Salı, Aralık 15, 2009
GEZGİN / Ulus Fatih
Şamanizmin Çalçepen adında bir peygamberi varsa, bir zamanlar Curcan kentinde de bir gezgin varmış. Gerçek yola çıktığında yalan dünyayı dolaşmış olur demezmiş ama, aslında bir derviş, bir evliya, ermiş kişiymiş. 1’i kendine bölerseniz 7, 8’i ortayından böldüğünüzde sıfır, 6’yı tutmayı başarabilirseniz 9 elde edersiniz gibi belirtkeleri, tümceden yalnız bir harf ekleyip ya da eksilterek (özneyi veya zamanın boyutunu değiştirip) suçluyu ya da aşığı başkalaştırmak gibi değişkeleri veya ‘Tanrı gücünü nereden alıyor’ yahut da ‘Madde varsa tanrı vardır diyebiliriz ama tanrı varsa madde vardır diyemeyiz, çünkü onun ne yaratacağını bilemeyiz’ gibi zındıklara yakışır aforizmaları, arayışları, hünerleri varmış. İroniyi de severmiş, bir keresinde en büyük filozoflar kuşlardır, çünkü karınlarını doyurduktan sonra yalnızca düşünürler demiş.
Günün birinde gezgin, geçmiş günlerde olduğu gibi, yine diyarlar dolaşmak, sufîlere yakışır bir abdallıkla kendinden kurtularak, bambaşka ellere, derin ve anlamlarla dolu bir hava solumak içinde, derbederlik ve çıkmazlarla büyülenmiş yollara, onulmaz ufuklara yelken açmak istemiş.
Aşkabat aşkından, Kaşgar’ın sevgisine, Allahabad elmasından, Delhi mihracesine, Mekong deltasından, Hanbalık ötesine, Ulanbator bozkırından, Kuşhan illerine, Frenze küffarından, Kahire ülkesine, Urumçi bucağından, Hindiçini’ne dolaşarak, her bir yöreyi, her bir eli, en görklüsünden, iğne deliğine dek, âlâi vâlâ ile bir kez daha tanımak, Hotan’dan Karabalgasun’a, oradan tüm cihana bir kez daha el sallamak istemiş.
Gezginin düşüncesine ortak olan yoldaşları, meserretten arkadaşları, müritleri, tilmizleri kim varsa başında toplanarak, ellerinde avuçlarında ne varsa mecidiyeden akçaya, gümüşten altın kaplamaya dervişe bahşederek, konakladığı hanlardan, geçtiği kervansaraylardan kendilerine uygun bir armağan, olmadı koku, olmadı Cezeri ibriği gibi durduraksız bir hacırevan alması için bir şeyler ısmarlayasıymış.
Ve Odysseus gibi, ne Lestrigonlardan korkup, Kikloplardan kaçmadan ve öfkeli Poseidon’un gazabına uğramadan, Fenike çarşılarına girip, Mısır illerinde dolaşarak, ejderhalar görüp, ölümsüzlük bağışlayan ırmaklarda (Ganj) yüzerek, meyvesi yeşil kuş olan ağaçlardan ve taç yapraklarında ‘Tanrıdan başka yoktur tapacak’ yazan gülhaçlardan geçerek, gerçekte ruhunun derinliklerine açılmak ve dostlarından her birine ayrı ayrı ant verip, eşi benzeri olmayan mallar, kimine sedef, kimine mercan, kimine abanoz, kimine kehribar, kimine de baş döndürücü kokular vaat ederek yollara düşesiymiş.
Ama biri de varmış ki gezginin çevresinden, o denli yoksulmuş ki, gezginimize ancak 1 kuruş verebilmiş, kendisine bir anmalık alabilmesi için, dostlar; ders olsun ve unutulmasın ki, fenafillah yalnızca kesir tamamlar 1 kuruş verebilmiş gezginimize bu yoksul, hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey ummadan, hırpaniliğine aldırmadan ve belki de bir kıssa, belki de bir hiç uğruna…
Ve gezgin bir Cuma günü, Cem Sultan gibi mavi suları arkasında bırakarak, yadellere doğru adım atarken, derler ki o gün, gökte de bir Kuran kuşu uçuvermiş. Gün batısından gün doğusuna doğru tuhaf ötüşlerle, bir boydan bir boya çınlayışlarla süzülüp, ufuklara doğru yitip giderken, bin bir renkli ve hayranlık verici yalımlarla, mavi boşlukta kanat çırpıvermiş.
