 Dolardı, şimdi niye 25 Dolar?” diye itiraz edecek oldum, “O zaman sizden yanlış almışlar.” dediler.

Yukarıda sigara içilen bölüm varmış, hemen oraya koşturdum. Alanda sadece iki Free Shop var, onlara baktım. Oldukça güzel el dokumaları ve deri ürünler satılıyor. Dokuz numaralı uçağa geçiş kapısında, uğurlanmakta olan bir Lama ve ardındaki dört kişi, yerlere kadar eğilerek selamlaşmalar... Kral hazretleri olduğunu yine geç fark ettim. Ama bu defa, arkasından çekilmiş de olsa, bir kral fotografım oldu.

Kentlerde yiyecek ve giyecek ne kadar ucuz ise, havaalanında da o kadar pahalı. Tapınakların girişinin de oldukça pahalı olduğunu düşünüyorum. Ama buraların bakımı, temizliği ve korunabilmesi için, bu da gerekli düşüncesindeyim. Zaten tapınakların çoğunda bakım ve kazı çalışmaları var.

Her şehir ve ülkeden ayrılırken olduğu gibi, içime yine bir hüzün çöktü. Kamboçya, muhteşem Angkor Wat, Tonle Sap ve kalıntılarının bile insanın tüylerini ürperttiği Ölüm Tarlaları ile adeta beynime kazındı. Bu ülkeye defalarca gelmekten bıkmayacağımı düşünüyorum.

Pır pır uçağımız zamanında kalktı. Bu kez önde oturuyorum. Camdan dışarıyı izleme şansım var, fakat bu kez de bulutlar görüşümü engelliyor. Müthiş acıktım. Sosisli poğaça benzeri bir şey verdiler, yiyemedim. Yanında minicik bir kek vardı, onu da su ile zorlukla yutum. Uçağın içi yol boyunca dumanlı ve sisli vaziyette, Bangkok’a vardık. Kuşbakışı Bangkok’u izliyorum. Cetvelle çizilmiş gibi yollar ve kanallar çok keyifli görünüyor.

Tayland’a giriş için uçakta verilen formu doldurmuştum. Girişte bunu kaşeleyip, pasaporta zımbaladılar. Alanda otobüs beklerken paket turlara baktım. Bir otelde kalmadığın sürece çok pahalı. Otellerde kalmaksa bana pahalı geliyor. Örneğin; trekkingi bir otelde kalarak yapmak istersem 20 Dolar, kişisel olarak yapmak istersem 120 Dolar. Otel ile anlaşayım desem, en ucuz otel 30 Dolar. Uzun süre A2 numaralı Banglumphu otobüsünü bekledim. Trafik yine korkunç.

Soi Rambuttiri’de duş ve tuvaletsiz bir oda için, 280 Baht’a Swasdee otellerinden biriyle anlaştım. Bunlardan burada altı tane var ve her birinin fiyatı ve sınıfı farklı. Duş alıp, şehri dolaşmaya başladım. Daha çok Grand Palace ve Wat Po civarında vakit geçirdim. Wat Po’da çeşitli Buda heykelleri bulunduğu gibi, 46 metre boyunda ve 15 m yüksekliğindeki, tuğla ve alçı ile yapılıp sonradan altın varak ile kaplanmış en büyük (gerçi bana Ayuthaya’daki daha büyük gibi görünmüştü) ‘Yatan Buda Heykeli’ de burada. Ayak tabanında, gerçek Buda’yı simgeleyen 108 değişik uğurlu işaret (lakşana) sedef ile betimlenmiş. Buranın bir tapınma yeri olarak geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanıyormuş. Stupa ve tapınakların renkli mimarîsi de göz alıcı.

Günbatımını görüntülemek için, Chao Phraya Nehri’nin doğu yakasında bulunan meşrubat fabrikasının otoparkı çok uygundu. Çünkü burada olunca, güneşi Temple of Dawn’ın (şafak tapınağı) üzerinden batırmak hoş olacak düşüncesindeydim. Ben burada beton bahçe çitinin üzerine tünemiş beklerken, gelen geçen halime gülüyordu. Dijital makinenin ayarlarını beceremiyorum. Gün batımı da sis yüzünden keyifli olmadı.

Fotograf çekmek için iyi bir açı ararken, nehir üzerinde güzel bir kafe görmüştüm. Orada oturdum. Sigara ve expresso eşliğinde, nehirden uçarcasına ya da salınarak geçip giden taşıtları keyifle izledim.

Chao Praya Nehri Bangkok’un ortasından geçiyor. Nehrin doğusunda kalan kent merkezini ise, ortasından geçen demiryolu ikiye ayırıyor. Eski Bangkok’un bulunduğu Ko Ratanakosin, demiryolu ile nehir arasında. Demir yolunun doğusunda kalan bölge, genellikle yüksek binaların bulunduğu Yeni Bangkok. Nehrin batısında kalan bölge ise, Bangkok’tan önce on beş yıl ülkenin başkenti olan Tanburi bölgesi. Tanburi, bugünkü gecekondulaşmaya rağmen, eski dokuyu da koruyor.

Günümüzde Tayland’ın yönetimi, parlamenter sisteme dayalı meşruti monarşi. Kraliyet ailesi, ülke birliğinin ve geleneklerinin simgesi olarak kabul ediliyor. Soya bağlı olarak başa geçen kral, anayasa uyarınca devlet başkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı. Ülke anayasası sınırlı bir demokrasiye yer veriyor. Geçmişte ülke idaresine sık sık müdahalede bulunan ordunun, yönetimde büyük bir ağırlığı var.

Güneydoğu Asya’da geniş bir alana yayılmış olan Day halkları içinde sınıflandırılan Taylar, nüfusun yüzde 53’ünü, Laolar yüzde 27’sini ve Çinliler yüzde 12’sini oluşturuyor. Khmerler, Malaylar, Hintliler, Monlar, Karenler, Semanlar ve Cao Namlar ise azınlıkları oluşturuyor. Nüfusun yüzde 94’ü, resmi din olan Budizme bağlı. Dinsel azınlıkların başında Müslümanlar, Hindular, Sikhler ve Hıristiyanlar geliyor. Nüfusun önemli bir kesimi Bangkok ve çevresinde yaşıyor.

Wat Ratchabopnit’in yanındaki bir bahçede, beşi erkek biri kadın altı kişinin eskrim çalışması yaptıklarını gördüm. Bahçe sık demir çitlerle çevriliydi. Çitlere tırmanıp fotograf çekmek için uğraşırken, sivri uçların vücuduma saplanmasından da korkmuyor değildim. Ama kılıcı görünce yüreğime saplanıp kalan acısı daha baskın geliyordu.

Khao San Rd’a dönüp paket turlar için araştırma yaptım. Chiang Rai ve Chiang Mai için iki günlük tur var. Ama o kadar uzun yol iki gün için gitmeye değmez. Sonunda üç günlük bir Chiang Mai trekking turu bulup, 1800 Baht’a anlaştım. Yarın 18.00’de gelip beni otelden alacaklar.

Oteli binbir güçlükle buldum. Klima çalışınca, kalın giysime rağmen donuyorum. Klimayı kapatınca da odada durulmuyor. Çaresiz klimayı kapattım. Hiç değilse hasta olma riski yok.

23.03.2005 – Bangkok – Chiang Mai

Epey geç kalktım. Klima kapalı yattığım halde, boğazım çok kötü. Sırt çantamı emanete bırakmak istedim, 10 Baht. Resepsiyonda oturup bir kahve içtim, 25 Baht. Keşke bir şeyler atıştırmasaymışım. Burada oldukça güzel kahvaltı seçenekleri varmış. Ben de bazen ucuz olsun diye sefil yerlerde konaklamaktan bazı şeyleri ıskalıyorum.

Wat Po’ya doğru yürümeye başladım. Yeğenlere uçurtma almak istiyorum. Onlarca tür uçurtma var; kağıttan, sentetik kumaştan, naylondan... Kelebek, yarasa, uğur böceği, örümcek, çiçek vs. şeklinde. Fiyatlar ise 30 Baht ile 600 Baht arası. Hiç de fena değil, ama nasıl taşıyacağım.

Daha sonra merkeze dönüp, bir tuktukcu ile anlaşarak, Wat Benchamabophit’e (Marble Tapınağı) gittim. Etkileyici bir mekan... Turuncu kumaşlara sarınmış Lamalar, yemyeşil bahçede dolaşıyor. Bahçenin içinde bir kanal, kanalda kocaman nilüferler, minik plastik bir kayık ve içinde çocuklar, süslü köprüler... Mekân ve çevre sade, ama bir o kadar da renkli ve sevimliydi.

Dışarı çıktım, hayvanat bahçesini arıyorum. Yine şirin kanallarla, çiçekli, tarhlı yollar ve dönellerde devasa boyutta kral ve kraliçenin sade fotografları. Oldukça uzun bir aramadan sonra, hayvanat bahçesinin kapısını bulup, içeri girdim. Ortadaki gölcük etkileyici. İçinde pedallı kayıklar, onlarca okuldan gelmiş rengarenk formaları ile öğrenciler, öğretmenleri… Yuva çocukları da getirilmiş, bunların yanında öğretmenlerden başka hemşireler de var. Hayvan çeşitliliği açısından, burayı yeterli bulmadım.

Sıcak ve açlıktan başım dönüyor. Soya filizi kavurması yiyeyim istiyorum, ama yapmıyorlar. Ben soya filizlerine, soya filizleri bana bakıp duruyoruz. Tavuk buduna fit oldum, ona da tuz vermiyorlar. Tuz sosun içindeymiş, ama kokusundan yemem mümkün değil. Diğer sosu deniyorum, o da şekerli. Sonunda gözüme bir yerde tost ve ekmekler ilişti. Bu ekmekler hayvanlar içinmiş. İki adet tost dilimi kızarttırdım. Hafif şekerli ama olsun, artık onlarla idare edeceğiz. Birini yiyip, diğerini zulaya attım.

Uzakta, İngiliz mimarîsi tarzında, büyük bir yapı görülüyor, bu Anantasamakhom Throne Hall. Ona ulaşmaya çalıştım. Yemyeşil ve bakımlı bir bahçeye sahip. Fil Müzesi’nin yanından geçip, Vimanmek konağına gitmeye çalışıyorum, yorgunluk ve sıcaktan ölmek üzereyim. Zaman problemi de var. Yol uzayınca, vazgeçip şehir merkezine dönmek için tuktukcu aramaya başladım. Bizdeki gibi turist fiyatı söylüyorlar. Neyse... Buralı bir hatun yardımcı olup, fiyatı 30 Baht’a düşürdü. Ben de böylece, VII Rama Köprüsü’nün yanına yorulmadan gittim.

Sabahları hava nedense hep sisli oluyor. Fotograf için iyi bir ışık olanağı bulunmuyor. Ben de teknelerle Chao Phraya Nehri’ni gezdim. VII. Rama Köprüsü’nün yakınındaki 15 numaralı iskeleden expres tekneye binip, neredeyse ana kentin bitimine kadar gittim. Fiyatı 8 Baht. Hem ucuz, hem de yerel halkla birlikte oluyorsun. Özel teknelerin saati 900 Baht’tan başlıyor. Ama pazarlıkla fiyatı indirmek mümkün. Expres ile tek yön zaten yaklaşık bir saat sürüyor. Tekneler ince ve uzun, yanlarında naylon tente var. Zira yanınızdan başka bir tekne geçerse, dalgasından sular içeri doluyor. Bu teknelerle seyahat oldukça pratik ve keyifli. Teknelerle dolaşırken, karşı kıyıda Phra Pok Kloa Köprüsü’ne yakın bir cami gördüm. Bir ara oraya da gitmeliyim, ama bugün olanaklı değil. Belki trekkingden döndükten sonra...

Silom & Patpong bölgesinde biraz dolaştım. Evlerinin altında, hamaklarda ya da yerlerde uzanmış, kedi-köpeğiyle yatan ya da masaj yapıp/yaptıran insanlarla sohbet ettim. Şehrin bu bölgesinde çok yüksek ve büyük binalar var. Ama şehir merkezinden daha sakin. Tıpkı bizdeki gibi, her şey ve her yer karma karışık. Saat 16:20’deki bot ile geri dönerek, 8 numaralı iskelede inip, uçurtmacıların yanına gidip, onları izledim. Uçurtmaların gökyüzünde süzülüşü bana özgürlük ve mutluluk duygusu veriyordu.

Saat 17.00’de otele döndüm. Çantamı alıp, kendime bir kahve söyledim. Kahvemi yudumlarken, tavandan başıma, başımdan dizime, dizimden de yere 10 cm civarı bir kertenkelecik düştü. Yerimden zıpladım. Allah’tan saçım uzun değil, tutunamadı. Meğer tavan kertenkele doluymuş. Korktuğumu anlayan çocuklar, diğerlerini de üzerime düşürmeye çalışarak benimle şakalaştılar. Saat 18.00’i geçiyordu, tur şirketinden gelip beni otelden aldılar. Arkamda büyük sırt çantası, omzumda asılı fotograf çantası, elimde küçük sırt çantam... Yarım saat yol yürüdük otobüse ulaşmak için, ya da üzerimdeki ağırlık yüzünden bana öyle geldi.

Otobüste ön koltuklar dolu, ikinci sıraya yerleştim. Kalabalık değil, tek tek oturulabilir. Önde olup yolu izlemek isterdim, ama olmadı. Camlar yüksek, arabanın önünde minicik bir tapınak, çiçek ve Buda heykelleri dolu. Hatta Buda’nın yiyecekleri bile konmuş.

Trafik yoğun. Dümdüz arazide, muntazam yollarda, Bangkok’un 700 km kuzeyindeki Chiang Mai’ye doğru ilerliyoruz. Bilet diye elimize tutuşturulan kâğıtları otobüse binince alıyorlar. Fazla dayanamayıp, ikili koltuğa uzanarak uyudum. Otobüsün kliması yüzünden uykum sık sık bölündü, titreyerek uyandım. Havalandırmayı naylon poşetlerle kapadım ama faydasız. Donmak üzereyken, molalardan birinde bagajdan eşyalarımı almak aklıma geldi de biraz rahatladım. Boğazım berbat, ağrıyor.

Sık sık verilen molalardan birinde, tusunami için yardım toplayan üniformalı birilerine rastladım. Bu arada her molada ozonlanmış sudan alıyorum. Hem ucuz hem de tek şekersiz içecek. Yiyecek bir şeyler arıyorum, ama nafile. Benzin istasyonunun marketinde, bir ara ayçekirdeği gördüm. Tam da bizdeki gibi paketlenmiş. Ne yazık ki, o da şekerli.

24.03.2005 - Chiang Mai

Sabah 6’ya doğru Chiang Mai’ye vardık. Bir benzin istasyonunda, bizi alacak kişiyi bekliyoruz. Taksi dedikleri Skoda geldi. Üste bagajlarımız, arkasına 14 kişi doluştuk. Müthiş güzel bir yoldan şehir merkezine doğru gidiyoruz. Trafik soldan ya, sağımız geliş yönü. Ortadaki tarhlarda bir tek siyah ve mavi rengin bulunmadığı, akla gelebilecek her renkte begonviller, yaklaşık bir metre boyunda budanıp, ağaç haline gelmiş; tamamı çiçekli. Aralarında her dört beş metre aralıkla dikilmiş iki metre boyunda, iğne yapraklı, lotus kozası şeklinde kesilmiş, yemyeşil, ağaçsı bir bitki... Havaalanından şehre kadar yol böyle sürüyor. Arabadaki ezilme büzülmelere, çiçeklerin etkisi ile aldırmıyorum. Anayoldan sapıp, daracık bir sokaktan, bir tapınak önünden geçerek, Changmai Inn pansiyona vardık. Bizi nescafe ile ağırladılar. Sevdiğim tat, mutluluk verdi. Biraz kahve reklamı gibi oldu ama, ne yapayım. İnsan günde üç paket sigara birkaç tas da kahve içme alışkanlığına sahip olunca!…

Dağ yollarına düşmeden önce kısa bir süremiz vardı. Bir şehir haritası bulup, etrafı tanımak için çıktım. Kent merkezi, kare şeklindeki bir kanal içinde ve Mea Ping Nehri’ne doğru ilerliyor. Dakikliğim yüzünden erkenden otele döndüm, boşunaymış. Uzun bir süre, bizi ormana götürecek taksiyi bekledik.

Bizi karşılayan kilolu bir hatun, pis ve sakil bir sırt çantasını ve yanımıza alacağımız eşyanın resimli ve yazılı olarak belirtildiği bir fotokopiyi önüme atarak; “Bunları şuna doldur.” dedi. Grubun beylerine daha nazik davrandığı gözümden kaçmadı. Kendi minik sırt çantamı kullanayım dedim, yeterli olmazmış, bir de beni azarladı. Neyse... Pis-mis havlu, mayo, kalın giysi, diş fırçası, su vs.yi bu çantaya tıkıştırarak, sırtıma yüklenip, fotograf çantamı da omzuma astım. Kadın, fotograf çantamı görünce, “Bu olmaz!..” diye feryat etti. “Niye?” diyecek oldum, taşıyamazmışım. Fotograf çekmeyeceksem dağlarda ne işim var. Zar zor ikna ettim. Ne olacak foto çantasından? Sadece beş-altı kilogramcık. İçinden yedek makine ile Phnom Pehn’de nehre inen merdivenlerde düşürüp, bir top gibi zıplayarak merdivenlerden aşağı inerken zor yakaladığım bozuk objektifi de çıkarınca, zaten dört-beş kilograma düşmüştür. Malum taksiyle 10:30’da yola çıktık. On dakika gitmiştik ki, su ve ihtiyaç molası için taksimiz bir pazarda durdu. “Dağda yalnızca suya ihtiyacınız var.” dediler. Ben de işi abartıp, altı şişe su aldım. Aklımca, üç gün ancak yeter diye düşünüyorum. Kimse de alma demiyor. Yaklaşık bir saat boyunca, asfalt ve oldukça iyi bir yoldan gidip, bir nehir kenarında durduk. Çok sevdiğim okaliptüs ağaçları altında, bambulardan yapılmış bir kerevet üzerine konuşlandık. Sevgili ağacıma sırtımı da dayadım… Kumanyalarımızı ellerimize tutuşturdular; havuç ve yumurtalı pilav. Mırın kırın, su ile yutmaya çalıştım. Bitiremeyip, yarısını da yanımda bekleyen köpeğe verdim. Oysa ben bu pilavı İstanbul’daki Hongkong restoranlarında soya filizi ve acı sosla karıştırarak, bir sürü para karşılığı keyifle yiyordum. Taksi geri dönüyormuş. “Bu kadar suyu taşıyamazsınız.” dediler. İki şişe suyu aldım, dördünü onlara helal ettim. Yemek sırasında, önümüzden çığlık çığlığa kanolar geçiyor. Ben bu işi asla beceremem diye, onlara özenerek ve gıpta ile bakıyorum.

Yemek faslından sonra yürüyüş başladı. Devamlı dik çıkıyoruz. Sırtımda üç litre su, gereğinden fazla ıvır zıvır dolu sırt çantası, rüzgarlık yetmezmiş gibi içinde şemsiye bile var. Boynuma çaprazlama asılmış yaklaşık beş kiloluk fotograf çantasıyla, 40 dereceye varan sıcakta, ha babam de babam yokuş yukarı yürüyoruz. Sık sık da mola veriyoruz. Rehberimiz on sekiz yaşlarında biri. Oldukça sık, bir bana bir çantama bakıp yüzünü ekşitiyor. Sıcak dayanılmaz olduğu için, molalarda çantaları yere atıp, ben de bir yere çöküyorum. Üzerimde sadece askılı bir penye var. Çantaların değdiği yerler su gibi ter. Ama üstümü değiştirmem olanaksız. Molalardaki her oturma ve sigara, bana artı bir yorgunluk olarak dönüyor. Bir süre sonra molalarda oturmamaya karar veriyorum. İyi ki de öyle yapıyorum, böylece yürüyüşüm de düzene giriyor. Rehberimizin gözleri devamlı üzerimde. Çünkü fotograf çekeceğim diye hep geride kalıyorum. Bu bakışlara dayanamayıp “Ben yaşlı ve şişmanım. Biraz yavaş geliyorum. Siz aldırmayın. Nasılsa bu patikadan başkası yok. Ben size molalarda yetirişim.” dedim. Rehberimiz yaşımı sordu, söyleyince “Ooo, siz anneannem yaşındasınız.” dedi. Ne de olsa grubun yaş ortalaması yirmi beş. Neyse ki “grandmader” (büyükanne) yerine, adım ‘Mama’ (anne) olarak kaldı.

Bir asıl bir yedek rehber, toplam 14 kişiyiz. Benden arkada olan ve obezite sınırında bulunan genç bir arkadaşımız yürüyemez hale gelince, en arkamızdan gelen yedek rehber onu geri götürdü. Bu arada ben de fotografa dalıp, grubu kaybettim. Ormanda ‘Mama!..’ çığlıkları yükselmeye başladı. Yanlarına varınca, sorgulayan bakışlara hedef oldum. Bambu köprülerle aşılan derenin oluşturduğu minicik gölcüklerde, çiçekli, devasa ağaçların gölgelerinde sürekli dinleniyoruz. Öyle sık mola veriyorlar ki, sıkıldım. “Ben önden gideyim, siz yetişirsiniz.” dedim. Böylece fotograf çekimlerine daha fazla zaman ayırarak, bambu, muz ve adını bilmediğim devasa ağaçlara dokunarak, biraz edepsizlik olacak belki ama buna ağaçlarla sevişmek de denebilir ilerleyip, yolun keyfini çıkardım.

Elbette guruptakiler, hemen hemen her hafta, trekkingde en az 20-25 kilometre yürüdüğümden habersiz; elimden düşmeyen sigara, hepsinden ağır yüküm ve bir de yaşım onların iki katı olunca, nasıl bu kadar rahat yürüdüğüme şaşıp kalıyor; hatta bana sitem ediyorlar.

Ameliyat yerim halen sorunlu olduğundan, boynumu korumak için aldığım şalı her su birikintisinde ıslatıp vücudumu siliyor, sonra da başıma yerleştiriyorum. İlerlediğimiz yol üzerinde oldukça sık, yanmış yerler görüyorum. Ama yangın çok yayılmadan söndürülmüş. Adının Tem değil de, ısrarla Mr. Tem olduğunu söyleyen rehberimize yangını sordum. Elimden düşürmediğim sigaraya kötü kötü bakıp, “Sigaradan...” dedi. “Peki neden fazla yayılmadan sönmüş?” diyorum, “Yağmur...” karşılığını veriyor. Pek anlamıyorum, ama hadi öyle olsun. Bizdeki gibi, arazi açmak için köylülerce yakılmış olmasın, diye düşünmüyor da değilim. Ama öyle bir belirti de yok.

Ben güney yerine kuzeyi, deniz yerine dağları; yaşamın farklılığı, biraz dağlarda yürümeyi özlediğimden, birazcık da sıcak yüzünden tercih etmiştim. Yürüdükçe ve vücudumun açıkta kalan yerleri simsiyah olup da su toplamaya başlayınca, anlıyorum ki bunun biri yanlış bir tercihmiş. Ayrıca şimdi de “Cilt kanseri mi oluyorum?” telaşına kapıldım, maalesef.

Sıcaktan bunalıp zorlandığımda da, “Ben de bu dağların nesine geldim / Meleşir kuzular sesine geldim.” şarkısına sığınıyorum. Türkü ve şarkıların sözlerini her zaman unuttuğum gibi, burada da unutup, ona yeni sözler uydurarak buralara uyarlıyorum. Allah’tan, gurubun önündeyim de, kimse berbat sesimi duymuyor. Mr. Tem’in gözde parçalarına gurubun “Mr. Tem, pop star...” yorumlarındaki gibi, ben de “Mama star...” olarak adlandırılmak istemem.

Hani sık sık sorulur ya, yalnız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız diye. Ben kendimi her zaman her yerde bu yalnız adada hissettiğim için mi, yoksa dağlar ve ormanlarda olmayı tercih ettiğimden mi buralara geldim? Yanımdaki vazgeçilmezlerim ne? Su, fotograf çantam, kalem ve defter. Bir de türküler... Ruhi Su’nun “Ne türküler beni aldattı, ne de ben onları...” dediği gibi; beni de ne türküler yalnız bıraktı ne de ben onlara sıkıntılarımda sığınmayı, sevinçlerimi onlarla paylaşmayı bıraktım. Bu dağ başında da birbirimize tutunuyoruz, güzellikleri birlikte paylaşıyoruz gibi geldi. Bir türkü bitiyor, diğeri düşüyor dilime. Sesimin ne kadar kötü olduğuna aldırmadan, sefil giysilerime bakıp “Abada bir çuha da bir, giyene yâr / Güzel de bir çirkin de bir, sevene yâr...” diye başka bir türkü tutturuyorum.

Birden ufuk çizgisindeki karşı tepede bu gece konaklayacağımız köy belirdi. Rehbere, “Ben burada biraz kalıp fotograf çekeyim, sizi köyde bulurum.” dedim. O bundan hoşlanmadı. Çocuk yaşta, ama sorumluluk sahibi. Sert bir şekilde, “Beş dakika sizi bekleyelim.” dedi. “Yetmez... “ sözüme aldırmayıp, beklemeye devam etti. Diğer arkadaşların zamanlarından boşu boşuna çalmayayım diye, çaresiz peşlerine takıldım. Köy dışında, önce hörgüçlü ineklere rastladık. Onlar gruptan, grup onlardan kaçtı. Beni ineklerle korkutarak burada kalmamı engellemeye çalışan arkadaşlara, “Ben onlarla iç içe büyüdüm.” dediğimde, çaresiz kalıp şaşırdılar. Köy girişinde ise köpekler, domuz yavruları, tavuklar ve tabii ki çocuklardı bizi karşılayan.