Gezgin nice yurtluklara girmiş, nice doruklarda ‘Samanyolu gülleri’ görmüş, Cennetabad’a uğramış, Kazvin’e geçmiş, yalnızca gölgesi görünen bir varlıkla dertleşmiş, inci korsanlığı yapan bir harami çetesinin masum prensesiyle söyleşmiş, yaşamını Tiber ırmağında yıkanmaya adayan Alba Longa kralıyla karşılaşmış, kekre, paldımsız, tatava insanlarla ağlaşmış…
Frenze küffarında Alighieri derler birinin evinde ‘Herod’un kılıçlarını karşılamak için doğmak en kötüsü / Afrika’da ki en uzun ağaçlara çarpıyor gök gürültüsü’ gibi rüzgârın uz dilini ve şiirin yönünü şaşırtacak şeyler dinlemiş. Göğsü güzel hanım ey diyen kızlar, Prypyat’a uğrayanlar, Petropolis’te oturanlar, Lishan dağına çıkanlar, Weishui ırmağına dalanlar (bir daha yeryüzüne çıkamaz kendilerini ayda bulurlarmış), Mekke mumu gibi kuş ağırlığında kadınlar, kofracılar, çuhacılar, Dacia’ya yolu düşenler, iki afalina yunus ve mutur görenler, adalet aşkına yüzbaşı Habip olup Kırım’a gidenler, tanrılara sunulan erkek keçiyle şarap içenler, ağaçları yapraklarının sesinden ayırt edebilenler, Hint ineği sidiğinin görkemli bir sarıya dönüşebileceğini bilenler, bir kayın ağacının yanmış kabuğunda sanki büyü yapılmışçasına; Van Dyck tablosunda ki gölgeleri görenler, harf heykellerinin içinden son kaplanı seçenler, beneklerinde evrenin gizemini arayanlar, Puvatya çiçeği koklayıp zamandan önce gök nasıldı, sonsuzluk gülünün altın mırıltıları nasıldı diyenler, karların, güneşin ve rüzgârın oyunlarıyla Mars’a çevirdiği tepelerden geçenler, Arap hanedanlığı hadarîliğin ve debdebenin türlü türlü yollarını tutarak, çölden gelip kasaba ve şehirlere yerleşmiştir diye düşünenler, gezginin dünyasından bir bir geçip gitmişler.
Her şey olmuş, her şey bitmiş, her şey yolunda gitmiş, alacağı vereceği bütün işlerini halletmiş ve gezgin ‘Kavi ve aziz olan Allah’tır’ diye şükredecekmiş ki, sizlere başından geçen iki vakayı anlatmadan edememiş, işte o vaka ki ruh mürekkebiyle yazılmıştır diyor gezgin.
II
O sıra Semerkant’ı, belki de Buhara’yı geçip, Artemis’le kargışlanan üzünçler satrabı gibi, Isfahan’a (ki dünyanın yarısıdır) doğru gidiyordum. Isfahan sultanı kucağında o güne dek görmediğim kısamsı bir kulağı ve bacakları olan, gözleri güneş gibi yakıcı, ay gibi aydınlatıcı, yırtıcı bir hayvan seviyordu. Hayvan biblo gibi, kimi zaman minyatür bir aslan, kimi zaman cücemsi bir kaplan, pars ya da leopar yavrusunu andırır bir şeydi. Tüyleri uzunca, bakışları nazlı, beli kıvrımlı, adımları sülün gibi çalımlıydı, mırıltılar çıkarıyor, arada bir sahibinin kollarına kıvrılıp uzanarak, tüylerini yalıyordu.