Bizim tombul arkadaşımız Lara ile yedek rehberi, Pais Meefang adındaki bu köyde, bizi bekler bulduk. Bu gece konaklayacağımız konuta yerleştik. Bambu direkler üzerine, tamamı bambudan yapılmış, geniş taraçalı, çatısı sazlarla örtülü bir dağ evi bu. Herkes kendini tahta kerevetlerin üzerine atıp, soyunup dökünüyor, süsleniyor. Bana, sırtımdaki yükten kurtulmak ve beş dakika dinlence yeter. Süslenmekten zaten anlamam. Yakında günbatımı başlayacak. Hem köyü tanımalı hem de günbatımını izlemeli ve görüntülemeliyim. Böylece kendimi dışarı attım. Önce köyün okuluna rastladım. Bayrağı, tapınağı, su deposu, tuvaleti ve önünde ufacık oyun alanı, çiçekli ama bakımsız bir bahçesi var. Okul kapalı, ama ışık giren tahta duvarları ve camsız pencerelerden, tek derslikli sınıfı izleyip, hatta fotograflayabildim.

Biraz aşağıda ormanın içinde, mor ile pembe arası çiçekleri olan devasa bir ağaç var. Ama dikenlerden yanına gitmek olanaklı değil. Uzaktan da öylesine güzel görünüyor ki, belki yanından bu kadar keyifli izlenemez. Koca bir ormanda tek başına, yalnız bir adaya düşmüş biri gibi. Galiba kendimi onunla özleştirdim; Nazım’ın, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine...” dizesini ona fısıldadım. Bu kadar yarenlik yeter. Nasılsa günbatımı da ilginç bir görüntü vermiyor. Güneş, belirdiği gibi aniden sislerin içinde yitip gidiyor. Ağaç ve ben, kendi adalarımızdaki güzelliklerle kalakalıyoruz. Güzel bir gün doğumu ve günbatımı fotograflama keyfini yaşamadan, buralardan ülkeme döneceğim anlaşılan.

Geri dönüşüme köpekler izin vermek istemedi. Ama ben, anacağımdan öğrendiğim sevgi dilindeki sözcüklerle onları ikna ettim. Köylülerle gülücükle anlaşıp, fotograflarını da çekip konuta vardım. Yemekler hazır, beni bekliyorlar. Yanımda meyve olmadığı için, ciddi olarak ilk kez Tai yemeği denedim. Acı biberle hiç de fena değil. Ama her yemeğin içindeki soya tofularını ayırmak kolay olmadı. Yemekleri acısız yapan arkadaş, biber istememe bozulup, “Ben sizin için acısız yapıyorum.” diye yakındı.

Hava kararınca, taraçayı oluşturan incecik bambuların üzerine beton dökülerek yapılan bir metrekarelik zeminde ateş yaktılar. Ateş ve gazlı kandillerin ışığında, yerel giysili köy çocukları bize şarkı söyledi. Onları keyifle izleyip, bir köylü kadının muz yaprağına sararak içtiği tütünü denedik.

Daha sonra yanımıza iki kadın geldi ve her birimize ayrı ayrı, küçük harflerle “Masaj?..” diye fısıldadı. Pek oralı olmadık, ama onlar ısrarla yinelediler.

Bu arada ağaçların arasından, müthiş kızıl bir ay belirdi. Gruptaki arkadaşlardan Gines ile fotograf derdine düştük. O sırada , “Nerelerdensin?...” diyen Yarser’in mesajı geldi. Daha sonra, gökyüzünü kaplayan bulut nedeniyle ay görünmez oldu.

Sanırım ıslak şal yüzünden, boğulacak gibi öksürmeye başladım ve buna daha fazla dayanamayıp ilaç alıp, yatmaya gittim. Minik ve incecik bir battaniyeyi bambu zemine yayıp, üzerime de bir battaniye örttüm. Ama öksürük uyutmadı. Tül cibinlikleri kullanmama gerek kalmadı, zira sinek yok. Öksürükten uyuyamamam yetmezmiş gibi, bir de yerli kadının masaj ısrarları iyice canımı sıktı. Allah’tan, Gines masaj yaptırmaya karar verdi de, ben kurtuldum. Boşuna sevinmişim. Başka bir kadın benim yanıma konuşlanıp, defalarca, ne kadar güzel masaj yaptığını ve ne kadar ucuz olduğunu fısıltı halinde tekrarlamaya devam etti. Neredeyse kadından kurtulmak için masaj yaptırmaya karar verecekken, tüm konuşmaların büyük harflerle yapıldığı bu mekânda, niçin ‘masajın’ küçük harflerle ifade edildiğine takılıp vazgeçtim. Sonunda ilaçların etkisiyle uyuyabildim.

Gece hava öylesine soğudu ki, bir odada on iki kişi yatmamıza rağmen, birbirine karışan nefeslerimiz bile bizi ısıtmaya yetmedi. Zira bambulardan yapılmış bu odanın her yanı elek gibiydi.

25.03.2005 - Chiang Mai

Güç uyuyup, dinlenmiş olarak erkenden uyandım. Kahvaltı hazır değildi. Kahvemi içip, benim sevgili, yalnız ağacıma koşturdum. Sabah ışığında bir başka güzel. Atlı prensimi görsem ancak bu kadar etkilenirdim herhalde, diye düşünerek, dikenlere bata çıka ona yaklaşmaya çalıştım; ki yanına gitmek nậmümkün. Dedim ya, atlı prens, yanına varınca durumu değişip, kaktüse dönüşebilir. Ben de makamıyla, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli...” diyerek kendimi avuttum.

Yarı çıplak çocuklar, köpekler, tavuklar, domuzlar arasındaki kısa bir yarenlikten sonra kahvaltıya koşturdum. Bu ne mükellef bir sofra!... Tost ekmekleri kızartılmış, yumurta, karpuz, ananas ve kahve. Değmeyin keyfime. İki haftanın açlığını giderdim.

Yürüyüş başladı. Dünkü kadar zorlu değil, genellikle yokuş aşağı. Önce yakındaki bir köye uğradık. Bizden başka bir trek grubu daha var. Ben bu köyde fotograf derdine düşünce, arkadaşları kaybettim. Neyse ki bizim Mr. Tem’in “Mama!..” çığlıklarını duyup, onlara ulaşabildim. Bu kez kendi kendime, gruptan ayrılmama cezası verdim.

İstanbul’daki trekking gruplarım da buralarda aklımdan çıkmıyordu. Hele ki Zarife adlı çaydanlıkta Hüseyin Bey’in pişirdiği lezzetli çorbalar… Grubun zorlu yürüyüşlerindeki molalarda mutlaka bir arkadaşın “Efkar dağıtalım mı arkadaşlar?” deyip, bizi durdurarak “Offffff!… Offffff!…” diyerek dağları inletmemiz.

Bir şelalede mola verdik. Su çok soğuktu. Yüzemeyip, sadece ayaklarımı sokabildim. Öğle yemeğimiz, spagetti benzeri, sulu bir şey. Herkes cibinliklerin içindeki şiltelere uzanıp dinleniyor. Ben de Gines ile dün akşam yaptırdığı ‘Lao masajı’ hakkında sohbet ediyorum, biraz sonra bir dilsiz yanımıza gelip sohbetimize katıldı. Vücudunu kaplayan Buda figürlü dövmelerini inceledik.

Yeniden yoldayız. Bu defa ayağı kayan Gines, dik bir yamaçtan aşağıya yuvarlandı. Yanına ulaşıp onu kurtarmak için epey uğraştık. Her tarafı yaralanmış, kan içinde. Herkes tedaviye çalışıyor. Ona yardım etmek için bir solukta aşağıya inen ben, kanı görünce tuttuğu için elim ayağım boşandı. Ellerim titreyerek, çantamda sargı malzemesi ve dezenfektan arayıp buldum ve arkadaşların eline tutuşturdum. Midem bulanmaya başlayınca, bayılacağımı anlayıp dereye kapaklandım. Soğuk su sayesinde bayılmaktan kurtuldum. Buradaki insanlar zaten yeterince telaşlanmışlardı. Bir de benim bayılmam pek hoş olmazdı.

Gines’in yaşadığı şanssızlıktan sonra daha dikkatliyiz. Rehber, hepimize ince bambulardan birer baston üretti, bununla daha güvenli yürümeye başladık. Uzun bir yürüyüşle, bu gece konaklayacağımız alana vardık. Bir nehir kenarı... Nehrin debisi oldukça yüksek. Arkadaşlar bir çatı altına sığındı. Ben de nehre koşturup, temizliğe başladım. Tişörtler, çoraplar, ayaklar vs... Sonunda soğuk suyla duş yaparak paklandım.

Yemekten biraz önce, Mr. Tem elinde bir gitarla gelip, kafamızı şişirmeye başladı. Neyse ki, Jon gitarı kapıp bizi bu işkenceden kurtardı. Mr. Tem fazla konuşmayı sevmiyor. Neredeyse tüm zamanını saçını tarayarak geçiriyor. Ara sıra yüzündeki sivilcelerle uğraşıyor; pudralanıp, kremleniyor. Daha da boş zamanı kalırsa şarkı söylemeye çalışıyor.

Saat 19:30 civarı, müthiş bir dolunay görünce, yemeği bıraktım. Güzel bir açı yakalamak için, fotograf makinesini kapıp, sadece bizim kaldığımız bu barınağın olduğu ormanda, bir bilinmeze doğru koşturdum. Ayağımda şıpıdık terlikler... Dolunayın kızıllığı aklımı başımdan aldı herhalde. Yanımda üçayak sehpa da yok. Kahretsin!.. İyi fotograf olmayacağını bilerek, defalarca deklanşöre bastım. Oldukça yakınımda hissettiğim bir tıkırtı üzerine, arkadaşlardan yüzlerce metre uzakta olduğumu fark ederek, titremeye başladım. Oysa sevgili dostum Ken, bu huyumu bildiği için, yıllar önceki deneylerine dayanarak, bana defalarca “Tayland’ın kuzeyinde, dağlarda yalnız dolaşma.” demişti. Arkadaşların yanına dönene kadar, arkamda bir sürü yaban hayvanı beni kovalıyormuşçasına koşturdum. Ama biraz sonra, arkamda sadece iki köpekçik olduğunu görüp rahatladım.

Trekkingin en güzel yanlarından biri dayanışma. Allah’ın ormanında zaten başka çaren de yok. Dayanışma, yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor. Aynı heyecanı paylaştığın insanlar, düşüp kalma endişesi, çekincesiz aynı yerde yatıyorsun, nefesler birbirine karışıyor. Kardeşinle yaşayamayacağın yakınlığı yaşıyorsun. Böylece, hepimiz uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi her telden sohbetler başlıyor, oyunlar oynanıyor. Yoksa gece nasıl geçecek?

Paul ve kız arkadaşı Yeni Zelandalı imiş. İki gün önce, lobideki bir gazetede Anzak Günü ile ilgili gördüğüm ilanı anımsadım. Burada yapılan 25 Nisan Anzak Günü ile bizdekinin niye aynı günde yapılmış olduğunu halen anlamış değilim. Çanakkale’de yapılan Anzak Günü’nden haberdar olup olmadıklarını sordum. İngiliz arkadaşların değil ama Paul’un bilgisi vardı. Biraz bu konuda konuştuk. Ona, Buket Uzuner’in Gelibolu (The Long White Cloud – Gallipoli) adlı romanını göndermeye söz verdim.

Oyun sırasında arkadaşlar bana, “Biz sana rehber yüzünden ‘Mama’ diyoruz, senin gerçek adın ne?” diye sordular. Böylece, adım Mama’dan Fatma’ya döndü.

Oynadığımız oyunlardan biri, çaprazlama birbirimize geçirdiğimiz kollarımız ve masaya yerleşen eller ile refleks kontrolü. Elin tek vuruşuyla yandaki vuruyor, çift vuruşta geri dönülüyor, üçlü vuruşta bir el atlayarak vuruluyor; hata yapan cezalı oluyor. Oyun özürlü olan ben, oldukça sık yeniliyorum. Buradaki yerlinin önerisiyle başka bir oyuna geçtik. Bardağın üzerine yerleştirilen peçete, lastikle sabitlenip, tam ortasına madeni para konuluyor. Oyuncular sigarayla peçetede birer delik açıyor, parayı kim düşürürse o cezalı oluyor. Cezalı, yarım bardağa yakın viskiyi içmek zorunda. Ben viskiyi sevmediğim için, bana bundan büyük bir ceza olabilir mi diye düşünüyorum. Birkaç kez affedildim, ama sonunda cezaya razı oldum. Zira viskiyi gazoz ile karıştırarak içiyorlar ve bana da denettiler. Hiç de fena değil. Ama bu kadar çok ceza alınca sonuç nereye varır onu bilemediğim için, arkadaşlardan izin isteyip yatmaya gittim. Bu defa barınakta şilteler var, rahatım yerinde. Gece yarısı gürültüye uyandım. Cezalılar, yatacakları yeri bulamayacak kadar sarhoş olmuş. Oliver ayakta duramıyor; karısının desteğiyle yanımdaki şilteye uzandı.

Dönüş günleri yaklaştıkça, yüreğime bir tahterevalli kuruldu. Bir tarafında yeniliklere açık bir göz ve merak; diğer tarafında yarenlere, kedime ve evime özlem... Gördüklerim tekdüzeleştikçe özlem tarafı; yeni bir görüntü, yeni bir seste ise merak tarafı ağır basıyor. İkisi arasında med-cezirlerdeyim.