Pek hayran oldum, sultandan bahşederlerse bu hayvancıktan sahip olmak istediğimi söyledim. Sultan bu canlının Isfahan dışına çıkarılmasının yasak olduğunu, böyle bir girişimde bulunacak olanların idamla cezalandırılacağını söyledi, ama bir de baş edemediği bir dertten söz etti. Hazinesinin her hazinedar, her maliye nazırı, her defterdar tarafından yağmalanmaktan kurtulamadığını ve böyle giderse tamtakır olup boşalacağı bir yana, sultanlığının da çöküp yok olmaktan kurtulamayacağını, çok güç durumda olduğunu söyledi. Bir yol gösterecek olur, hazineye güvenilir bir vekil atanacak olursa, Isfahan’ın biricik hayvanından kulunuza bağışlanacak bir çift olup olamayacağını sordum. Hünkâr gözlerini kırptı. Dedim ki, şehre tellâl sal, çığırtkan; hazineye vekil arandığını duyurmalı…
Kısa keseyim, binlerce insan başvurdu, sıygaya çekip içlerinden onunu ayırdık ve hazinenin içinden geçtikten sonra, hakanın önünde raks edip, en güzel bir donunda oynayanın vekil olacağını söyledik. Sırayla dokuz kişi hazinenin önünden geçerek huzura geldiklerinde o denli berbat, öyle cansız, yürürsüz oynadılar ki, sanki hiç kıpırdamadılar. Pek karamsarlığa kapıldım, umudumu kesiyordum ki, onuncu kimesne beni ziyadesiyle şaşırttı, öyle güzel, öyle çılgınca figürler çalıp sergiledi ki, boşlukta kavisler çiziyor, bir canbaz, bir gözbağcı gibi acayip devinim, parendeler, jest ve mimikler, ritme uygun kalça ve kıvrımlarla hepimizi hayran bırakıyordu. Mest olmuştum. Vekil bu dedim!..
Çünkü diğerleri nefislerine yenilmişler, hazineden doldurdukları altın, gümüş ve çeşitli mücevheratla değil hoplayıp zıplamak adım bile atamaz olmuşlardı. Gitanjali’yi hatmetmiş en dürüst maliye nazırı, işte ayağımıza geldi gibi bir duyguyla sevinçlere gark olmuştuk doğrusu!.. Bunun üzerine sultan çok takdirde bulundu ve kentin dışına çıkarılması yasak olan hayvandan iki yavruyu sembolik bir ücretle ‘1 kuruşa’ verebileceğini, kuruşunda hazineye irat kaydedileceğini buyurdu (yoksulun 1 kuruşu böylece işe yaradı ve hararetle uzatarak iki yavruyu sahiplendim, Isfahan Hanı da, divanı da pek memnundu.)
Büyük bir saadetle, yanımda iki yavru, dönüş yolunda bahtım İnguş imparatorluğunun kalbinden geçecekmiş ki, payitahtta veba salgını olduğunu söylediler, merak ve şifa dürtüsüyle apansız yönümü, efsanevi surlarıyla meşhur, ulaşılmaz kente çevirdim, kral beni huzuruna kabul etti, ziyafetler tertipledi, vebadan halkın kırıldığından dem vurarak, soylarına kıran girmesinin yakın olduğunu, bu gidişle imparatorluğunun da helâk olacağını sözlerine ekledi.
Çok acındım, insanlar inanılmaz sefillikte yaşıyor, sessiz bir çılgınlıkla sarnıçlardan su içiyor, uğursuz felâketin pençesinde bir bir kırılıyordu. Haşmetmeaplarına dönerek, bir umar, bir yöntem bulursam ne bahşedebileceğini sordum. Yetkileri sonsuz kralın boynu bükülmez mi (bir kez daha elem denizlerinde boğuldum). Sepetimden iki kedi yavrusunu çıkarıp; bu tür, sokaklarda cirit atan fareleri yok ediyor; bu ateş gözleri ortalığa bıraktığınız takdirde, telef olmaktan kurtulacaklarını, salgının yok olacağını, imparatorluğun ilânihaye bir beladan kurtulacağını, gözümde yaşlarla dile getirdim. Kral çok şaşırdı, kedileri ortalığa saldığında farelerin nasıl kaçıştığını, bir bir nasıl da çığlık attıklarını gördüler. Ve 1 kuruşa aldığım hayvanı, 1000 altına alıkoyarak, koca bir sandukayı boşaltıp, bir torbaya doldurmak suretiyle, emanetime verdiler.