26.03.2005 - Chiang Mai

Kimsecikler uyanmadan, fillerle sohbete gittim. Günün ilk ışıklarında vadi harika görünüyor; orman, meyve bahçeleri, nehrin ışıltısı bir başka.

Kahvaltımız yağda yumurta, karpuz, ananas, marmelat, tost ve berbat bir margarinden oluşuyor. Oliver uyanamamış. Uyandığında da tam bir akşamdan kalma durumu. Demek ki, viskileri götürmek için en çok o yenilmiş. Oysa O en deneyimli oyuncuydu.

Kahvaltı sonrası fillerle gezintiye çıktık. Yavru filler anneleriyle oyun oynamak isteyip ilerlememizi engelliyor. Resmen önümüzde nehirde su balesi yapıyorlar. Bebek her yerde bebekliğini gösteriyor; istediklerini de elde ediyor. Öyle tatlılar ki, iç sesim cüsselerini unutturup, “Al kucağına, okşa!..” diyor.

Daha sonra kano faslına geçildi. Nehirde hiç yüzmemişim. Zaten denizde de doğru dürüst yüzemem. Bu yüzden katılmak istemiyorum. Ama Gines’in ısrarlarıyla, çantamı onlarca kişinin olduğu ortada bir yere bırakıp, kendimi, can yeleklerini ve kaskı kuşanmış olarak, kanoyu nehre taşırken buluyorum. Aklımın çoğu, uluorta yere bıraktığım tek servetim olan fotograf çantamda.

Oliver, eşi Gilda, Gines, Lara, Paul (kolundaki dövme yüzünden, herkes ona Spiderman diyor), ben ve kano sahibi nehirle boğuşmaya başladık. Bir ara, kanonun yırtık olan bölümünden dışarı çıkan sol ayağım, kano ile koca bir kayanın arasına sıkıştı ve yeni bir kırık olayı ile karşılaştım diye ödüm koptu. Daha önce, iki kolum yine bir gezideki kazada Pakistan’da, sağ ayağım ise İstanbul’daki bir yaya kaldırımında kontrolünü kaybeden sürücünün arabasıyla üstünden geçmesiyle kırılmıştı. Panik olduk. Ama şükür ki ciddi bir sorun olmadı. Sadece ufak bir sıyrıkla atlatıp, bunu da denemiş oldum.

Nehrin durgun bir yerinde, bambu-kano keyfinden sonra inerken, bu kez de Oliver’in ayağı bambuların arasına sıkışınca yine panikledik. Ama şirin bir köyde yemek molası verince her şeyi unuttuk. Çantalarımız da buraya getirildi.

Her ne kadar turistik bir etkinlik de olsa, nehirdeki yaşam mücadelesinden sonra, karnım da doyunca artık fotografa sıra geldi. Makineyi kaptığım gibi nehir boyunca koşturdum. Bir ara iki kadın balıkçıya rastladım. Nehre girmişler, ellerinde birer ağ, neredeyse her ağ atışlarında birkaç balık yakalayıp, omuzlarında asılı olan kapaklı sepetlere atıyorlar. Ben bu balıkçı kadınlara kendimi kaptırmışken, bir motosikletli yanıma gelip, “Dönüş için sizi bekliyorlar.” dedi. Randevu zamanı konusunda benim kadar dakik olan biri için bu hiç affedilmez bir durum. Ama saate baktığımda, suçlu olmalığımı görüp rahatladım. Fakat bu başına buyrukluğum yüzünden, rehberle aram oldukça limonî. Oysa çantaları ona taşıtmadığım için mutlu olması gerekir. Çünkü organizasyonu yapanlar, koca çantalarla yola çıkarken, “Taşıyamazsan rehbere verirsin, nasılsa o bir at gibi güçlü.” diyorlardı.

Skoda taksiyle Chiang Mai’ye iki saatlik bir yolculukla döndük. Yağmur çiseliyor, toprağın kokusu içimde tatlı duygular uyandırıyor.

Bangkok’a dönüş için otobüse naklimize yaklaşık iki saat vardı. Bu zamanı, kanal kenarında yürüyerek ve pazarda gezerek geçidim. Saatimin kopan kordonu yerine yenisini aldım.

Dönüşte taksi tıka basa dolu; hatta içine sığmayanlar yanlara tutunarak ayakta gidiyor. Böylece otobüsümüze ulaştık. Bu otobüs, diğerine göre daha lüks. Yani en azından klima sistemini kapatmak mümkün. Ayrıca gelirken yaşadığım deneyimden sonra, yanıma gereğinden fazla giysi almışım. Koltuk arkadaşım orta yaşlı bir İngiliz; durmaksızın konuşuyor. Hızlı konuştuğu için, söylediklerinin yarısını anlayamıyorum. “Lütfen hızlı konuşmayın, benim İngilizcem iyi değil, sizi anlayamıyorum.” dediğimde, biraz yavaşladı. Trafik korkum yüzünden, huzursuz bir uykuya daldım. Tayland’da trafiğin soldan olması, Pakistan’daki kaza nedeniyle korkularımı gün yüzüne çıkarıyor.


27.03.2005 – Bangkok

Saat 06.00 civarı uyandım. Büyük bir şehre giriyoruz. Koltuk komşum, “Bangkok’a geldik.” dedi. Otobüs TAT ofisin (turizm bürosu) önünde durdu, sırt çantamı oraya bıraktım.

Khao San Rd.’a doğru ilerlerken, yolda hamur kızartanlara rastlayınca, şekerli olmasından korkarak minicik bir tane aldım. Aman Tanrım!.. Tam da anamın yaptıklarının tadında. İyi ki, daha önce bu hamurcuları fark etmemişim. Bunlar yüzünden, buradan kilo almış olarak dönebilirdim.

Tayland bir Seven Eleven cenneti. Her adım başı bir tane mevcut. Fiyatları ise bakkallara göre daha pahalı. Her yerde olduğu gibi, burada da bu tür yerlerden alışveriş etmek yerine, yerel dükkânları tercih ettim.

Khao San Rd.’un arka sokağındaki üstü kapalı piyango pazarına uğradım. Müthiş bir kalabalık. Kolay para kazanmanın gündemde olduğu gelişmemiş/az gelişmiş ülkelerde, halkın umudu piyango… Tezgahların üzerinde iplerle ve mandallarla tutturulmuş biletler, alıcılarla buluşuyor. Nasıl bir seçim yaptıklarını keşfedemedim, ama alıcılar biletler üzerine eğilmiş araştırarak şans arıyorlar. Pazarın çıkışındaki cadde üzerinde kocaman panoların önünde onlarca kişi elindeki bilete bakarak kazanıp kazanmadıklarını tespite çalışıyorlar, itişip kakışarak.

Buralarda tezgahlarda yemek, çorba, sos ve benzerlerini minicik beyaz şeffaf torbalara koyarak satıyorlar, insanlar da bunları herhangi bir yere oturarak veya yürüyerek yiyip, içiyorlar. Hemen her yerde hamaklarda oturan ya da uyuyan insanlara rastlamak mümkün.

Wat Po civarına gittim, pazarda dolaştım. Chao Phraya Nehri kıyısında balık kurutanları gördüm, fotograf için onlara takıldım. Sonra tekneyle nehirde dolaştım. Birkaç gün önce görüp merak ettiğim camiye oldukça zor ulaştım. Kapalıydı. İmamın annesi olduğunu söyleyen, 100 kiloluk, askılı elbiseli bir hatun, yine kendisi gibi olan kızını, bana camiyi gezdirmesi için görevlendirdi. Çin mahallesini, halleri dolaştım. İki tekne değiştirerek, Temple of Down’a geçtim. Oldukça etkileyiciydi. Stupaların üzerindeki rengârenk ve özenli seramik işler göz alıcı. Tapınağın içindeki halk ile Lamaların seremonisi ise görülmeye değer…

Burada giysi, hediyelik eşya vs.nin fiyatı Türkiye’dekinin en az yarısı. Khao San Rd.’dan ufak tefek bir şeyler alıp, bavulumu almaya gittim. Ne yazık ki, bıraktığım yeri bir türlü bulamadım. Meğer burada onlarca TAT ofis varmış. Oysa Ayuthaya turunda tanıştığım İngiliz arkadaş Christina bana sanki bir tane varmış gibi; “TAT ofistekilere benim arkadaşım olduğunu söyle, sana trekking için yardımcı olurlar.” demişti. İki saatlik bir arama ve telefon haberleşmesinden sonra, sırt çantamın nerede olduğunu öğrenebildik. Bu hem sinirlerimi bozdu, hem de bana müthiş zaman kaybettirdi.

Daha önce, havaalanına gidiş için Mama Tur’dan bilet almıştım. Çantamı oraya bırakıp, civarda biraz daha oyalandım. “Tayland’a gelip de balık yemeden dönülür mü?” deyip, kendime bir balık ziyafeti çekmek istedim. Fakat, balık iyi temizlenmediği için yarım bıraktım. Ama mısır, mango ve ananas ile keyiflendim.

Mama Tur’un minibüsüne balık istifi oturtularak, saat 21.00’de alana transfer olduk. Singapur’dan gelen THY uçağına oldukça geç giriş yapıldı.

Yanımda oturan arkadaştan yükselen dayanılmaz koku yüzünden boğulacak gibi oluyordum. Hosteslere, bu işe bir çözüm bulmaları için rica ettim; bol miktarda kolonyalı mendil verdiler. Güçlükle uyudum.

28.03.2005 Bangkok – İstanbul

Gidişi 10 saat süren uçak yolculuğu, dönüşte 11,5 saat sürdü. Saat 8 civarı alana indik. Çantaları eve atıp işe koşturdum.

Dayanılmaz sıcağa, sağlık sorunlarıma, zaman kısıtlılığından göremediğim yerlere rağmen güzel bir gezi daha bitmişti… Aklımın bir kısmı beni büyüleyen Tonle Sap’daydı. Neden nehirleri bu kadar seviyordum?… Oysa açık denize yakın bir köyde doğup büyümüştüm, ama düşlerimi süsleyen deniz kenarında değil de nehir kenarında bir evdi. Denizde özgürce kulaç atmak yerine, evimin önündeki nehirde ördeklerin özgürce süzülmelerini izlemek istiyordum. Her baktığımda bana nehir gibi görünen İstanbul Boğazı tutkunluğum da acaba kısıtlı düşlerimin sembolü müydü, enginlere bakmak beni aşıyor muydu? Tonle Sap nehrinden neden bu kadar etkilenmiştim? Oradan ayrılırken yardan ayrılırken duyulan acının benzeri yüreğimi neden kasıp kavurmuştu? Ama daha gidilecek yollar vardı. İşe gitmek için bindiğim otobüste yeni planlarıma başlamıştım bile; ekim veya kasım ayında Myanmar ve Laos… Oralarda, sınıra yakın Mekong ırmağı beni bekliyordu, eğer yaşam izin verirse sadece birkaç ay sabretmem yeterliydi.

Istanbul, 30.05.2005 - Fatma Özdirek

Tayland - Kamboçya Güncesi -2-

17.03.2005 Siem Reap

Bugün yeniden Angkor Wat’tan geçip Krol Romess, Preah Khan, Banteay Prei, Prasat Krol Ko, Neak Pean, Ta Som ve East Baray’da East Mebon, Prasat To tapınaklarını gördük. Dünkü gruba göre birkaç kilometre daha uzak. Tapınakları hayranlık ve keyifle izleyerek dayanılmaz sıcakta zamansızlıktan koşturup duruyorum.

Buralarda herkes güler yüzlü ve nazik. Kadın erkek, çoluk çocuk hiç çekinmeden fotograf çekebiliyorum. Çevrede oldukça bol köpek görüyorum. Genellikle yavru köpekler. Acaba büyükleri pişirip yiyorlar mı? Çünkü ‘scarab’tan (bok böceği) kurbağaya kadar, sinek hariç, yaşayan her şeyi yiyorlar. Henüz ağzıma meyveden başka bir şey süremedim. Günlerim anamın ekmeği, zeytin, muz ve mandalina ile geçti. İlk kez Tayland’da rastlayıp aldığım mangostin adlı nefis bir meyve burada da var. Ama bir daha alamadım, çünkü oldukça pahalı. Kilosu 3-4 Dolar arası. Bir ara pameloyu da denemeliyim. Görünümü limon ile greyfurt karışımı bir meyve, ama oldukça iri.

Kamboçya kadınları sokaklarda yıkanıyor, önlerine oturttukları çocuklarının bitlerini ayıklıyor, ya da kendilerininkini ayıklatıyorlar. Kısaca her şey sokakta yapılıyor.

Lamalar, tapınak civarındaki barınaklarının yanında, ellerinde jiletle önlerine oturttukları gencecik çocukları, sanırım yeni Lama adayları tıraş ediyorlar. Böylece çocukların başında hiç saç bırakmadıkları gibi, kaşlarını da kazıyorlar.