Geri döndüğümde, herkes koşuşup armağanını, anda; ısmarladıkları her bir şeyi almıştı bile… Mutluydular. Bir kişi dışında. 1 kuruşu veren o meczup, yoksul dışında. Zira 1 kuruşa ne alınır ki diye düşünüyor, kendisini mahcup, beni de zorda bırakmamak için, doğrucası gelmiyor, uğrayamıyordu. Onu çağırttım ve herkesin gözleri önünde; senin verdiğin 1 kuruş, İnguş imparatorunun 1000 altınına mazhar oldu, hayırlı olsun diyerek, bir torba altını yersiz yurtsuza teslim ettim.
Söylemeliyim ki yoksulun şaşkınlığı anlaşılacak türden değildi.
Kavi ve aziz olan Allah’tır.
Bitti.
Cumartesi, Aralık 12, 2009
Bilgi / Özcan Yurdalan

Pazar, Kasım 01, 2009
Pazar, Temmuz 12, 2009
Çarşamba, Nisan 08, 2009
GÜÇ DEĞİLMİŞ - İlyas Halil
Nereden geldiğimizi bilmiyor, nereye gittiğimizi damla damla damıktan, adım adım günden mevsimlerden öğreniyorduk.
Sihir doluyduk yan yana. O henüz genç kadın. Ben de bendim. Yıllar geçti. Onu an be an, her gülde, her yağmurda ana ana, bu güne vardım. Avucumun içinde onu kadın buldum.
Her yorulduğumda her öksürdüğümde, o doyulmaz yirmibir yaşı içimde. Kendime aspirin yaptım yuttum. Tansiyon hapı oldu. Yürek çarpıntılarımı azalttı. Ne güzel bir rastlantı. Çarpıntılarımın başlangıcı da oydu.
*
Herkesin uyuduğu saatlerde çiçek kokusuna denizin mırıltısına dayanılmaz bir kentti Mersin. Evleri yasemin güneşi yasemin, yasemin kokulu kızları ile yaşadığımı her gün bir daha yaşıyordum.
Bir sabah uyandım gençlik yakama yapışmış. Gittiğim yerde karşımda. Baktığım şeyin rengi duyduğum kuşun sesi. Uyarı. Vaktin geldi diyordu.
Kokladığın her çiçek uyan günün geldi diye davul çalıyordu.
Yavaş yavaş uyanmağa başladım. İlk önce gözlerim elmalar armutlar seçmeğe başladı kızlarda. Koku ile doldum her yanımdan, ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan.
*
O günlerin tadına doyulmuyordu. Her şeye bir anlam buluyordum. İçimde bir mıknatıs. İçimi güzellikle dolduruyordum.
Yaşamak aydınlıktı güzeldi. Yaşanmağa değerdi.
*
Ülkenin kendi iç kavgası vardı. Düşündüren bir olay. Günümüzde yer aldığı için. Güzeldi. Yaşadığımız bir savaştı. Her şey o güzel kızı sevdiğim yıl oluyordu..
Ordu Menderes’in peşinde. Her şeyi bilen albaylar. Bir demokrasiyi silip süpürecekler, yeni bir düzen getireceklerdi.
27 Mayıs cuma sabahı. Radyoda haberleri duyunca çocuk parmaklarımla kolay soyulan mandalina ağacının altında çocuktum. Sevinçle uyanmıştım. Yeni bir düzene uyanmıştık. Öğrenemediğimiz bir şeyi oldurmuştuk.
*
Beni büyülemiş bir kıza, nedenini anlamadığım bir ilgi gösteriyordum. Vücuduna bakıp tanrısal bir varlığın ne olduğunu anlamağa çalışıyordum.
Kızın her yerinde doğa, yağmur bulutu, sıcak yaz güneşi, bahçelerde yeşil marul, kızıl domates vardı, bir gizli yerinde tanrı vardı. Yaşıyordu. Beni çağırıyordu. Yazılacak şiirlerim vardı. Göğüslerinden dizine kadar.
Kızın alevini, karanlık bir odaya görmüş. Ne olduğunu anlamağa çalışıyordum. Daha önce bunu tatmamıştım. Yeni bir duyguyu ağzımda arıyor ellerimle anlıyordum. Sensin diyordu bir duygu içimde Sen ve o. Yeni bitki yeni güneş taze bir koku. Güzel bir yarın olun.
İçimde incirler limonlar ağaç olmuş, Ne meyve vereceklerini şaşırmış beni, onu, bizi bekliyorlardı.
İste böyle bir bahçeydim, ağaçlar tırtıllar hep beraber ağustos böcekleri ne olduğumuzu anlamadan iç içe yan yanaydık.
*
Şöyle başlamıştı. O yıl kentin genç kızları çoğalınca içimde bir ses “Yaşın yirminin üstünde demişti. Yaşını yaşa. Ödevin var. demişti.
Peki efendim dedim. Ne yapmamı istiyorsun?
Yaşına uygun, kız bul. Görmezsen tatmazsan eksik yaşayacaksın.
Sonra bir tanığım kızın elleri, bluzundan taşan göğüsleri “Neden beni görmek, istemiyorsun” dedi “İnan ki güzelim. Bir elma ağacının arıyı çekecek her şeyim var. Doğa ben, hayat ben, görmezsen beni yaşayamam ben.”
*
Yıllar geçti. Düşündükçe düşündüğüm kızı. Tiryaki sigara öksürüğü tutar beni. Kokusu hala ciğerlerimdedir. Düşündüğümün..
Yasemin kokulu bir kentte sesinden sarhoş olmuştum. Her sabah gözümü açanda, adini gagamda cıvıltı ettiğim kuş olmuştum.
*
Şimdi Prince Arthur sokağındayız. Yine aynı öksürük ciğerlerinde. Bu öksürüğüm sevinçten. Bahçemizin çiçekleri temmuz ağustos çiçekleri kızın saçlarını anımsatınca.
*
Yanımda duran kızın kim olduğunu biliyorum. Toprağa vuran gölgesinden. Sabah güneşinde iki gonca vermiş gül fidanı sandığımdan. Her düşündüğümde her baktığımda beni üzgün ezgin bırakırdı.. Sevinçte sevincimden.
*
Yeni mevsim yaşadığım mevsim. Bilmediğim bir istasyon beklediğimiz yer. Bizim mahalleden yalnız iki yolcu vardı. Bana “Beni gör “diyen kız hala yanı başımda. Hala öğrenmeğe çabalıyorum.
Yalnızlık yağmuruna tutulmuş iki insan olduk. Yeni ıslaklığın ne olduğunu yan yana tadıyoruz. Öğreniyoruz.
“Yağmurda durma” diyecek biliyorum, “öksüreceksin”. Sesini duyacağı için seviniyorum
*
Güneş doğunca. Yüzümüzü yıkayınca. Işıklar serpilince bahçeye. Seni çiçekleri sularken görünce.
O kadar güç değilmiş yetmişyedi yaşında olmak diyorum.
Eylül 22 2007 - İlyas Halil
Pazar, Ocak 18, 2009
Hrant Dink'i anarken
ve
bloğuma katkılarından onur duyduğum aziz dost İlyas Halil’in uzak diyarlardan O’na seslenişi ile sizleri baş başa bırakıyorum.
Saygılarımla,
Fatma Özdirek
*********

Sayın Baron Hrant’a açık mektup
Bir yazında ruh halinin güvercin tedirginliği içinde olduğunu yazmıştın. O yazını okumakta biraz geç kaldım. Affını rica ederim.