Öğleden sonra Siem Reap’a şehir merkezine gidip uçak bileti tarihini değiştirdim. Madem ki Myanmar’a gidemiyorum, bari başşehir Phnom Penh’i de görerek, Kamboçya’nın iki önemli kentini görmüş olayım. Belki bir daha buralara gelemem. Gerçi benim gibi uzun süredir Angkor Wat hayaliyle yaşayan benim sevgili gezgin arkadaşım Yarser’e “Buradan çok etkilendim. Belki bir kez de beraber geliriz.” diye dün mesaj atmıştım, ama yaşamın nelere izin vereceği belli mi olur. President Hava Yolları’nın her gün uçağı yokmuş. Bileti 22 Marta değiştirdim.

Fakat, elimde uçak bileti olmasına rağmen, çevreyi tanımak için Phnom Penh’e otobüsle gitmeye karar verdim. Bu fikrim de değişti. Thea otoyolun çok kötü ve riskli olduğunu, ayrıca yolculuğun daha uzun sürdüğünü söyleyerek, beni motorlu tekne/gemi ile gitmeye ikna etti. Böylelikle 25 Dolara tekne bileti aldım. Oysa otobüs ücreti 4 Dolardı. Biraz da kenti ve kentteki yaşamı tanımak istiyordum. O nedenle el işi giysi, takı, kurutulmuş balıklar, sucuklar, tik ağacından yapılmış çeşitli eşyaların satıldığı kapalı çarşıları ve civarı dolaştım. Sonra yemyeşil çimenlikli ulu ağaçların altında güzel bir parkta, Thea ile oturup kola içerek sohbet ettik.

Öğleden sonra, Angkor Tapınaklar topluluğu yakınında, kentin içme suyunu sağlayan bir gölete rastladım. Rengârenk lotus çiçekleriyle çekici görünüyordu. Ayrıca içinde onlarca insan su bitkileri ve atıkları temizliyordu ve bunların çoğunluğu kadındı. Kadınların, başındaki şapkalar ve giysileriyle, göğüslerine kadar suyun içindeki çalışmaları, ıslak ve çamurlu giysileriyle dışarı çıkışları müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Ben Thea’yı çığlıklar atarak durdurup, fotografa koşturunca; benim bu halime onun yüzündeki şaşkınlık, benim gördüklerime bakışımdan farklı değildi.

Daha sonra Rahal’da Pre Rup, Prasat Neak Leang tapınaklarını gördüm. Banteay Kdei tapınağında çocuklara şeker verirken, polis olduğunu gösterdiği kimlikle kanıtlamaya çalışan biri karşıma çıktı ve bana ıssız bir köşeyi işaret edip bir şeyler söyledi. Onu tersleyip kendimi tapınağın dışına attım. Girişteki görevliye durumu aktarıp “Bu ne demeye geliyor?” dedim. O da turizm polisine şikayet etmemi söyledi. Oldukça sinirlendim. Bir de bununla mı zaman kaybedeceğim. Kendimi, bir seyir mekanı olan nefis bezemeli Elegant Terasa atıp, gölü izleyerek sakinleşmeye çalıştım.

Oradan Pradak’a geçip, Prasat Komnap, Prei Prasat’ı gördük ve Neak Pean tapınağında günbatımını bekledik. Civarda yüksek bir tepe olmadığı için, tapınağın üzerinde günbatımını bekledim. Ama sisten dolayı güzel bir görüntü oluşmadı. O sırada Yarser aradı. Ayrıca yanıma birkaç öğrenci geldi, onlarla sohbet ettik.

Günbatımından önce, tapınağın etrafındaki dere mi gölcük mü anlayamadığım bir su birikintisinde, insanlar maden çıkarır gibi uğraşıyordu. Meğer burası da bu bölgenin içme suyuymuş. İçindekiler de temizlik yapıyorlarmış. Topladıkları taş, toprak, çöp ve yeşil bitkilerden oluşan bir balçığı konteynıra yükleyip, raylı sistemle bir kamyona dolduruyorlardı. Çevreye iğrenç bir koku hakimdi. Ama akşamın adeta çevreyi yalayıp geçen bu yumuşak ışığındaki görüntü benim için olağanüstü bir durumdu. Ben kendimi kaptırmış onları fotograflarken, üzerimdeki devasa bir ağaçtan önümdeki yüksek otlara bir şey düştü. Bir yılanmış… O benden ben ondan korkup, farklı yönlere kaçıştık.

Buralılar, suda yaşayan tüm canlıları; ot, böcek, balık vs. toplanıp yiyor. Aynı sudan içiyor ve yıkanıyorlar. Yani her şey için aynı suyu kullanıyorlar. Göründüğü kadarıyla buna su demek mümkün değil; daha çok kanalizasyona benziyor. Zaten kaldığım yerdeki musluk suyu da deniz ürünleri kokuyor. Tüm bunlara rağmen insanların yüzleri ve vücutları güzel; elleri ise, kelimenin tam anlamıyla enfes. Erkeklerin çoğunun tırnağı uzun. Uzundan da öte, çok uzun tırnakları var. Hatta iki santim uzunluğunda tırnak gördüğüm oldu. Ama elleri öyle zarif ki, tırnaklarını göz ardı edebiliyor insan.

Dönüşte duş alıp aşağıya indim. Pansiyonun sahibesi gelmiş. Çok genç ve güzel bir Japon kadın... Kamboçyalı bir doktora aşık olup buraya yerleşmiş. Akşam yemeğinde ne alırsınız sorusu üzerine, buranın yemeklerini yiyemediğimi söyleyince, kendisinin de yiyemediğini ve istersem mutfağı kullanabileceğimi söyledi. Böylece kendime patlıcan, patates ve biber buldum, bunları küçük küçük doğrayıp kızartarak, keyifle yedim. Onlar da tadıp, beğendiklerini söylediler.

Bu sırada buranın motosiklet sürücüsü Va ile sohbet ettik. Pek çok konuda fikir ve bilgi sahibi... Onunla sohbet etmek keyifli. Söz döndü dolaştı bitirdiği okula geldi. “Ben bu sokakların üniversitesinden mezunum.” dedi. Şaşırdığımı görünce açıklama getirdi: 28 yaşında imiş, hiç okula gitmemiş, 22 yaşından sonra okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş. Her boşlukta kütüphaneye gidip araştırma yapıyormuş. Kendini diplomasız ve aptal olarak niteliyor. Bana göre çok akıllı ve birikimli biri. “Madem bu kadar çok istiyorsun, neden sınavlara girerek diploma alıp okumaya devam etmiyorsun?” dedim. Burada böyle bir olanak yokmuş. Eğer böyle bir şansı olsaydı, bugün çok farklı bir yerde olacağından eminim.

Va’dan Khmer dilinde birkaç sözcük öğrendim: JUM RIAP SU: Merhaba, RIER TREI SU SLDAI: İyi geceler, SLIM AND JUYN: Lütfen, AGUN: Teşekkür…

O bu sohbetimiz sırasında, Kızıl Khmerlerin Lideri Pol Pot’un yardımcılarından birinin bugün bir yerde başkan olduğunu söyledi. Birden tüylerim ürperdi. Nasıl olur, dedim. Va ise bana şu açıklamayı yaptı: “O değişti. Oldukça iyi ve başarılı bir başkan. Biz onun bizim için iyi şeyler yaptığına inanıyoruz.”

ABD’nin Vietnam işgaline karşı güçlenerek, 1975 yılında Pol Pot başkanlığında iktidara gelen Kızıl Khmerlerin yönetimde kaldıkları dört yılda, ülkelerinde sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurmak adına iki bine yakın bilim adamı ve aydın, hatta çocuklara karşı yaptıkları soykırım... Sosyalizme inanan biri olarak beni utandırıyor. Bunlar ‘kızıl’ olamaz; olsa olsa ‘Kara Khmer’ olur diyeceğim, ama böylesine akılcı bir bağışlayıcılık içindeki insanların yanında, renkleri kirletmenin bir anlamı olamaz.

Günümüzde de bizler Hayyam, Mevlana, Yunus gibilerin felsefesini ifade eden sözlerinden örneklerle birbirimize yol göstermeye çalışıyoruz. Ama hangimiz bunları yeterince uyguluyoruz? Burada Mevlana’nın, “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” sözü nasıl da yerli yerine oturuyor. Yazık ki ben de Va’nın anlattıklarından bazı şeyleri anlayamıyordum.

Oldukça geç bir saatte yattım. Thea’nın her gün fiyatı artırmasına bozulup, “Yarın dinleneceğim.” demiştim. Ama sonra kararımı değiştirip, yatmadan önce, “Eğer uygunsan Banteay Srei, Banteay Semre ve Tonle Sap’ı görmek için 20 Dolara okey, sabah 6’da gel.” diye mesaj yolladım. Eğer sabah 6’da o gelmemişse, başka birine bakarım. Böylece yine işin kolayına kaçmak istedim. Yeni biriyle uğraşmak yerine, sorunlarla idare etmek gibi...

18.03.2005 – Siem Reap

Saat beşi geçiyordu, uyandım ve aşağı indim. Thea gelmemiş. Binanın girişinde herkes, köpekleriyle yerdeki bir şilteye uzanmış uyuyor. Üstlerinde de sinekten koruyucu, dikdörtgen bir kapak şeklinde cibinlikleri var.

Bir süre Siem Reap Nehri boyunca yürüdüm. Bugün benim için iki önemli olayın yıldönümü; biri Çanakkale Zaferi, diğeri şimdi görüşmediğim ama sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü. Beynim uğulduyor, elim telefona gidecek diye ödüm kopuyor. Oysa ikisi de benden bîhaber. Bugün de olamadım Çanakkale’de. Eminim ki O da doğum gününü, kılıcı, kını anımsadığımı bilmiyor. Oysa hiçbiri aklımdan çıkmış değil. Neyse ki bir tuktukcu seslendi de… Biriyle konuşmaya başlayınca, iç konuşmalar sustu. Angkor Wat ve Angkor Tapınaklar grubunun çok daha uzağında olan Banteay Srei ile Banteay Samre için, uzun bir pazarlık sonucu 10 Dolara anlaştık. Yol gerçekten çok uzun ve bozuk. Ama yol boyunca buradaki yaşamı izleyip fotograf çekmek çok hoş oldu.

Banteney Serie ve Banteney Samre tapınakları oldukça ilginçti. Hindistan ve Nepal’de, kutsal cinsellik Kamasutra betimlemelerini tapınaklarda izlemeye alışmıştım. Burada tapınaklarda ilk dikkati çeken, çıplak göğüsleriyle, zarif Aspara dansçılarıydı. Şimdi de ‘lingum’, yani erkeklik organı figürleri... Bu figürü oluşturan üç tanrı; Şivnu, Şiva ve Buda. Tapınağın ortasındaki boşlukta, sömürgenlerin kaçıramadıklarından bir lingum heykelciği vardı. Kaçırdıkları da onlara yetmemiş ki, tatmini burada aramaya devam ediyorlar… Böylece Tayland ve civarında seks turizmi, hatta çocuk seks turizmi bedbaht edilen gencecik bedenlere rağmen, gelir kapısı oluyor. Hatta, “daha fazla turist, daha fazla turist” diye çığlık atıyorlar. Neden Tayland’da tusunami felaketinde ilk kurtarılanlar turistler oluyor?

Yanıma aldığım filmler yetmeyecek gibi... Angkor Wat’ı yeniden tavaf edip, bütün rölyefleri bir kez daha izledim. Angkor Wat’ı yeniden görmek beni mutlu etti. Ayrıca başka bir sürpriz ile karşılaştım; özel giysili insanlar, Aspara dansının yapıldığı giysilerle kızlar, gelin ve damatlar... Konuştuğumuzda öğreniyorum ki, bunlar gerçek gelin ve damat değiller, sadece fotograf ve film çektirmek için giyinmiş öğrenci gençler. Tapınağın en güzel mekanlarını kullanıp, poz veriyorlar. Ben de bu fırsattan yararlanıp, bol bol film harcıyorum. Bu saatte iyi bir fotograf üretmenin mümkün olmayacağını bilerek...

Tapınak yolları üzerinde müzik yapan birkaç gruba rastladım. Yerel ve ilkel görünümlü aletlerden oldukça güzel sesler çıkarıyorlar. Grubun birini oluşturan erkeklerden ikisinin bacağı takma; sanırım mayın kurbanları. Diğer grup ise, bir baba ile çocuklarından oluşuyor. Çalgıları dillendiren minicik elleri, sevimli tavırları ve incecik sesleriyle, Khmer müziğinden örnekler sunuyorlar.

Tapınaklarda hummalı bir temizlik çalışması var. Her yerde görevliler, ellerinde süpürge ve el örgüsü sempatik faraşları ile temizlik yapıyorlar. Tapınakların aksine kentte ise, nehir kıyıları ve pazarlara yakın bölgeler oldukça pis.

Angkor Wat’ın çıkışında minik bir hortuma tanık oldum. Hemen kırk-elli metre önümüzden tozu-toprağı toplayıp alıp götürdü. İlginç ve ürkütücüydü.

Bugün şehir dışında bir pazarı dolaştım. Hayatımda bu kadar güzellikle iğrençliği bir arada başka bir yerde görmedim. Güzellik diyorum, bunlar satılan el emeği göz nuru el işleri, meyve, sebze, mantar vs… Çirkinlik ise koku ve böcek türü yiyecekler, tabii ki bunlar da sadece bana göre çirkinlik, onlar bunları afiyetle yiyorlar. Angor tapınağı önünde, pişirip bir tepsiye koyarak satmakta olduğu pırıl pırıl ve simsiyah bokböceği ile ilgilendiğimi gören bir satıcı, bana nasıl yeneceğini böceği çıtlatıp içinden bembeyaz etini çıkarıp ağzına atarak gösterdi ve denemem için ikramda bulundu; ne yapacağımı şaşırdım. Ben de ona yemekte olduğum zeytinden ikram ettim, iğrenç bir şey görmüş gibi yüzünü buruşturdu. Ne diyeyim?.. Alışkanlıklar işte…

Pansiyona döndük. Tuktukcuya, beni Tongle Sap’a (göl kenarına) götürmesi için fiyat sordum, 8 Dolar istedi. Çok fazla geldi, onunla gitmekten vazgeçtim. Yollar çok bozuk olduğu için, oraya tuktuk ile gitmek yerine, motosiklet ile gitmenin daha doğru olacağı konusunda zaten Va beni uyarmıştı.

En iyisi odaya gidip biraz dinlenmek ve ondan sonra dışarı çıkmak, diye düşündüm. Önce fotograf makinelerini ve objektifleri temizledim. Sonra duş alıp, kendimi dışarı attım. Eğer odada kalırsam yorgunluktan uyuyacağım.

Göle gitmek için, nihayet tutuculuktan vazgeçip bir motosikletliye sordum; 5 Dolar istedi. Sonra 2 Dolara anlaştık. İyi ki anlaşmışız, tek kelimeyle olağanüstüydü. Bir ara, fotograf derdine motosikletten inerken, bacağımı egzoz borusuna değdirip yaktım. Ama olsun, nasılsa rahmetli halamın dediği gibi yaması kendinden… Böylece motosiklete binmeyi de denemiş oldum.

Göle yaklaşırken, polis durdurup 12 Dolar istedi. “Sadece bakıp döneceğim. Bu ne parası?” deyince, para almadı. Sanırım, bu ücret teknelerle gölde gezecekler içinmiş.

Yağmur zamanına göre şu anda sular çekilmiş. Göl yağmur suları ile büyüdüğü için, yol diye bir şey yok. Toprak bir zeminde, bata-çıka ilerliyoruz. Motosiklette zıplamaktan, kaba yerlerimin harap olduğunu söylememe gerek yok. Ama gölü ve oradaki yaşamı görünce, acıyı falan unuttum. Bu ıssız yolu karanlıkta dönmek istemediğim için, çok kısa bir süre fotograf çektim ve geri döndük.

Bazen yeni yerler görmek için yaptıklarıma şaşıyorum. Allah’ın bilinmezinde, inin-cinin top oynadığı bir mekânda, motosikletçi çocuk seni öldürse kimse duymaz. Sen hangi cesaretle buralara yalnız başına geliyorsun?

Günbatımı yaklaşıyor ve güzel olacağa benziyor. Sürücüden bir yerde mola vermesini rica ettim. Sazlar üzerinde, yüksek bambu direkler üzerine kurulu, tamamı bambudan yapılmış ve üzerinde ‘Restaurant’ yazan bir kulübede mola verdik. Günbatımını en iyi izleyebileceğim bir yere kumaştan bir hamak kurup, beni de içine buyur ettiler. Vallahi ben buna oturmayı bile bilmiyorum. Neyse ellerimizde kola, sürücümle güneşi izlemeye başladık. Karşımızda minicik bir tepe, tepenin eteğinde tapınak ve kilise var. Hemen yanından güneş aşağı doğru süzülüyor, inanılmaz bir kızıllıkta. Ben elimde fotograf makinesi, iyi bir kompozisyon yakalama derdindeyim. Ufuk çizgisine yakın yolda, manda ve öküz arabaları ile bisikletliler tozu dumana katarak geçip duruyor. Aniden çöken bir sis tabakası, benim kıpkırmızı güneşimi içine hapsederek, o güzelliği objektifle zaptetmemi engelledi. Hevesim kursağımda, geri dönüyoruz. Kente yaklaştığımızda bir pazar görünce, sürücüye ücretini ödeyip ondan ayrıldım. Börtü-böcek, meyve, sebze, güler yüzlü satıcı-alıcılar... Bundan iyi fotograf çekilecek ortam mı olur? Hemen pazara daldım. Tek sorun, havanın kararması.

Hemen her yerde küçük tezgâhlarda plastik içecek şişelerine doldurulmuş benzinler satılıyor. Benzini biten araç sürücüleri, bunları alıp depolarına dolduruyor. Kentte sadece birkaç yerde aydınlatma ve trafik ışığı var. Birçok araba plakasız. Motosiklet ve tuktukların ise plaka derdi zaten yok. Tüm bunlara rağmen tuktukcu ve motosikletlilerin Angkor şehrinde müşteri taşımak için giymek zorunda oldukları bir üniformaları var, onu giymeden bu bölgelere giremiyorlar. Üniforma dedikleri, gri bir yelek ve üzerinde bir numaradan ibaret.

Yanımda tarak taşıma alışkanlığı olmadığı için saçımla başım dertte. O da istemediğim kadar çabuk uzuyor. En iyisi kestirmek. Bir kuaför görüp fiyat sordum, 2 Dolar. Kestirmekten vazgeçtim. Burada her şeyin fiyatının 1 Dolar olmasına alıştık ya, 2 Dolar çok geldi. Hava iyice karardı. Şehirde ciddi bir ışıklandırma yok. Sadece restoran ya da satış yerleri aydınlatılmış. Abartılı ışıklandırılmış bir restorana rastladım. İçeride düğün eğlencesi vardı, ilginç geldi. Rica ettiğimde fotograf çekmeme izin verdiler. Ama gelinle damat ortada yok.

Pansiyona döndüm. Oldukça kalabalık. Artık sadece pansiyon çalışanı değil sohbet arkadaşım da olan Va, müşteriler gittikten sonra yemek yapabileceğimi söyledi. Bu akşam kendime havuç, biber ve patlıcanlı pilav yaptım. Bizim Avustralyalı da geldi. O bet sesiyle, durmadan ve hızlı hızlı konuşuyor. Yarın Pnohm Pehn’e gideceğim deyince, beraber gidelim dedi. O otobüsle gidecekmiş. Tekne biletim olduğunu söyleyip ondan kurtuldum. Onunla sohbetin sonu pek iyiye varmıyor diye, notları yazmaya koyuldum. O da bir süre abuk sabuk TV kanallarını izleyip bana laf atarak dikkatimi dağıttı.

Geç bir saatte, konaklama ücretini ödemek için, resepsiyon olarak kullanılan masanın yanına gittiğimde fark ettim ki, motosikletli çocuğa 2 Dolar yerine 21 Dolar vermişim. Ne denir, kısmetten çıkmış. Geceleme için 4 x 4 = 16 Dolar, kahve için 4 x 0,50 = 2 Dolar, Yemek için 2 Dolar, Ekmek için de 1,25 Dolar.

Buradaki insanların nezaketi, güler yüzlülüğü ve hoşgörüsü neden kaynaklanıyor acaba? Civarda ne bir kavga gürültüye rastladım, ne de asık suratlı birine. Müşteri kapma kavgası ya da üzerine saldırma gibi bir durum asla yok. Sadece kibarca davet ediyorlar. Dilenciler bile böyle. Bayon’daki VII. Jayavarma’nın (en önemli Khmer krallarından biri) taşa nakşedilmiş yüzü örneği, herkesin yüzü gülümsüyor. Aslında bugünün insanının gülüşünde, geçmişte yaşanan acıların burukluğu da sezilmiyor değil hani…

19.03.2005 – Siem Reap – Phnom Penh

Sabah olmadan birkaç kez uyandım. Telefonun şarjı bittiği için saati kuramamıştım. O yüzden geç kalırım diye endişe içindeyim. Neyse, sonunda 05:30’a doğru kalkıp hazırlandım. Otelden alınış saatim 05:40’dı. 05:45’de bir otomobil geldi. Dün akşam göle gittiğimiz yolu izleyerek diğer yolcuları da aldık. Taksinin önüne ben, arkaya dört kişi... Bir Alman, sevgilisinin kucağına oturmak zorunda kaldı. Son kalan bir kilometreyi de dün gittiğimiz yolun biraz solundan gidip, limana vardık. Burası, minicik bambu kulübecikler ve kayık evlerden oluşan tipik bir yerleşim alanı. Bambu teknelerdeki kadın, erkek, çoluk, çocuk satıcılar adeta bir şölen havasında. Teknelerle pazarcılık yapılıyor, insanlar, hayvanlar ve eşyalar taşınıyor. Kısaca, göl üzerinde yaşanıyor. Ne yazık ki göl iğrenç kokuyor.

Motorlu teknelerin içinde kerevet ve bambu koltuklar var. Bizim gideceğimiz tekneye sırt çantamı bırakarak, fotografa dalmış ve birbirine bitişik sandallar üzerinden geçerek, tekneden uzaklaşmışım. Geri döndüğümde bizim teknenin kıyıdan uzaklaşmakta olduğunu görüp güçlükle yakaladım. Motorlu kayığın hızı yüzünden, gölün pis suları üstümüze başımıza sıçrıyordu. Yaklaşık 20 dakika bununla gidip, gölün içindeki iskeleye bağlı bir tekneye transfer olduk. Bu sandalı kaçırsam da çantam için endişelenmeme gerek yokmuş. Çünkü bugün buradan bir tek bu tekne hareket edecekmiş. Buralarda hırsızlık gibi bir olay da yok zaten. Nasılsa fark edip, benim çantamı da bu tekneye yüklerlerdi.

Teknenin bir kapalı bir de açık bölümü var. Bana bilet satarken, bizdeki deniz otobüsü benzeri bir fotograf gösterip, hangi koltuğa oturmak istersin diye sormuşlardı. Ben de izleme kolaylığı olsun diye cam kenarını, 5 numaralı koltuğu seçmiştim. Oysa numara falan hak getire. Ben açık alanda olmayı tercih edip; koltuk, sandalye olmadığı için bir yere uzandım. Bu arada çevredeki inanılmaz görüntüleri fotograflamıyor, fotograflamaya çalışıyorum. Zira tekne uçarcasına gidiyor. Gölün suyu kahverengi ve çamur deryası. Ayrıca çok sığ. Bu nedenle, sık sık teknenin motoruna bir şey sıkışıyor, görevliler göle inip motora sıkışan moloz vs.yi temizliyor, sonra yolumuza devam ediyoruz. Teknedeki problemler yüzünden, motordan havaya çamurlar yükseliyor. Güneş dayanılmaz bir şekilde yakıyor, ama teknenin içi hiç de keyifli değil. Şalımla vücudumun açıkta kalan yerlerini örtüp, kısa ama güzel bir uykuya teslim oldum. Zaten herkes bir yerlere uzanmış uyuyor. Uyandığımda halen göl üzerindeydik. Biraz sonra göl bitip nehir başlıyor. Nehir ayrı bir şenlik. Yanınızdan geçen tekneler, insanların giysileri, sizi sanki yüzyıllarca öncesine götürüyor. Hatta uzaklarda birkaç yelkenli tekne bile gördüm.

Bir ara kıyıda irice bir tekne göründü ve bizim tekne ona yanaştı. Ondaki yolcular bizim tekneye, bizimkindekiler de diğerine transfer olduk. Bu transfere çanta ve bavullarla başlandı, bize bir açıklama yapılmadı. Çantalarımız diğer tekneye taşınınca biz de ona geçeceğimizi anladık.

Sıcaktan bunalan manda, inek ve köpeklerin nehre girip yıkanmalarını tekneden izliyorum. Siem Reap’daki gri mandaların aksine, buradakiler simsiyah olarak, boz bulanık akan Tonle Sap’ın sularından çıkıyorlar.

Şaşılası bir durum... Bizim tekne tozu dumana katarak ilerlerken, on-onbeş metre yakınımızda minicik çocuklar, yalnız başlarına bambu teknelerde ve bunları bambu çubuklarla kıyı boyunca iterek nehirde dolaşıyorlar. Nehrin kıyıları sanırım çok daha sığ. Gölün ve nehrin üzerinde pek çok yerde nilüferler, su bitkileri var ve tekneler bunların üzerinden geçip gidiyor.

Bir kez daha tekne değiştirdik. Bu teknenin üst güvertesi bombeli. Bu yüzden mi yoksa güneşten mi, kimse burada oturmuyor. Burayı tercih eden sadece üç beş kişiden biriydim. Sonra diğerleri de gitti, ben tek kaldım. Ayağımdaki çorapları, kayarım endişesiyle çıkartmıştım. İki saat sonra, ayaklarımın üstünün acıdığını fark ettim. Güneş yanığı olmuş.