Söz ettiğin duruma beraber bakalım. İlk hata başlangıçta oldu. “Ben Türk değilim” deyince yapıldı.
Bu lafı her ülkede çekinmeden söyleyebilirsin. “Ben Alman, İtalyan değilim” diyebilirsin. Ama iş Türk olmağa gelince değişir.
Bu gerçeği söylemeğe yalnız bir Türk’ün hakkı var. Senin Türk olmadığını sana ancak bir Türk söyleyebilir.
*
Baron Hrant sen güvercin de olsan Türk olmağa mecbursun. Bizim camilerin birinin damında yumurtadan çıkmış bir kuş kendini Türk saymağa mecburdur.
Bu gerçeği sen söyleyince anlamı değişir. Benim bu memlekette Türk olmadan yasamağa hakkim var demek olur.
Düşün Baron Dikran bu dediğini bütün İstanbul güvercinleri deseydi ne olurdu? Biz Türk değil biz güverciniz.
Dünyanın bütün güvercinleri güzel İstanbul’a akın etseler İstanbul’un hali nice olurdu?
Sayın Hrant halkımızın tam yedi yüz yılda meydana getirdiği medeniyet ellerinden giderdi. Her taraf güvercin dolardı. Olacak iş mi bu?
*
Kardeşim halkımız bütün haklarını tanıdı. Doğmak istedin kimse mani olmadı. Bebek olacağım dedin. Hoş geldin dediler. Sana bakanlar bakkaldan mama aldı seni besledi kimse karışmadı. Rahat bir hayat yasadın. Kilisene gittin. Kimseye faydası olmayan bir dili öğrendin. Hoş gördüler.
Başka bir zamanda olsaydı. Adını değiştirmen gerecekti. Mimar olmak isteydin mesela adını Sinan koyman gerekirdi.
Ben Türk değilim deyince akan sular durdu.
Dur hele dediler sen bu işi çok uzattın. Burada yollarımız ayrılır. Sen başka bir yere buyur dediler biz burada kalıyoruz.
Olduğun yerde hoşnut ol Baron Hrant.
İlyas Halil
Cuma, Ocak 16, 2009
AHIRA YAKIN OLMAK - İlyas Halil
Asinus Ağa köylüyü evinden barkından atıncaya kadar.
Sürgün olayı, karı bol, yağmuru belirsiz inen, nar kızaran üzüm bağları içinde Eşvan köyünde başladı.
Kısa bir süre içinde Asinus Anwa Ağa köyde kızdığı ineği keçiyi yerinden ağılından etti. Kurdun çakalın kucağına itti.
Olayın yankıları bir süre kulaktan kulağa yayıldı. Sonra sağırlar dehlizinde eridi gitti.
*
Bir güzel sonbahar günü Rumeli eşrafından Asinus Anwa Ağa, komşusu Egor’un evini barkını yıkarken semada bir iki damla su belirmiş. Yağmur çiselemeğe başlamıştı.
Çamaşır yıkayan Cece kadınlar Anwa Ağa’ya
“Ağam” demişler “Gökyüzü huzursuz. Burada uzun süre oyalanma. Köye dön.”
Ağa isini ancak yatsı namazında bitirmiş, köye ıslak dönmüştü. Dereyi yüzerek geçmiş sıpaya benziyordu. Uzun kulakları, boynu su içindeydi.
Ağanın ıslak olması köy halkına gülünç gelmiş, Cece kadınlardan biri Asinus’e “Ağam” dedi “Tutulduğuna yağmur derler. Bu meredin yağdığını bilmek için sırılsıklam ıslanmana gerek yoktu.”
Ağa, Cece kadının yersiz ikazına kızdı. O gece Cece kadını ve onu ıslak sanan köy halkını cezalandırmağa karar verdi.
*
Ertesi sabah Asinus Ağa’nın köylülere kızdığı bilinince, Köylüler Ağa’nın yağmurda ıslanmaması için Yağmur tanrısına dua etmeğe karar vermişler.