Bu sırada yanıma gelen bir Kamboç ile sohbet ettik. Kamboç halkının yüzü bizim bildiğimiz tipik Asyalılara hiç benzemiyor, oldukça güzel hatlara sahipler. Yüz hatlarının muntazamlığı ve ellerinin zarifliğinden Kamboç olduğunu anladım. Ama akıcı İngilizcesi yüzünden, nereli olduğunu sormak gereği duydum. İş için sık sık yolculuk yapıyormuş. İlk kez nehir yolunu kullandığını söyledi. Şehirlerarası yolculuklarını ya uçakla ya da arabasıyla yaparmış. Ama bugün bu yolu tercih etmiş.

Buradaki insanlara şaşıp kalıyorum. Bu kirli sularla, giydikleri giysilerin beyazlığı ve ellerinin zarafeti tam bir tezat oluşturuyor. Oysa bildiğim kadarıyla, su ve toprakla uğraşan insanların elleri çabuk yıpranır. Kendi üstüme başıma bakıyorum, pislik içinde. Kendimden utandım.

Sorum üzerine, tekne değiştirmenin derinlikle ilgili olduğunu söyledi. Ayrıca ondan, Khmer dilinde Tonle’nin ‘nehir’, Sap’ın ‘tuzsuz’ demek olduğunu öğrendim. Va da bana muson zamanı genişleyen Tonle Sap’ın Güney Asya’nın en büyük gölü olduğunu söylemişti. Artık yarım saatlik yolumuz kalmış. İstanbullu ve Müslüman olduğumu öğrenen ve kendisi Budist olan yol arkadaşım, uzaktaki bir camiyi gösterip, buranın Müslümanları olan Chamlar hakkında; onlar çok yıllar önce Vietnam’dan gelerek buralara yerleşmişler dedi.

Bir fotografçı için söylemesi çok ayıp ama, buraları fotograf ile tam anlatmak mümkün değil. Bir daha buralara yolum düşerse, mutlaka video kamera ile gelmeliyim, diye düşündüm.

Bir daha böyle ilginç görüntülere tanık olur muyum, bilmiyorum. Buraya gelinceye kadar okuduklarımdan bildiğim Kamboçya; Angkor Wat ve Ölüm Tarlaları’ydı. Bugün buna Tonle Sap’daki yaşam eklendi. Buradaki yaşamı görünce, Güney Asya’nın en büyük nehri Mekong’u merak etmiyor değilim. Ama bu gezide Tonle Sap ile yetinmek zorundayım.

Khmerler, Daylar, Vietnamlılar, Çinliler, Hint-Malaylar gibi birçok halkların mozaiğinden oluşan Budist ülke Kamboçya’da, diğer dinlere mensup azınlıklar da var. Bunların başında Müslümanlar geliyor. 1993 yılından beri barış süreci yaşanan bu ülkede, halen mayınların tehdit oluşturduğu söyleniyor. Kralın ise, yönetimde çok ciddi bir etkisi yok.

Kente yaklaşırken birkaç katlı turistik bir gemiye de rastladık. Sanırım sadece çok derin yerlerde çalışıyor.

Altı buçuk saatlik yolculukla Phnom Penh’e vardık. Metal merdivenlerle çıkılan bekleme yerinde, elinde “Sunday Guest House Ms. Satma” yazılı kağıt tutan birini gördüm. İsmimi yanlış yazmışlar. Yanına varınca, “Sizin için Siem Reap daki 13th Villa pansiyondan Va aradı.” dedi. Oradan üç kişiyi daha otomobile alıp, pansiyona vardık.

Yolda yüksek binalar, işlikler ve uluslararası firmalara ait binalar görülüyor. Tayland’da yerel para birimi Baht olmaksızın alış veriş edilmezdi. Burada ise, resmi para Riyal olmasına rağmen, her şeyin bedeli Dolar ile ifade ediliyor. Bilmeyen biri, resmî paraları ‘US Dolar’ sanır.

Otelin geceliği 4 Dolar. Odada vantilatör, banyo ve tuvalet mevcut, ama alçak tavanlı. Ayrıca burası Siem Reap’a göre daha sıcak. Bir duş alıp yatağa uzandım, uyuyakalmışım. Rüyamda, özlediklerimi görmüştüm, içime bir sıkıntı düştü. Bir şarkı tutturdum “Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm…” Fazla efkarlanma at dışarı kendini deyip, çevreyi dolaştım. Büyük şehirlerin sevimsizliği var. Sadece şehir merkezinde trafik ışıkları var, ona da aldıran yok.

Büyük bir marketten su, balık konservesi, ekmek ve La vache qui rit peynir (bizdeki üçgen karper benzerinin Hollanda üretimi) buldum. Demek ki, burada meyve ile yetinmek zorunda kalmayacağım.

20.03.2004 - Phnom Penh

Erkenden kalkıp yürümeye başladım. Bizim bulunduğumuz ana cadde asfaltlanmak için kazılmış. Her yer toz toprak içinde. Ağız burun kapatmadan ilerlemek mümkün değil. Burada tuktuk yerine bir motosik kiralamayı düşünüyorum. Ama kime sorsam İngilizce bilmiyor. Oysa Siem Reap’daki sürücülerin hemen hepsi İngilizce konuşabiliyordu. Neyse... Sonunda biri ile çat pat anlaştık. Bir gün için 8 Dolar istedi, ama 5 Dolar’a anlaştık. İlkelliğimden, motosikletin oturma mekanının uzun ve arkasında tutacak yer olmasına da dikkat ediyorum. Motosiklet dediysem, bizdeki Hondalar anlaşılmasın. Bisikletin biraz daha gelişmişi bir aletten söz ediyorum. Buralılar, genelde beş-altı kişi bunlara doluşarak seyahat ediyorlar.

Etrafı dolaşmaya başladık. Tapınakların çoğu kapalı ve bahçeleri pislik içinde. Lamalar ve Lama adayları bahçelerde dolaşıyor. Buralarda zaman kaybetmek yerine, daha önceleri hapishane iken soykırım müzesine dönüştürülen Toul Sleng’e geçtik. Burası da oldukça pis ve bakımsız. Fakat bu iğrenç kıyımı anlatmak için iyi düşünülmüş. Katliamın görüntüleri, katliam aletleri ve hücreler insanı ürpertiyor. Elimde olmaksızın aklım, adı ‘Four Seasons’ konularak otele çevrilen Sultanahmet Cezaevine kaydı. Ölmeseler de nice değerli insanımızın sağlığının bozulmasına neden olan bu yer de, içinde harcanan insanlara ait belge ve eşyalarla bir müzeye dönüştürülemez miydi? Oysa Doksanlı yılların başında yıkıntı halindeyken orada yapılan etkinliklerden bunu ummuştum, yazık ki sonuçsuz kaldı.

Soykırım müzesinde iki fotograf sergisi vardı. Biri üst üste baskı ve solarizasyon tekniği ile yapılmış, işkence ve ölüm konulu, diğeri 15 Mart 2005’de açılmış, Kızıl Khmerlerin katliamından kurtulmuş geçlerin minicik vesikalık fotografları yanında bugünkü yaşamlarındaki portreleri ile “Ghosts of Toul Sleng” isimli Stefan V. Sensen’ın sergisi. Bu acıların fotograflarını izlemek bile insanın yüreğini sıkıştırıyor. Kendimi bahçeye zor attım. Bahçenin çiçekli ağaçlarını görüp, mis kokularını alınca, her şeye rağmen insanın umudu da çiçekleniyor.

Siem Reap’daki gibi, burada da Aspara dansözlerinin dansını izleyecek mekân bulamadım. Tiyatrolar kapalı. Sadece haftada bir gün bu dansı izleme şansı varmış. Sanırım büyük otellerde izlemek mümkün. Ama ben turistik bir tarzda sunulacağını düşündüğüm için araştırma yapmadım.

Kraliyet Sarayı kompleksi (Royal Palas’ı) görmek için saat 11’de bilet aldım. “Kapanıyor!” dediler. O ara bir hareketlilik oldu. Herkes kenara çekiliyor, arkasında erkanıyla sanırım önemli bir adam geliyor. Ben de kenara çekilip, bir Lama sandığım bu önemli kişiyi fotograflamaya çalışıyorum. Tam karşıma gelip, iki elini birleştirip önümde eğilerek selam verdi. Tabii ki erkânı da... Adamcağız ellerini birleştirip yerlere kadar önümde eğilince, ben de bu kim ola ki diye meraka düşmüştüm ki, gişedeki hatun yanıma gelip “Ne kadar şanslısınız!.. O kraldı.” dedi. Güney Asya’daki o korkunç tusunami sonrasında, Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk’un gazetelere yansıyan beyanında, “Halkımı, adaklarım ve ettirdiğim dualar korudu.” dediğini okuyunca nasıl da bozulmuştum. Kısmette bir gün onunla karşılaşmak da varmış. Dilerim yalnız benim değil, halkının da önünde eğiliyor olsun.

Kentte dolaşıp, saat 14’e kadar Royal Palas’ın açılmasını bekledik. İçerideki ünlü gümüş pagodayı gördüm. Saray ve Napolyon pavillonun mimarîsi ilginç. Angkor tapınağındaki gibi burada da galeriler var ve duvarları renkli resimlerle süslü. Fakat çoğu bakımsızlıktan silinip, dökülerek kaybolmaya başlamış. Sarayın üzerindeki kuleyi Eyfel Kulesi’ne benzetiyorlar. Hatta Eyfel’in buradan esinlenilerek yapıldığını söylüyorlar. Doğu felsefesinden yararlanıp geliştiren bu akıllı sömürgenler, tabii ki tüm güzelliklerden yararlanmayı da bilirler. Royal Palas’tan çıkınca ulusal müzeye gittik. Çok güzel ve etkileyici bir mimarîsi var. Oldukça iyi düzenlenmiş ve bakımlı. Havuzlu, çiçekli ve ağaçlı bahçesi ise bir şeyler içerek dinlenmek için çok keyifli.

Saat 17:00 civarında, Boeng Kak Gölü’nün yanında güneşi batırmaya karar verdik. Şehir haritasında burada bir cami görülüyordu. Uzun süre onu aradım, buldum da. Fakat öylesine yüksek ve büyük bir duvar ile çevrili ki, dakikalarca giriş kapısı aradım. Böylece buradaki Müslüman mahallelerini de görme şansım oldu. Bambu direkler üzerine kurulu evler... Çevrede inanılmaz bir sefalet ve pislik hakim. Sonunda camiye ulaştım. Önünde oldukça büyük bir boşluk var. Çocuklar ve gençler burada top koşturuyor. Cami kapalıydı ama Müslüman olduğumu öğrenince kapıyı açtılar. Tahtalarla yapılmış çok basit bir minberi, beş altı tane seccadenin bileşiminden oluşan uyduruk bir halı, çok basit bir kitaplık ve içinde birkaç Arapça dinî yayın ile birkaç Kur’an var. Camiyi bana gezdiren genç çat pat İngilizce konuşabiliyor. “Biz Kur’an okuyoruz ama anlamını bilmiyoruz.” dedi. Bizim gibi... İngilizce çevirisinin olup olmadığından da haberdar değil. Şimdi gençler Arabistan’a gidip Arapça öğreniyorlarmış. “Belki bundan sonra dönen arkadaşlarınızca sizin dilinize de çevrilir, bizde öğrenmek isteyenler için çevirileri mevcut.” dedim.

Buralarda her şey bambudan yapılıyor. Ev, köprü, kayık, balkon, koltuk, merdiven... Ayrıca yakacak olarak da kullanılıyor…

Gölün üzerinde bir restoranda oturduk. Birkaç turist, hamaklara ya da devasa bambu koltuklara kurulmuş, biralarını yudumlayarak kitap okuyordu. Kahvelerimizi söyledik, günbatımını bekliyoruz. Ama sis günbatımını fotograflamama izin vermedi. Biz de oradan ayrılıp otele dönmeye karar verdik. Sürücü arkadaştan; “Benim evime gidip, eşimle tanışmak ister misin?” önerisi geldi. Bu öneri hem hoşuma gitti hem düşündürdü. İlk aklıma gelen, burada birinin evine konuk olmanın hoş olacağıydı. İkincisi ise, tanımadığım bir adamla, bilmediğim bir yere gitmenin akıl kârı olup olmadığıydı. Birkaç saniye içinde, benim akılsız başıma, bunun akıl kârı ve müthiş olacağı fikri düştü. Kabul ettim ve uzun bir yolculuktan sonra evlerine vardık. Dünyalar tatlısı bir hatun, eşi... İki aylık oğlunu, kız ve erkek kardeşlerini görüp tanıştım. Betondan bir evin bir odasında kalıyorlar. Evin içi tahtalarla bölünmüş. Odada bir yatak, iki de hamak var. Hijyen diye bir şey hiçbir yerde olmadığı gibi burada da yok. Çektiğim fotograflarını yollamak için adresini almak istedim, evinin adresini bilmiyor. Birinden öğrenip yazdı. Yedi yaşında bir oğlu daha varmış. Onun çok uzaklarda olduğunu ve sık göremediklerini söyledi. Sonra beni pansiyona bıraktı.

O gittikten sonra biraz dinlenip gece nehre doğru yürümeye karar verdim. Nehir ile pansiyon arası yaklaşık 2-3 km. Cadde ve sokaklarda aydınlatma olmadığı için, ne kadar güvenli olsa da, tanımadığım bir yerde karanlık ürpertici oluyor. Oysa benim pansiyonum, geniş güvenlik önlemleriyle korunan elçiliklerin bulunduğu caddenin yan sokağında. Tedirgin bir şekilde yürüyüp bir pazara rastladım. Pazardan, bilmediğim bir sürü meyve aldım. Yine büyük bir market bulup, içecek ve ton balığı aldıktan sonra, Royal Palas’ın karşısında oturup hem nehri, hem de buradaki yaşamı izleyerek yedim. Buraya Birleşmiş Milletler meydanı da diyorlar. Uzun bir kıyı şeridi boyunca, Birleşmiş Milletlere üye ülkelerin bayrakları asılı. O günlerde ülkemde yaşanan bayrak krizinden habersiz, beş numaralı direkte asılı olan bayrağımızı da fotograflamadan duramadım.

Kamboçya’da arabaların çoğunluğunun direksiyonu sağda. Sanırım çoğunlukla arabaları trafiğin soldan aktığı Tayland’dan satın alıyorlar. Kamboçya’da trafik sağdan akıyor, bunu ciddi olarak dikkate alan olmasa da... Şehir merkezindeki trafik ışıklarına ne sürücüler ne de yayalar uyuyor. Motosiklet, tuktuk ve cyclolarda plaka olmadığı gibi, çoğu araba da plakasız.

Dostlarla haberleşmek ihtiyacı hissedip bir internet kafeye girdim. Bir saatlik internet ücreti, genellikle 2000 Riyal, yani yarım Dolar. Böylece cebimde sadece 1900 Riyal kaldı. Benzinle çalışıyor, daha pahalıdır diye motosiklete binmek istemedim. Sadece buraya özgü, buralıların siklobay (cyclo) dedikleri araca bineyim istedim. Sürücünün oturduğu kısım oldukça yüksek olup önünde iki tekerlek bulunan bir bisiklet... Bunun önüne müşteri için koltuk gibi bir oturak yapmışlar, oraya bir kişi binebiliyor. Bebek arabaları gibi… Gerçi yerel halk bu koltuğa üç kişi olarak da sığışıyor, ama sanırım bu sürücüye işkence oluyordur. İngilizce bilmedikleri için fiyat konusunda çok uğraştık. Sonunda biri 1900 Riyali kabul etti. Fakat yolda müthiş canımı sıktı. Dokunarak, devamlı soru soruyor. Eminim ki beni rahatsız etmek için değil, yardım istiyor. Ama bu sıcakta birinin sizi devamlı dürterek soru sorması, çekilir gibi değil. Bizim sokağın başına geldiğimizde yorgunluktan oflayıp pufluyordu. Yol bozuk olduğu için, daha fazla yorulmasın diye, “Buradan sonra yürürüm.” deyip indim ve parayı verdim. Parayı alınca 2000 Riyal olacaktı diye itiraz etti. Oysa pazarlık sırasında ona elimdeki parayı göstermiştim.

21.03.2005 - Phnom Penh

Motosiklet sürücüm Vensarin gün doğumunu izlemek için sabah 6’da beni aldı ve önce Royal Palas’ın önüne gittik. Ama yine sis, iyi bir fotograf şansımı elimden aldı.

Wat Phnom, Phonom Penh’in içindeki en ilginç tapınak. Minik, yeşil bir park ve yine içindeki minicik bir tepede kurulu. 1 Dolarlık biletle giriliyor. Parkta sizi maymunlar, çiçek özellikle lotus satıcıları ve dilenciler karşılıyor. İçeriye ayakkabı ile girmek ve fotograf çekmek yasak. Dışındaki küçük tapınma mekânlarına, belki de bu bahçede yaşayıp dilenen, sefalet ve açlık sınırındaki insanların asla yiyemediği yiyecekler, tanrılara sunulmak üzere bırakılmış. Burada, henüz birkaç aylıkken kızartılmış minicik domuzları, yaldızlı tepsiler içinde, törenle tapınağa getirip, tanrı heykellerinin önüne bıraktıklarını gördüm. Dilerim el ayak çekilince, bu dilenciler bunlardan yararlanıyor olsun.

Yuvarlak kubbeli, dört kapılı güzel mimarîli büyük bir çarşı Central Market. Önce burayı dolaştım. Sonra civardaki elektronik alet satıcılarında, dijital fotograf makinem için hafıza kartı aradım. Nihayet 42 Dolara, 512 megabaytlık bir hafıza kartı alabildim. Bir de makineyi kullanmayı öğrenirsem, artık değmeyin keyfime. Böylece filmi kısıtlı ve ekonomik kullanmak gibi bir derdim olmayacak.

Oradan kente 15 km uzaklıktaki Choeung Ek’e, Ölüm Tarlaları’na gittik. Buralarda bulunan kafataslarından bir kısmı, bir anıt içinde sergileniyor. Çevrede kafataslarının bulunduğu çukurlar ve etrafa saçılmış iskelet parçaları ürperticiydi.

Yol boyunca motosiklet üzerinde püfür püfür seyir halinde iken çevredeki inanılmaz güzellikteki manzarayı zaman zaman yayılan iğrenç bir koku bozuyordu. Olağanüstü güzel evler ve barakalar yan yana. Evler, direkler üzerine kurulu; beton veya tahta/bambudan yapılma. Altındaki boşluklarda hamaklar kurulu. Neredeyse hiçbir evde baca görmedim. Oysa bu geziden de, “Bacalar’ serime birkaç fotograf eklemeyi umuyordum. İnsanlar buralarda yarı çıplak yıkanıyor, yemek yapıyor, yiyor, içiyor, hamaklarda yatıyor, bitleniyor ya da çalışarak vakit geçiriyor. Çocukların tamamına yakını, tümden çıplak ya da yarı çıplak, sokaklarda dolaşıyor. Buranın ineklerinin çoğu hörgüçlü. Domuzlar, köpekler, kümes hayvanları gibi her tür hayvan, evlerin bahçelerinde insanlarla iç içe yaşıyor.

Pirinçler haşlanmış, yollara serilmiş kurutuluyor. İçinde toz toprak, tavuk, kedi, köpek, hatta domuzlar geziyor. Birkaç yerde minicik domuz yavrularının sulindirik bambu kafeslere yükleyip, bisikletle taşındığını gördüm.

Yol çok bozuk ve stabilize olduğu için bizi oldukça yordu. Dönüşte Basak Irmağı üzerindeki Monivong Köprüsü’nden geçip, otogarın yanındaki müthiş Chbam Po Pazarı’nın içine düştük. Genç Lamalardan birkaçı, tezgâhların önünde dua mırıldanarak yiyecek ve içecek toplayarak, omuzlarına asılı metal kova benzeri nesneyi ve heybelerini dolduruyordu. Pazarda, kırklı yaşlarında olduğunu sandığım bir kadına rastladım. İnanılmaz bir güzellik ve zarafette; saraylara layık bir hatun. Hep diyorum ya, buranın insanları bir başka güzel...

Yeniden Royal Palas’ın önüne döndük. Yani Phonom Pehn’in kalbine. Oradan karşıya geçmeye karar verdim. Nehir boyunca köprüye kadar yürüyüp fotograf çektim. Hatta bir kuaförde, 1 Dolara saçımı kestirdim. 1000 Riyal bahşiş verdiğim berber çok mutlu oldu. Bu paraları yazıyorum, çünkü burada emeğin ne kadar ucuz olduğunun bilinmesini istiyorum. Chruoy Changvar Köprüsü’nde tuktukcum ile buluştuk. Gittiğimiz mahallede birkaç cami vardı. Burada çocuklarla sohbet edip, fotograf çektim. Minicik kızların bile başları örtülü. Fotograf çektirmek istemiyorlar, ama benim de Müslüman olduğumu öğrenince fotograf çekmeme izin verdiler. Yaşlı ve orta yaşlı kadınların giysileri Khmerlerden farklı değil. Sadece başlarında sıradan bir örtü var, ki örtünmek için değil de, sanki güneşten korunmak için takılmış gibi. Ve hiçbiri de fotograf çekme isteğimi geri çevirmiyor. Bizdekinin tamamen tersi... Bizde Müslüman yaşlılar fotograf çektirmeyi pek istemez.

Burası Chamların yani Müslümanların mahallesiymiş. Diğerlerinden hiç farkı yok. Birçoğu çok güzel ve bakımlı olan evler, bambu barınaklarla iç içe. Burada ilk kez bir satıcının, sattığı ürünlerin üzerine fiyatını yazmış olduğunu gördüm. Sahibi Müslüman bir kadın. Karpuzlar 300-500 Riyal arası. İki tane karpuz aldım. Birisi akşam için... Diğerini bölüp, yarısını sürücüme ayırdım, öteki yarısını yedim. Çok lezzetliydi. Riyalim olmadığı için, satıcı kadına 1 Dolar verdim, bana 3000 Riyal geri verdi.

Sürücüm yanına geldiğimde, elinde benim için aldığı kurabiyeleri tutuyordu. Ben de ona kendisi için ayırdığım karpuzu verdim. Ama ne yazık ki, tatlı yiyemediğim için kurabiyeleri ondan alamadım. Kendime aldığım yiyecek ve içecekleri onunla paylaşmam, onu mutlu ediyor sanırım. O da bana ikramda bulunmak istiyor. Evine götürüp eşiyle tanıştırmasının nedeni de buydu, anladığım kadarıyla.

Bu ülkede kadın olarak değil de, insan olarak karşılanmanın mutluluğunu yaşadım. Hiç bir Kamboç erkeği sizi rahatsız etmiyor. Onlarla istediğiniz konuda sohbet edip, çekinmeden selamlaşabiliyorsunuz. Belki de ben, Kamboçya’ya biraz da bunun için tutuldum.

Mahalledeki gençlerle sohbet ediyoruz. Kendilerinin Müslüman olduklarını söylüyor, fakat adları beni şaşırtıyor. Robert falan gibi.

Bazı kadınların elbiselerinin açıkta kalan yerlerinde, ki bunlar genellikle enseye ya da kollara yakın bölgeler oluyordu, bir bardak ağzı büyüklüğünde mor ile kahverengi arası lekeler görüyor; bunlar nedir diye merak ediyordum. Dayanamadım birine sordum. Gerçekten doğru anlayıp anlamadığımı bilmiyorum, zira işaretle anlattı. Galiba bizim halkımızın da uyguladığı gibi bardak çektirme ile tedavi şekli. Fakat bizde genellikle bel ve sırta uygulanır. Burada uygulanan yerler bana ilginç geldi. O ara Va’nın “Bizim insanımız genelde hastane görmeden ölür.” dediğini anımsadım. Kim bilir hastalıkları sağaltmak için başka ne yöntemler uyguluyorlardır.

Günbatımına kadar buralarda dolaştım. Ama ufuk çizgisi yine sisli. Güzel bir görüntü oluşmayacağını düşünüp, merkeze dönmeye karar verdim.

Limana yakın bir yerde mola verdik. Yirmili yaşları çoktan geçmiş bir genç, sohbet etmek için yanıma geldi. Üniversite hastanesinde laborantmış. Akıcı bir İngilizce konuşuyor. Elinde bir gazete vardı, incelemek için istedim. İlanlar hariç, Khmer dilinde. Nedense ilanların bir kısmı İngilizce. Bunları da satılık, kiralık ve iş ilanları oluşturuyor. Çok güzel bir mimarîye sahip mahalleyi gösteren bir ilan vardı. Geliştirme bölgelerindenmiş. Bu arada, arkamda olağanüstü bir günbatımı olduğunu fark ettim ki, az daha kaçırıyordum. Fakat bulunduğum mekân karma karışık olduğu için, yine fotografı kaçırıp, izlemekle yetindim. Bu arada, eğer ben biriyle konuşuyorsam, sürücümün yanıma gelmediğini fark ettim. Nezaketin böylesine ne denir?

Artık motosiklete öylesine alıştım ki, sırt çantam arkamda, Versarin’in ile aramıza fotograf çantamı yerleştiriyorum. Elimde bölgenin haritası; hem harita okuyor, hem yol tarif edebiliyorum. Trafik korkumu yeniyor muyum ne?..

Biraz daha merkezde dolaşıp, yorgunluk canıma tak edince pansiyona döndüm. Bir süre resepsiyonda oturup kahve içtim, geceleme ve içtiklerimin ücretini ödedim. Ödeme için fatura kestiler. Faturaya bedeller Dolar olarak yazıldı. Yarın sabah çok erken kalkacağım.

Buraya 40 km uzaklıkta bulunan Udong yerleşkesindeki dillere destan tapınakları ve Phen Tepesi’ni göremeden buradan ayrılmak beni üzüyor. Ama oraya gidiş motosikletle zor olduğu için başka çarem yok.

Sıcak yüzünden uyumak yine bir işkence. Geceleri defalarca korkunç rüyalarla uyanıyorum. Ölüm Tarlaları’nı gördükten sonra, Va’nın sözleri yerine oturuyor. İnsanlar acıyı her gün gündemde tutmak yerine, onu bir yerlere saklayıp, yeni yaşamlara yelken açmışlar. Ama buraları benim gibi ilk kez gören insanlar için, bunlara takılmayıp rahat uyumak mümkün değil gibi.

(devam edecek...)