Köyün tavuk, tavsan ve inekleri Asinusun uzun kulaklarının her zaman kuru kalmasını Yağmur ve Güneş tanrısından istemeğe gittiler.
Kahin baykuş “Yağmur baba” dedi “Ağamızın ıslanmaması için, suyun neden oluştuğunu bilmesine gerek olmadığını, ama ıslatıcı bir sıvı olduğunu lütfen söyler misin?”
Cece Tavuk “Ulu Yağmur” dedi “Biz tavuklar korkak canız. Ulu Ağa ıslanmayı istemiyorsa tavuk gibi dikkatli olmasını tavsiye ederiz.”
Koyunlar “Şanlı Yağmur” dedi “Dedelerimiz bize balık olmadığımız için ıslanırsak bize hasta olacağımızı söylemişlerdi. Ulu ağamıza balık olmadığını hatırlatır mısın lütfen.”
İnek “Yağmur baba” dedi “Ben pek akıllı bir yaratık değilim. Ama Senden korkmayı dana iken öğrendim. Sen çiseleyince ahıra yakın olmak isterim. Asinus Ağa inek olmak ister mi bilmem?”
Köyde yaşayanlar Asinus Ağa’nın konağına gittiler. Tek ağızdan tavuklar gıdak dedi. Koyunlar meledi. İnekler böğürdü. Yağmur babadan sakınmasını söylediler.
“Ulu Ağamız seni ıslak görmek bizi üzdü” dediler “Bundan böyle çalıştığın tarlaya Yağmur babanın yağmaması için yalvardık.”
Asinus Ağa köylülerin onu kafasız sanmasına kızdı. Onu ıslak sanan, ıslak gören köylüleri Fizan’a sürmeğe karar verdi.
*
Ertesi sabah köy çığırtkanlarını köye saldı. Sürgün fermanını halka bildirdiler.
“Sevgili Asinuslular” diye bağırdılar”. Son günlerde aramızda bazı muzur yaratıkların köy düzenimizi bozmak istediklerini görüyorum. Ağanızın yağmurda salakça ıslandığına dair dedikodu yapıyorlar.
Bu muzur hayvanların huzur sever köyümüzü bırakıp gitmelerini istiyorum.
Yarın sabah yan yan yürüyen tavukların, yalan yanlış düşünen keçilerin, yan gören ineklerin, yan havlayan köpeklerin köyümüzü bırakıp gitmelerine karar verdim.
Bu köyde yıllarca yaşayıp bu ülkeyi sevmeyen Yan olan her can Fizan’a gidecektir. Yan olmanın cezası sürgündür.
Ertesi günü köyün hayvanları bebeleri sırtlarında enikleri peşlerinde yollara döküldü. Tavşanlar yolda ot bulup bulamıyacaklarından korkuyordu.
Tavuklar “Ulu ağamız biz ne uçmasını ne de yürümesini biliyoruz, suçumuzu affet, kulun kölen olalım burada kalalım” dediler.
Bazı köylü, komşularının evinden toprağından sürüldüğüne çok üzüldü. Bazıları gidenlerin kümeslerine ağıllarına sahip olacaklarına biraz sevindi.
*
Köyün güvercinleri köy damlarından olan biteni üzüntü ile seyretti. Biri “Yağmurun köye bu denli zorluk getireceğini hiç tahmin etmezdim” dedi “Oysa yağmur güzel bir doğa olaydır. Kuzulardan sıpalardan daha çocuk. Dağlardan ovalardan daha büyük daha uludur.
*
Bazı tavuklar inekler Fizan yolunda aç kurtlara yiyecek oldu. Cece tavuk, Kurdun ağzında, Yağmur babaya döndü “Ulu baba” dedi “Asinus Ağa beni köyden sürmeseydi. Bu aç kurda bir lokmalık yiyecek olacağıma yaşam boyu Ağama omletlik yumurta verirdim. Asinus oğlu Asinus bu gerçeği göremedi.”
İlyas Halil - 25 Ekim 2007

